15 Şubat 2010 Pazartesi

19 Ocak 2010 Sırrı Süreyya Önder'in Agos Önünde ki Konuşmasının Metni

Hrant Dink'in öldürülmesinin 3. yıldönümünde Agos gazetesi penceresinden gazeteciyi anmaya gelenlere seslenen yönetmen Sırrı Süreyya Önder, tehditler altında Dink'in nasıl hedef hale getirildiğini anlattı.

"...Serçe kadar aklı olmayanlar, bir alıcı kuş gibi çöktüler üzerine. Mahkeme kapılarına darağaçları kurdular. Tescilli çakalları oraya üşüştürdüler..."

Önder'in yaptığı konuşmanın tam metnine yer veriyoruz:

Sevgili Kardeşim Hrant!

Altına girmek için cevahir ömrünü feda ettiğin Anadolu topraklarının çocuklarına, henüz küçücük bebeklerken anlatılan bir masal vardır.

Çocuğun minicik avcunun tam ortasına yetişkin bir parmakla basılır ve "Buraya bir kuş konmuş..." diye başlar...

Sonra devam edilir. O minicik parmaklar tek tek, bir güvercinin nasıl katledildiğine dair ayrıntılı bir "OPERASYON"a suç ortağı yapılarak anlatılır.

"Bu tutmuş..." denilir önce.

"Bu tüylerini yolmuş..." denir ardından...

"Bu pişirmiş..." dedikten sonra,

"Bu yemiş..." diyerek masalın vahşet boyutu iyice ballandırılır.

Adını serçeden alan en küçük parmak "hani bana - hani bana" diyerek ağlamaktadır masalın sonunda.

Bu ülkeyi kocaman bir avuç olarak düşün sevgili kardeşim.

Masalları bile vahşetin suç ortaklığıyla bezeli bir iklimin tam da avucunun ortasına konmuştun, bütün tedirginliğinle.

Bir hoyrat parmak tam da üzerine basarak, bu "OPERASYON"u, bu ülkenin bir serçe kadar ufalmış, küçücük zihinlerine göstere göstere ve arsızca anlatmaya devam ediyor.

"Bu tutmuş.." denilenler var ya... İşte senin ilk katillerin onlardır, biliyoruz!

Serçe kadar aklı olmayanlar, bir alıcı kuş gibi çöktüler üzerine.

Mahkeme kapılarına darağaçları kurdular.

Tescilli çakalları oraya üşüştürdüler.

Güvercin kasapları da diyebiliriz onlara..

Katillerini tanıyoruz; mermiyi şarjöre ilk onlar yerleştirdi...

"Tüylerini yolma" işini büyük bir kanperestlikle üstlenenleri sen de biliyorsun.

O yiğit bedenin, şu köhne kaldırıma serildiğinde üzerini onların paçavralarıyla örtmüşlerdi. "ders gibi gerekçe" diyenler de vardı. "Yargıtayı böldüğünü" haykıranlar da.

"Kanadı kırık kuş merhamet ister" diyemediler.

Katillerini tanıyoruz; mermiyi namluya sürenler onlardır.

"Pişirmek", iyice aç, çıplak ve savunmasız bırakmak bu ülkenin KOZMİK geleneğinin en iyi bildiği işti. Onu kimselere bırakmadılar. Esen yelden hile sezen asırlık gelenekleri ve nobranlıklarıyla gözlerini kör, kulaklarını sağır, dillerini lal ettiler.

Bir düğün sağdıcı gibi kanlı günün hazırlıklarını yapıp, önündeki engelleri temizlediler.

İşlerini layıkıyla yaptılar. Yapamadıklarını da katlinden sonraya bıraktılar. O kadar pervasız, o kadar küstahtılar.

Katillerini tanıyoruz; seni nişangah aynasına koyup, kahpe pusuya düşürenler onlardır.

Bu kanlı ziyafeti yiyenler için konuşmaya bile değmez. Onlar cezaevinde fiziksel olarak, mahkemede zihinsel olarak semirtilip duruyorlar.

"Kurban" olduklarını bilmedikleri için küspeyle beslenmelerini ikram zannediyorlar.

Dünyanın bütün dinlerinde ve dillerinde arkadan vuran "KALLEŞTİR"

Katillerini tanıyoruz: tetiği çeken onlardır.

Bizler, hani bana demeyenler, bu zalimler sofrasına haykırıyoruz.

Hepiniz asli failsiniz! Hepinizi tanıyoruz!

Kardeşler!

3 yıl önce tam da burada yere düşen, sadece kardeşimiz Hrant değildir.

Yere düşen namusumuz, izzetimiz ve haysiyetimizdir.

Bunu namusu saymamak namustan habersiz olmak demektir.

Bunu haysiyet saymamak, haysiyetten nasipsiz olmak demektir.

Madem katilleri tanıyoruz.

Gün katilleri ve çanak tutanları teşhir etmek günüdür.

Yaşasın insanlık onuru.

Yaşasın tüm dünya halklarının onurlu kardeşliği. (EÖ)



19 Ocak 2010

Sırrı Süreyya Önder

“AMA ÖYLE DEMEYİN, ARADA ÇOK TEMİZ İNSANLAR DA VAR” (İsmail Kılıçarslan)

Size bazı isimler sıralayayım önce. Abdüllatif Şener, Haydar Baş, Ömer Çelakıl, Egemen Bağış, Ömer Çelik, Erol Yarar, Rabia Yalçın, Adnan Oktar, Hüseyin Üzmez, İsmail Nacar…

Bazı başka isimler sıralayayım şimdi de. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Mahmut Ustaosmanoğlu, Mevlana İdris Zengin, Sibel Eraslan, Yusuf Kaplan, Zeki Bulduk, Hasan Aycın…

Bu her iki isim grubunun kendi aralarındaki ortak özelliklerini sayıp dökmek mümkün. Bu iki isim grubunda yer alan isimlerin niçin yanyana yazıldıklarını çözmemiz de zor değil. Fakat, bu iki isim grubunun ortak özellikleri meselesini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz ne yazık ki. Çünkü bunu düşünmek, aynı zamanda Türkiye’deki ideolojik İslamcılık meselesinin temel sorunlarından birine kafa yormamızı gerektirir. Buraya döneriz sonra.

Son üç haftadır İslamcılık mesleğini sorguladığım yazılarıma aldığım tepkilerin çoğunu bu cümle oluşturuyor: “Ama öyle demeyin, arada çok temiz insanlar da var!”

İlk anda bu cümlenin çok sahici, çok yerli yerinde olduğunu düşünüyor insan. Öyle ya. İslamcılık denilen meslek (doğrudur, “meşrep” değil meslek) ne denli bozulursa bozulsun, arada çok tertemiz insanlar var ve kötüler yüzünden bu iyi insanların haklarını yemek, genel yargılarla konuşmak ayıp yani.

Kusura bakmayın, ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Teşbihte hata olmasın ama örneğin İsrail ordusu “korkunç pis bir şey” çağrıştırıyor bana ve o orduda mecburen görev yapmak zorunda kalan barış yanlılarının varlığı bu “korkunç pis şey” çağrışımını ortadan kaldırmıyor.

Kaldıki bir ideolojik algıyı (eğer kurumsal olmayı reddeden anarşizmden söz etmiyorsak) değerlendirmek, sadece o ideolojik algının yetiştirdiği insanlarla olabilecek bir şey değil. Ortaya çıkardığı kurumları, ekonomik yapıları ve en nihayet olaylar karşısında aldığı “total tavır”ı değerlendirmeksizin bir ideolojik algı hakkında karar verilemez.

Yargıtay, danıştay, YÖK, köy enstitüleri, halk evleri, CHP, İş Bankası, OYAK vesair… Bugünün Türkiye’sinde Kemalist ideolojiyi bu kurumlardan bağımsız düşünebilmek mümkün olabilir mi? Bunlarsız bir Kemalist ideoloji tanımı ne denli zorsa bence İslamcılık ideolojisini de vakıfları, dernekleri, medyası, katılım bankaları, haremlik-selamlık otelleri, dernekleri, yayınevleri olmaksızın düşünmek zor.

Yo hayır. “İnsan teki”, sayıp döktüğüm bunca şeyden daha önemsizdir demiyorum. Böyle söylemek tam da ideolojinin işi zaten. Ben sadece, “bir ideolojik algının içinde sağlam elemanların olması, o ideolojik algının saçma sapan bir şeye dönüşmüş olmasını ortadan kaldırmaz” diyorum.

Yazının başında sıraladığım isimler meselesine geri dönersek. Her iki isim grubunun “keşişim kümesi” bana kalırsa o ya da bu şekilde Türkiye’de cari olan ideolojik İslamcılık algısına dahil isimler olmaları. Elbette aralarında geceyle gündüz, siyahla beyaz, sevapla günah kadar fark var. Ancak, İslamcılık meselesinin bütününe baktığımızda hepsi de o algının içinde yer alıyor işte ve ne yazık ki.

Hazreti Musa’nın, “Yarabbi, içimizdeki akılsızlar yüzünden bizi de mi helak edeceksin” sorusunu doğru anlamaya çalışırlarsa “ama arada çok temiz insanlar da var” cümlesine muhatap olan temiz adamlar, ilgili temizlik operasyonunu başlatabilir ve İslamcılık o zaman kendimizi “ait” hissettiğimiz bir olguya dönüşebilir. İsimler, kurumlar, durumlar, tavırlar sorgulanırsa yani. Fakat bunu yapmak yerine “kol kırılır yen içinde” standart zevzekliğinde yaşamaya kararlıysa Türkiye İslamcıları, daha çoook zikirli ilahi dinlerler. Abdurrahman Önül’den tüm ilahiseverler için gelsin o halde: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan.”

İsmail Kılıçarslan

Gerçek Hayat

Politikacı ve asker (Yılmaz Öztuna)

Türkiye dış poltikası kadar iç politikası da dünyada dikkatle izleniyor. Dış politikadaki aktivitemiz ilgi çekiyor. Batı ile Doğu arasındaki pozisyonumuz tartılıp biçiliyor. İç politikada ise siyasî iktidar ile silâhlı kuvvetlerimizin karşılıklı gelişmeleri merak ediliyor. Türlü çeşitli anlamlar yükleniyor.
Silâhlı kuvvetlerimizin politikadan el çekmeleri ile meydana gelen olayları, çağdaş uygarlığa ve mensubu bulunduğumuz Avrupa düzenine geçmenin sancıları gibi tefsir etmek de mümkündür. Reform dönemi sıkıntılarını yaşıyoruz. Çok geç kaldığımız için bazan bocalıyoruz, acemilik yapıyoruz, fazla ses çıkarıyoruz, fakat bıkkınlık getirmeksizin sürdürüyoruz. Mecburuz.
1960’tan beri birkaç defa şu veya bu oranda siyasete karışmış, batmış, bulanmış, bulaşmış, hattâ iktidara hükmetmek derecelerinde müdahale etmiş silahlı kuvvetlerimiz, vatanı korumak aslî görevleri dışına çıkmamak yeniliği karşısındadır.
Rejimi savunmayı ve irtica ile mücadeleyi silahlı kuvvetlerimiz, görevleri saymıştır. Sovyetler’in dağılmasından önceki iliklerimize kadar işlemiş komünist tehlikesini bile ikinci derecede algıladığı vâkı’dir. Amirallerine suikast teşebbüsünde bulunan teğmenlerin -bu iddiaları yargı onaylarsa- hangi etkiler ve eğitim çarpıklığı ile bu duruma düştükleri mutlaka tarihçilerin, politikacıların, çeşitli branşlarda ilim adamlarının incelemelerine konu olacaktır. Tüyler ürperten iddialardır.
Bu çeşit yanlışların, suçların teşhisi ve icabına bakılması şarttır. Subayımız, bir reform döneminde bulunduğunu benimsemelidir. 3 büyük darbenin Türkiye’yi 15’er yıldan 45 yıl geri bıraktığı pas geçilmemelidir. Bilhassa Atatürk rejim ve sisteminin canına okuyan 1960 darbesi, en kötü örnektir.
Ülkeyi millî iradeye dayanarak yürüten politikacılarımız, iktidarda ve muhalefette hangi parti bulunursa bulunsun, bu geçiş ve çağa uyum dönemini âzamî dikkatle düzenlemelidir. Türk askerinin saygınlığının Avrupa standartları ile daha artacağı bilinci oluşmalıdır. Silâhlı kuvvetlerimizin alternatifi yoktur. Jeopolitik konumumuz bizi Avurpa’nın en güçlüsü olmaya mecbur bırakıyor. Güçlü ordusu olmayan Türkiye türlü çeşitli projelere konu olur. Dünyanın gözü üzerimizdedir. Atatürk’ün (bu millet utanmak için yaratılmadı) sözü bugün de olanca ağırlığını koruyor.

Yılmaz Öztuna

Türkiye Gazetesi

Meclis’i aşan bir güç mü var? (Can Dündar)

Karanlık cinayetlerde yitirdiğimiz aydınlarımız için adalet istemek üzere geçen hafta Meclis’e geldi aileleri... Onlardan biri, Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu, Meclis’ten edindikleri izlenimi şöyle özetledi:
“Görüştüğümüz hemen herkes, -Meclis Başkanı dahil- ‘Bizden yüce, hepimizi aşan bir güç var’ iması yaptı.”
Yani?
“Meclis’in üzerinde bir irade var. O irade cinayetlerin aydınlanmasını engelliyor.”
Mumcu ailesi, bu “duvar”ı iyi hatırlıyor:
Cinayeti soruşturan Ülkü Coşkun suikasttan 25 gün sonra Güldal Mumcu’ya ne demişti:
“Bu işi devlet yapmıştır. İktidar isterse çözer.”
* * *
Şimdi Güldal Mumcu Meclis Başkan Vekili...
İktidarın da gocunacak bir şeyi yoksa neden bu utanç verici “Bizi aşan bir irade var” kabullenişi?
Biz devleti, “Yasama, yürütme, yargı”dan mürekkep bir mekanizma diye bilirdik. Şimdi anlaşılıyor ki, onlardan ayrı, onların üstünde, hatta onlara rağmen bir ayrı “devlet” var.
Aileler, tam da bu bam teline bastılar.
“İrade Meclis’teyse kursun bir Araştırma Komisyonu, açsın bu dosyaları yeniden” dediler.
* * *
Araştırma Komisyonu’nun nasıl kurulacağı TBMM İç Tüzüğü’nde yazılı... Onun 105. maddesinde şöyle bir cümle var:
“Devlet sırları, Meclis Araştırması kapsamı dışında kalır.”
Yani? Meclis, “devlet”in sırlarını öğrenemez.
Devletin sırları, (gizli oturumda bile) milletin temsilcileriyle paylaşılmayacaksa, o salonda asılı duran “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazısının sökülmesi gerekmez mi?
* * *
Elbette devletin sırları olur, olmalıdır. Ama bizim devlet bu hakkı kötüye kullandığını defalarca ispatladı. Kuşkular ondan...
Birkaç örnek verelim:
Mumcu suikastında aile, savcı Ülkü Coşkun’un soruşturmayı savsakladığını öne sürmüş, Adalet Bakanlığı müfettişleri de aynı kanaate varıp disiplin cezası istemişlerdi. Coşkun asker olduğu için Askeri İdare Mahkemesi’ne başvuruldu. Mahkeme “Bu ceza uygulanamaz” kararı verdi.
“Neden” diye sordular.
Cevap:
“Devlet sırrıdır, açıklayamayız.”
Bir başka örnek:
Susurluk skandalı patlayınca dönemin Başbakanı, Teftiş Kurulu’na bir rapor hazırlattı. Bu raporun bazı sayfaları “devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle açıklanmadı. Ancak o sayfalar, Ergenekon iddianamesinin eklerinde yer aldı.
“Sır” dedikleri neymiş meğer:
Devlet, bazı işadamları ile baş edemeyince öldürtmüş.
Bazı gazeteleri susturamayınca bombalatmış.
Öldürülen aydınların katillerine, katil olduklarını bile bile resmi pasaport verip yurtdışı operasyonlarında kullanmış.
* * *
Devletin sır küpü, bu türden pisliklerle dolu...
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi geçen hafta önemli bir karar verdi:
Genelkurmay Başkanlığı, Kozmik Oda’da yapılan incelemede el konulan 22 belgeden 7’sine “devlet sırrı” kapsamında olduğu gerekçesiyle el konmamasını istemişti.
Mahkeme dedi ki:
“Konusu suç teşkil eden belgeler, devlet sırrı olamaz.”
Yargı, “Suç varsa ben sır tanımam” diyor.
Aynısını Meclis de söyleyebilmelidir.
1970 model “İç Tüzük”ün ve ilgili yasalardaki “sırlar hukuku”nun değiştirilmesi ile ailelerin talep ettiği Araştırma Komisyonu’nun kurulması bir arada gerçekleşirse Meclis hem iktidarına hem itibarına kavuşabilir.
Görev, Meclis Başkanı’ndadır.

Can Dündar

Milliyet

Böyle tavsiyeler Diyanet'in görevidir! (Haşmet Babaoğlu)

Hayırdır inşallah! Kısmetimiz Hıncal Abi'yle tartışmaktan açıldı. Ben bir konuya iki satır değiniyorum; o hayli tuhaf tezlerle dolu kocaman bir yazı döşeniyor. Sonunda iş ister istemez tartışmaya dönüşüyor.
Bir dakika! Baştan anlatayım...
Hani Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu "iki saat televizyonu kapatın, Kuran okuyun" tavsiyesinde bulundu da, medyanın bir bölümünde "laik devlette böyle şey olur mu?" gürültüsü koptu, hatırlayacaksınız.
Ben de demiştim ki, "Diyanet İşleri diye bir makam varsa, o makamda oturan kişinin topluma kuran okumasını tavsiye etmesinden daha normal ne olabilir? Var mısın Yok musun veya Aşk-ı Memnu seyredin diyecek değil ya..."
***

Geçen Cumartesi gazeteyi elime alınca doğru okuyup anladığıma karar vermek için gözlerimi ovuşturup durdum.
Hıncal Abi'ye göre...
Diyanet İşleri Başkanı her gece yarım saat Aşk-ı Memnu gibi klasikleri okuyun, diyebilir ama "Kuran okuyun" diyemezmiş.
Diyanet İşleri Başkanı "bu ülkede inanan, inanmayan için her türlü ruhsal düşünceyi organize eden kurumun başı" ymış. (Buradaki tuhaf kavramsal tanımlama ayrıca ele alınmalı!) İnançlısı varmış, inançsızı varmış... O yüzden Başkan vatandaşları ayıran söylemler içinde bulunamazmış.
İstanbul Müftüsü olsa "Kuran okuyun" diyebilirmiş ama Diyanet İşleri Başkanı diyemezmiş. (Abi bilmediğin şey değildir ya, yine de hatırlatayım; vaizi, imamı, müftüyü Diyanet kurumu tayin ediyor. Müftülüğe gidip kapısındaki tabelaya bakarsan, orada "Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Müftülüğü" yazısını göreceksin!)
***

Aslında bu konuyu uzatmaya hiç niyetim yok!
Gerek de yok!
Her şey bir yana, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 22.06.1965 tarihli "kuruluş ve görevleri yasası"nın birinci maddesine bakmak bile yeterli.
"İslam Dini'nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek; din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur."
Gayet açık, değil mi?
Ha! Tabii işin şu yönü de var.
Devletin kurucu ilkelerinin vaaz ettiği gibi gerçekten laiklik olsaydı bu ülkede...
Diyanet kurumu diye bir şey olamazdı! Olmamalı!
Haydi oldu diyelim...
O zaman bu kurumun üzerine düşen bütün görevleri Sünni Hanefi mezhebi sınırları içinde gerçekleştirmesinin doğru olmadığını söyleyebiliriz.
Fakat güncel durumu bir çıkış noktası sayacaksak...
Diyanet İşleri Başkanı'nın "Kuran okuyun" tavsiyesinden rahatsız olmanın anlamı yoktur.
Hatta diyebiliriz ki, böyle tavsiyeler Diyanet'e yasayla verilmiş görevlerdir.

Haşmet Babaoğlu

Sabah

Atatürk'ü sev, Darbe yapma! (Nazım Alpman)

Türkiye yine bir komutanın “ağır sözleri” ile oluşan gündemin içinde debeleniyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Ordu’ya karşı yapılan eleştirileri ve muvazzaf subaylar hakkında açılan davaları kastederek şöyle dedi:
-Biz bütün olayları ve yapılanların arka planını biliyoruz, birileri gereğini yapar diye susuyoruz!
Aslında herkes birbirinin ne yaptığını gayet açık olarak biliyor.
Bu durum sadece günümüzle sınırlı değil, eskiden de böyleydi. Ama bilinen bazı şeylere karşı, yutkunmak mecburiyeti vardı.
Mesela Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin fikir ve icraatları böylesi bir “yutkunma” alanı oluşturuyordu.
Sivil siyasetçiler var olan durumun gereğini yapıyorlardı:
-Yutkunup susuyorlardı!
DARBECİLERİ İZLEMEK SUÇTUR
Mesela askerin hangi faaliyetleri böylesi suskunlukla karşılanıyordu?
12 Eylül Askeri Darbesi hakkında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) gerekenleri yapmıştı. Yani askerlerin darbe yapmak üzere hazırlandıklarını dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e söylemişti.
Demirel ise “bana resmi bir rapor gelmedi” diyecekti.
Şimdi “Bir Gizli Servisin Tarihi”(*) adlı kitabın 205. sayfasını açalım ve okuyalım:
“MİT darbeleri hiçbir zaman resmi raporla bildirmemiştir. Çünkü yasalar askerler hakkında istihbarat çalışmasını yasaklamış durumdadır. MİT’in darbeci askerleri saptaması ve bunu resmi bir rapor haline getirmesi suçtur.”
Bu satırların devamında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi kadersizliğini ortaya koyan gerçeğe vurgu yapılıyor:
“Bunu suç olmaktan çıkartacak yasal değişikliği yapabilecek bir siyasi iktidar halen Türkiye’de iş başına gelebilmiş değildir!”
12 Eylül’ü Demirel’e eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas’ın bildirdiği de bu kitapta yer alıyor. Demirel de şimdiye kadar bunları yalanlamadı.
ASKERLER, CİNAYETLER, KATİLLER
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bütün bu “olağanüstü” geçmişten sorumlu olamaz. O yüzden de kendisi zor durumdadır. İçinde yetiştiği ve en üst makamına kadar geldiği kuruma karşı “vefasızlık” olarak kabul edilebilecek davranışlar sergileyemez.
Ama bir de bu karanlık-dokunulmaz geçmişin bıraktığı derin izler vardır.
Mesela Türkiye’nin ilk faili meçhul cinayetlerinden biri olan İstanbul Üniversitesi öğrencisi Taylan Özgür’ün, ablası Hale Özgür Kıyıcı yıllardan beri ısrarla soruyor:
-Kardeşimi bir üsteğmenin öldürdüğü konusunda ipuçları var. Hatta o üsteğmenin daha sonra general olduğuna kadar her şey biliniyor… Bu dosyayı yeniden açın!
Sonra Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın Maltepe Zırhlı Tugay’dan kaçırılmasından hiç üst düzey komutanın sorumlu olmaması tuhaf değil mi?
Bu durum, savaşı kaybetmiş bir komutanı yenilgiden sorumlu tutmamak gibi bir garabeti içermiyor mu?
Mesela eski MİT Müsteşar Yardımcısı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Recep Ergun’un emri altındaki sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan bazı sanıklar için “O bizim elemanımızdır” şeklinde yazılar göndermesi, hiç soruşturulmasın mı?
Bütün bunların gün ışığına çıkarsa gerçekten Ordu yıpranır mı?
Yoksa tertemiz bir yapıyla geleceğe mi uzanır?
Sorular çok açık ve net. Tıpkı karanlık geçmiş gibi…
İlker Paşa, kurumu koruma adına diyor ki:
-Değişim ne demek? Atatürk sevgisi, ulus devlet, üniter yapı, cumhuriyetin temel ilkeleri… Bunlar değişebilir mi?
Elbette bunlara söz yok. Zaten herkes ondan emin, sadece güvenlik adına yapılan siyasi operasyonlara karşı. Basit bir istek var:
-Atatürk’ü sev, darbe yapma!
(*) Bir Gizli Servisin Tarihi/ Tuncay Özkan/ AD Yayıncılık 1996

Nazım Alpman

Birgün

Danıştay der ki, üniversiteye beyin ne lazım? (Yasin Akay)

Meslek liseleri için üniversitelere girişte uygulanan katsayının hedefinin sadece İmam-Hatip mezunlarının üniversitelere devam etmesini engellemek olduğu düşünülüyor. Bugünkü Danıştay kararının hedefi gerçekten bu olabilir, ama bu uygulamayı ortaya koyanların hedefinin sadece İHL'liler olduğu tezi, uygulamanın kapsamı göz önünde bulundurulduğunda hiç de açıklayıcı değil.

28 Şubat döneminde yapılan tehdit değerlendirmesine göre aslında alt sınıfların tamamının irtica kaynağı olduğu ve sınıfsal hareketliliğin dondurulmasıyla irticanın da yükselişinin durdurulabileceği düşünülmüştü. Çünkü o günkü koşullarda irtica sayılan hareketlere insan kaynağının sadece İHL'den değil aynı zamanda alt sınıfların devam ettiği bütün okullardan geldiği hesaplanmıştı ki, kendi algıları açısından bu tespitte haksız da sayılmazlardı.

Onlar açısından kendi oligarşik düzenlerini tehdit eden bir hareketlilik sözkonusuydu. Kentleşme ve eğitimin yaygınlaşması her zaman oligarşik düzenlerin en önemli tehdit kaynağı olmuştur. "İrtica" oligarşik paylaşım düzenine tehdidin kod adıydı. Aslında haksızca ele geçirilmiş, bu uğurda cinayetler işlenmekten çekinilmemiş bir düzenin entrikalarla korunmasından başka bir çare görünmüyordu. İktidarın asıl sahipleri katledilerek gömülmüş oldukları alt sınıf alanlarından bir yolunu (kentleşme ve eğitim yolunu) bularak çıkmış geliyorlardı. Bu gelişin birilerine "hortlama" olarak görünmüş olması anlaşılmaz bir durum değildir. Sorulması gereken şuydu, ama kimse sormadı: Hortlaktan kim korkar? Hortlamasından korkulanlara karşı bir suçluluk duygusu taşıyanlardan başka kim korkar hortlaktan? İsterseniz hortlak filmlerine veya romanlarına müracaat ederek bu işin psikolojisi hakkında güçlü fikirler edinebilirsiniz.

Mezun olunan okulun başarı oranının da öğrencinin başarısına katıldığı bir sistemden bahsediyoruz. Bu sistem açıkça kötü okullardan mezun olanları, başarılı olsalar bile sırf mezun oldukları okul dolayısıyla cezalandıran bir sistem. Bu okulun ne İHL ne de meslek lisesi olması bile gerekmiyor üstelik. Bu da olayda sınıfsal boyutun veya tehdit değerlendirmesinin ne kadar geniş tutulduğunun çok açık bir işaretidir.

Açıkçası, bırakınız kendi halkını, kendi halkının çocuklarını bile kendisine düşman olarak gören bir anlayışın ürünüdür. Bu sistemin arkasında her kim varsa, yaklaşımında açık bir düşmanlığın, bir korkunun bir nefretin bütün işaretleri vardır.

Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Hortlak korkusu sarmışsa bir suçluyu, haksızca ele geçirmiş olduğu ne varsa onları kaybetmeden hiçbir film bitmez.

Katsayı uygulamasına gerekçe olarak başvurulan argümanlardan birisi meslek liselerinin okudukları liselerden dolayı zaten bir meslek edinmiş ve aynı türden bir yüksek okula devam ederlerse fazladan puana sahip olacakları için düz liselerden gelenlere nazaran avantajlı olduklarıdır. Bu hem yanlış bir bilgi hem de yanlış bir argüman. Öncelikle bilgiyi düzeltelim: Meslek liselerinden mezun olanlar üniversitelere devamda hiçbir avantaja sahip değiller. Aynı türden iki yılık bir meslek yüksek okula devamda belki bir avantaj var ama o kadar. Aynı türden bir fakülteye devamda bile mezun oldukları lise bir dezavantaj olmaya devam ediyor. Mesela teknik lisenin elektrik bölümünden mezun olan elektrik mühendisliğine gitmek istediğinde katsayı uygulaması onu aynı türden bir okul saymayarak yine engelliyor.

Argüman yanlışı ise üniversiteye giriş sınavının bir avantaj değerlendirmesine konu edilmesidir. Sınav bir başarı sınavıdır ve kimin hangi kökenden geldiğine bakılmaksızın sadece öğrencinin başarısı esas alınmak zorundadır. Aksi takdirde üniversite başarılı olanların girdiği bir yer olmaktan çıkıp ait olduğu çevreyi esas alan bir değerlendirme ölçüsüzlüğüne yakalanmış olur.

Bunun da ilk vurduğu şey bilimin ta kendisidir. Çünkü bilim her şeyden önce bireysel başarı, zekâ ve beyinle yapılan bir faaliyettir. Bilim kendisine lazım olan beynin nereden geldiğine bakmaksızın çalışır. Kendisine lazım olan beyin yakınlarında yoksa bile uzaklara gider, bulur, ithal eder.

Osmanlı bunun adına devşirme demiş, beyne sahip olanın ne ırkına ne sınıfsal konumuna ne de dinine bakmış. İhtiyacı olan beyni bulduğu yerde kapmış. Asırlar süren başarısını da buna borçlu olmuş. Hiç kuşkunuz olmasın, yıkılışı da beyni değerlendirme ölçütlerini yitirmesiyle paralel olmuştur. 28 Şubat döneminde YÖK bütün enerjisini kendi avucunda bulduğu zengin beyin rezervlerini dışlamak için dünyanın en karmaşık sistemini geliştirmiştir. Bu dışlamadan beynin bir kısmı israf bir kısmı da göç etmiştir.

Katsayı ve Başörtüsü yasağı uygulamalarıyla 28 Şubat'çıların bu ülke için beyin ihtiyacı öngörmediklerini, damarlardaki kan ve sınıfsal kökeni daha çok önemsediklerini biliyorduk. Danıştay'ın son kararı da ne yazık ki Türkiye'nin beyne ihtiyacı olmadığını ilan eden akıl-dışı bir karar olmuştur.

Beyni bu kadar dışlamakla akıldan bu kadar uzak düşmek arasında bir ilişki yoktur diyebilir misiniz?

Yasin Akay

Yeni Şafak

"Kaldırın o zaman bu kuralı" (Hakan Albayrak)

Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar'ın Cuma günkü yazısından öğrendik ki; Başbakan Erdoğan, 29 Kasım 2007 tarihli Yüksek Askeri Şûrha toplantısında GATA skandalını gündeme getirerek, "Vergilerle kurulmuş ve sağlık hizmeti veren bir müessesede hasta ziyaretinin başörtüsü gerekçesiyle engellenmesini bir Başbakan olarak kabul edemem" demiş.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, "Askeri hastanelerde kural böyle, görevliler kuralı uygulamışlar" diye karşılık vermiş.

Bunun üzerine Erdoğan, "Kaldırın o zaman bu kuralı" demiş.

* * *
Evet, kaldırsınlar o zaman o kuralı.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, "Bugün artık savunulamaz" demiyor mu?

Ne duruyorlar?

Durdukları müddetçe, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin belli bir toplum kesimini ve o kesimin omuzları üzerinde yükselen siyasi iktidarı hasım kabul ettiği algısı devam edecektir.

Bu hasımlığın gereğini yaptığını düşünen cuntaların maşeri vicdanda Genelkurmay'la irtibatlandırılması da engellenemeyecektir.

* * *
Ankara'ya davet ettiği komutanlara yaptığı konuşmada halkın TSK'ya olan güvenini ihya etmekten söz eden Başbuğ, bunun yolunun o 'psikolojik duvarı' yıkmaktan geçtiğini nasıl göremiyor?

"Kaldırın o zaman bu kuralı."

Bu kadar basit.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

İzin verin de faşiste ‘faşistsin’ diyebilelim! (Ahmet Kekeç)

Evden çıkmadan önce izlemiştim. “Akademisyen” olduğunu söyleyen bir hanımefendi, “Her Açıdan” adı verilen ama bir tek açıdan yayın yapan bir başka hanımefendinin programında döktürüyordu...

Bir ara sözü Ergenekon davasına getirdi.

Bazı güzel laflar söyledi... “Tutukluluğun cezaya dönüştürüldüğünü, masum insanların içeride tutulduğunu, ıvır zıvırla doldurulmuş bu kadar kapsamlı iddianamenin içinden hiçbir mahkemenin çıkamayacağını, yargılama safahatının yıllara yayılacağını” filan...

Doğrudur...

Ben de böyle düşünüyorum.
Bazı sanıklar için tutukluluk “ceza”ya dönüştürülmüştür.

Kurunun yanında yaş da yanar düsturunca, “masumiyet” karinesinin işletilmesi gerekli bazı kişiler içeride tutulmaktadır.
İddianame çok kapsamlıdır... İçine, davayla ilgisi olmayan bir sürü özel hayat bilgisi tıkıştırılmıştır.

Bazı haksızlıklar yapılmıştır... Kuddusi Okkır örneğinde olduğu gibi...

Birinci dereceden şüpheliler “dışarı”da gününü gün ederken (Tolon ve Eruygur örneğinde olduğu gibi), tali şüpheliler “içeri”de çile doldurmaktadır. Mustafa Balbay örneğinde olduğu gibi...

Madem “darbe günlüğü” tutmak suçtur; neden bunun en kralını yazmış bulunan Oramiral Özden Örnek elini kolunu sallayarak dolaşmakta
dır da, sadece “heyecanlı bir müntesip” görüntüsü veren Mustafa Balbay hâlâ içeridedir?

Tuncay Özkan için bir şey demem...

Tuncay bu akıbeti kendisi istedi... Her akşam ekranlara çıkıp, “İşte buradayım... Niçin gelip almıyorsunuz? Niçin tutuklamıyorsunuz? Şerefsizler, haysiyetsizler!” diye meydan okudu.

İnşaallah suçsuzdur.

İnşaallah salıverilir.

İnşaallah bu şekilde meydan okumanın “gazetecilik” mesleğiyle bağdaşmadığını fark eder.

İnşaallah bu da kendisine bir ders olur.

Fakat, Ergenekon davasında her şey, sadece “yapılan haksızlıklar”dan mı ibarettir?

Bu hanımefendiler bombaları, suikastleri, ıslak imzalı psikolojik harp belgelerini. eylem planlarını, “Balyoz” dehşetini, andıçları, fişlemeleri, Sarıkız ve sair oluşumları, yeraltına gizlenmiş mühimmatı neden görmezler?
Kafes Eylem Planı karşısında neden tüyleri ürpermez?

Darbe ihtimali neden uykularını kaçırmaz?

Hanımefendilerden “akademisyen” olanı, bir ara, “Bugün Ergenekon davası etrafında bir terör fırtınası estiriliyor. Sesini yükseltenler hemen Ergenekoncu olmakla suçlanıyor... İşte İlber Ortaylı’ya yaptıkları...” gibilerden bir şeyler söyledi.

Hatırladığım kadarıyla kimse İlber Ortaylı’ya bir şey yapmadı.
Devletçi ve askerci refleksleri bilinen Ortaylı, neredeyse darbenin hak olduğunu söyledi ama “sivil vesayet” sakızını çiğneyenler kadar bile tepki görmedi.

Hatta hiç tepki görmedi...

Mümtaz’er Türköne çıkıp savundu bile, “Kendisi hocamızdır... Sever de, döver de...” diye.

Bence de hocamızdır.

Saçmalasa da, kıymetli bir adamdır.

Bu ülkede fikir özgürlüğü kadar, “saçmalama özgürlüğü” de vardır ve sonuna kadar olmalıdır... “Keşke asker gelse de, bizi bir güzel yönetse” demek suç sayılmamalıdır.

Suç sayılmıyor da zaten...

Fakat sizin İlber Ortaylı’nız, aynı zamanda, “Bu açılım işleri belediyecilerin boyunu aşar” demiş, diyebilmiş bir adamdır ve “seçkinlerin faşizmi”nden örnekler sunmuştur.

İzin verin de, faşiste “faşistsin” diyebilelim...

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

14 Şubat 2010 Pazar

BÜYÜK İKTİSATÇI NECDET MENZİR ( Sırrı Süreyya Önder)

Pazar akşamı Necdet Menzir’i Ntv’de konuşurken görünce kötü hatıralar dehlizine daldım.
Yargısız infazların günübirlik yaşandığı bir dönemin İstanbul Emniyet Müdürü idi kendisi.
1995 yılında yapılan bir törende “ülkemizde laiklik maskesinin altında gizlenmiş birçok dinsiz var. Ülkemizi karıştırmak istiyorlar. Bu ülkede bölücüler var. Bu ülkede Atatürk’ü kullanan sahte Atatürkçüler var, yurtdışına çıkıyorlar yargısız infazdan bahsediyorlar” demişti.
Kastettiği kişi Chp’li Algan Hacaloğlu’ydu.
Chp, bu zat hakkında Tansu Çiller’e mızırdanmış fakat Çiller, ciddiye almadığı gibi, Menzir’i meclise sokarak bir de bakanlık payesiyle taltif etmişti.
Bianet haber sitesinde, geçtiğimiz günlerde bir haber yayınlandı.
“Gazi Mahallesi’nde 1995’teki olaylarda göstericileri öldürmekten hüküm giyen ve geçen gün meslekten ihraç edilen polis Adem Albayrak, operasyonun başında dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Menzir’in, dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun ve dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın olduğunu söylemiş, “emri onlar vermişti. Ama hapiste yatan biz olduk” demişti?. Hukukçular, savcıların Gazi Mahallesi’nde 1995’teki olaylarda göstericileri öldürmekten hüküm giyen ve geçen gün meslekten ihraç edilen polis Adem Albayrak’ın sözlerini ihbar kabul ederek Necdet Menzir, Mehmet Ağar ve Hayri Kozakçıoğlu hakkında “insan öldürmeye azmettirmek”ten, kendiliğinden soruşturma açması gerektiğini söyledi.”
Ntv’deki programın diğer konuğu “ikna odaları” gibi, yüz karası bir uygulamanın mimarlarından, Chp Milletvekili Nur Serter’di.
Kürtlerin yaşadığı acı ve zulümlerin nasıl son bulacağı konuşuluyordu.
Menzir ve Kozakçıoğlu, Cavit Çağlar’ın İnterbank’ında yönetim kurulu üyesi olmuşlardı.
Engin iktisat bilgilerini nasıl uyarlamış olmalılar ki bu banka batıverdi.
Ceremesini bu yoksul halk çekti, çekmeye de devam ediyor.
Menzir, programda “bugüne kadar olanları unutalım” diyordu.
Ona göre sorun ekonomikti ve Kürtlere aş verilirse sorun kendiliğinden çözülecekti.
Emniyetçi reflekslerini unutmuş, batan bankadan aklında kalan iktisatçı kimliğini devreye sokmuştu. Programa Ankara stüdyosundan katılan Nur Serter de “He benim babam, ağzına sağlık!” dercesine, başını dertli dertli, emme basma tulumba gibi sallıyordu.
Ama karşılarında bu toprakların soylu vicdan kalelerinden Altan Tan oturuyordu. Babasını Diyarbakır Zindanı’nda yapılan işkencelerde kaybetmiş olan Altan Tan, “Kürtler orangutan mı?!” deyiverdi.
Önüne ekmek atılınca susan sadece hayvandır.
İnsan bundan daha fazla ve daha başka bir şeydir.
Bu haftanın çalısını Menzir’in iktisatçı ve bankacı kimliğine, çırpısını Serter’in “ikna”cı hezeyanlarına, gülünü de Altan Tan’ın merhum babasının ve tüm yargısız infazlarda yitirdiklerimizin kabrine dikelim.
“Unutalım” demekle unutulmuyor.
Unutmayacağız!

Sırrı Süreyya Önder


Birgün

Pazar notları: Söz acıtır, iyileştireni azdır! (Haşmet Babaoğlu)

Paniğe gerek yok... Sakin olun! Sevgililer Günü icat edilmeden önce de sevgililik vardı!
***

Gülünç ama gerçek! Sevgililer Günü erkeklerle kadınları birleştirmez, bir kez daha ayırır, bir kez daha kalın bir hat çeker aralarına... Neredeyse bütün erkekler günler öncesinden "Eyvah yandık! 14 Şubat geliyor; ne almalı, ne yapmalı" diye endişelere kapılıyor. Kadınlar ise "eğlenecek, iyi vakit geçirilecek, hediye alınacak bir gün daha var önümüzde, ne güzel!" diye tatlı beklentiler içine giriyor.
***

Biz itiraz ettikçe... "Anneler Günü, Babalar Günü gibi bir gün işte, ne bu itiraz" diyenlere, ben de "yapmayın, yazıktır, günahtır!" diye sesleniyorum... Evliliği fena halde aşınmış ve daha iki yıl önce kavgalı gürültülü boşanmanın eşiğinden dönmüş bir tanıdığım yanımda karısına telefon etti: "Hayatım 14 Şubat'ta nereye gidelim? Yer ayırtacağım da..." Bir an telefonun öteki ucundan "cehennemin dibine kadar yolumuz var" lafı gelecek diye korktum. Ama çok sevindi karısı ve şehrin en pahalı restoranlarından birini önerdi.
***

Sözün en yaralayıcı, en üzücü hali nedir? Küfür ve hakaret mi? Yok! Onlar olsa olsa çirkin sözdür. Düello yolu açıktır. Ya aynı şekilde karşılık verirsin küfür ve hakarete ya da nezaket sınırlarını muhafaza ederek veya aldırış etmeyerek açığa düşürürsün! Kötü söz, kötü göz (nazar) gibidir. Oradadır. Üzerinize odaklanmıştır ama yine de gizler kendini.
***

Kötü söz kendisine "gerçeklerin ifadesi" süsü verir! Dostun "acı sözü" olur bazen! Çoğu zaman da haset kumkumalarının güleryüzünün arkasına saklanır! Kötü söze misilleme yapma şansınız zayıftır. Çünkü pusucudur; sizi hiç beklemediğiniz anda sırtınızdan vurur.
***

Çok küçüktük. Ben daha ilkokul çağımda bile değildim. Annem ablamla beni elimizden tutar sık sık Emir Sultan Mezarlığı'na götürürdü. Ablam "neden?" diye sormuş bir gün. "Çünkü ölüler sözleriyle üzmezler" demiş annem.
***

Acıtan söz ne çoktur, istemeden de olsa... Okşayan, iyileştiren söz ne azdır. En güzel sözlerde bile bir eksiklik hissi vardır; anlamlarına ve içtenliklerine karşı bir kuşku kalır hep. Neden? Dil, ya yaradır ya da yalan... Ondan mı?
***

Roma imparatoru Sezar'ı güzelliğiyle baştan çıkartıp evlenerek ona çocuk vermiş; yakışıklılığıyla bütün Roma'da nam salmış Antonyus'u ölümüne âşık etmiş Mısır prensesi Kleopatra'nın hiç güzel bir kadın olmadığı arkeolojik bulgularla kanıtlandı. Peki cazibesinin kaynağı neydi? Bazı tarihçiler şöyle diyor: "Onun Sezar ve Antonyus'u etkilemesindeki ana etken zaten aşk değil, siyasal çıkarlardı!" Yine de Oscar Wilde'ın bir kadın hakkında dile getirdiği şu gerçeği unutmamalı: "Çok güzelmiş gibi davranıyor. Cazibesinin sırrı burada!" Belki Kleopatra da o kadınlardandı.

Haşmet Babaoğlu

Sabah

Sırat Köprüsü'nden jeeple geçilmez! ( Dücane Cündioğlu)

"Yoksulluğum övüncümdür!" şeklinde çeviregeldiğim "Fakrî fahrî!" hadîsinin derin anlamına itibarla, eğer hatırlanacak olursa, geçenlerde, bir vesileyle yeni bir karşılık önermiştim:

"İyi ki muhtacım!"

* * *
Fakr (fakirlik) hakikaten "muhtaç olmak" demektir.

Bir düşünün bakalım, içimizde muhtaç (fakir) olmayanımız var mı?

Yok!

Çünkü insan, başka bir nedenle değil, bizatihi özü gereği fakir ve muhtaçtır.

İnsan 'gayr' olmaksızın ne varolabilirdi, ne de varlığını sürdürebilirdi. Varolmak ve varlığını sürdürebilmek için insan 'gayr'a muhtaçtır. Kendinden başkasına.

İnsanın toplumsallığının temelinde işbu "gayra muhtaç olmak" meselesi yer alır. İnsanın toplumsallığı, onun özünden ayrılmaz.

İnsanın "toplumsal canlı" olarak yapılan tanımı, Arapça'ya "medeniyyun bi't-tab" şeklinde aktarılmıştır. Yani tabiatı gereği medenîdir insan! Medenî, yani şehirli.

Yalnız kalabilir ama tek başına kalamaz. Sürtüne sürtüne yürümek zorundadır bu yüzden. Ancak bu dünyada. Sadece şehirde. Başkalarıyla.

Trajik olan da bu değil midir zaten?

Her birimiz kendimizle başkalarının arasında sıkışıp kalmış bir hâlde yaşamı tüketiriz.

İstiğna ve istikbar yakışmaz böylesine zavallı olana!

Kimse kendi yatağından taşamaz!

* * *
Peki o hâlde niçin bu kibir? Nedir o tafralar, ne o kurum kurum kurumlanmalar?

Neyiz biz? Kimiz? Ceplerimiz biraz para görürse, başlarımız göğe mi değecek? Hiç mi düşmeyeceğiz, hiç mi ölmeyeceğiz?

Otobandan ayrıl ey talib, hemen arabanı yolun kenarına çek ve biraz düşün!

Biraz nefes al! Birazcık... Varlık'ın kokusunu hisset!

Sen zengin filan değilsin, basbayağı yoksulsun! Muhtaçsın!

Sen de Mustafa (s.a) gibi, "İyi ki muhtacım" de ki kalbin ısınıversin!

Tüm yoksullar gibi.

* * *
Hakkın insana verebileceği en büyük ceza, her hâlde kendisinden minnettarlık duygusunu alıp onun şükretme yetisini köreltmesidir.

Bugünün dindarının başına gelen de bu! Artık kimse aşağıya bakmıyor, gözler hep yukarılarda. Daha fazlasında. Daha çoğunda.

Kanaatkârlık, artık unuttuğumuz, itibar etmediğimiz bir kavram!

"Eldekiyle yetinmek" demek kabaca. "Eh, buna da şükür!" demek! Çaresizlikten değil, yarışa katılmayı bile isteye reddetmekten...

Yoksulluğu bir kader olarak kabullenen zavallılardan değil, bilâkis yoksulluğu kendi iradeleriyle tercih edenlerden söz ediyoruz.

Bakınız, ustalarımız 'kanaat'i nasıl tarif ediyorlardı:

- "Kanaat, kendisine alışılan, yakınlık kesbedilen şeylerin bulunmaması halinde dahî huzur ve sükûnet içinde olmaktır!"

Kanaat, hakikatte, sahip olmaya değil, olmaya çalışmaktır!

Olmaya, yani adam olmaya... insan olmaya...

* * *
Olmazsan, geçemezsin o köprüden ey talib!

İncelmezsen, güçsüzlüğü umursamazsan...

Boğaz Köprüsü'ne benzemez çünkü Sırat Köprüsü. Kıldan ince, kılıçtan keskindir!

Jeeple geçilmez o köprüden.

Mecbursun ey talib, ağırlıklarını atmalısın! Başkalarının sırtına da binemezsin, eteğine de yapışamazsın. Orada tek başınasın! Kendin olacaksın, olmak zorundasın!

Sırat Köprüsü'nden geçebilmek için, senin sen olmaktan başka çaren yok!

Çaren yine sensin!

Kendin yürüyeceksin! Adımlarını tek başına atacaksın!

Köprünün üzerinde kendi gövdenle, kendi ruhunla, kendi ağırlığınla yürümek zorundasın!

Sahip olduklarını tümüyle bu dünyada bırakacaksın, oraya çırılçıplak varacaksın!

* * *
Sırat köprüsünden jeeple geçilmez, adam olana çıplak ayak gerek. Belki yorgun, belki çelimsiz, belki mecalsiz, ve fakat bir ömür boyu hakikat peşinden koşmuş ayaklar...

Eldekiyle kanaat edebilmeyi öğrenmiş, rıza lokmasıyla yetinmiş, insanı insana kulluktan uzak tutmuş ayaklar...

Mahcub bir yüz, güçsüz bir gövde... zayıf ve çelimsiz... yani kıl kadar bir beden... incecik...

Dünyadan perhiz ettiği, gelip geçici zevklerin orucunu tuttuğu için değil sadece, insanın yükünü taşımaktan eridiği için de...

Kalb taşıdığı için....

* * *
Başın ağrıyorsa Sırat Köprüsü'nden geçemezsin ey talib, bilâkis kalbinde ince bir sızı olmalı! Çünkü Köprü'nün üstündeyken bir tek o ince sızıya güvenebilirsin!

Ağrıları boşver de sen bana asıl sızıdan haber ver!

Sızın var mı ey talib?

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

13 Şubat 2010 Cumartesi

Devlet adamı değilsin, devlet memurusun İlker Paşa (Rasim Ozan Kütahyalı)

İlker Başbuğ kendisine “devlet memuru” denmesini hakaret sayan bir asker. Kendini bir devlet adamı olarak konumlandırıyor. Yine “devlet adamı” triplerinde Habertürk’e konuşmuş kendisi. Genelkurmay Başkanlığı “özerk bir kurum”muş ve Başbuğ da o kurumun kimseye hesap vermesi gerekmeyen CEO’su sanki. Ben yine ısrarla ve ısrarla Başbuğ’a “Devlet adamı değilsin, devlet memurusun İlker Paşa” demeye devam ediyorum. Bana hakaret davası açtı, bir daha açsın...

Hazmedemesen, sindiremesen de devlet memurusun general. Moral bozukluğunun sebebi de ondan. “Askerimin moralini bozan herkesle savaşırım” diyorsun. Maalesef bu ülkenin askerlerini de aynı kafayla yetiştiriyorsunuz. Kendilerini “devlet memuru” gibi görmüyorlar. Tıpkı senin gibi kendini “potansiyel devlet adamı” görerek yetişiyor subaylarımız. Problem burada zaten... Şimdi bu çarpık düzen değişiyor. Türk ordusu yeniden “ordulaşıyor”. Askerler yeniden askerleşiyorlar. Onlara harp okullarında öyle zihniyet benimsetildi ki birçoğu şimdi travma yaşıyor. Doğru söylüyorsun, moralleri bozuk, kafaları karışık...

Şaşıracaksın belki ama ben epey de çeşitli kademelerde subay tanırım general. İmtiyazlı bir mesleğin sahibi olarak yetişiyor subaylar. Eleştirilemez, dokunulamaz bir mesleğin ve kurumun mensupları olarak görüyorlardı kendilerini. Şimdi bakıyorlar işler tersine dönmüş..

Askeriyenin temel felsefesi “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı tarih olmaya başlamış. Subayların küçümsediği, hor gördüğü polisler subaylar hakkında fezlekeler hazırlıyor. Savcılar iddianame yazıyor. Mahkemeler kabul ediyor. Sivil mahkemelerde anlı şanlı generaller yargılanabiliyor... İşte o sebeple moraller bozuk, zihinler travmatik...

Senin o röportajında, başında olduğun kurumun bilinçaltını yansıttığın bir ifade var general.

“Ya ıslak imza meselesi. Son olarak bir kez daha belgedeki imzanın ıslak olduğu ve Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu belirlendi Adli Tıp tarafından.

- O belge şimdi bize gelecek. Biz de inceleyeceğiz.”

Biz ne demek general? Genelkurmay Askerî Savcılığı “biz” mi? Sivil savcılıklar “siz” mi? Başında “askerî” ibaresi de olsa savcılık bağımsız ve tarafsız değil midir? Bu askerî savcılar senin emrinde mi? Ne haddini bilmez bir konuşma bu general?

Aslında sana kızmamak lazım. Alıştığın reel durumu söylüyorsun. Yazılı kurallar ne olursa olsun bir de yazısız kurallar vardır Genelkurmay içinde. Hukuki durum yanında fiili durumlar vardır. Ve genelde hem bu ordu hem bu devlet fiili durumlar yaratılarak yönetilmiştir hep...

Öyle inanıyor ve biliyorsun ki fiilen de askerî savcı sana bağlıdır. Senin bir kaş işaretinle iddianameler yazılır, iddianameler iptal olur... Kimi dosyalar öne çıkarılır, kimileri sumenaltı edilir... Islak imza da size gelir, sen “Bu imzanın gerçek olarak bilinmesi kurumumuzu yıpratır” iması yaparsan askerî savcılık da gereğini yapar. Açık açık bunu itiraf ediyorsun zaten...

İşte şu an bu durum değişiyor paşa. Değişmek zorunda çünkü... Halkın çoğunluğu ilk defa bu kadar kararlılıkla ordunun ordu gibi olmasını istiyor. Sivil hükümetin tamamen emrinde olmasını istiyor. Oysa sen ve senin gibi birçok general “Başbakan’a bağlı” sözünden bile hoşlanmayıp sadece “Başbakan’a karşı sorumlu”yuz diyorsunuz. Hukuken durum “sorumluluk” ama fiilen sorumlu bile değilsin. Özerk ve özel bir güvenlik şirketinin patronu gibi yaptığın açıklamaları Başbakan hâlâ sorgulayamıyor. “Bir daha benden habersiz basına konuşmayacaksınız general” bile diyemiyor size Başbakan. Hani şu, ülkeyi “sivil dikta rejimine götüren” Başbakan bu. Eşi GATA’ya alınmayan Başbakan. Sen mi “Başbakan’ın Paşası”sın o mu “Paşasının Başbakan’ı” hâlâ tam belli değil. Böyle sorgulayınca da bize kızıyor Başbakan. Bak o konuda anlaşıyorsunuz Başbakan’la. Zaten birileri de ah Başbakan ile Paşa ortak karar verseler de şu Taraf’ı bir bitirseler diye bekliyor...

Oysa bak Taraf sayesinde çok daha dikkatlisiniz artık... Pek sevdiğin Murat Yetkin’in tabiriyle “Kevgire dönmüş Genelkurmay” biraz toparlanıyor. Birçok askerî birim kendine çeki düzen veriyor. Bir saçmalık, bir ihmal, bir suiistimal, bir ahmaklık yaparsam tepeme Taraf gazetesi biner diye çekiniyor. İşini daha iyi yapıyor...

“İşler eskisi gibi gitmiyor. Toplumsal denetim altındayız” diye morali bozulanlar var elbet. Ama işini iyi yapan ve sadece işini yapan subaylar ve generaller de rahatlıyor. Kurum yıpranmıyor. Kurum yenileniyor general. Bence subayların maaşlarında iyileştirmeler de yapılmalı. Türk subayı lojman hayatına mahkûm edilmemeli. Gerçek sosyal hayatın dışında sanal bir askerî lojman hayatı askeri en yıpratan şey general. O hayatın dışına çıkınca çoğu general ve subay sudan çıkmış balığa dönüyor. Orda da travma geçiriyor...

Çok kritik bir dönemin Genelkurmay Başkanıydın. Ordu içi bu açılımları gerçekleştirerek, ordumuzu “muasır medeniyetler seviyesinde bir ordu” haline getirerek tarihe geçebilirdin general. Komutanın Hilmi Paşa’nın yolunu takip edebilirdin... Yapmadın bunu general. Kusura bakma ama Üçüncü dünya ordularının, o küçümsediğin muz cumhuriyetlerinin paşası gibi davranmayı tercih ettin...

Dost acı söyler general. Bu eleştirileri yapmak dostçadır. TSK’yı yıpratmak derdinde olan biri gördüğü hakikatleri söylemez, “Her şey güzel, her şey güzel” der. Sonra da Yunan ordusu gibi hakikaten madara olursunuz general. Ben bunu istemiyorum. Maalesef sen de hep bunu isteyenlere koz veriyorsun, o yolda ilerliyorsun... Maalesef gerçek bu. Kal sağlıcakla...

Rasim Ozan Kütahyalı

Taraf

Hadi açıkla Başbuğ (Ahmet Altan)

Böyle olmaz. Kalkıp da “elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız” diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.

Ordunun içindeki darbe planlarını açıklayan gazete biziz. Sizin sabrınız ister taşsın ister taşmasın, biz yeni belgeler bulduğumuzda gene açıklarız. Doğrusu da budur zaten.

Siz, ordunun içinde darbe hazırlıkları yapılmasını yadırgamayıp, bunların yayımlanmasını yadırgıyor ve sabrınız taştığında bunları yayımlayanlarla ilgili “bilgi ve belgeleri” açıklayacağınızı söylüyorsunuz.

Hadi açıklayın bakalım. Elinizde bizimle ilgili bir tek belge ya da bilgi varsa halka açıklayın, savcılığa verin. Bizim gibi yapın, suç olan belgeyi halka gösterip yargıya teslim edin.

Yapamazsınız.

Sizin elinizde bizim “gizli” ya da “yasadışı bir iş” yaptığımızı gösterecek bir tane bile belge yoktur, olamaz. Öyle lafı dolaştırmıyorum ben, gayet açık, gayet net söylüyorum, hodri meydan, açıklayın da görelim. Biz sizin bildiğiniz o “kullanışlı” medyaya benzemeyiz, böyle şantaj kokan laflarla üstümüze gölge düşürülmeye kalkışılmasına da izin vermeyiz.

Hem biraz tutarlı olun. “Kendi halkını düşman gören ordu olur mu diye yazanlar var” diyorsunuz. Onlardan biri benim.

Darbe yapan, darbe hazırlayan, halkın iradesini hiçe sayan ordu, “halkının” düşmanıdır. Sizin iddianıza göre, bu lafı Latin Amerika ile ilgili bir makale yazan bir “Amerikalı” bulmuş ve bu cümleyi Türkiye’ye “getirmişler.” Ne Latin Amerikalıların ne de bizim, darbeci ordunun halk düşmanı olduğunu öğrenmesi için Amerikalı birinin yazısını okumasına gerek var, onlar da biz de bu gerçeği ölümlerle, işkencelerle, zindanlarla öğrendik. Ama beni asıl şaşırtan, bizi “Amerikalıların lafını” kullanmakla suçlayıp, arkasından da “bizim askeri eğitim sistemimiz Amerika’dan alınmıştır” demeniz oldu. Bizim kullandığımız bir cümle bir Amerikalının lafına benzediği için biz “dışarıyla bağlantılı” oluyorsak, “bütün eğitim sistemini” Amerika’dan alan ordu ne oluyor? Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?

Bir de “bilgi sızıntılarından” yakınıyorsunuz.

Sizin sorununuz “sızıntı” değil, sizin sorununuz ordunuzun içinde “darbe planları” yapılması, vahim olan onların duyulması değil, vahim olan onların hazırlanması. Göreviniz, o darbe planlarını yayımlayanları tehdit etmek değil, o darbe planlarını yapanları bulup cezalandırmak.

Bunu niye yapmıyorsunuz?

Bir de “parlamento, referandum yoluyla, demokratik süreçleri işleterek üniter yapıyı değiştirmeye karar verirse” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bunun yanında olmayacağını söylüyorsunuz.

Bakın general, dünyanın hiçbir ciddi devletinde bir Genelkurmay Başkanı bunu söylemeye cüret edemez, “üniter ya da federatif” yapı bir “yönetim tarzıdır”, bunun nasıl olacağına halk ve parlamento karar verir, ordu buna uyar.

Bir ülkenin “yönetim tarzının” nasıl olacağına ancak “muz cumhuriyetlerindeki” ordular karışır, ciddi ülkelerde bu ordunun işi değildir.

Eğitim sistemini aldığınız Amerika “federatif” sistemle yönetilir, oradaki ordu buna karışabilir mi?

Size dostça tavsiyem böyle konuşmaktan vazgeçin. Bu konuşmalarınızla bizi bir “aşiret devleti” gibi gösteriyorsunuz.

Yönetime karışmayın, darbecileri yakalayın, elinizdeki belgeleri açıklayın. Sağlam, güvenilir, hukuka saygılı bir ordumuz olsun. Böyle bir ordu kurmak, tehdit etmekten daha büyük bir onur getirir bir generale.

Ahmet Altan

Taraf

Sanki birisi bize bir masal anlattı... (Hakan Albayrak)

Evden çıkarken yanıma Hamit Can'ın "Derbesiye Günleri"ni aldım, Cuma namazından sonra caminin yanındaki kafeteryada oturup okurum, sonra hakkında bir şeyler yazarım diye.

Perşembe akşamı Vadi Kitabevi'nde Ziya ağabey hediye etmişti.

Arka kapağındaki şu satırlarla mest olmuştum:

"Yazdıkça beni bir heyecan sarıyor. Kalb atışlarım hızlanıyor. Nefes nefese kalıyorum. İçim, med-cezire tutulmuş, inen-çıkan, çekilen-kabaran denizden farksız. Hafızam, şimşek hızıyla parlayıp sönen hayallerle dolup taşıyor. Zihnim, anıların akınlarıyla allak-bullak. Gözümün önünden binbir renkli resimler akıp gidiyor.

"Derbesiye, sanki bir varmış, bir yokmuş. Tarihin herhangi bir noktasında birileri bize bir masal anlattı. Biz de tatlı tatlı dinledik... Kuş cıvıltılarını dinledik. Hoş sesleriyle dinlendik. Hafif ve serin esinti, yüzümüzü gülümsetti. Güneşin altın sarısı ışıkları selamladı bizi. Duyduk. İçimizde, dışımızda bir dinginlik. Yüreğimizde bir ferahlık ki, sormayın..."

* * *

Namazdan çıktım, kafeteryaya geçtim, daha kitabı elime almadan o haber geldi.

Hamit Can ölmüş.

İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn.

Onu her görüşümde, ismini her duyuşumda veya okuyuşumda esenlik hissederdim; içimde, dışımda bir dinginlik; yüreğimde bir ferahlık ki, sormayın...

İlk defa içim daraldı.

İsmiyle-cismiyle CAN ağabeyimi kaybettim.

Rüya gibi, masal gibi güzel bir adam ayrıldı aramızdan.

Allah ganî ganî rahmet eylesin.

Mekânı cennet olsun.

Melekler onu alnından öpsünler.

* * *

Bir varmış, bir yokmuş...

Sanki birisi bize bir masal anlattı, biz de tatlı tatlı dinledik...

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Tanrı öldü, Allah yaşıyor! (Dücane Cündioğlu)

"Dine karşı asıl hürmetsizliği yapanlar, kalabalığın taptığı tanrıları tanımamazlık edenler değil, bilakis tanrılar hakkında kalabalığın inandığını tasdik edenlerdir!"

1841'de doktora tezinin girişinde Epikür'ün bu sözünü alıntılayan genç Marx'ın zihninde, hikmet'in, sürülere has bir nesne olmadığı muhakkaktı.

Hakikatin bilgisi, ister istemez, kendine has bir sıradışılığı öngörür. Hakikat talibi, hikmet mabedine girerken nalınlarını dışarıda bırakmalıdır. Takım (!) elbiseleriyle, rugan pabuçlarıyla değil, asıl yalınayak ve çıplak bir hâlde, pek tabii ki tevâzuyla adımını eşikten içeri atmalıdır.

Kalabalığın inandığı tanrılar, "müesses din"in temsilinden başka nedir ki? Müesses din, yani kitleleri uyuşturmaya yarayan yasalar manzumesi... kalabalığın gürültüsü... yığınların... yaygın olanın... genişliğin ve yaygınlığın... sıranın ve sıradanlığın...

Ama kesinlikle derinliğin ve sıradışının değil!

* * *

Marx, kendisinin, yıllar sonra, kitleleri uyuşturacak sentezlere temel teşkil edecek müesses doktrinlerin ilâhî pınarı hâline geleceğini bilebilir miydi?

Hangi namuslu Marksist, bizatihi Marksizm'in süreç içerisinde "tanrılar (msl. bilim ve felsefe) hakkında kalabalıkların inandığı" bir din hâline geldiği hakikatini inkâr edebilir?

Din ve ideoloji arasındaki 've' bağlacının anlamını yitirdiği nadir yerlerden biri de burasıdır! Yaşamın olumsuzlamasına direnebilme ve ısrarla açıklayıcılığını sürdürebilme kudreti, dinin de, ideolojinin de evrenselliğinin yegâne sınanma ölçütüdür. ('Mutlak hakikat" iddiamızı olgulara taşıyalım, bakalım hangisi ayakta duracak?)

Bilim ve ideolojinin din karşısındaki o kibirli burun kıvırıcılığının ömrü iki asır bile sürmedi!

Sesime kulak ver ey talib, ne fısıldıyorum, ne de mırıldanıyorum, bak, açıkça senin de duyabileceğin biçimde, hem de sükûnetle muradımı ifade ediyorum:

Tanrı öldü ama Allah yaşıyor!

* * *

Michaelangelo Antonioni'nin Blow-up adlı filmini hatırlamanın tam sırası. Antonioni'nin, yani Tarkovski'nin hayran olduğu -neredeyse- yegâne yönetmenin...

Blow-up aslında "fotoğrafı büyütmek" demek. Nitekim filmde de (nihilist) kahramanımız elindeki fotoğrafları büyütmek suretiyle hakikati görmeye çalışır. Sorun şuradadır ki görüntüler büyüdükçe temsil ettiği gerçeklik de o denli bozulur, eldeki 'bütün' iyiden iyiye dağılır.

Düşünceleri mutlaklaştırma, yorumlarda abartıya kaçma, neredeyse hakikatin avuçlanabileceği vehmine kapılma da gerçekte böyledir. Hepsi de aslında birer blow-up işlemidir.

Dinler gibi ideolojiler de zaman zaman blow-up işlemine başvururlar. Evet, dinler de, ideolojiler de... VE dahî onların sahih ve gayr-ı sahih takipçileri de.

Abartmakta hiçbir sorun yok, sorun abartıyor olduğunu unutmakta!

* * *

Din, "hakikat pornografisi"nden yana değildir; hakikati göstermez, ona işaret eder. Kur'an dahi hakikati göstermez, sadece işaret eder ve bu amaçladır ki 'ayet' sözcüğünü kullanır.

Dünyevî ideolojilerin, bu düzeyde işi zordur. Çünkü batınları yoktur, sırf zahirdirler. İç-dış, avam-havass ayrımına katlanamazlar. Tek boyutlu olmak zorundadırlar. Eşitlikçidirler. Çünkü halktan yana naif bir iyimserlikleri vardır. Bu iyimserliğin eleştirilecek yanı ise politik karakterde olmasıdır. Yani hakikatin değil, teorik gerekliliğin ürünüdür.

* * *

Birikim dergisinin 250. sayısı, "Sol ve İlâhiyat" başlığını taşıyor.

Dergiye emek veren arkadaşların entelektüel basiret ve firasetlerini tek kelimeyle tebrik ediyorum. Başka sayılarla da süreceğini bildiğim bu dosya, umarım, ülkenin nefes almakta zorlanan entelektüel yaşamına biraz olsun soluk aldırır, biraz olsun düşünülmeyenin düşünülmesine katkı sağlar.

* * *

Komünist Manifesto'nun bütün çağdaş Türkçe çevirilerine bakılırsa, Marx'la Engels'in kullandığı "patrizier-plebejer" kelimelerinin aynen (patrisien ve plebler şeklinde) çevrilmeden öylece bırakıldığı görülür. Oysa Manifesto'nun Mustafa Suphi/Şefik Hüsnü yoldaşlar tarafından "İştirakiyyûn Beyannâmesi" adıyla yapılan ilk Osmanlıca çevirisinde karşılık olarak "avam ve havass" kelimeleri kullanılmıştır. (Çevirinin ilk basımı 1923 tarihlidir.)

Üstelik mütercimler, Manifesto'nun daha ilk paragrafında geçen "einer heiligen Hetzjagd" tabirini, hem de hiç kompleks duymaksızın, "bir mukaddes Ehl-i Salîb tertibi" şeklinde çevirme gözüpekliğini gösterebilmişlerdir. Çünkü muhatablarının hassasiyetlerini ciddiye almışlardır.

Yani mesele asla sadakat meselesi değil, üslûb meselesiydi. Bugün bu toprakların dindar çocukları, Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü yoldaşların Komünist Manifesto'nun çevirisinde gösterdikleri üslûb titizliğini, onların sadık takipçilerinde de görmek isterler.

Birikim dergisinin yöneticileri, bu titizliği öteden beri gösterirler, iyi bilirim. Hem dil itibariyle, hem üslûb itibariyle. Ele aldıkları konuların, Sol'un kendisiyle hesaplaşmasına ve kendi kavramsal dünyasını zenginleştirmesine de katkı sağlayacağından hiç ama hiç kuşku duymuyorum.

"Asla sadakat", tanrılar hakkında kalabalıkların inandığını tasdik edenlerin işi. Kalabalıkların taptığı tanrılara inanmayanların ise halka ödemeleri gereken bir üslûb borcu var. Dilimizi öğrenmek zorundasınız, ki bizler de sizlerin dilini öğrenmeye değer bulalım.

* * *

Düş kurmak, hayâl kurmak konusunda sosyalist arkadaşlarımızın, dinî geleneğin haşarı çocuklarının tarihsel tecrübelerine ihtiyaçları var. Ne de olsa bizler, düşlerine bu dünyanın bile dar geldiği tarihsel bir geleneğe yaslanıyoruz. İnadına düşlüyoruz.

Düş kurmak ve aldanmak bizim âdetimiz. Şimdi sizler de yanımızdasınız, ne mutlu bize!

Ortak atamız İbrahim! Düşü'nün hakikati uğruna biricik oğlunu bile kurban etmekten çekinmeyen o düş görenlerin sultanı İbrahim!

Bu fakirin düşüne katılır mısınız bilemem ama ben kesilecek kurbanı çoktan buldum, yeter ki siz bıçaklarınızı bileyin!

Gelin, önce şu nefis koçunu kesmeyi deneyelim de hakikat karşısında mütevazi olmayı birlikte öğrenelim!

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

12 Şubat 2010 Cuma

Danıştay mağdurları ne yapmalı? (Bülent Korucu)

Danıştay'ın yetkisini ve donanımını aşan katsayı kararları üzerine 'ne yapabiliriz?' soruları çoğaldı.

Meslek liseliler ve alan değiştirme teşebbüsünde bulunmuş düz liseliler düşünüldüğünde yüz binlerce öğrenci, belirsizliğin kucağına itildi. Demokratik hukuk devleti iddiasını anayasanın değişmez maddelerine yazan bir ülkede yol belli: Demokratik tepki ve hukuk. Demokratik tepkinin kanallarının başında siyasî partiler geliyor. Yerel teşkilatlar ve genel merkezler nezdinde kamuoyu baskısı oluşturulabilir. Normal demokrasilerde sokak eylemleri demokratik tepki şekli olmakla birlikte, bizde araya karışabilecek provokatörler düşünüldüğünde ters sonuçlar doğurabilir. Demokrat gazeteci ve yazarların desteğini alabilecek adımlar atılmalı; bilgi verilerek ilgilenmeleri sağlanabilir. Yüzlerce mesajla posta kutularını doldurup insanları canından bezdirmek doğru değil. Kaş yapayım derken göz çıkarabilir ve insanları kızdırabilirsiniz.

Gelelim hukukî yollara... Karar vesilesiyle mağdur olduğuna inanan kişiler veya bunların velayetini haiz olanlar müdahillik talebinde bulunabilir. Endüstri meslek lisesi öğrencisi Ömer Faruk Benli'nin talebi mahkemece haklı bulunarak müdahilliği kabul edildi. Davacı İstanbul Barosu'nun talebini yerinde gören Mahkeme'nin, mağdurları reddetmesi, tarafsızlığına 'telafisi imkânsız' zararlar verecektir. Yükseköğretim Kurulu'nun kararından doğrudan veya dolaylı olarak menfaat ihlali bulunmadığı ve bu sebeple dava ehliyeti olmadığı halde baronun müracaatı kabul edildi. Sadece eski katsayı uygulamasından değil, oluşan belirsizlikten dolayı maddî ve manevî mağduriyet oluştuğu inkâr edilemez. Danıştay'ın verdiği yürütmeyi durdurma kararı söz konusu kayıpları telafisi imkânsız şekilde büyüteceğinden hareketle hem itiraz hem de müdahillik talep edilebilir. Mahkeme, hukukî menfaatin varlığına karar verirse, davalının yanında davaya iştirak edilebilir. Davaya katılanların (müdahillerin) yetkileri sınırlı olup, katıldığı kişiye yardımcı konumdadır. Uygulamada, taraflardan biri yanında davaya katılmak isteyenler, yürütmenin durdurulması taleplerinde bulunuyorlar. Bu başvurunun tabii bir sonucu olarak, yürütmenin durdurulması kararına da itiraz edebilir. Sadece son karara itiraz, temyiz, reddihâkim vs. gibi usul muamelelerinde bulunamaz. Bir de davaya katılanlar lehine veya aleyhine yargılama giderine de hükmedilemez.

İnternette yazımın altında matbu dilekçe örneğini bulabilirsiniz. Ancak şu kadarını söyleyeyim, dilekçeyi gerçekten ikna edici şekilde yazmak faydalı olur. Menfaatine halel geldiğine dair somut ifadeler kullanmak neticeye etki edebilir. Fakat asıl sorun, hak arama konusundaki ahesterevliğimiz. Ya yol bilmediğimizden ya da devlet kapısında sürünmek istemediğimizden, hakkımızın peşinden yeterince gitmiyoruz. Çeşitli meslek liseleri ve düz liselerden on binlerce mağdur bu yolla sesini yükseltirse duyarsız kalınamaz. Danıştay'a ulaşacak itiraz ve müdahillik dilekçelerinin en selametli usul olduğu kanaatindeyiz. Cılız tepkiler ise davacının haklılığına olmasa bile güçlülüğüne delalet ediyor. Ağlamayana mama verilmemesi de bir realite olarak önümüzde duruyor.

Tepkisizliğin en somut yansımalarından biri, 'Meslek lisesi memleket meselesi' diyen iş dünyasının sesini yükseltmemesi. Diğer bazı sosyal sorumluluk projelerinde olduğu üzere 'mış gibi' mi yapıyorlar acaba? TÜSİAD ve TOBB gibi iş dünyasının önde gelen kurumsal yapılarının sessizliğini izahta zorlanıyorum. 28 Şubat sürecinde 'silahsız kuvvetler' olarak göreve çağrılan kurumlar, yönetimleri değişmesine rağmen üstlerindeki ölü toprağını atmakta zorlanıyor. Sefer görev emirlerinin iptal edildiğini düşünüyoruz. Umarım yanılmıyoruzdur.

NOT: Endüstri meslek lisesi öğrencisi Ömer Faruk Benli'nin talebi mahkemece haklı bulunarak müdahilliği kabul edildi.

Bülent Korucu

Zaman

Başbuğ bir haftada neden iki röportaj verdi? (İhsan Dağı)

Son günlerde Genelkurmay Başkanı'nın sık konuşmaya başladığını fark ettiniz mi? Bir hafta içinde iki gazeteye özel röportaj verdi. Önceki hafta yaptığı basın toplantısını da unutmayın. Neler oluyor orduda?

Geçen hafta Hürriyet ekibiyle bir araya gelmişti; dün de Habertürk'e konuşmuş. Hürriyet röportajında Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan'ın başörtüsünden dolayı GATA'ya Nejat Uygur'u ziyarete gidememesi gündemdeydi. Başbuğ, Başbakan'ın eşine yapılan muamele için 'keşke olmasaydı, keşke yaşanmasaydı' demişti. Başbuğ'un konuşmasında akıllarda kalan ifade de buydu.

Çok da olumlu karşılanmıştı bu yaklaşım. Birçok CHP'li bile başörtüsü meselesinin artık 'soğutulması' kanaatiyle bu açıklamaya sıcak bakmıştı.

Habertürk'e dün konuşan General Başbuğ'un bu defa 'yeter yahu' sözleri öne çıktı. Bir hafta önceki anlayışlı, uzlaşmacı kişilik kaybolmuş; arkasına generalleri dizip tehditler savuran, geçen ay Trabzon'da savaş gemisinin güvertesinde öfkeyle bağıran, önceki hafta kameraların önünde masaya yumruğunu vuran general vardı yine karşımızda.

Neler oluyor? Başbuğ ne yapıyor? Ortada giderek tuhaflaşan bir 'durum' var.

Bilenler söylesin, generallere yakın gazeteciler açıklasın, bu ülkede bile Genelkurmay Başkanı'nın bir hafta içinde iki gazeteye uzun birer röportaj vermesi normal midir? Bence hiç normal değil. O halde neden?

Neden, Başbuğ'un GATA skandalı için 'keşke olmasaydı' demesi olabilir mi? Eğer öyleyse, ordu içindeki 'durum'la ilgili kaygılar taşımakta haklıyız demektir. Dünkü zehir zemberek 'yeter yahu'lu açıklama Başbuğ'un geçen haftaki 'keşke olmasaydı' sözlerine asker içindeki bazı 'örgütlü gruplar'dan gelen itirazları yatıştırmak amacıyla yapılmış olabilir. Bir genelkurmay başkanı bir hafta içinde iki gazeteye röportaj vermesinin 'garip' bulunacağını bilmiyor olamaz. Bu eleştirileri göze alarak, ikinci defa konuşmayı, sözlerini ve duruşunu 'düzeltmeyi' gerekli görmüş olabilir General Başbuğ.

Öyleyse, Başbuğ'un üzerinde baskı var demektir. Kanımca General Başbuğ bir an önce ağustosa ulaşmak ve 'ateşten üniforma'yı üzerinden çıkarmak istiyor. Tıpkı daha önce Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı sürelerinin dolmasını sabırsızlıkla bekledikleri gibi. Bu, sebepsiz olamaz. Ordunun içinde hâlâ kaynamaların, cuntaların, ne yapacağı belli olmayan, kontrolü zor bir yapı veya yapıların var olduğu anlamına gelir.

Bu yönde başka işaretler de var. Başbuğ, 'orduda moraller bozuk' diyor, ama anlattığı 'neden' tuhaf. İddialarla ilgili ordu içinde soruşturma ve davaların başlatıldığı, hatta bir ihraç kararının verildiğini söyledikten sonra ekliyor: "Biz gerekeni yapıyoruz ve yapacağız. Ama bakın bütün bunlar benim askerimin moralini bozuyor. Ben askerimin moralini bozan herkesle savaşırım."

Anlamadık! Askerin moralini bozan ne? Hukukun işlemesi mi? Ordunun içindeki çürük elmaların ayıklanması mı? Cuntacıların deşifre edilmesi mi?

Yargıdaki soruşturma ve yargılamaların sorun olduğu anlaşılıyor. Zaten General Başbuğ da bunların kişisel değil kurumsal algılandığını söylüyor: "Silahlı Kuvvetler'de böyle suçlamalar kişisel olmaz. Kurumsal algılanır. Son dönemde özellikle personelle ilgili adli soruşturmalar açıldı."

Hukukun, hukuksuzluğa karışan asker kişilere de uygulanmasının rahatsızlık ve moralsizlik yaratması kabul edilemez. 'Moraller bozuk' lafı, ordu rahatsız anlamına da geliyor. Peki neden rahatsız? Orduda darbe yapamamaktan dolayı rahatsız olanlar mı var? Hakkında ciddi suçlamalar bulunan asker kişilerin sorgulanmaya, yargılanmaya başlaması bir rahatsızlık ve moralsizlik nedeni mi? Asker siyasal alanda etkinliği azaldığı, başarısızlıkları sorgulandığı, şeffaflığa zorlandığı için mi moralsiz?

Öyleyse, yapacak bir şey yok. Herkes demokrasiye ve hukuka razı olacak. Ordu içinde buna razı olmayanlar ve Başbuğ'a baskı yapanlar var ise, onları da hukukun önüne taşımak Genelkurmay Başkanı'nın boynunun borcu olmalı.

İhsan Dağı

Zaman

11 Şubat 2010 Perşembe

DER MEDH-İ BÂZİGER-İ DİLPESEND-İ ZİNİDİNE ZİDANE

ÂFERİN EY FÎFA’NIN BÂZİGER-İ GÜZİDESİ
ARŞA AS ŞİMDENGERÜ KRAMPON-I DERÎDENİ

PEK ÂKİLDİR TAKTİĞİ VÜ MAKTİĞİ NEYLER OL
NİGÂH-I TÎĞİNİ RAKİBE ÇEKME SEN BİR DAHİ

SER FİRÂZ ETTİN LİVÂÜ’L ARABI EHL-İ CEZÂYİRİ
KÂFİRE GÖSTERDİN EL-HAKK NEYMİŞ DARBE-İ ZİNEDİNİ

ZÎR-İ PÂYINDA NOLA EZİLSE GER SEG-İ MATERAZZİ
BİR KAFÂ ATDIN Kİ HOŞNÛD EYLEDİN PEYGAMBERİ

EYLEDİN BİR ATAKLA BERBÂD DEFANS-I DÜŞMENİ
TİM-İ İTALYAN GERÇİ ETTEN DİVÂR EYLEDİ ÇEVRENİ

OL PELE-Yİ ZENGİ SANMA GÖRİCEK ŞOL PELENGİ
DİTREDİ BUFFON ELİNDE DOLANDI MUHKEM ELDİVENİ

OL KADAR EYLEDİ GOL PÂYIN KİM PANİĞİYLE ANIN
LEĞEN-İ GÜŞÂDE DÖNDÜ KAL’Â-YI SAHT-I İTALYAÎ

KARŞU DURMAZ SANA ŞİMDEN SONRA BU OYUN İLE
RAKİBİN GER MARADUNA OLSA SERÂSER BÂZİGERİ

BÖYLE ÂGÂZ EYLESİN ŞİMDENGERÜ ELKÂBINA
GÛŞE MÛŞE YAZARI GASTE-İ FİRENGİ-İ PARİSSİENİ

AFTÂB-I KAVM-I ŞARK SAHİP-HONOUR-I İST Ü WEST
BÂZİGER-İ NÂMVER GOL-ATÂN-I MUHÂCİRİ

SAHÂ-YI YEŞÎLİN HEHEY DİL-ÇELEN KADEM ZENÂNI
HÜZNÜ TÂ SİTEM-DÎDE ECDÂDINDAN YÂDİGARİ

NAKD-İ VAKT-İ KLÜBLER SERMÂYE-İ AVRUPA,
DEST –GİR-İ GÖÇMENÂN KÂM BAHŞ-I SERVERİ

ŞÂH-I VÂLÂ-RÜTBE ZİZO CÂN KİM ÇEMEN-İ BERLİN
GÖRMEMİŞDİR BÖYLE BİR TOPÇU-YI CENGÂVERİ

EY ZİDÂN-I STÂD-ÂRÂ KİM YAKIŞIR OLSA GER
RONALDİNHO *****İ İNGİLİZLER ÇÂKERİ

ÂCİZİM HAK ÜZRE SİTÂYİŞE SENİ KİM BENİM
ÂLEM-İ SİYPORUN ALLÂME-İ DÂNİŞVERİ

BAŞLA ŞİMDEN SONRA HARÇİNÂ DUÂ-YI ZİDÂNEYE
BİR DUÂ ET Kİ ÂMİN DESİN OL HOŞKADEM RİBBERY

HARÇÎN

Sizi Yeşil mi kışkırtıyor? (Mehmet Altan)

“Ancak servetinin kaynağı şaibeli olan ve elindeki medya gücünü ticari faaliyetleri için iktidara kiralayan medya patronlarından...”

(...)Ahmet Çalık, Akın İpek, Turgay Ciner ve Ferit Şahenk’in elindeki haberleşme vasıtaları ve elemanları ile partimize yönelik karalamaların odağı haline geldikleri görülmektedir.

Söz konusu olan medya temsilcilerinin gerçeğe aykırı ve ahlaken sorunlu yayınlarının devamı halinde, milletimiz bunları affetmeyecek ve milliyetçi irade ise bu ahlaksızlığı asla unutmayacaktır.” (MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli - 4 Şubat)

***

“Meclis’teki herkese sesleniyorum, MHP sıralarına bir metre yaklaşan bundan sonra ne olacağını görecektir.” (MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli - 9 Şubat)

***

“Geçtiğimiz hafta TBMM’de yaşananlar yalnızca AKP zihniyetinin acziyetini göstermemiş aynı zamanda kalemlerini satmış olanların da ahlaki sınavı olmuştur.

Şerefini ve haysiyetini kaybetmişlerin, fikrini, kalemini ve yorumunu iktidara teslim etmişlerin bundan sonraki çabaları boşuna olacaktır.

Milliyetçi ülkücü irade, elindeki medya imkânlarını hükümet emrine tahsis etmiş medya patronlarını, bunların papağanı olmuş yazar ve yorumcuları asla affetmeyecektir.

Aziz milletimiz de hükümet ve işbirlikçilerine karanlık haberleşme şebekelerine seçim sandığında gereken dersi verecektir.

Ve o gün geldiğinde Milliyetçi Hareketin iktidarında bu rezaletlerin sadık sorumluları, efendileri ile birlikte yargı önünde mutlaka hesaba çekilecektir.” (MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli - 9 Şubat)

***

“Taraf ve Vakit gazeteleri gibi iktidar yandaşı basın yayın organlarının MHP düşmanlığı konusunda ittifak ettikleri ‘tetikçilik kardeşliği’ de bunun açık ifadesidir.

Başbakan’ı ve yardakçılarını ikaz

ediyoruz.

Türk milliyetçileri bütün bunların hesabını mutlaka soracaktır. Son olaylarla birlikte, göstereceğimiz müsamahanın sınırını daraltmaktadır.” (MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın - 9 Şubat)

***

“Ben MHP’nin izlediği gerilim

stratejisinin parti için yararlı, ancak ülke için çok tehlikeli bir strateji olduğunu düşünüyorum.

Bu stratejinin mimarlarından birinin de psikolojik harekât uzmanı Sayın Hidayet Vahapoğlu olduğunu değerlendiriyorum.

Zira o, tüm gerilimli yıllarda

1988-2007 arasında Türkiye’deki psikolojik harekât kampanyalarının arkasındaki isimlerden biriydi.

Şimdi Sayın Yalçın ve MHP’lilere soruyorum:

2007-2009 yılları arasında Sayın Devlet Bahçeli’nin danışmanlığını yapan ve halen MHP MKYK’da bulunan Mustafa Hidayet Vahapoğlu’nun Yeşil kod adlı tetikçi Mahmut Yıldırım ile herhangi bir ilişkisi olmuş mudur?

Bu ilişki onun o dönem yaptığı devlet göreviyle ilişkili midir?

Sayın Vahapoğlu Yeşil ile hiç bir ilişkim olmadı diyorsa, 1995 yılında Ankara’da gözaltına alındığında cebinden çıkan telefon defterinde Sayın Vahapoğlu’nun adı ve telefon numarası neden yazılıydı?

O telefonun o defterde yazılı olduğu bilgisini de yalanlayabilir misiniz?

Bu bilgi 1999 yılında Artı Haber Dergisi’nde yayımlandığı halde en azından 2001 yılına kadar o telefon numarasının değiştirilmediği de doğru değil mi?” (Emre Uslu - Taraf Gazetesi, 10 Şubat)

Mehmet Altan

Star Gazetesi

10 Şubat 2010 Çarşamba

Bülent Akyürek, Sinema Kültürü ve Avatar Filmini Eleştiriyor

1985'te Elazığ'dan Ankara'ya yerleştik. O yaşıma kadar günde üç-beş film izlemeden uyumazdım. Dayımın oğlu Ahmet ile eski gazetelerden kesekâğıdı yaparak, bakkallara manavlara satar sinemaya giderdik. Kırk yaşındayım, halen gazetecilikten kazandığım tek para odur diyebilirim.

Bizim sinema aşkımız öyle bir boyuta geldi ki, evin boş bir odasında (Ki o zamanlar evlerin tüm odaları boştu!) Sana Yağı kutusu, mercek ve ampulle film makinesi yaptık. Evet, filmleri karanlık kutunun içinden hızla nasıl çevirdiğimizi anlatsam bayılırsınız. Şimdi hatırlayamıyorum, filmin hareketlenmesi için galiba dakikada 24 kare geçmesi gerekiyordu. Benim “Pinokyo” marka bisikleti kullanarak onu da başardık. Duvarda filmin oynaması için makinenin yanında birinin aynı ritimle sürekli pedal çevirmesi gerekiyordu ve biz iki kişiydik.

Birkaç sene önce yine karı-koca olan iki arkadaşım beni kumpasa getirerek İstanbul'da “Harry Potter” filmine zorla soktular ama gong çalınca kaçtım. İlk dolmuşla Kadıköy'e indim, oradan vapurla karşıya ve saatlerce yürüyerek Taksim'e, Taksim'den otobüse binip Ataköy'e gittim. Murat Kekilli sağ olsun beni alıp evine götürdü sabahlara kadar sayıkladım. Bir ihanet içindeydim. Sabah olur olmaz tüm televizyon kanallarını taradım. Yeşilçam Tv'yi açıp Ferdi Tayfur'un “Çeşme” filmini seyredinceye kadar kendime gelemedim, arınamadım…

Okula gitmiyor, sabahlayarak kesekâğıdı yapıyor, gündüz onları satıp akşama kadar sinemaya gidiyorduk. Gittiğimiz tek yabancı film “Bruce Lee” filmleriydi ama onu da iki film birden olduğu için “Orhan Gencebay” filmlerinden sonra izleyebiliyorduk. Bizim o kuşağı iki film birden anlayışı bitirdi.

Örneğin “Katil Balina Jaws”ı veya “Rocky”i ya da “Bruce Lee” filmini bitirip gaza geliyorsun, arkasından ikinci film olarak Emrah'ın “Boynu bükükler” can mı dayanır? Yaşadığımız şey psikiyatrik anlamıyla duygulanım bozukluğuydu… İki önemli duygu arasında kala kala düğünlerde ağlıyor, cenazede gülüyorduk. Neyse naylon poşetler çıktı, kesekâğıdı sektörü battı ve biz evlerin içinde videolara esir düştük! Sonra da soğuyup gitti sinema aşkımız.

Evet, başa dönecek olursak, Elâzığ'da sinemaya gider, sigaralarımızı içe içe film izlerdik. Ankara'da ilk film olarak “Doktor Monreo'nun Adası”na gittik, ışıklar söndü ve ben sigaramı ateşledim, anam anam…. Kıyamet koptu, sanki bir uçak kaçırmıştım! Dışarı çıkarıldık ve sinemadan kovulduk.

Kafayı üşütüyordum. Sigara içmeden film izlemek mümkün değil. Ferdi, ekmek parası kazanırken eşi kötü yola düşecek, sonra intikamını alıp tutuklanırken sen cebinden bir sigara çıkarıp içeceksin, kadına lanetler yağdıracaksın, ötesi yok… 1985 yılından sonra bir daha gitmedim sinemaya… Kısa bir süre sonra da ilk romanlarım basıldı zaten… Sigaramı içip içip romanlarımı yazıyordum, sağlığıma kavuşmuştum çok şükür.

İnsanın gözlerini bir noktaya dikerek kıpırdamadan, konuşmadan, yiyip içmeden, sigarasını yakmadan iki saat bakması kişiyi dinden imandan eder çünkü saydığımız şeyler sadece namazda geçerlidir. Altı üstü bir film izliyoruz, koftiden bir karanlık cemaatiyiz, niçin ibadet ritüellerine bürünelim ki, değil mi? Karanlık bir salonda, bin kişi kıpırdamadan bir duvara bakıp para veriyor, hadi len, biz daha o kadar dinden imandan çıkmadık.

Yıllardır üç boyutlu film laflarını duyuyordum… Dedim, bizim üç boyutlu film şu olsa gerek: “Esas - Oğlan Ağa'nın kızını sevecek, Ağa, kızı Oğlana vermeyecek ama aşk galip gelecek” Üç boyut dediğiniz bu mu?

Abi öyle değil” diyorlardı…

Üç boyutlu film yani sen de olayın içine giriyorsun…

Yav iyi de ben paramı vermiş gelmişim, paşa paşa oturur filmimi izlerim niye olayın içine gireyim, ben karışmam, şurada izler giderim, sonunda kabak niye bana patlasın ki?

Empati yapacaksın, kendini kahramanın yerine koyup, aynı şeyleri yaşayacaksın!

Kardeşim, tövbe yarabbi! Babacığım hadi kahramana çok acıklı şeyler yaptılar diyelim, durup dururken oturduğumuz yerde niçin kirlenelim?

Neyse abi, bu gözlüğü takınca öyle oluyor işte.

Gözlük?

Sene 2010… Ankara “Gordion Alış-Veriş Merkezi” 25 yıl sonra eşimle sinemadayız, yanımda Ahmet yok, tedirginim. İlk defa bir bayanla sinemaya geliyorum… Gözlerimizde gözlük. Üç boyutu kafa almamış bir türlü. Bin kişide gözlük var. Cem Yılmaz'ın dediği gibi Artiz Cenazesindeyiz sanki? Mısır tanesini tutup baktım, bildiğin mısır! Panikle eşime dedim ki: E hani, mısıra bakıyorum, boyut moyut yok? “Sus, duyan olacak” diye etimi cimcikliyor. “Film başlamadı daha…” Reklamları izliyoruz. Benim kafam onun gözlüğünde… Şimdi iki gözlüğü üst üste takıp izlesem 6 boyut mu olacak… Fısıldayarak sormama rağmen arkadakiler gülüyor. Kafamda bere, on yıllık kahverengi paltom, sakallar, bot… Tam bir mağara adamı gibiyim zaten… Kıro diye birbirlerine gösterdikleri adamın 15 kitabı olduğunu, 25 yıldır sinemaya gelmeyip kendi romanlarını yazdığını, on beş yaşında sinema makinesi yaparak jübilesini yaptığını nereden bilecekler.

Bu filme gitmemizi “Murat Kekilli” çok istedi… “Baba” dedi. “Tam senlik, teknoloji karşıtı, kişisel gerileyiş filmi, mutlaka izleyin…”

Aklıma ilk gelen şey şu olmuştu: “Gözlük çok banal, acaba üç boyutlu filmler için lens yapılamaz mı?” Soruyu biraz sesli sorduğum için arkadakiler mort oldu.

Sinema çocukluğumdan kalma bir şey benim için… Hal böyle olunca şımardıkça şımardım. Kıpırdıyor, mızmızlanıyor, kendimce espriler yapıyor, eşimi kızdırıyordum. Film bitene kadar cimcik yemekten sağ kolum çürüdü…

Sinemaya gitmeden evvel saatler boyu “Beni orada rezil etme” demişti ama bana soracak olursanız sigara içmeden dört saat duvara bakıp gözlük takmaktan daha rezil ne olabilirdi? Üstelik filme verdiğimiz para için bugünün şartlarında otuz beş kilo kesekâğıdı yapmak gerekiyordu. Paramızla rezil oluyorduk ve kimse farkında değildi! Zaten, kadınlarda “Kocam beni rezil ediyor” korkusu vardır, üstüne gitmedim…

İsterseniz şimdi filmden anladıklarımı aktarayım sizlere: “Avatar” gerçekten de teknolojinin doğaya ve insanlara nasıl zarar verdiğini anlatıyor. Dünyanın bir yerinde Şirinler'in köyü gibi bir köy var ve orada kuyruklu, kedi ile maymun arasında insanlar yaşıyor ama bulundukları yerde Amerika için çok önemli yer altı kaynakları var. Bitiyorum Batı'nın bu keresteliğine… Onlar güya uygar olmayana hep “Darwinci” bakıp kuyruk takmışlardır. Sinirlerim allak bullak oldu. Üç boyutlu filmle ilgisi var sandım önceleri: “Yav ben, insanlarda kuyruk görüyom?” derhal çimdiği yiyip sustum. “Yav, bunlar bize maymun diyor?” Çimdik… İlk insanlar gibi doğayla, tabiat anayla birlikte yaşayan bir kabile. Hayat Ağacı' denen bir kutsal ağacın içinde yaşıyorlar. İnanılmaz bir tabiat ve hayvan çeşitleri var. Gâvurlar yer altı kaynaklarını ele geçirmek için oraya paralel eşleşme yaparak bir casus gönderiyorlar fakat casus, filmin sonunda onlardan oluyor. Şu cümle önemliydi…

“Üstünde oturdukları hammaddenin değerini bilmiyor onlar! Oysa o bize lâzım, bilim ve teknoloji için çok gerekli” Bizimkiler ok ve yaylarla savaşıyorlar. Ağır, büyük tankların tekerleklerine saplanmış tüylü oklar gerçekten büyüleyiciydi…

Amerika Irak'ı vururken de aynı şeyi düşündü. Orada “petrol” var, Afganistan'da “bor” var, bize lâzım, onlara gerekmiyor… Batı tarzı böyledir. Bizim iyiliğimiz için bizi öldürürler!

Timsah gözyaşları döken modern insan filmin bir sahnesinde “Onları öldürmemek için uzlaşalım, onlara istedikleri şeyleri verip alalım mı?” sorusunu soruyor. Oysa onların takas edecekleri bir şey yok… Çünkü büyük yırtıcı kuşları eğitip uçak gibi kullanıyor ve insanca yaşıyorlar, yani kot pantolon ve alkolsüz bira vererek takasa giremeyeceklerini anlıyorlar.

Özellikle “Alkolsüz Bira” kısmına dikkat çekmek istiyorum. Red Kit'ten ve kovboy filmlerinden hatırlayacaksınız: Rangerler, Kızılderililere tüfek ve viski (Ateş suyu) vererek barış isterlerdi… Şimdi ilk kez yine yerlilerle savaşan Amerika onlara “Alkolsüz Bira” öneriyor. Yani daha medeni ve zararsız olduklarını gösterecekler haspalar!

Filmde Ebabil Kuşları'na gönderme var. Yıllardır “İçinizdeki Öküze Oha Deyin, Fincan Yayınları” kitabımda dediğim gibi… Güçlü ve zayıf yoktur. Masum ve inançlı olan kazanır… Koca karı imanımız olursa kazanırız… Allah diyen kaybetmez, La ilahe illallah diyerek yerden aldığımız taşla helikopter düşüreceğimize inanmalıyız. Bugün kaybediyorsak teknolojik olarak geri kaldığımız için değil, imanımız zayıfladığı içindir. İnançlı her mümin Nemrut'un kulağından giren topal sinek olur…

Gerçekten de filmin Amerikalı kahramanının iki bacağı sakat ama eş bedeninde onlardan olup Amerika'yı yeniyor. Kahraman “Mesih” figürü çiziyor… Masumların yanında yer alıyor… Batı filmlerinde en çok küfrettiğim sahneler bunlardır. Amerika savaşır, kan döker ama hep masum bir nedeni vardır, öldürürken istemeden yapar, timsah gözyaşları döker!

Bizimkiler sonunda tabiat ananın isyanı, Amerikalı Mesih ve hayvanların, desteğiyle oklarla onları yeniyorlar. Tabi ki akla ilk olarak şu soru geliyor, diplerde bir yerde içimiz sızlıyor: Yine onların iyisiyle kötü olan kendilerini yendik!

Bu duygu bütün filmde var. “Avatar” bir nevi “Dert bende derman bende” filmi… Dünyanın ikinci sınıf ilkel insanlarını yine Amerika'nın “İçindeki İyiler” i kurtaracak. Buruk zaferler tattırıyorlar bize her zaman olduğu gibi…

Filmde savaşın başlama anında komutanın söylediği şu söz onların kibrini göstermeye yetiyor: “ Orayı hemen yerle bir edin, akşama biralar benden…” Irak Savaşı'nı başlatırken de benzerini söylemişlerdi: “Tek kurşun sıkamazlar, Cumartesi günü alırız Irak'ı…” Bütün savaşlar Cumartesi'ne denk geliyor niyeyse… İsrail'de Filistin'i vuracağı zaman aynı günü seçiyor, anlamadım gitti… Yahudiler “Sebt Günü” esprisi yapıyorlar zannedersem!

Film bittiğinde Ankara kar altındaydı, Dr. Bahadır İslâm'ın evinin önünden geçtik, saat gecenin biri olmasaydı bir kahve içerdik ama kısmet değilmiş. Arabanın sağ koltuğundaydım, gözlüğü çıkarmamıştım henüz ve yolda üç şerit gördüğümü söyleyip son çimdiği yedim… Yirmi beş yıl daha sinemaya gitmem heralde… Çünkü sinirlerim bozuluyor… Üç boyutuyla da tek boyutuyla da bu gâvurlar kötü… Şimdi eve gitsek, Yeşilçam TV'de “Neşeli Günler” olsa, turşu yüzünden Münir Özkul ile Adile Naşit' tatlı bir kavgaya tutuşsa… Bize ne sizin Avatar'ınızdan kavatarlar…

Bülent Akyürek

www.habertaraf.com

MHP'ye 1 metre yaklaşmak ( Mustafa Ünal)

Geçen haftaki kavganın yaraları sarıldı ama siyasetin ortamı yatışmadı. Ankara'da rüzgârlar sert esiyor. Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin yerinde bir girişimle barış yemeği düzenledi.

Her partiye davetiye gönderdi, sadece CHP, 'Hayır, biz yokuz' dedi. Oysa CHP, barış ve uzlaşma gibi kavramları en çok kullanan parti. Siyasi tansiyonu düşürmekten başka amacı olmayan yemekli toplantıya katılmaması ilginç...

AK Parti ve MHP yöneticileri birlikte görüntü verdi ama o olumlu fotoğraf liderlerin konuşmalarına hiç yansımadı. Dün Meclis'te partilerin grup toplantıları vardı. Genel Kurul'daki GATA kavgasından sonraki ilk toplantı. Beklenti, genel başkanların siyasî havayı yumuşatıcı, yanlış anlamaları giderici mesajlar vereceği yönündeydi. Özellikle MHP'nin...

MHP'nin kurumsal olarak GATA skandalında nerede durduğu tam anlaşılamadı. Emine Hanım'ın sırf başörtüsünden dolayı GATA'ya alınmaması konusunda MHP ne düşünüyor? Bahçeli, kavgayı ateşleyen 'peygamber' gibi münasebetsiz benzetmenin -kaynağı kim olursa olsun- Parlamento kürsüsüne taşınmasını doğru buluyor mu?

Kavganın üzerinden günler geçti fakat ne Osman Durmuş ne de Bahçeli tashih yoluna gitmedi. Buradan MHP'nin Meclis kürsüsündeki o talihsiz konuşmanın arkasında durduğu sonucunu çıkarmak pekala mümkün.

Bilmem farkında mı, bu görüntü MHP açısından hiç de sağlıklı değil. MHP'nin geleneksel çizgisiyle asla örtüşmüyor. Tarihî misyonuna da ters. Siyasi rakibiniz de olsa Başbakan'ın eşinin sadece ve sadece başörtüsünden dolayı GATA'ya alınmamasına tepki koyamayan ve bunu istihza konusu yapan bir parti...

AK Parti'nin taşra yöneticisinin yaptığı peygamber benzetmesi densizlik. Doğru yaptığını söyleyen bir Allah'ın kulu da yok. Nitekim AK Parti yönetimi de o şahsı kapının önüne koydu. Peki, bu densizliği üstelik alaycı bir üslupla Meclis'e taşımak aynı şekilde densizlik değil mi? İki yanlıştan bir doğru çıkmaz. MHP yönetimi Osman Durmuş'un kastı farklı olsa bile, her türlü yoruma açık densizliğine karşı neden sessiz? Ayrıca Durmuş kastı aştığını veya yanlış anlaşıldığını da söylemedi.

MHP kurumsal olarak Osman Durmuş'un o konuşmasında herhangi bir sorun görmüyor olmalı. Ne Bahçeli'nin ertesi günkü yazılı açıklamasında ne de dünkü grup toplantısında Osman Durmuş bahsi yer aldı. Aksine MHP liderinin öfkesi Durmuş'u eleştirenlere... O kadar ki tepkisini isim isim saydığı NTV, Habertürk gibi yayın organlarının patronlarına kadar götürdü. Her dönemde iktidar ile bazı medya grupları arasında problem çıkar. Örneği çok. İlk kez bir muhalefet partisi geniş bir medya cephesi açtı. Bunun örneği ise yok.

GATA skandalına, Osman Durmuş'a hiç değinmeyen Bahçeli'nin hedefinde AK Parti vardı. Çok ağır üslup kullandı. Şu ifadeler Bahçeli'nin konuşmasından: 'Bunun adı 9. Haçlı seferidir. Yerlerinden kalkarak MHP sıralarına gelmeye çalışan, son bir hamle yaparak yanımıza gelmeye çalışanlar yorgun Haçlı kalıntıları gibidir'.

Türk siyasetinde, bugüne kadar partiler arasında sert tartışmalar, karşılıklı sataşmalar sıkça yaşandı. Dozunun biraz aşırıya kaçtığı da oldu. Parlamento çatısı altında 'Haçlı kalıntısı' gibi bir ifadenin kullanıldığını sanmıyorum. Çok ağır bir benzetme.

Bahçeli, burada da durmadı, sözlerini bir adım öteye götürdü. 'Bütün Meclis'e sesleniyorum' dedi ve ekledi: 'MHP'nin sıralarına bir metre yaklaşan, bundan sonra ne olacağını görecektir'. Bu sözün muhatabı bütün partiler... CHP ve BDP milletvekilleri fiziki olarak da MHP grubuna çok yakın oturuyorlar. Ama asıl hedef geçen haftaki kavgaya karışan AK Parti milletvekilleri. Bahçeli onlara 'bir metreden fazla yaklaşmayın' dedi. Yoksa kavgaya hazır olun.

Hiç şüphesiz partiler fikirlerin, düşüncelerin kavgasını verir. Bu normaldir. Ama siyasetin diliyle, fiziki güçle değil. Bahçeli'nin üslubu ve söyledikleri ne anlama geliyor? Yorumu siz yapın...

Mustafa Ünal


Zaman

'Sanatçı Açılımı' (Hilmi Yavuz)

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, geçtiğimiz haftanın ortasında bir açıklama yaparak, bir dizi 'Açılım Toplantısı düzenleneceğini; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu toplantılarda, sanatçılar ve yazarlarla bir araya gelerek, 'Kürt Açılımı'nı konuşacağını bildirdi.

Çelik'in açıklamasına göre, üç ayrı toplantı için yaklaşık 160 ismin davet edildiğini; ilkinin 20 Şubat'ta İstanbul'da düzenleneceğini, bu ilk toplantıda da Başbakan'ın bestekârlar ve ses sanatçıları ile bir araya geleceğini öğreniyoruz. Çelik, davetli listesinin bir kısmını da açıklamış: İbrahim Tatlıses, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Mahsun Kırmızıgül, Emel Sayın, Orhan Gencebay, Ferhat Göçer, Ahmet Özhan, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Kubat, Sertab Erener... 'Yuvarlak Masa' biçiminde düzenlenecek olan bu 'Açılım' toplantılarının ikincisi sinema sanatçıları ve yapımcılarla, üçüncüsü de yazarlarla yapılacak... Sinemacı ve yapımcılardan Yılmaz Erdoğan'ın; yazarlardan da Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu ve Ayşe Kulin'in adları geçiyor...

Pek iyi, pek güzel de, her biri yaklaşık 50 kişilik bu toplantılarda, 'Kürt Açılımı' nasıl konuşulacak? Başbakan her toplantı için üç saatini ayırsa, kişi başına 4 dakika bile düşmüyor. Diyelim ki, içlerinden bazıları beşer ya da onar dakika konuştu; bu durumda birçoğu orada 'konu mankeni' olarak kalmış olmayacak mı? Yazık değil mi, mesela Müslüm Baba'nın, mesela 'İmparator' İbrahim Tatlıses'in, mesela 'Süperstar' Ajda Pekkan'ın mühim memleket meseleleri konusundaki kıymetli fikirlerinden istifade edilememiş olması, Türk entelektüel hayatı açısından büyük bir kayıp olmayacak mı?

Şaka bir yana, bu toplantıların medyatik görüntüsü, Çelik'in öngördüğü maksadı ferade ferade aşacak gibi görünüyor. Ama belki de, asıl maksat, bu medya ikonlarını Başbakan'la bir araya getirip gündem yaratmak! Evet, belki değil, asıl maksat, bu!

Yazarlarla yapılacak toplantının da, aynı akıbete uğraması kaçınılmaz. Ses ve sinema sanatçıları, meselelere vukufiyetlerini dilegetirmekte mahcup ve mütevazı davranabilirler, ama yazarlar, hele entelektüeller hiç öyle değildirler ('Nereden biliyorsun?' diye sorarsanız söyleyeyim: 'Aralarında çok bulundum. Bilirim!'). Bundan tam iki yıl önce, Cumhurbaşkanının öyle 50 kişiyle filan da değil, 6 kişiyle Çankaya Köşkü'nde düzenlediği yemekte, bir yazarın iki saatlik yemeğin, tamı tamına 50 dakikasını zimmetine geçirmesini hatırlayanlar vardır belki... Yazar takımı öyledir: Konuşkan değil, Konuşman'dırlar. Eh, 'Kürt Açılımı' onlara danışılacağına göre, danışmanlıkları, Konuşmanlık anlamında olacaktır elbet!

Şimdi dikkat! Slavoj Zizek ve Alain Badiou arasında 'Felsefe ve Güncellik' konusundaki tartışmaları, Özgür Aktok tarafından çevrilip Encore Yayınları arasında çıktı (Aralık 2009). Kitabın Almanca baskısına yazdığı 'Önsöz'de Paul Engelmann, şöyle diyor: 'Eski Fransız Başbakanı ['Cumhurbaşkanı' olacak H.Y.] François Mitterrand, görev süresince politika ve toplumsal bakış açılarına dair sorunları tartışmak için Elysée'ye [Cumhurbaşkanlığı Sarayı, H.Y.] filozofları sık sık davet edişiyle ün salmıştı.[...] Bu buluşmaların onun politik kararlarını etkileyip etkilemediğini bilmiyoruz, ama Mitterrand en azından entelektüel bir başbakan olarak hatırımızda yer etti.'

Paul Engelmann, 'davet edilen entelektüeller[in], ister tavsiyeleri ciddiye alın[sın], ister bir arka plan dekoru [biz şimdi buna Türkiye'de 'konu mankeni' diyoruz!], entelektüel bir incir yaprağı misali kullanılsınlar, bu tür sahnelere pek de uyum sağlayama[dıklarını], yine de iktidar masasına davet edilme[nin] onları cezbe[ttiğini]' öne sürüyor.

Ama asıl önemli olan, Engelmann'ın şu sözleridir: 'Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre ya da Jean-François Lyotard gibi filozofların olup bitenler hakkında söyleyeceklerinin ne olduğu ve tartışılan durumun düzelmesi için hangi önerilerde bulunacaklarının önemli olduğu zamanlar artık geçmişte kalmıştır. Hatta bir zamanlar filozofları sahneye çıkaranlar, 1970'lerden itibaren onların yerlerine eğlence dünyasının aktörlerini, modelleri, sporcuları geçirmiştir...'

Gördüğünüz gibi, Hüseyin Çelik, doğru olanı yapıyor! Maksadı aşma gibi bir durum yok. Filozofların modası çoktaaan geçti. Niye yadırgıyoruz ki?

Hilmi Yavuz

Zaman

Yargı sorunu (Taha Akyol)

YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın “mahkeme kararını dolanmak” sözü sadece yakışıksız değildi; ‘yöneticilik’ açısından da olumsuz bir örnekti. İşte Danıştay ‘dolandırtmam’ dedi!
Danıştay’ın öyle diyeceği besbelliydi. Çünkü Danıştay, tuttuğu çizgide ısrarlı ve kararlıdır... Katsayı eşitsizliğinin azaltılmasına bile izin vermiyor. Bunun için “statü” kavramına dayanıyor: Öğrencilerin aileleri tarafından gönderildikleri okulu “hukuki statü” sayıyor, katsayı eşitsizliğini ‘emredici norm’ haline getiriyor!
Pedagojinin gerekleri açısından idareye takdir yetkisi bırakmıyor.
Böyle bir “statü” anlayışı “fırsat eşitliği”ne aykırı olduğu gibi, modern de değildir. Başarılı öğrenci niye ailesinin biçtiği “statü”nün ötesine geçemesin?! Herhangi bir sosyal tarihçiye sorulabilir; “statü”leri böyle aşılmaz koridorlar gibi görmek onları tarihteki “kast”lar gibi değerlendirmek olur. Modern hukukun temelinde ise hak eşitliği vardır.

HSYK tarafsız mı?
Aslında mesele, genel ve hayati derecede önemli bir sorunla ilgilidir: Yargının tarafsız olup olmadığı sorunu...
HSYK Başkan Vekili Sayın Kadir Özbek’in arkadaşımız Fikret Bila’ya dün yaptığı açıklamalarda da bu genel ve hayati sorunu görüyoruz.
Sayın Özbek bir “taraf”tan baktığı için problemin bir “taraf”ını görüyor: Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSYK’ya katılmasının, sekretarya ve müfettişlerin bakanlığa bağlı olmasının yarattığı bağımlılık sakıncaları...
Önerdiği çözüm de ister istemez “tek taraflı” oluyor: Adalet Bakanı ve müsteşar kuruldan çıksın, bütün işlevler HSYK’ya verilsin.
Halbuki Sayın Özbek’in görmediği “taraf”ta başka bir büyük sorun daha vardır: Yargıyı tarafsız kılacak kurumsal yapılanma noksanı!
Bizde HSYK yüksek yargı üyelerini seçiyor, yüksek yargı da beş tanecik HSYK üyesini seçiyor!
Bu da oligarşileşmeye, tarafsızlık aşınmasına yol açıyor!
Bunun önlemek ve tarafsızlığı geliştirmek için demokratik ülkelerde HSYK türü kurullara sadece “yüksek yargı” üye seçmiyor; üye seçimi “geniş tabanlı” ve “çeşitli kaynaklardan” yapılıyor; üye sayısı da yüksek oluyor, görüşlerin çeşitliliğini sağlamak için.

Bağımsız ve tarafsız?
Sayın Özbek’in görmediği bu “taraf”ı Yargıtay ve Danıştay görmüş, HSYK’nın geniş temsil ve çeşitlilik esasına göre yeniden yapılandırılması konusunda Adalet Bakanlığı ile “mutabakat zaptı” imzalamıştır.
Yargısal “tarafsızlık” ancak problemin çeşitli “taraflar”ını görmek ve eşit mesafede durmakla mümkündür; “tek taraf”tan bakarak tarafsız olunamaz.
Sayın Özbek’in çok savunduğu 1961 Anayasası’nda, Yüksek Hâkimler Kurulu’nda evet Bakan’ın oy hakkı yoktu, ama kurul 5 tanecik üyeden değil, 18 üyeden oluşuyordu! Parlamento da üye seçiyordu!
HSYK’ya parlamentonun üye seçmesi şart değil, şart olan üye sayısının artması, geniş temsil ve kaynak çeşitliliğidir.
Yani oligarşik yapının demokratikleştirilmesi...
Bunlara değinmeden HSYK reformunu “tek taraflı” savunmak tarafsız bir tavır değildir.
Son bir not: 27 Mayıs cuntası adli yargıdan 520 hâkimi, Danıştay üyelerinin de tam yarısını tasfiye ederek yargıyı kendine göre şekillendirdikten sonra bağımsızlık vermişti! Merhum Ecevit’in 1970’lerde “Yargı devrimcilerin elindedir” dediği, bu yargıydı işte.
Reformun amacı sadece “bağımsız” değil, mutlaka “tarafsız” yargı olmalıdır.

Taha Akyol

Milliyet

Danıştay'ı ne tatmin eder? (Ahmet Taşgetiren)

Katsayı olayı keşmekeş.

Çocuklarımız üzerinde çok kolay oynuyoruz. Çok kolay.

"Katsayı adaletsizliği" denen şey, 12 yıllık bir hadise.

1998'den itibaren süreç şöyle gelişti:

Alan içi tercihlerde puanlar 0.8'le, alan dışı tercihlerde 0.3'le çarpılacak. Bu, alan dışı tercih yapma durumunda öğrencinin 35-40 puan kaybına yol açıyor ve öğrenciyi, zirveden dibe savuruyor. Aynı puanı almış olsa bile, alan içi tercih yapanın girebileceği üniversiteye asla giremiyor.

Bu sorunu en çok meslek liseliler ve İHL'ler yaşıyor.

Ama sorun, normal lisede okuyup da alan dışı tercih yapmak isteyenler için de aynı ölçüde yakıcı.

Bu katsayı düzenlemesini Gürüz'ün YÖK'ü yaptı.

28 Şubat şartlarında.

"35-40 puan, asla ya da kolay kapatılamayacak bir engel, bu da, İHL öğrencilerinin canına okur!" Derindeki mantık bu idi.

Peki öğrencilerin talebi ne idi?

Katsayılar eşit olsun, hatta katsayı olmasın, öğrenciler aynı sınava girdiğine göre, kim ne kadar puan alıyorsa, onun karşılığı olan üniversiteye girebilsin.

Çıplak mantıkla adalet ve eşitlik bunu gerektirirdi.

YÖK, yeni yönetim kadrosuyla, "katsayı adaletsizliği"ni gidermek için yola çıktı.

İlk merhalede katsayıyı tamamen eşitledi.

İstanbul Barosu, "Eşitlik eşitler arasında olur" gerekçesiyle itiraz etti, ona göre aynı sınava girmek, aynı soruları çözmek ve sınavda eşit puan almak eşitliği sağlamıyordu, eşitlik ancak alan dışı tercih yapanın puanlarında 35-40 puanlık bir tırpanla sağlanabiliyordu!

Danıştay da bu yönde karar verdi ve "Eşit davranmakla haksızlık yaptınız" diyerek yürütmeyi durdurdu.

Bu defa YÖK yeniden toplandı, "Madem eşitlik istemiyorsunuz o zaman ara bir formül bulalım. Hem eşitliği bozarak sizin arzunuzu yerine getirelim hem de eşitliği az bozarak, alan dışı tercih yapan çocukların beklentisini karşılayalım" diyerek, 0.13-0.15 aralığında bir katsayı belirledi.

Bu düzenleme de, alan dışı tercih yapanlar, meslek liseliler ve İHL'liler bakımından, yarışta eşitlenmek için en az 4-5 soru fazla çözmeyi ve 10 puan yüksek almayı, diğer ifadeyle pistte, koşuya 10 metre geriden başlamayı gerektiriyordu. Öğrenciler, 35-40 puanlık "ölüm" yerine, 10 puanlık "sıtma"ya razı oldular.

Ama YÖK'ün bu kararı da, Danıştay'da kabul görmedi. Son Danıştay kararı 0.13-0.15 katsayı farkının yeterli bulunmadığı görüşüne dayanıyor.

Böylece çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Soru şu:

-Acaba Danıştay'ı hangi katsayı farkı tatmin eder?

Daha kurallıca soralım:

-Acaba Danıştay, hangi katsayı farkının eşitsizliği eşitlik haline getireceğine hükmeder?

Mesela şöyle bir öneride bulunsak:

-Katsayı, 0.35 ile 0.75 olsa, yani fark sadece bir puan düşürülmüş olsa, bunu adalete uygun bulur mu?

Kim bilir?

Aslında belki de cevap çok girift değil:

-Anlaşılıyor ki Danıştayımız, Gürüz YÖK'ünün 28 Şubat sürecinde aldığı 35-40 puan fark ettiren katsayı uygulamasını ideal bir "Eşitlik!" kıstası olarak görmektedir.

Böyle mi?

Eğer böyle ise rakamların mutlaklaştığı, hatta kutsallaştığı bir durumla karşı karşıyayız demektir.

O zaman Gürüz ve dönemin YÖK kadrosunu, ulaştıkları bu mutlak ve kutsanmış katsayı rakamlarından dolayı kutlamak gerekiyor.

Müthiş buluşlar gerçekleştiriyoruz, çocuklarımızın önünü kesmek söz konusu olduğunda.

Ölçüyorsunuz, biçiyorsunuz ve "Evet, bu katsayı ile eşit olmayan eşitliğe ulaşırız!" diyorsunuz.

Yargımız da, üstelik Yüksek Yargımız da bunu onayladığına göre, millete "Yargıya saygı" görevi düşüyor.

Sen neymişsin ey İHL!

Herkese açılım verdik, senin için bütün yolları tıkadık.

Sen devreye girince akan sular duruyor!

Bak bir "Eşitlik" kavramı bile, sen söz konusu olunca, tepetaklak oldu.

Türkiye'nin aklı karıştı sen söz konusu olunca...

Yargı bile bir başka yargı oldu.

Sen neymişsin

Ahmet Taşgetiren

Bugün

Meslek liselerinde hayat aramak (Hasan Bülent Kahraman)

Danıştay bir kere daha yürütmeyi durdurdu ve Türkiye'de sınava girecek yüz binlerce öğrenci akıbeti meçhul bir bekleyiş içine girdi. Her ne kadar YÖK Başkanı farklı planları olduğunu söylüyorsa da bu kadar zor ve ağır bir sınavın eşiğindeyken meslek liselerinden mezun olan öğrencilerin kaygısını bu sözler aşmaya yetmiyor. Hukuk ve yargı eğer "milli" eğitimin meselelerini çözmenin tek mercii olursa bu türden sorunlar kaçınılmaz. Her ne kadar durum doğal değilse de.
Tartışmanın bazı detaylarını, bütün önemlerine rağmen atlayıp meslek liseleri konusuna dönelim.
Ana mesele haklarında 13-14 yaşlarındayken karar alınmış çocukların daha sonra kendilerine farklı bir hayat çizmek istemeleri halinde başlarına ne geleceği sorunudur. Bu bizim değerlendirmemizdir.
Oysa çok iyi biliyoruz ki, bugün kopan kıyametin arkasında 28 Şubat ve İmam Hatip Okulları gerçeği var. 28 Şubat'la birlikte bu okulların "tehlikesi" fark edildi ve Türkiye onları ortadan kaldıracak veya belirli alanlara hapsedecek yöntemler bulmaya, kararlar üretmeye başladı. İstenen, bu okullardan mezun olan çocukların üniversiteye devam etmemesidir.
Konu gündeme bu şekilde getirilmediği için üstü vurulmuyor ama biraz kurcalanınca ortaya iki temel iddia çıkarılıyor: Eğitim Birliği (Tevhidi Tedrisat) Yasası ve meslek okullarının anlam ve amacı. İlk konu hakkında söyleyecek fazla bir şey yok. Gelelim diğer soruna: Yani bir meslek lisesi olan İHL'den mezun olan (o arada diğer meslek liselerini bitiren) gençlerin yüksek öğrenimde farklı bir alana devam edip edemeyecekleri meselesine. Buna hakları var mı?
Bence yerden göğe kadar var. Tekrar edelim. Ne olacağına dair kendi dışındaki insanların karar aldığı bu gençler kendi hayatlarını tayin etmek istediğinde, Türkiye'de egemen sınıfların sahip olduğu imkânlara kavuşmanın hâlâ en önemli aracı olan üniversite eğitimini almak istediğinde bunlara "yapamazsın" demek çok mu hukuka uygun bir durum? İkincisi, meslek liselerine giden çocukların neredeyse tamamının yoksul ve dar gelirli ailelerden geldiğini bilmeyen var mı? Parlak, iradeli, hırslı insanlar akılları erdiğinde ve kendilerini daha fazla geliştirmek istediğinde onlara "olmaz" demek hakkını kim nereden alır? İlk eğitim bir yana, bir ülkede yüksek eğitim de bir temel hak değil mi?
Şimdi gelelim işin pedagojik yanına.
Elbette normal liseden gelen öğrencilerle İHL'den ve diğer meslek okullarından gelenler arasında bir fark olabilir. Bu da bir başka gerçektir. Ama Türkiye'nin bana göre yüz karası olan ikili eğitim sisteminden geçmiş, yani meslek lisesinin yanı sıra üniversiteye hazırlık kursunu bitirmiş ve diğerleriyle eşit biçimde girdiği sınavda başarılı olmuş bir öğrenciye hâlâ formasyon veya pedagojik farkı var diyorsak (ki, diyebiliriz, benim hocalık tecrübem de o yöndedir) o takdirde bu problemin çözümü onlara üniversiteyi yasaklamak, onları diğerlerinden daha geride yarışa girmeye zorlamak mıdır yoksa aradaki farkı liseden sonra veya üniversitenin ilk sınıfında giderecek bir ek imkanı onlara tanımak mıdır? Üzümü mü yemek istiyoruz bağcıyı mı dövmek?
Gelelim İHL'ye giden çocukların diğer "özel" nedenlerine. Sağır kadı bile duydu ki, bu çocukların çok büyük bir bölümü mütedeyyin aileler tarafından o okullara sevk ediliyor. Dini eğitim almak buradaki ana dürtüdür. Kız çocuklarının bu okullarda başlarını örtme imkânına sahip bulunması da onlar için tayin edici faktördür. Bu son noktaya dönük itirazları anlarım. Ama o takdirde cumhuriyetin temel pozitivist eğilimleri doğrultusunda öğrenim gören bu kesimin o imkândan mahrumiyeti anlamlı olacak mı sorusunun cevabı bende yoktur. İş gene başladığımız noktaya geliyor. Bu çocuklara o okullardan mezun olduktan sonra ek formasyon verilir, kazandırılır, bu sorun giderilmiş olur.
Devlet toplumun hizmetindedir diye düşünenler bakımından bu söylediklerimde şaşırtıcı bir yön yoktur.

Hasan Bülent Kahraman

Sabah