15 Şubat 2010 Pazartesi

“AMA ÖYLE DEMEYİN, ARADA ÇOK TEMİZ İNSANLAR DA VAR” (İsmail Kılıçarslan)

Size bazı isimler sıralayayım önce. Abdüllatif Şener, Haydar Baş, Ömer Çelakıl, Egemen Bağış, Ömer Çelik, Erol Yarar, Rabia Yalçın, Adnan Oktar, Hüseyin Üzmez, İsmail Nacar…

Bazı başka isimler sıralayayım şimdi de. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Mahmut Ustaosmanoğlu, Mevlana İdris Zengin, Sibel Eraslan, Yusuf Kaplan, Zeki Bulduk, Hasan Aycın…

Bu her iki isim grubunun kendi aralarındaki ortak özelliklerini sayıp dökmek mümkün. Bu iki isim grubunda yer alan isimlerin niçin yanyana yazıldıklarını çözmemiz de zor değil. Fakat, bu iki isim grubunun ortak özellikleri meselesini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz ne yazık ki. Çünkü bunu düşünmek, aynı zamanda Türkiye’deki ideolojik İslamcılık meselesinin temel sorunlarından birine kafa yormamızı gerektirir. Buraya döneriz sonra.

Son üç haftadır İslamcılık mesleğini sorguladığım yazılarıma aldığım tepkilerin çoğunu bu cümle oluşturuyor: “Ama öyle demeyin, arada çok temiz insanlar da var!”

İlk anda bu cümlenin çok sahici, çok yerli yerinde olduğunu düşünüyor insan. Öyle ya. İslamcılık denilen meslek (doğrudur, “meşrep” değil meslek) ne denli bozulursa bozulsun, arada çok tertemiz insanlar var ve kötüler yüzünden bu iyi insanların haklarını yemek, genel yargılarla konuşmak ayıp yani.

Kusura bakmayın, ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Teşbihte hata olmasın ama örneğin İsrail ordusu “korkunç pis bir şey” çağrıştırıyor bana ve o orduda mecburen görev yapmak zorunda kalan barış yanlılarının varlığı bu “korkunç pis şey” çağrışımını ortadan kaldırmıyor.

Kaldıki bir ideolojik algıyı (eğer kurumsal olmayı reddeden anarşizmden söz etmiyorsak) değerlendirmek, sadece o ideolojik algının yetiştirdiği insanlarla olabilecek bir şey değil. Ortaya çıkardığı kurumları, ekonomik yapıları ve en nihayet olaylar karşısında aldığı “total tavır”ı değerlendirmeksizin bir ideolojik algı hakkında karar verilemez.

Yargıtay, danıştay, YÖK, köy enstitüleri, halk evleri, CHP, İş Bankası, OYAK vesair… Bugünün Türkiye’sinde Kemalist ideolojiyi bu kurumlardan bağımsız düşünebilmek mümkün olabilir mi? Bunlarsız bir Kemalist ideoloji tanımı ne denli zorsa bence İslamcılık ideolojisini de vakıfları, dernekleri, medyası, katılım bankaları, haremlik-selamlık otelleri, dernekleri, yayınevleri olmaksızın düşünmek zor.

Yo hayır. “İnsan teki”, sayıp döktüğüm bunca şeyden daha önemsizdir demiyorum. Böyle söylemek tam da ideolojinin işi zaten. Ben sadece, “bir ideolojik algının içinde sağlam elemanların olması, o ideolojik algının saçma sapan bir şeye dönüşmüş olmasını ortadan kaldırmaz” diyorum.

Yazının başında sıraladığım isimler meselesine geri dönersek. Her iki isim grubunun “keşişim kümesi” bana kalırsa o ya da bu şekilde Türkiye’de cari olan ideolojik İslamcılık algısına dahil isimler olmaları. Elbette aralarında geceyle gündüz, siyahla beyaz, sevapla günah kadar fark var. Ancak, İslamcılık meselesinin bütününe baktığımızda hepsi de o algının içinde yer alıyor işte ve ne yazık ki.

Hazreti Musa’nın, “Yarabbi, içimizdeki akılsızlar yüzünden bizi de mi helak edeceksin” sorusunu doğru anlamaya çalışırlarsa “ama arada çok temiz insanlar da var” cümlesine muhatap olan temiz adamlar, ilgili temizlik operasyonunu başlatabilir ve İslamcılık o zaman kendimizi “ait” hissettiğimiz bir olguya dönüşebilir. İsimler, kurumlar, durumlar, tavırlar sorgulanırsa yani. Fakat bunu yapmak yerine “kol kırılır yen içinde” standart zevzekliğinde yaşamaya kararlıysa Türkiye İslamcıları, daha çoook zikirli ilahi dinlerler. Abdurrahman Önül’den tüm ilahiseverler için gelsin o halde: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan.”

İsmail Kılıçarslan

Gerçek Hayat

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder