15 Şubat 2010 Pazartesi

Atatürk'ü sev, Darbe yapma! (Nazım Alpman)

Türkiye yine bir komutanın “ağır sözleri” ile oluşan gündemin içinde debeleniyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Ordu’ya karşı yapılan eleştirileri ve muvazzaf subaylar hakkında açılan davaları kastederek şöyle dedi:
-Biz bütün olayları ve yapılanların arka planını biliyoruz, birileri gereğini yapar diye susuyoruz!
Aslında herkes birbirinin ne yaptığını gayet açık olarak biliyor.
Bu durum sadece günümüzle sınırlı değil, eskiden de böyleydi. Ama bilinen bazı şeylere karşı, yutkunmak mecburiyeti vardı.
Mesela Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin fikir ve icraatları böylesi bir “yutkunma” alanı oluşturuyordu.
Sivil siyasetçiler var olan durumun gereğini yapıyorlardı:
-Yutkunup susuyorlardı!
DARBECİLERİ İZLEMEK SUÇTUR
Mesela askerin hangi faaliyetleri böylesi suskunlukla karşılanıyordu?
12 Eylül Askeri Darbesi hakkında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) gerekenleri yapmıştı. Yani askerlerin darbe yapmak üzere hazırlandıklarını dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e söylemişti.
Demirel ise “bana resmi bir rapor gelmedi” diyecekti.
Şimdi “Bir Gizli Servisin Tarihi”(*) adlı kitabın 205. sayfasını açalım ve okuyalım:
“MİT darbeleri hiçbir zaman resmi raporla bildirmemiştir. Çünkü yasalar askerler hakkında istihbarat çalışmasını yasaklamış durumdadır. MİT’in darbeci askerleri saptaması ve bunu resmi bir rapor haline getirmesi suçtur.”
Bu satırların devamında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi kadersizliğini ortaya koyan gerçeğe vurgu yapılıyor:
“Bunu suç olmaktan çıkartacak yasal değişikliği yapabilecek bir siyasi iktidar halen Türkiye’de iş başına gelebilmiş değildir!”
12 Eylül’ü Demirel’e eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas’ın bildirdiği de bu kitapta yer alıyor. Demirel de şimdiye kadar bunları yalanlamadı.
ASKERLER, CİNAYETLER, KATİLLER
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bütün bu “olağanüstü” geçmişten sorumlu olamaz. O yüzden de kendisi zor durumdadır. İçinde yetiştiği ve en üst makamına kadar geldiği kuruma karşı “vefasızlık” olarak kabul edilebilecek davranışlar sergileyemez.
Ama bir de bu karanlık-dokunulmaz geçmişin bıraktığı derin izler vardır.
Mesela Türkiye’nin ilk faili meçhul cinayetlerinden biri olan İstanbul Üniversitesi öğrencisi Taylan Özgür’ün, ablası Hale Özgür Kıyıcı yıllardan beri ısrarla soruyor:
-Kardeşimi bir üsteğmenin öldürdüğü konusunda ipuçları var. Hatta o üsteğmenin daha sonra general olduğuna kadar her şey biliniyor… Bu dosyayı yeniden açın!
Sonra Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın Maltepe Zırhlı Tugay’dan kaçırılmasından hiç üst düzey komutanın sorumlu olmaması tuhaf değil mi?
Bu durum, savaşı kaybetmiş bir komutanı yenilgiden sorumlu tutmamak gibi bir garabeti içermiyor mu?
Mesela eski MİT Müsteşar Yardımcısı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Recep Ergun’un emri altındaki sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan bazı sanıklar için “O bizim elemanımızdır” şeklinde yazılar göndermesi, hiç soruşturulmasın mı?
Bütün bunların gün ışığına çıkarsa gerçekten Ordu yıpranır mı?
Yoksa tertemiz bir yapıyla geleceğe mi uzanır?
Sorular çok açık ve net. Tıpkı karanlık geçmiş gibi…
İlker Paşa, kurumu koruma adına diyor ki:
-Değişim ne demek? Atatürk sevgisi, ulus devlet, üniter yapı, cumhuriyetin temel ilkeleri… Bunlar değişebilir mi?
Elbette bunlara söz yok. Zaten herkes ondan emin, sadece güvenlik adına yapılan siyasi operasyonlara karşı. Basit bir istek var:
-Atatürk’ü sev, darbe yapma!
(*) Bir Gizli Servisin Tarihi/ Tuncay Özkan/ AD Yayıncılık 1996

Nazım Alpman

Birgün

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder