29 Ocak 2010 Cuma

Hukukçu ( Ahmet Altan)

Bizim gazetenin kadrosu biraz dar... Epeyce az adamla çıkartıyoruz gazeteyi.

Onun için görevler biraz kayıyor.

Perihan hem harika çaylar demliyor hem de sayfa sekreterliği yapıyor mesela.

Ben de gündüzleri “genel yayın müdürlüğü” kadrosunda çalışıp geceleri “düzeltmenlik” kadrosuna geçiş yapıyorum.

Oturup sayfaları düzeltiyorum.

Önceki akşam gene sayfaları okumak için önüme çektiğimde Habertürk Kanalı’nda Balçiçek Pamir’in programı başladı.

Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’la, Yargıtay eski başsavcısı Sabih Kanadoğlu tartışıyorlardı.

Önceleri yarım kulak dinlerken sonra sayfaları kenara itip bütün dikkatimi bu “hukuk” tartışmasına verdim.

Bu iki “hukukçunun” tartışması Türkiye’nin geçmişini ve geleceğini anlatıyordu çünkü.

Yargıtay Başsavcılığı, bir ülkede gelinebilecek en yüksek, en saygıdeğer makamlardan biridir, oradan emekli olan biri hayatının sonuna kadar saygı görür.

Oralara ulaşmış bir “yargıç”, hukuk felsefesini, hukuk mantığını özümsemiş, bu bilgilerini yeryüzünün en ünlü üniversitelerinde anlatabilecek biridir.

Ne yazık ki Kanadoğlu böyle bir profil çizmedi.

Tam aksine.

Sadece hukuki bilgileri eksik değildi, hukuk felsefesini de hiç kavramamış, hukukun “ruhunu” kendi ruhuna sindirememişti.

Hitler’in seçimle işbaşına gelebilmesini “demokrasinin” yarattığı bir felaket olarak göstermeye, bu felaketin Türkiye’de de tekrarlanabileceğini ima ederek “demokrasi dışı” bir yapının daha güvenceli olduğunu söylemeye çalışıyordu.

Hitler iktidara geldiğinde Almanya’da geçerli olan “Weimar anayasasından” konuşmaya başladılar.

Anlaşıldı ki Kanadoğlu o anayasayı doğru dürüst bilmiyor.

Osman Can, faşist bir partinin iktidara, demokrasi yüzünden değil, “o anayasanın demokrasi dışı olması” yüzünden gelebildiğini çok güzel anlattı.

Kanadoğlu sadece “Weimar anayasasını” değil, “demokrasi-hukuk ilişkisini”, Avrupa’daki yargıç atamalarında parlamentoların rolünü, yargının bağımsızlığı kavramının asıl anlamını, dünyadaki içtihatları ve uygulamaları da bilmiyordu.

Çok uzun zamandır kendi mesleğiyle ilgili bir kitabı ya da yeni bir metni okumadığı, pencerelerini hukuktaki gelişmelere epeydir kapadığı anlaşılıyordu.

Beni asıl şaşırtan Kanadoğlu’nun bilgi eksikliği olmadı.

Tartışmanın bir yerinde Türkiye’de “hukukun” 1950’den önce de “iyi uygulanmadığı” konusu gündeme geldi.

Kanadoğlu, o düzeydeki hukukçuların tartışmasında asla olmaması gereken bir şey yaptı ve “siz ne demek istiyorsunuz, kimin döneminde hukukun olmadığını söylemeye çalışıyorsunuz” dedi.

Karşısındaki genç hukukçuyu “Atatürk’ü mü eleştiriyorsun yoksa” kabarmasıyla tehdit etti.

Yaşı yetmişe yaklaşan, yargının zirvelerine ulaşmış birinin bu derece kolaycı bir demagojiye sapması doğrusu biraz utandırıcıydı.

Gerçeği hukukla ilgilenen herkes bilir bu ülkede.

Atatürk’ün zamanında hukukun h’si yoktu.

Tek parti rejimiyle ülkeyi yöneten birinin döneminde nasıl hukuk olacak?

Kanadoğlu ve onun gibi hukukçular, Atatürk’ü ve onun dönemini kutsayarak, o dönemdeki bütün çarpıklıkların aynen sürmesini savunuyorlar aslında ve bu çarpıklığın artık düzelmesini isteyen gençleri de “yoksa sen Atatürk’ü mü eleştiriyorsun” diye korkutuyorlar.

Osman Can’ı bilmem ama ben Atatürk’ü ve onun dönemindeki uygulamaları eleştiriyorum, ilerleyebilmek için o dönemi tümden geride bırakmamız gerekir.

2010 yılında hâlâ 1920’lerdeki bir diktatörlüğü mü yaşayacağız?

Eğer yaşayacaksak günümüzde “Atatürk’ün otoritesine” kim sahip olacak?

Kanadoğlu’nun yaklaşımları, tehditleri, hukuk bilgisinden yoksunluğu, klişelerle durumu idare etmeye çalışması, yıllarca bu ülkenin ne tür hukukçularla yargı sistemini oluşturduğunu ve “hukuk” eksikliğini gösteriyordu.

Ama bir de Osman Can vardı o tartışmada, genç bir doçent, hukuku biliyor, daha önemlisi “hukukun ruhunu ve manasını” biliyor, dünyadaki gelişmeleri izliyor, demokrasi hukuk ilişkilerini incelemiş, hukuksuz bir yargının nasıl gelişmeyi engellediğini görmüş, Türkiye’nin anayasalarının sakatlıklarını anlamış biri.

Bu ülke yıllarca hukuku Kanadoğlu düzeyinde yaşadı, çok acı çekti, bir türlü demokrasiye ve özgürlüğe ulaşamadı, şimdi artık Osman Can gibi hukukçular çıkıyor, hukuk sistemini yeniden kuracak bilgiye ve isteğe sahipler.

Onları izlerken sayfaları tam düzeltemedim “işimi” aksattım ama Kanadoğlu’nda geçmişi görüp üzülürken Can’da geleceği görüp sevindim.

Osman Can gibi hukukçuların varlığı sanırım bu ülkenin gerçek bir hukuka kavuşmasını sağlayacak bir gün.

Ahmet Altan


Taraf

Sincan, Erzincan’da hortladı (Şamil Tayyar)

27 Ekim 2009 günü Erzincan Çatalarmut Barajı’nda çok sayıda el bombası ve mühimmat bulundu. Soruşturma derinleştirilince ilginç iddialar gündeme geldi.

Soruşturma kapsamında ifadelerine başvurulan iki gizli tanık, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, İl Jandarma Komutanı Ali Tapan, Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Nedim Ersan, Üsteğmen Ersin Ergut, Başçavuş Orhan Esirger ve MİT Müdürü Şinasi Demir’in de aralarında bulunduğu bazı şahıslar hakkında “komplo” iddiasında bulundular.

Komplo iddiası şuydu: Üç ayrı cemaate mensup şahısların ev veya işyerlerine silah ve mühimmat gizleyerek bu cemaatlere “silahlı terör örgütü” oldukları gerekçesiyle yargı yolunu açmak.

Bir de biliyorsunuz, Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu iddia edilen “AKP ve Fethullah Gülen’i Bitirme Planı” var. Soruşturmanın bir ayağı, bu planın Erzincan’da hayata geçirilmek istendiği iddiasıdır.

Soruşturmanın başladığı dönemde Saldıray Paşa, 3. Ordu Komutanlığı’nın girişine Ergenekon efsanesini anlatan dev bir tablo astırdı. Siparişi daha önceden verilen, Erzincan’daki soruşturmayla ilgisi olmasa bile Silivri’deki yargılamayı hatırlattığı için manidar bulundu. Paşayı yakından tanıyanlar içinse sürpriz değildi.

Ayrıca Saldıray Berk, ifade vermeyi reddetti. Berk’in ifadeye çağrıldığı günlerde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Trabzon’da fırkateyne çıktı, üstüne basa basa sert mesajlar verdi. Hem siyasi hem askeri çevrelerde Trabzon çıkışı, Saldıray Paşa’ya destek gibi algılandı.

Dün Erzincan’da ilginç bir gelişme yaşandı. Erzurum-Erzincan hattında Üzümlü ilçesine doğru en az 25 aracın yer aldığı bir askeri konvoyun gösteri yaptığı haberi geldi. Askeri çevrelerden “test sürüşü” türünden dolaylı mesajlar gelse de Eskişehir Jandarma Alay Komutanı Albay Recep Gençoğlu’nun Erzincan soruşturması nedeniyle gözaltına alınmasından hemen sonra sokağa çıkılması, garipti.
Yaygın kanaat “gözdağı” olduğu yönündeydi. Kişisel kanaatim de böyledir. Tıpkı 1997 yılı şubat başında Sincan’da tankların yürütülmesi gibi. Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, Sincan çıkarmasına “balans ayarı” demişti.

Bir taşla iki kuş

Bir diğer soru: Gözdağıysa eğer, kime? Üzümlü şovunun, bir dolaylı, bir direkt mesajı olduğu düşüncesindeyim.

Dolaylı mesaj, kendisinin de içinde yer aldığı soruşturmayı yürüten özel yetkili savcı Osman Şanal’adır. Soruşturmaya açık müdahaledir.

Direkt mesaj, Genelkurmay Başkanı’na yöneliktir. Denmek istenmiştir ki; Eğer bize sahip çıkmazsan sana Hilmi Özkök muamelesi yaparız.

Hadiseleri yanlış yorumluyorsak, çıkar doğrusunu anlatırlar, ikna ederler. Biz de özür dileriz. Disiplinin esas alındığı, boş sayfaya bile “bu sayfa boştur” damgasını vuracak kadar ihtiyatli davranılan askeri birlik lerde, onca aracın yollarda neden dolaştırıldığına ilişkin mantıklı izahat kaçınılmazdır.

Bu gelişmeden bağımsız olarak söylüyorum, görünen şudur; TSK içinde cuntaya yönelik tedbirler arttıkça veya Ergenekon’a destek çekildikçe, komuta kademesini zorda bırakacak türden teşebbüslerin hortlaması tesadüf gözükmüyor.

Bu bağlamda, Taraf Gazetesi’nin yayınladığı Balyoz Planı’nın da 1. Ordu Komutanlığı içindeki Ergenekon uzantıları tarafından sızdırıldığını düşünüyorum. Temel hedefleri, hükümet ile TSK arasındaki kavgayı kızıştırmak. Bulanık havadan yarar umuyorlar.

Taraf veya herhangi bir gazete, “yerindelik” denetimi yaparak, kaynağı Ergenekon da olsa, böylesine vahim bir belgeyi görmezlikten gelemez. Yayınlaması yerindedir, Türkiye, bu ayıpla yüzleşmelidir. Oyunu bozmak, bu belgeyi görmezlikten gelerek değil üzerine giderek mümkündür.

Şunu da belirtmeliyim; İlker Paşa’nın işi giderek daha da zorlaşıyor. Yumruğunu masaya vurdukça daha çok sallanıyor.

Genelkurmay Başkanı, Erzurum’a kayıtsız kalamaz. Hükümet de...

Olayın üzerine gidilmeli, araştırılmalı; Üzümlü çıkışı, Sincan benzeri vakaysa, Saldıray Berk, Ağustos Şurası’nı beklemeden tez elden emekliye sevk edilmelidir.

Şamil Tayyar

Star Gazetesi

Askerin darbe azmi: Dün, bugün ve yarın... Üç film bir arada... (Ali Bayramoğlu)

28 Şubat'ta asker tarafında üç isim özellikle öne çıkmıştı.

İlk isim dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'di. İkinci isim Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya'ydı. Üçüncüsü ise o günlerde ismini daha çok gazetecilerin bildikleri, Genelkurmay'da verilen brifingleri sunan Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı Çetin Doğan'dı.

Çevik Bir karargâh ile basın, yargı, üniversiteler ilişkilerini yönetmişti. "Süngüye oturtur gezdirim" diye tehdit ettiği gazeteciler, kışlalardan gönderilen "tektip küfür mektupları"na dayanan yıpratma kampanyaları, andıçlar Çevik Bir'in elinden çıkmıştır

Deniz Erkaya "Batı Çalışma Grubu Konsepti"nin mimarıdır. Batı Çalışma Grubu'nun kurulması, sivil alanın askeri denetime tâbi kılınması, fişlemeler, devlet içi tasfiyeler, "gariban militan demokrasi" anlayışı, kamu düzeninin askerileşmesi, bu konseptin temel taşlarıydı.

Çetin Doğan ise bu işin operasyon başkanlığını yapmıştı. Ordu içi temizlik, binlerce insanın fişlendiği, asker ailelerinin dahi haber alma elamanı olarak görüldüğü bir uygulamanın yöneticisi ve yönlendiricisiydi.

İlk iki general kısa süre sonra emekli oldu...

Çetin Doğan 2004 yılına kadar görevine devam etti.

Doğan isminin önemi 28 Şubat'ı AK Parti dönemine bağlayan bir askeri bakış ve yapılanmasının simgesi olmasıdır. 2003 Mart tarihli Balyoz Planı'nın, AK Parti henüz 6 aylık iktidarken girişilen bu askeri hamlenin, bir sürekliliğe işaret ettiği açıktır.

Devrilen ve kapatılan RP, yerine kurulan FP'nin de kapatılması, FP yöneticilerinin kurduğu AK Parti'nin iktidara gelmesi, AK Parti'nin Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın siyasetten yasaklanma girişimi... Bunlar öykünün bildiğimiz kısmını oluşturuyordu.

Şimdi öykünün devamını öğreniyoruz.

AK Parti'nin iktidardan uzaklaştırılması ve reform politikalarının durdurulması çabası bir bayrağın elden ele ele verilmesi gibi devam etmiş.

2003 askeri darbe girişimi muhtemelen Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tarafından engellenmiş. Bayrak bu kez Jandarma Genel Komutanı Eruygur'a, diğer kuvvet komutanları Yalman, Fırtına ve Örnek'e geçmiş ve yeni girişimler 2004 ve 2005'i kapsamış. 2007 ise önce Dink'in öldürülmesi, misyoner cinayetleri, cumhuriyet mitingleriyle açılmış, ardından 27 Nisan askeri muhtırası gelmiş.

Yetmemiş 2008'de kapatma davası devreye girmiş...

O da yetmemiş Kafes Eylem Planı'nı devreye sokmuş aynı zihniyet...

Dikkat edelim: Tarih Mart 2008...

Kafesçilerin "Dink operasyonu" adını verdikleri yeni eylemler var, gayrimüslim gruplar var, ortalığı kana bürümek ve darbe var...

Bu açıdan bakınca "yap boz"un eksikleri yerine oturuyor. Türkiye'nin reform politikaları ve değişim döneminde hangi badireleri atlattığı, yaşanan karanlık olayların nerelere uzandığı ve bu sürecin kimler tarafından kösteklendiği iyice ortaya çıkıyor...

Ancak fazlası var...

Devam ediyor bu risk ve bu girişimler.

Bu zihniyet bir yanıyla yaşıyor...

Batı Çalışma Grubu'nun fişleri muhafaza edip, daha da geliştiren EMASYA "Asayiş Harekat Merkezleri" sorunu var, örneğin Deniz Kuvvetleri içindeki cuntaya işaret eden, ucu diğer kuvvetlere de bulaşan Kafesçilerin muhtemelen bu "Asayiş Harekat Merkezleri"yle ilişkisi var.

Nitekim İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne verilen iddianamedeki şu tespit can alıcıdır:

"28 Şubat döneminde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde 'Batı Çalışma Grubu' adıyla faaliyet yürüten ve oluşumu herhangi bir yasal kaynağa dayanmayan illegal yapılanmanın, faaliyetlerine halen son vermediği ve günümüzde 'İrticayla Mücadele Eylem Planı' ardından da 'Kafes Eylem Planı' çerçevesi altında yasadışı eylem ve faaliyetlerine devam ettikleri ortaya çıkmış bulunmaktadır."

Asker meselesi bunun için Türkiye'nin can alıcı meselesidir.

Sivilleşme bu nedenle demokratikleşmenin önkoşulu, olmazsa olmaz koşuludur.

Darbeleri engelleyen Özkök, Başbuğ gibi "legalist" generaller ordunun değişmeye yöneldiğine işaret ediyor, ancak bu ordu hâlâ darbe geleneğini barındırıyor, hâlâ Genelkurmay Başkanları "legalist" olsalar bile EMASYA'yı korumayı, masalara yumruk vurmayı sürdürüyorlar.

Ali Bayramoğlu

Yeni Şafak

27 Ocak 2010 Çarşamba

Kim vatan haini? Ahmet Kaya mı, yoksa ona "Hain" deyip belgeleyemeyenler mi? (Sevilay Yükselir)

Tarih 14 Şubat 1999...
Türkiye'nin en büyük tirajlı gazetesi Hürriyet'in manşetinde ilginç ama çok ilginç bir fotoğraf.
Arkada Türkiye'nin bir bölümünü Kürdistan olarak gösteren bir harita... Haritanın tam üzerinde Abdullah Öcalan'ın posteri. Tam önünde ise 4 gün evvel Magazin Gazetecileri Derneği'nin gecesinde ödül alırken, "Kürtçe şarkıma klip çekmek istiyorum" dediği için gecede bulunanlar tarafından linç edilmeye çalışılan ünlü bestekâr Ahmet Kaya.
Fotoğrafın üzerinde ise ondan esinlenerek atılan "Ayıp ettin gözüm" manşeti.
Hemen altında, "Türkiye'nin bölünmesini istemiyorum, diyen Ahmet Kaya'nın, PKK gecesinde Apo'lu Kürdistan haritası önünde konser verdiği ortaya çıktı!" açıklaması.
Okuyanı dehşete düşüren ayrıntılar da alt spotlarda.
Fotoğraf 1993'te Berlin'de çekilmiş güya.
Kürt işadamlarının düzenlediği ve sadece PKK'lıların girebildiği geceye fotoğraf makinesi sokulmamış. Her nasılsa bir Alman kameraman girmeyi başarmış o geceye ve Hürriyet de o fotoğrafı o Alman kameramandan elde etmiş. Ve güya Ahmet Kaya o gecede, "Orkestramı getirmedim. Çünkü dağdaki gerillanın paraya ihtiyacı var" demiş.
Demiş de, demiş anlayacağınız rahmetli.
Onlara da bahane lazım ya... Türkiye'nin en prestijli gazetesi Hürriyet'teki bu manşeti gören polis de sabahın köründe apar topar Ahmet Kaya'nın evine dayanmış tabii.
Savcı, "Bu ne Ahmet Kaya?
Nasıl açıklayacaksın bu durumu?" diye sorunca, kalakalmış.
Çünkü gittiği iddia edilen tarihte yani 1993'te Almanya'ya ayağını bile basmamış ünlü sanatçı.
"Vallahi, billahi yalan! Asparagas! Provokasyon bu!" dese de kurtaramamış kendisini tutuklanmaktan.
Ancak aynı gün avukatı pasaportu getirip, kayıtları savcıların önüne koyunca serbest bırakılmış.
Bir kumpasın içine düştüğünün farkına varan polis bunun üzerine, resmi yazı ile Hürriyet gazetesinden, "Söz konusu haberle ilgili elinizdeki bilgi, belge, kamera ve ses kayıtlarını acilen tarafımıza iletin" diye talepte bulunmuş.
Hürriyet'in cevabı ne olmuş dersiniz?
(Lütfen bu bölümü dikkatli okuyunuz.) Gazetenin o dönemki avukatlarından Aslıhan Dumlu imzası ile yazılan cevap aynen şöyle: "14 Şubat 1999 tarihli nüshamızda 'Ayıp Ettin Gözüm' başlığı ile yayımlanan yazı ile ilgili olarak elimizde kaset, görüntülü ses kaydı, bandı v.s bulunmamaktadır. Bilginize."
Zaten biliyorsunuz ki kısa süre sonra da rahmetlinin eşi Gülten Kaya, söz konusu fotoğrafın tamamen bir hayal ürünü, bir fotomontaj hilesi olduğunu mahkemelerde çatır çatır ispatladı.
Peki Hürriyet ne yaptı tüm bu rezaletin üzerine?
Bu asparagas, yalan ve tamamen düzmece olan haberinden dolayı Ahmet Kaya'dan, ailesinden, kamuoyundan, benden yani onun hayranlarından, sevenlerinden özür diledi mi?
Tabii ki hayır!
Tam aksine...
Kendi topraklarında, "hain, alçak ve bölücü sanatçı" damgası yediği için sokağa çıkamaz, halkın arasına karışamaz olan Ahmet Kaya, yüreğine taş basıp terk etmek zorunda kaldı sevdiği ülkesini.
Bu yangınla Avrupa'da bir konserinde hayranlarına, "Birkaç şerefsiz yüzünden ülkemden ayrıyım. Çok dokunuyor. Hazmedemiyorum bunu" diyerek dert yandı.
Tabii ki Ahmet Kaya'nın birkaç şerefsiz sözünden kimi ya da kimleri kastettiğini çok iyi bilen Hürriyet, aynı düzmece kafayla manşeti çekip, "Ahmet Kaya '64 milyona şerefsiz!' dedi" diyerek provokasyona devam etti.
Şimdi...
Tüm bu belgeler gün gibi ortadayken, Hürriyet'te o manşetleri atan dönemin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün ne yapması gerekiyor?
Bu konu hakkında yazılanları görmezden gelip suskun kalması mı, yoksa kendisi için değilse bile Hürriyet'in şerefini kurtarmak adına mertçe çıkıp, "Çok pis, kalleşçe bir habere imza attım!
O manşetlerden dolayı önce rahmetli Ahmet Kaya'dan, sonra tüm kamuoyundan kalben özür dilerim" demesi mi?
Haa o bunu kendiliğinden demiyor mu?
O zaman biz de her bulduğumuz fırsatta şu soruyu sormaya devam ederiz kendisine:
"Söyle Ertuğrul Özkök. Kim vatan haini? Ahmet Kaya mı? Yoksa ona önce öyle deyip, sonra da, 'Bizde bu alçaklığın belgesi ne yazık ki yok!' diyenler mi?"

Sevilay Yükselir

Sabah

İlker Paşa'ya mektup (Engin Ardıç)

Paşam, belli ki gün sayıyorsunuz... Ağustos ayını bekliyorsunuz, emekli olup Hilmi Paşa gibi derin bir oh çekeceksiniz... "Çok şükür mide ağrılarım geçti" demişti, Türkiye'yi korkunç ve çok tehlikeli bir serüvenden koruyup kurtardıktan sonra... Darbe isteyenler de onunla basında "Hilmi Bey" diye dalga geçmişlerdi hani...
Hissettirmiyorsunuz ama "bitse de gitsem" havasına girdiğiniz muhakkak bu "şafak saymada"...
Oysa askerde, yeni gelene verilen ilk öğütlerden biri "devre, şafak sayma, yoksa bitmek bilmez senin askerlik" öğüdüdür.
Paşam, zor durumdasınız.
Sekiz yıl önce neler planlandığını ya çok iyi biliyorsunuz ya da bizimle birlikte öğrenip şaşıyorsunuz.
Farketmez, faturayı sizin ödemeniz de gerekmez.
Bir yandan ciddi ve samimi bir araştırma ve kovuşturma isteği, öbür yandan ordunun itibarına sahip çıkma sorumluluğu...
Aşağı tükürseniz sakal, yukarı tükürseniz bıyık. Pardon, sakal ancak İran ordusunda olur, bir de seferden dönen denizaltıcılarda...
Paşam, bir zamanlar yapılmış olan ahmakça yanlışlara sahip çıkmaya çalışmayın.
Paşam, herşey kabak gibi meydanda.
Bunun bir darbe planı olduğu besbelli.
Aradan sekiz sene geçmiş olması konuyu hafifletmez.
"Tatbikat senaryosu" demek, "harp oyunu" demek hepimizi eşek yerine koymaktır. Size yaranmaya çalışan basın utanmazları öyle yazıyorlar, alay ediyorlar, işi sululuğa döküyorlar ve sabrımızın da bir sınırı olduğunu unutuyorlar.
Paşam, bu haberi şu ya da bu gazetenin ortaya çıkarmış olması da, olayın "vahametini" hafifletmez.
Ne yani, Hürriyet ya da Milliyet bulup çıkarmış olsaydı hoşgörüyle mi karşılayacaktınız da, Taraf yazınca tartışmalı oldu?
Paşam, her zaman söylerim, Atatürk'e ve Atatürkçülük'e en fazla zarar verenler, şeriatçılar değil, onu karanlık emellerine alet etmeye çalışanlardır.
Atatürk, orduya "darbe planları hazırlayınız" dememiştir.
Ordu, "sahte Atatürkçü'lerden" arındırılmak zorundadır.
Bu temizliği ya siz yaparsınız ya da bu iş "sivillere" kalır, hangisi ordunun itibarı açısından daha sağlıklıdır?
Paşam, "kol kırılır yen içinde kalır" mantığı kolu da kaynatmıyor, yenin de ütüsünü bozuyor.
Paşam, yanlış yapıyorsunuz.
Fakat çok zor durumdaysanız, ağustos ayını beklemeye de mecbur değilsiniz.
Necip Paşa gibi emekliliğinizi kendiniz isteyebilirsiniz, şimdi, yedi ay daha beklemek zorunda kalmadan...
Emekli olunca belki daha rahat da konuşabilirsiniz.
Çünkü, kaderin getirip sizi koyduğu bu çok ilginç dönemeçte, örneğin bir Hilmi Paşa'nın "duruşunu" sergilemediniz.
O çok kararlı davranmıştı, hem de bunu sağda solda hiç konuşmadan yaptı, siz bocaladınız.
Paşam, bu bocalamanın hem orduya zararı dokunuyor, hem ülkeye, hem de size....
Zor geliyorsa daha fazla zorlamayın, bırakın paşam.
Verin dilekçeyi, gelin Boğaz'da rakı içelim.
Siz de rahatlayın, biz de.

Engin Ardıç

Sabah

26 Ocak 2010 Salı

'Avrupalı Türkiye'nin düşmanı 'Balyoz' zihniyeti (Şahin Alpay)

2003'te İstanbul'daki 1. Ordu Komutan-lığı'nda 29'u general 162 subayın katılımıyla, seçimle gelen meşru hükümeti devirmek amacıyla oluşturulan "Balyoz Planı"nın, darbeye ortam hazırlamak için camilerde ibadet eden insanları bombalamayı, darbeden sonra askerlerin kumanda ettiği kukla bir yönetim kurmayı öngörmesini bir an için bir kenara koyun ve önerilen öteki önlemlere bir bakın:

Ege hava sahasında Türk ve Yunan savaş uçakları arasında çatışma çıkarılacak... Eğer Yunan uçakları bir Türk uçağını düşürmeyi başaramazsa, Özel Filo kendi uçağımızı düşürecek... Yunanistan'la düşük yoğunluklu savaş çıkarılacak... Bunlar, Türkiye'nin Batı ittifakının bir parçası olmasıyla, NATO üyeliğiyle, AB adaylığıyla nasıl bağdaşır? Bir Batılı okurum şu yazdıklarında haksız mı? "Kendi ülkenin ve halkının hedef alınması, ne plan ne de seminer senaryosu olarak kabul edilebilir. Sadece caniyane bir zihniyetin ifadesidir... Peki, Plan'ın NATO anlaşması karşısındaki yeri nedir? Halkını ordusuna karşı korumak için NATO'nun Türkiye'ye müdahale etmesi mi gerekecektir?.."

Ya "Balyoz Planı"nın öngördüğü ekonomiyle ilgili önlemler?: Bankaların yönetimine muvazzaf veya emekli askeri personel atanacak... İslami sermaye kaynağı tesbit edilerek el konulacak... Aleyhte faaliyet gösteren yabancı şahıs ve şirketlerin hesaplarına... Azınlıklara ait şirketlerin hesaplarına... Borsada işlem gören yabancı ortaklı şirketlerin hisse senetlerine el konulacak... Döviz giriş ve çıkışları kontrol altına alınacak... İç ve dış borçların faizleri silinecek, anaparaların geri ödenmesi ertelenecek... IMF gibi gayri - milli kuruluşlarla yapılan anlaşmalar feshedilecek... Özelleştirilen KİT'lerin yönetimine el konulacak, en kısa sürede devletleştirilmeleri sağlanacak... Uluslararası şirketlerin mal varlıklarına el konulacak, ortak oldukları holdingler devletleştirilecek...

Peki "Balyoz Planı"nda, aday olduğumuz Avrupa Birliği ve üye olduğumuz uluslararası kurumlar hakkında ne deniyor? "Batılı devletler Atatürk döneminde hayata geçiremedikleri Sevr projesini AB, IMF ve Dünya Bankası yoluyla uygulamaya başlamışlardır... Devletin para basma yetkisini kullanması IMF ve Dünya Bankası yoluyla engellenmiş, haksız bir şekilde bankalara ve küresel sermaye gruplarına aktarılmıştır..."

Bütün bunlardan çıkarılabilecek tek bir sonuç var. O da "Balyoz Planı"nı tasarlayan otoriter milliyetçi ve laikçi zihniyetin hedefinin dış rekabete açık piyasa ekonomisine son vermek; AB ile, Batı'yla ilişkiyi kesmek; ülkeyi dünyadan tecrit etmek olduğu... Umarım, "İslamcı" Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı altında Türkiye'nin Batı'dan uzaklaştırılıp İran'a, Malezya'ya ya da Rusya'ya benzetilmeye çalışıldığı iddialarını ciddiye alacak kadar safdil ya da burnunun ucunu göremeyecek durumda olanlar, "Balyoz Planı"nı dikkatle okurlar ve "Avrupalı Türkiye"nin düşmanının "Balyoz" zihniyeti olduğu gerçeğini kavrama imkânını bulurlar.

Türkiye'de demokrasi ve Avrupa'yla bütünleşmesini gerçekten arzu edenlerin, beş bin sayfalık Balyoz Planı'ndan çıkaracakları temel ders, Türkiye'nin otoriter milliyetçi ve laikçi 12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan anayasa, siyasi partiler kanunu, seçim kanunu ile; altına sokulduğu askeri - bürokratik vesayet altında sorunlarını çözemeyeceği gerçeğini görmek, özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasinin yerleşmesine yönelik reformları var güçleriyle desteklemek.

"Balyoz Planı"ndan kimi Avrupalı dostlarımız için çıkarılacak dersler de var. Demokratikleşme sürecinin otoriter milliyetçi ve laikçi tehditlere ve baltalamalara maruz kalmaması için, Türkiye'nin AB ile bütünleşmesine binbir engel çıkarmaktan vazgeçiniz; reformlara tam destek veriniz. Bölgesinde demokrasi ve istikrar için rol modeli olma çabasındaki Türkiye'de demokratikleşmenin yol kazasına uğraması, ne AB, ne Batı ne de dünya için hayırlı sonuçlar doğurur.

Şahin Alpay

Zaman

O hafta neler oldu? (Mümtaz'Er Türköne)

Yıl 2003, aylardan Mart ayı ve bu ayın ilk 7 günü; yani sadece bir haftası.

1 Mart Cumartesi günü Meclis'te "tezkere" oylanıyor. ABD'ye Kuzey'den Türkiye topraklarından Irak'a girme izni verecek olan meşhur tezkere. Hani şu tarihe "1 Mart Tezkeresi" diye geçen, çok kritik Meclis kararı. Hükümetin Meclis'e sunduğu tezkere, marjinal sol örgütleri bile şaşkına çevirecek şekilde reddediliyor. Sadece Türkiye-ABD ilişkilerinde değil uluslararası dengelerde kuvvetli bir deprem yaşanıyor.

Hafta içinde Başbakan Abdullah Gül, Daho'da İslâm Konferansı Örgütü toplantısına katılıyor. Tezkerenin reddedilmesi Ortadoğu'yu ayağa kaldırmış durumda. Başbakan, Irak'ta "siyasî çözümden yana olduğumuzu" vurguluyor.

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs'la ilgili Birleşmiş Milletler planını görüşmek üzere ABD'ye gidiyor. Kıbrıs'ta deniz tükenmiş, Türkiye sıkışmış durumda. Hükümet, çözüme destek olacaklarını, yani statükoyu sürdürmekten vazgeçtiklerini açıklıyor.

Yeni bir sınırötesi operasyon için 500 araçtan oluşan bir askerî konvoy, Kuzey Irak'a giriş yapıyor.

Hafta sonunda, Siirt ilimiz AK Parti lideri Tayyip Erdoğan'a milletvekili olma yolunu açacak bir ara seçime hazırlanıyor. İki partili Meclis'te CHP yapıcı ve ılımlı bir muhalefet sergiliyor.

"Balyoz Harekât Planı"nın görüşüldüğü 5-7 Mart 2003 tarihlerinde Türkiye, bu çok kritik gelişmeleri ve tartışmaları yaşıyor. Ne diyeceksiniz? Bir yanda çok önemli kararlar alınıyor, önemli badirelerden geçiliyor; öbür tarafta birileri oturmuş balyozla bu ülkenin kuyusunu kazıyor. Düşmana ihtiyacınız mı var? Buyurun size hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı, kuyumcu titizliği ile planlayan düşmanlar; hem de içinizden. "Balyoz planı"na, bir de Türkiye'nin kronik hale gelmiş bir "dış güvenlik veya savunma zaafı" olarak bakmalıyız. Demek ki hükümet zor şartlarda sorunlarla baş etmeye uğraşırken birileri pusuya yatmış fırsat kolluyorlar. Neyin fırsatı? Hükümetin boğuştuğu iç ve dış şartlar, darbecilerin işlerinin kolaylaştığı fırsatlar demek. Hükümet sırtında bir yığın yükle giderken üç-beş darbeci ayağına çelmeyi takacak. Ama asıl cevaplanması gereken soru: Hükümetin mi, yoksa ülkenin mi? Ve ne için?

1 Mart Tezkeresi'nden önce yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısını hatırlayalım. Hükümetin ısrarına rağmen MGK, bu çok kritik tezkere konusunda hiçbir görüş bildirmemişti. Hesap, Meclis'in tezkereyi geçirmesi ve çiçeği burnundaki AK Parti Hükümeti'nin kendi seçmeni nezdinde zor durumda kalması idi. İstanbul'da Selimiye Kışlası'nda "Balyoz planı"nın geliştirildiği saatlerde Ankara'da -işini yapan tek komutan- Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, tezkere konusunda hükümetle aynı görüşte olduklarını belirtiyordu. Görüş açıklamama gerekçesini şöyle ifade ediyor: "...Böyle bir konuda karar almak için hepinizin takdir edeceği gibi politik, ekonomik ve sosyal ve yasal boyutları da bulunmaktadır. Biz asker olarak (kendimizi) her konuyu en iyi bilenlerden saymıyoruz."

Darbe günlüklerinde tam da bu tarihe tesadüf eden bir ayrıntı var. Kuvvet komutanları, Hilmi Özkök'e "hükümeti devirelim" telkininde veya dayatmasında bulunuyor. Hilmi Özkök de onlara, Amerikalı generale verilecek cevabı soruyor. Çok detaylı planlar hazırlanması gereken bu konuda kuvvet komutanları ayaküstü bir mütalâada bulunuyor. Bu ayrıntı, darbe ile uğraşan generallerin kendi işleriyle uğraşmadıklarına dair galiba sıradan bir örnek.

Başta "Balyoz Harekât Planı" olmak üzere, ortaya saçılıp dökülen darbe planlarına, Türkiye'nin dış güvenlik zaafı olarak bakması gerekenler var. Bunların başında askerler geliyor. İktidarı ele geçirmek için iç düşman yaratmaya teksif olan komutanların mevcudiyeti bir savunma gediği, bir adım ötesinde bir "iç tehdit" haline geliyor. Mart 2003'ün ilk bir haftası bize bu tehdidin somut vaziyetini gösteriyor.

Mümtaz'Er Türköne

Zaman

Baro değil, skandal derneği! (Ahmet Kekeç)

Metin Çetinbaş’ı bildiniz mi? Kendisi, Ergenekon Davası kapsamında yargılanan İstanbul Üniversitesi eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu, gazeteci Güler Kömürcü ve emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk’ün avukatlığını yapmaktadır.

Hâkim kökenlidir...

Yıllarca süren ve bir arpa boyu yol alınamayan Susurluk Davası’nı üç ay gibi kısa bir sürede karara bağlayarak, “Susurluk defterinin ilelebet kapanmasını” (ve İbrahim Şahin’in makul bir cezayla kurtulmasını) sağlayan değerli bir hukuk adamıdır...

Hatırlarsanız, Susurluk davasının kilit isimlerinden İbrahim Şahin, yargılandığı mahkemenin hâkimine, “Bana biraz süre verin, size her şeyi anlatacağım” demiş, mahkemede itiraflarda bulunacağı gün olan 27 Mart 2000’de trafik kazası geçirmiş ve hafızasını kaybetmişti.

Sonrasında şunlar oldu:

Susurluk davasına bakan Hâkim Sedat Karagül, karar vermek için Şahin’in iyileşmesini beklemeye karar verdi. Karagül beklerken, HSYK ani bir kararla hâkimi İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na atadı. Karagül de, bunun üzerine emekliliğini istedi.

Karagül’ün yerine, Metin Çetinbaş atandı.

Çetinbaş, yaklaşık 3.5 yıldır devam eden dava dosyasını üç ayda karara bağlayarak, Susurluk davasını sona erdirdi. İbrahim Şahin’e de, “çete kurmak” suçlamasıyla 6 yıl hapis cezası verdi.

Sonra ne mi oldu?

İbrahim Şahin, önce Bursa Uludağ Üniversitesi’nden bir “ön rapor” aldı ve cezaevine girmekten geçici olarak kurtuldu. İki yıl sonra da, İstanbul Adli Tıp Kurumu’na başvurarak, “duyma ve hafıza sorunu” yaşadığına ilişkin ikinci bir rapor aldı.

İşkence görenlere “sağlam raporu” vermekle ünlü Doktor Nur Birgen’in imzasını taşıyan bu rapora dayanarak, avukatları, Şahin`in iyileşemediğini iddia ettiler ve cezanın affedilmesi için 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e başvurdular. Sezer de, raporda yazılanları dikkate alarak Şahin`in 486 günlük cezasını affetti.

Sonra ne mi oldu?

Ne olacak? Hafızası yerine gelen İbrahim Şahin tekrar piyasaya çıktı ve eskisinden daha diri, daha canlı, daha bilenmiş olarak, Ergenekon darbe örgütlenmesindeki yerini aldı.

Metin Çetinbaş da, hâkimlik görevi biter bitmez, “serbest avukat” olarak çalışmaya başladı. Halen, Ergenekon örgütü sanıklarının avukatlığını yapmaktadır.

Çetinbaş, Haziran ayında Ergenekon Davası sanıkları Fikri Karadağ ve Hayrettin Ertekin’in teknik takibe takılan “En iyi Kürt ölü Kürt’tür” sözlerinin sanıkların kişisel düşüncesi olduğunu, “Kürtlerin ölmesini temenni etmenin suç oluşturmayacağını” belirterek, yeniden gündeme geldi.

Diyarbakır Barosu da, “savunma hakkını kötüye kullanıp, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçu işlediği” gerekçesiyle Çetinbaş’ı İstanbul Barosu’na şikâyet etti.

İstanbul Barosu ne karar verdi, biliyor musunuz?

Metin Çetinbaş’ın sözleri “savunma hakkı sınırları içinde” değerlendirilmeliymiş... Avukat, müvekkilinin çıkarlarını, “hasmının zararlarını gözetmeden, sert bir biçimde” savunmalıymış.

Bu baro, her yıl, “hukuk”la ilişkisi tartışmalı kişilere “hukuk ödülü” vermektedir. Başkanı Muammer Aydın da, “Eşitlik, eşit insanlar arasında olur” demek suretiyle, bazı vatandaşların eşit olmadığı fikrini savunmaktadır.

Baro değil, resmen skandal derneği!

Biz bunların hukukuna nasıl güveneceğiz?

Kendimizi nasıl “eşit ülkenin, eşit vatandaşları” olarak göreceğiz?

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

Genelkurmay Başkanı biraz da bu insanları anlamaya çalışsın (İbrahim Kiras)

Genelkurmay Başkanı’nın “Allah, Allah diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba attırmayı düşünür” sözlerinin geçtiği konuşma birkaç bakımdan önemli.

Bir defa Balyoz Harekât Planı konusunda suçlamaların odağındaki isim olan Çetin Doğan’ın bu iddialar üzerine çıkıp konuştuğu televizyon kanallarından birinde -nereden icap ettiyse- söylediği “TSK bütün dinlere eşit mesafededir” anlamındaki sözlerinin Genelkurmay tarafından paylaşılmadığını öğrenmiş olduk. Çünkü o takdirde “Mehmetçik” adlandırması da, “şehitlik” kavramı da, “peygamber ocağı” benzetmesi de anlamsızlaşmış olacaktı.

İkincisi söz konusu konuşmada ifade edilen sözlerin anlamı özetle “Biz TSK olarak darbe istemiyoruz” demeye geliyor. Başbuğ zaten daha önce de “demokrasi karşıtlarını TSK içinde barındırmayız” demişti.

Genelkurmay Başkanı’nın aslında demokrasiye inanmadığını, belki “takıyye” yaptığını düşünenler için bile böyle bir açıklama yapmak zorunda kalması yine de olumlu bir gelişme değil mi? Eskiden komutanlar böyle şeyler söylemezdi.

Haddizatında bu Balyoz Planı iddiaları doğruysa bile gerçekleşmesine izin verilmemiş olduğu da bir vakıa. Demek ki orduda o tarihten bu yana darbelere, cuntalara iyi gözle bakmayan bir anlayış egemen. Yani orduda cuntalar olması, darbeci bir zihniyetin varlığı bir yana... Bu zihniyettekilerin harekete geçmesine izin vermeyen yönetim yapısı bir yana...

***

ANCAK Başbuğ’un Balyoz Harekât Planının veya
daha önce ortaya atılan benzer diğer belgelerin gerçekliğine inanan geniş bir kitleyi neredeyse düşman gibi görmesi çok yanlış.

Genelkurmay Başkanı biraz da bu insanları anlamaya çalışsın. Çünkü söz konusu iddiaların tamamen uydurma olduğu kanıtlansa bile içimiz yine tam anlamıyla rahat etmeyecek. Çünkü metin sahte bile olsa içeriğin doğru olmadığını söyleyebilecek durumda değiliz. Bununla ilgili bir dizi “emare” var çünkü.

En başta da toplumdaki “kanaat”i belirleyen asıl faktör olan “geçmiş tecrübelerimiz”. 27 Mayıslar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar, 27 Nisanlar, “andıç”lar, muhtıralar... Bu yüzden, maalesef çoğu kimse “TSK böyle bir şey yapmış olamaz” diyemiyor.

***

Aslında bu iddiaların doğruluğuna inananlar için de, doğru olmadığına inananlar için de iç açıcı olmayan bir manzara var önümüzde. Doğruluğuna inananların en azından bir bölümünün gözünde bu ülkenin ordusu kendi asli meşgalesinin dışında hangi konu varsa onunla meşgul olan, sivil iktidarları ve dolayısıyla demokrasiyi sindirememiş, hatta halkına düşman gözüyle bakan dejenere bir kurum.

“Hayır, bu iddialar doğru olamaz” diyenlere göreyse bu ülkenin emniyeti, istihbaratı, yargı kurumları ülkenin gözbebeği olan silahlı kuvvetlerimiz aleyhinde adı konulmamış bir savaşın sürdürücüleri. Elbette aydınlar, akademisyenler ve medya mensupları da kendi ordularına karşı yıpratma ve zayıf düşürme faaliyeti içindeler.

Yani bu taraftan baktığınızda da bu ülke adına çok aydınlık bir tablo çıkmıyor ortaya. Ortaya çıkan kutuplaşmış toplum tablosu ise en kötüsü.

Bu kutuplaşmayı aşmak için Genelkurmay’ın bu iki keskin kutbun dışında kalarak meseleye bakabilmesi lazım.

***

Diğer taraftan TSK içinde demokratik düzeni yıkmak isteyen kişilerin veya grupların gündeme geldiği her durumda Genelkurmay Başkanı’nın derhal “savunma pozisyonu” alması doğru değil. Bence gerekli de değil.

Suçlamaların bir bölümü abartılı olabilir. Hatta doğrudan ordunun kurumsal yapısını hedef alan saldırılar söz konusu olabilir. Bu durumda kurumunu veya silah arkadaşlarını savunması normal... AMA birtakım suçlamalara hedef olan grupları sırf ordu mensubu diye her durumda savunma mecburiyeti duyması normal değil.

Toplumdaki “darbe yanlısı ordu” imajının ortadan kaldırılması için yapılması gereken TSK’nın demokrasiye bağlılığı konusunda “inandırıcı” birtakım adımların atılmasıdır.

İbrahim Kiras

Star Gazetesi

Darbe lafı neden bitmiyor? (Mehmet Altan)

1- “Silahlı Kuvvetler, resmi ve gayri resmi mekanizmalar yoluyla, uygun olmayan şekilde siyasi nüfuz kullanmaya devam etmiştir.

Silahlı Kuvvetlerin kıdemli mensupları, çeşitli vesilelerle Kıbrıs, etnik köken, Güneydoğu meselesi, laiklik, siyasi partiler ve diğer askeri olmayan konular dâhil olmak üzere yetki alanları dışında kalan iç ve dış politika konularında görüşlerini açıklamışlardır.

Genelkurmay, siyasi partilere ve medyada çıkan haberlere kamuoyu önünde defalarca tepki göstermiştir.

Nisan ayındaki bir basın açıklaması sırasında Genelkurmay Başkanı, Ergenekon davası ve iddianamesi hakkında yorumda bulunmuş, dolayısıyla yargıyı baskı altında bırakmıştır.

Silahlı Kuvvetlerin bazı kıdemli mensupları, yargılanmakta olan askeri personeli desteklemişlerdir.”

2- “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununda ya da Milli Güvenlik Kurulu Kanununda hiçbir değişiklik yapılmamıştır.

Bu Kanunlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görev ve yetkilerini belirlemekte ve milli güvenlik kavramını geniş biçimde tanımlayarak Silahlı Kuvvetlere büyük bir hareket alanı vermektedir.

Emniyet, asayiş ve destek birimleriyle ilgili olarak imzalanan 1997 EMASYA gizli protokolü hâlâ yürürlüktedir.”

3- “Yasamanın, Silahlı Kuvvetler bütçesi ve harcamaları üzerindeki denetiminin güçlendirilmesiyle ilgili olarak hiçbir ilerleme kaydedilmemiştir.

Aynı şekilde, ihale projelerinin çoğunun finansmanını sağlayan Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF), hâlâ TBMM’nin kontrolünün dışında olan bütçe dışı bir fondur.

Geçen sene, Sayıştay, SSDF’yi denetleme yetkisine sahip olduğu yönünde bir karar almıştır. Ancak uygulama henüz başlamamıştır.

İç denetimle ilgili olarak, güvenlik kurumlarının iç denetime tabi olmasını öngören 2003 tarihli Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu henüz uygulanmamıştır.”

4- “TBMM’nin, güvenlik ve savunma politikaları oluşturma yetkisi bulunmamaktadır.”

5- “Askeri harcamaların denetimi konusunda, harcama sonrası dış denetim, Anayasaya göre, Sayıştay tarafından yapılabilmektedir.

Ancak, bu denetim, muhasebe kayıtlarına dayanmaktadır ve masa başı incelemeleri şeklindedir. Denetçilerin, yerinde inceleme yapmasına izin verilmemektedir.

Ayrıca, Sayıştay Kanunu Tasarısı kabul edilene kadar, Sayıştay, Silahlı Kuvvetlere ait taşınır malların denetimini yapamayacaktır.”

6- “Protokol, sivil makamların talebi olmaksızın, iç güvenlik sebebiyle askeri operasyonların yapılmasını mümkün kılmaktadır.”

7- “Sonuç olarak, özellikle askeri mahkemelerin yargı yetkisinin sınırlanması konusunda bazı ilerlemeler kaydedilmiştir.

Ancak, Silahlı Kuvvetlerin bazı kıdemli mensupları yetki alanları dışında kalan konularda açıklamalar yapmışlardır ve savunma harcamaları üzerinde TBMM’nin tam denetiminin temin edilmesi gerekmektedir.

Askeri personelin, Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkan Hükümet karşıtı eylemlere katılmış olduğu iddiası ciddi kaygı uyandırmaktadır.”

***

Bunlar ne?

AB’nin “İlerleme 2009 Raporu”nda, Türkiye’nin sivilleşme yolunda atması gereken adımların, değiştirmesi gereken yasaların ufak bir listesi...

Kısacası herhangi bir AB üyesine oranla içinde bulunduğumuz “askeri vesayet” rejiminin resmi.

Üstelik bu vesikalık bir resim, boy resmi de değil...

Boy resmi olabilmesi için, eşi menendi yeryüzünün hiçbir yerinde olmayan “askeri yargı”yı, tek parti zihniyetini ve onu yeniden cilalayarak parlatan yürürlükteki 12 Eylül rejimini ilave etmek gerek.

***

Demokrasi kavramı ve halk iradesi uygulamasıyla bağdaşmayan böyle bir fiili durum olunca da, bunu yeniden tanzim etmeden, askerin konumunu korumak için sürekli darbe arayışı içinde olduğu inancı da hiç bitmiyor... Tabii sürekli suçluları koruması da buna tuz biber ekmekte...

Bitmesini istiyor iseniz, AB standartlarında bir demokratik rejimin savunma gücü olmayı içinize sindirin ve o noktaya geri dönün... Kısacası “İlerleme Raporu”nu hayata geçirmeyi TSK olarak bizzat siz talep edin ki, kamuoyu “beyanlarınıza” inansın...

Yoksa AB süreci ciddileştikçe, mevcut durumu bırakmamak için, sürekli darbe arayışı içinde olduğunuz bir kanaatten ziyade bir inanç olarak sürer, hem de pekişmeye devam eder...

Mehmet Altan

Star Gazetesi

Başbuğ Paşa, bu gemi, kaş çatmakla, parmak sallamakla yürümez artık… (Ali Bayramoğlu)

Taraf Gazetesi'nde yayınlanan metinleri okudukça, çeşitli internet sitelerinde yayınlanan ses kayıtlarını dinledikçe her hangi bir şüphe kalmıyor.

Darbe planlaması ve tatbikatı yapan bir ordu, 1. Ordu Komutanlığı var karşımızda.

Okumayanlar için iki küçük örnek verelim:

1 Ordu Komutanı Çetin Doğan plan seminerinde şöyle diyor ilk gün:

"Milli birliğin ve beraberliğin oluşmasında evvela inandırıcı, milli birliği sağlayıcı bir hükümetin varlığı gerekir (…) ulusal birliğimizi evvela inandırıcı bir milli mutabakat, buraya öyle yazmışım, milli mutabakat hükümeti kurulması sureti ile…'

Kapanışta ise şunları söylüyor:

"Arkadaşlar bu plan seminerini, (…) dikkatlerimizi nerelerde yoğunlaştırmamız gerektiğini ortaya koymak için yaptığımı herhalde hepiniz anlamışsınızdır. Yani buradaki Yunanistan meselesi tali bir meseledir… Söylediğimiz her söz, atacağımız her adım evvela laik demokratik cumhuriyetin korunması ve kollanılması için olmalıdır."

Bu iki konuşma arasında, laik demokratik cumhuriyetin korunması ve kollanılması eyleminin tatbikatını yapıyor 1. Ordu.

Yani EMASYA Planları üzerinden tutuklamalar, tasfiyeler, provokasyon eylemleri, 200.000 kişinin göz altına alınmasıyla "darbe tatbikatı" yapılıyor.

Böylesi hiç görülmedi. Böyle bir vesika hiç ortaya çıkmadı. Taraf Gazetesi'ne bu açıdan çok şey borçludur bu ülke…

Ne Emekli general Çetin Doğan ne Genelkurmay karargâhı böyle plan seminerinin varlığını yalanlayabiliyor. Karargâh Taraf Gazetesi'nin belgelerini çürütecek en küçük adımı dahi atamıyor ve çaresizliğini ya da bahanesini şöyle ifade ediyor: O dokümanlar imha edilmiş… İtiraz ettikleri, ses yükselttikleri tek konu, "camilerin bombalanması ve ordunun kendi uçağını düşüreceği iddiaları…"

Bu gelişmeler karşısında yaşananları sulandırmaya kimse cesaret edemiyor.

Bu da kendi başına önemli bir gelişmedir.

Kritik noktanın altını hemen çizelim:

2003 darbe tatbikatı ve planları, bu tarihi öncesine ve sonrasına bağlıyor.

Çetin Doğan'ın başkanı olduğu "Batı Çalışma Grubu binlerce memuru fişlemişti. Bu fişler ve Doğan zihniyeti 28 Şubat'ı 2003'e bağlamaktadır."

Diğer taraftan "EMASYA yapılarına aktarıldığı anlaşılan bu fişler ve iç güvenlik doktrini, halkı hedef alan müdahale planları bugün 2010 kışında, sivilleşme istikametinde en önemli adımların atıldığı anda bile hala varlığını sürdürmektedir."

Bu durumda demokrasi ve demokratikleşmenin hedefi bellidir:

EMASYA Protokolü başta olmak üzere, yasalar yanında yönetmelik ve protokoller üzerinden askerin sivil otoriteye tabi olmasını engelleyen ya da askeri otoriteye özerklik veren tüm düzenlemelerin elden geçirilmesi…

Dün Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u dinledik…

"Ordu zorda"… Özetle bu çıkıyordu Başbuğ'un konuşmasından…

Başbuğ'un "TSK'nin bir sabrı vardır, rahatsızız, vicdansızlar, Allah Allah diye eğitim veren bir ordu Allah'ın evini bombalar mı" gibi sözlerinin yanında, "bu tür girişimleri tüm orduya mal etmemek" gerekir gibi imalarını, "demokrasilerde hükümet seçimle gelir seçimle gider" gibi vurgularını, "bu konuşma planlı değildi konuşsanız sorun oluyor, konuşmazsanız da olmuyor" gibi arada kalmış ruh halini gösterir ifadelerini dikkate almak gerekir.

Şunu görüyoruz:

Çetin Doğan, "evet yaptık ne var, bizim görevimiz bu ve olan kurallara uygun" tarzıyla, bir meydan okuyucu tavrıyla eski karargâh mantığına işaret ediyor. Başbuğ ise daha yasalcı bir tavır içinde geri çekiliyor, geri çekilirken ordusunu korumaya ve geçmişi örtbas etmeye gayret ediyor.

Bu açıdan "Darbe lafından hicap duyarım", "demokrasilerde hükümet seçimle gelir seçimle gider" sözlerini Genelkurmay Başkanı'nın Taraf Gazetesi'nin yayınları üzerine olsa da, sarfetmesi, sarfetmek zorunda kalması önemlidir.

Ama yeterli değildir…

Yeterli olan o Genelkurmay Başkanı'nın savunmaya çekilmek yerine, hızla kendi içinde temizlik yapmaya başlaması ve bunu açık olarak ilan etmesidir…

İnandırıcılığın yolu budur.

Son söz...

Başbuğ Paşa bilsin ki, bu gemi "zamanlamaya bakın, kim sızdırıyor acaba" demekle, gazeteciye, gazeteye, demokratlara kaş çatmakla, parmak sallamakla yürümez artık...

Asker sorununda sona doğru hızla ilerliyoruz…

Ali Bayramoğlu

Yeni Şafak

Başbuğ'un karmakarışık konuşması (Hakan Albayrak)

Genelkurmay Başkan İlker Başbuğ, "Balyoz Darbe Planı" iddiaları hakkında bir konuşma yaptı.

Karmakarışık bir konuşma.

Bir yandan, 'Tüm iddiaları ciddiye almak durumundayız. Gerçeği bütün açıklığıyla ortaya çıkarıp, zamanı geldiğinde bunu kamuoyuyla paylaşmak durumundayız. Kara Kuvvetleri'nde devam eden incelemenin bu hafta içinde sonuçlanmasını bekliyoruz' diyen Başbuğ, öbür yandan, "Allah Allah diye taarruz eden bir ordu Allah'ın evi olan camiye nasıl bomba koyar? Vicdansızlara sesleniyorum: TSK'nın da bir sabrı var… İddiaları lanetliyorum" diye gürledi.

Dikkat buyurun:

"Tüm iddiaları ciddiye almak durumundayız"la başlayan söz, "İddiaları lanetliyorum"la bitiyıor.

Enteresan, değil mi?

"Balyoz Darbe Planı" iddialarıyla ilgili inceleme henüz sonuçlanmadan iddiaları peşinen lanetleyen Başbuğ, bize Kara Kuvvetleri'ndeki incelemenin sıhhati (daha doğrusu sıhhatsizliği) hakkında esaslı bir fikir vermiş oldu, kendisine teşekkür ederiz.

***

Başbuğ'un konuşmasının en güzel bölümü:

"1960'lardan beri, elbette Türkiye'de bazı olaylar yaşandı. Ama TSK olarak bugün bu olayların geride kaldığını değerlendiriyoruz. Bu süreçte yaşanan olaylardan, herkesin kendi payına düşen bölümden gerekli dersleri çıkardığını düşünüyoruz. Bugün artık 2010 yılındayız; TSK olarak toplumumuzun huzura, barışa ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Toplumumuzun yürekten inanması gereken şu olmalı: Demokrasilerde en önemli olan husus iktidarların seçimlerle, demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir. Bu düşünceye herkesin de yürekten inanması gerektiğini değerlendiriyoruz."

Millete güvenceden ziyade cuntalara veyahut cunta heveslilerine nasihat olarak okuduğum bu güzel sözler, ne yazık ki, "TSK'nın da bir sabrı var" cümlesinin gölgesi altında kaldı.

TSK'nın sabrının taşması, askeri darbeden başka ne anlama gelir?

Darbe geleneğinin sona erdiğini / ermesi gerektiğini savunan bir genelkurmay başkanı, nasıl böyle 'darbeci' bir refleks gösterebiliyor?

Dediğim gibi; karmakarışık bir konuşma oldu.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Ateşkes! (Yıldıray Oğur)

Her şey Taraf’ın camlarından bakınca görkemli kuleleri görünen Selimiye Kışlası’nda 1. Ordu Komutanlığı’na ait evrakların (herhalde en yakında olduğumuz için) bize dört CD içinde ulaşmasıyla başladı.

O CD’leri açtığımız odada olanların üzerine devletin 2003’ten beri akıtılmayı bekleyen cerahati döküldü.

Gazetecilik açısından heyecan verici, insanlık açısından utanç verici olan malzemede şunlar vardı:

Çok tartışılan medya fişlemelerinin de aralarında olduğu yüzlerce bürokrat, asker hakkında yüzlerce sayfalık ayrıntılı fişlemeleri, böyle bir harekât sırasında devreye sokulacak yüzlerce sivil gerçek kişiye ait listeleri, olası bir Milli Mutabakat Hükümeti listesi ve hükümet programını, hatta el konulacak 4x4 araçların plakalarını da içeren ekleriyle Balyoz Harekât Eylem Planı adlı bir tam teşekküllü bir darbe planı.

Ayrıntılı krokiler ve askerî terminoloji içinde hazırlanmış Fatih ve Beyazıt camilerini bombalamak, kendi uçağı düşürtmek (olmadı düşürmek) gibi korkunç eylemleri öngören Sakal, Çarşaf, SUGA ve Oraj adlı dört ayrı plan. Ve onların eklerinde, çalıştıkları yer ve sicil numaralarına kadar eylem timlerindeki muvazzaf subayların adları.

2002 Aralık tarihli Balyoz Harekât Planı’nda, planın üzerinden geçileceği söylenen 5-7 Mart 2003 tarihinde 1. Ordu’da yapılan bir yıllık plan seminerinin bizzat askerler tarafından kaydı ve dökümü yapılan tüm ses kayıtları, orada kuvvet komutanlıklarının yaptığı yüzlerce sayfayı bulan tüm powerpoint sunumlar, o seminerle ilgili tüm yazışmalar hatta semineri yapan Kurmay Albay’ın tüm el notları.

Ve o, Türkiye’yi dışarıda çok zor duruma sokacak binlerce sayfalık başka çok gizli askerî planlar, yazışma, evrak, eski generallere ait iletişim bilgileri.

Sanki birkaç kilometre ilerimizdeki görkemli 1. Ordu’nun bütün gizli arşivi dört DVD içine sıkıştırılıp bizim tek katlı gazetemize bırakılmıştı.

İç içe geçmiş soğan kabukları gibiydi belgeler.

En ortada Balyoz Harekât Eylem Planı ve cami bombalamalarını öngören diğer planlar vardı. Balyoz Planı’nın içinde yer aldığı CD’lerin teknik özelliklerine bakıldığında, kaydedildiği yer 1. Ordu Komutanlığı, kaydeden kişi de o dönem oranın harekât başkanlığını yapan bir kurmay albay çıkıyordu

Elimizdeki en somut şey ise, iki günlük ses kayıtları olan seminerdi.

Ve o seminer Balyoz Planı’nın bilgisayarından çıktığı görünen kurmay albayın sunduğu, ne tesadüf ki Fatih Camii’nde bir patlama (her şeyin belli olduğu senaryoda o patlamayı kimin yaptığı belirsiz) ve Yunanlıların bir F-16 uçağını düşürmesini öngören bir senaryoyla başlıyordu.

Seminer resmî bir seminerdi, konuşmalar kaydediliyordu, herkes bunu bilerek konuşuyordu.

Yine de seminerin birincil gördüğü “iç tehdit” adı altında hükümete dönük ifadeler, “Tayyip”li cümleler, görevden alınacaklar arasında gösterilen AKP’li belediye başkanlarının adları havada uçuşmuştu. Hatta bir ara bir komutan söz alıp “yapılacak en kolay harekât tarzı bir 12 Eylül gibi harekâtın baştan itibaren organize edilmek suretiyle bir anda söndürülmesidir diye düşünüyorum. Burada tabii, burada söylemek istemedik ama sonunda bunu vurgulamaya çalışıyoruz. Bundan sonraki konuşmalarda da dikkate alın...” diye esas konuşulan şey hakkında bir hatırlatma yapma ihtiyacı bile duymuştu.

Seminerin bu kabuğu, sunumlarda biraz daha soyuldu. Ses kayıtlarında “sunumda gösterilmiştir” denip geçilenler, yine elimizde bulunan binlerce powerpoint slaytı içinde ortaya çıktı. Onlardan bir kısmını bugün orta sayfada göreceksiniz. Bir kısmını daha önce yayımladık. Bu sunumlarda tankların gireceği sokaklar bizim yaşadığımız sokaklar, düşman unsurlar olarak görülen Fatihliler, Eyüplüler gerçek insanlar, AKP, ÖDP gerçek partiler, Sezer, Fethullah Gülen gerçek kişiler, İHD, Mazlumder, FEM Dershaneleri gerçek kurumlar, adları verilen İmam Hatip müdürleri de manken değil kanlı canlı.

O CD’lerin içinden tüm bunlardan daha gerçek başka bir şey daha çıktı:

12 Eylül’ün sararmış kâğıtlara basılmış ünlü Bayrak Harekât Planı. Binlerce kişinin hayatına mal olan o korkunç günün tüm ayrıntıları, tüm sıkıyönetim belgeleri. Balyoz Planı’nı yapanların epey kopya çektikleri, satırlarının altını çizdikleri darbenin yapılmışı...

Yani bir haftadır bir ülkenin ordusunun o ülkenin halkının bir bölümünü düşman olarak gördüğünde neler yapabileceğiyle ilgili bir fikrim olacak kadar çok resmî, hizmete özel, gizli, çok gizli ibareli belge gördüm, soğukkanlı asker sesi işittim.

Bu kadarı bana yetti. Halkını iç tehdit olarak gören bu orduya karşı elimden daha fazlası gelmez. Geçen cumartesi kar altında İstiklal’de yürüyen kalabalıkta taşınan bir pankartın söylediği gibi: Ordu halkı yordu. Beyaz bayrak. Teslim oluyorum. Ellerim havada. Ateşkes...

Yıldıray Oğur

Taraf

25 Ocak 2010 Pazartesi

Ben Niçin Karga Kovalamadım ( Bülent Akyürek)

Biliyorsunuz “Habil” ve “Kâbil” Allah'a birer kurban sunmuşlardı ve “Kâbil” kendi kurbanı Allah tarafından kabul edilmediği için kardeşini öldürdü.

Yeryüzünün ilk cinayeti olduğundan Kâbil, cesedi ne yapacağını bilemiyordu ama o sırada yeri eşeleyen bir kargayı görünce onun gömülmesi gerektiğini anladı.

Gördüğünüz gibi yeryüzünün ilk cinayetinin sebepleri kibir ve kıskançlık duygularıdır. Kitaplarım ve yazılarımda kibrin üstüne bu kadar gitmemin okuyucuyu sıktığının farkındayım fakat bizler kibirden kurtulduğumuz zaman hem insan hem Müslüman olacağız. Çünkü “kibir” şeytan ile insanı birbirinden ayıran tek şeydir.

Kibirli insan görünce dayanamıyorum. Nefesim tükeninceye dek, “kibir” üzerine konuşmalarım zikirleşinceye dek susmayacağım.

Kibir, bulunduğun yeri beğenmemektir. İnsan özünde bulunduğu yeri beğenmez ama bunu dışarıya göstermemek için kendi konumu ne olursa olsun oranın en iyi yer olduğunu göstermek gayretiyle havaya girer, burnunu kaldırır. “Ben ateşten, Adem topraktan, ben daha üstünüm, secde etmem.” dedi şeytan. Oysa o güne kadar bir melekti, Yedi yüz yıl Allah'a secdesini aksatmadı. Şeytanın dışında bütün melekler Allah'ın emriyle Hz. Adem'e secde etti. Şeytan, içindeki kibir yüzünden Allah ile kavgaya girişti. Ateist yaşadığım dönemlerde şeytana “İlk muhalif” diyordum. Çünkü inançsızlığımın sebeplerinden biri de belki benim içimdeki kibirdi, şimdi anlıyorum bunu!

Hz. Adem cennetten kovulunca çok pişman oldu yüzlerce yıl ağlayarak gezdi. Pişmanlığı onu tövbe kapısına götürdü. Bu yüzden peygamber efendimiz “Pişmanlık tövbedir.” demiyor mu? Hz. Adem'i tövbesi insan etti fakat şeytan o gün bugündür bildiğini okuyor, kavgayı bırakmıyor. Fikri sabit yaşıyor. Bugün muhafazakârlar şeytan kadar sabit fikirli ve inat olarak yaşayabilselerdi açtıkları Cafelerde Kapuçino satmayacaklardı! Bizler, trafik kurallarını sorgulamadan uygularken haşa Kuran ayetlerini bile kendimize göre yorumlayarak yaşıyoruz. Özü itibariyle baktığımız zaman pek az Müslüman faize karşı... Genellikle faize değil yüksek faize karşıyız J

Toplu iğne ucu kadar da olsa faiz, kapitalizmi yaratıyor ve kapitalizm biz burada otururken dünyanın öbür ucundaki insanlara zarar veriyor, aç bırakıyor, yani bir kuruş faizle bile Kuran'a muhalefet ediyoruz. Korkunç olanı da şu: Bizim faizle yarattığımız kapitalizm dünyanın diğer ucunda hangi insana zarar veriyor nereden bilelim? Kiminle helalleşeceğimizi bilmiyoruz, korkunç değil mi? Bizim faizlerimizin gücüyle kapitalizm dünyanın her yerindeki ham maddeleri cenabet ediyor, zulüm yapıyor, onlardan farkımız kalmıyor, hepimiz “Ham Madde Bağımlısı” olduk.

Askerlikten kaçmak için insanlarımız âlim oldu. Sırf askerlikten yırtmak için dört üniversite bitirenler var ama gönülden bir “Fatiha” okuyup tövbe etmekte niçin bu kadar zorlanıyoruz anlamakta zorlanıyorum:)

Birçok Kızılderili kabilesinde karga kovalayan çocuğa dikkat çekilir ve onun reis olması öngörülürdü. Kargaların ekinlere zarar veren düşmanlar oluşu çocuğun toprak severliğiyle örtüşülüyor demek ki! Karganın kindar oluşu söylenir, sen kovarsın o gelir… Komik doğrusu! Hayvanların mülkiyet duygusu yoktur, karınlarını doyurmak için mecburdurlar sadece. Bu bir yanlış anlaşılmadır. İnsan gözüyle baktığımızda menfaatlerimizi düşünüp bütün canlıları barbar, yırtıcı, nankör sanıyoruz. Bahçemizdeki kiraz ağacından birkaç kirazı kuşlar yiyince kazmanın sapıyla onları kovalıyoruz, yani parasının zekâtını vermeyen insanlar ağaçların kuşlara ikramını da engelliyor. Birkaç mısır tanesiyle karınlarını doyurmaya gelen kargaya da böyle bakmak lâzım…

Büyük adamların biyografilerinde çoğunlukla çocukluklarında karga kovaladıklarına işaret edilir. Yıllardır yazıyorum, çiziyorum, küfür işitiyorum, yirmiye yakın kitabım var ama iki yakam bir araya gelmedi, çünkü CV'mde büyük bir eksiklik var: Ben karga kovalamadım!

İnsanı dünyanın merkezine koymayı ve tüm evreni oradan yorumlamayı Batı'dan öğrendik. Hayvanların karınlarını nasıl doyurduklarını, bitkilerin suya nasıl ulaşacaklarını düşünmüyoruz. Bütün hayvanlara tuzaklar kuruyoruz. Sirklerde iki lokma et için aslanlara ateş çemberinden atlamayı öğretiyoruz. Ciğerin kokusuna gelen kediyi taşlıyoruz, ekmeğe koşan köpeği tekmeliyoruz, buğday toplayan kuşlara ateş ediyoruz. Eğer hayvanlarda cüzi bir akıl olsaydı örgütlenip insanları yok edeceklerdi. Cenabı Allah bize merhamet etmiş farkında mıyız?

Karınlarını doyurmak için üç mısır tanesine gelen kargalara kapitalist bir “Korkuluk” olmak istemiyorum ama her korkuluğa canlı bomba, kavgacı karga olacağım inşallah!

Bu yazıyı elimden geldiği kadar bir önyargıyı temizlemek için yazıyorum. “Kargayla gezenin burnu bilmem nereden çıkmaz” sözüyle büyüttüler bizi, oysa karga, dediğim gibi insanlığa ölülerini nasıl gömeceklerini öğretmiştir.

Karga, İnsanlığın ilk öğretmenidir! Öğretmenlerine aşırı derecede saygısı olan bu ümmetin kargalara karşı da saygı içinde olmalarını diliyorum.

NOT: Bazı yazılarımı birçok okuyucu tersinden anlıyor. Benim dediklerimi, yine bana dönerek “Niye böyle söylemedin?” diye haykırıp eleştiride bulunuyorlar. Müsadenizle okuyucular nasıl yazarları seçebiliyorsa ben de seçmek istiyorum ve üç gün üst üste benim yazılarımdan bir şey anlamayan, farklı algılayan, böyle olunca da moralimi bozan, şevkimi kıranların yazılarımı okumamalarını istirham ediyorum, lütfen… Herkesin her şeyi bilmesine, filozof kesilmesine üzülüyorum. Modernizmin kazıklarını yemiş ümmete İslami yazılar yazdığım için ve geçmişimi hatırlatarak, “Dini senden mi öğreneceğiz, senden başka Müslüman yok mu, yavaş biraz, oha aslanım…” gibi kırıcı cümleleri hak etmiyorum. Ayrıca boynumuzu büktük diye, muhatap almıyoruz diye erkeklik taslamayın… Ben yazı yazmaya mecbur değilim, canımı daha fazla sıkan olursa tüm geçmişimi geride bırakıp köfteci de çalışırım. Hidayet bana tüm geçmişimi bir gecede yırtıp atmayı öğretti… İnsanlar evlerinde oturup istediği zaman hakaret edebileceklerini sanıyorlar, öyle değil… Ergenliğini atlatmış, her şeyi bilmeyen, ben gibi akla ihtiyacı olan ve bu yüzden çok okuyan insanlara aşinayım.

Beni okumaya mecbur değilsiniz, bu sitede başka yazarlar da var. Marketler sizin akıl seviyenize hitap eden kitaplarla dolu, alın onları okuyun. Evet, bu memlekette herkes bilir ki benden daha fazla eleştiriye açık yazar yoktur fakat önce yazılarımın ne demek istediğini anlayın…

İslami yazılar yazdığım için azarlıyorsunuz, 28 Şubat'tan geçmiş bir İslamcı tavrıyla yazmamı bekliyorsunuz, sizi dinleyip aşk romanları mı yazayım? İnsan, herkesin sustuğu yerde kelle koltukta yazılar yazan bir yazar abisine böyle mi yapar? Tuna Kiremitçi okudunuz da biz mi bırakmadık? Zorla okutturmuyoruz kimseye, bu yaşıma kadar bütün güçleri karşıma alarak kitaplar, yazılar yazmışım, kanepesinden eleştiri sallayan insanlara mı boyun eğeceğim?

Bu tavırlarınız beni tanıyamadığınız anlamına geliyor, ben de kalkmış yazılarımı anlamıyorsunuz diyorum, Allah bana akıl fikir versin!

Bülent Akyürek


www.habertaraf.com

Ahmet Kekeç Balyozcu paşa önce BÇG’yi anlatsın bize! (Ahmet Kekeç)

Balyozcu paşayı televizyonda dikkatle izledim... Kolay sorulara, kolay cevaplar verdi... Arada “Hiç olur mu öyle şey? Cami bombalama gibi vahşice şeylerle bizim ne alakamız olabilir ki?” türünden, takdiri karşı tarafın insafına bırakan açıklamalar yaptı.

Bazıları ikna olmuş olabilir...

Ben paşaya şunların da sorulmasını isterdim:

Bir “savaş planı”nda, doğrudan ya da dolaylı, “muharebe”yle ilgili olmayan konuların işi ne?

Kambiyo rejimi ne arıyor bu planda?

Bankalar, para trafiği, özelleştirmeler, Merkez Bankası ve Darphane’nin statüsü, özel üniversitelerin durumu, temel zorunlu eğitimin kaç yıl olması gerektiği, Başbakanlığa kimin atanacağı, hangi gazetecilerden yararlanılacağı, hangi gazetecilerin “içeri” tıkılacağı...

Bunlar ne arıyor savaş planında?

Eğitim-öğretim meseleleriyle askerin ne alakası olabilir?

Ekonomiyle ne alakası olabilir?

Borsayla ne alakası olabilir?

Hangi savaş planında, “1923 zindeliğine ulaşılması sağlanacaktır” yazar?

Paşa, izlediğim konuşmasında (herhalde yaptıkları işin legal olduğunu kanıtlamak için) birtakım yasa maddelerinden ve bazı protokollerden söz etti. Mesela, “EMASYA protokolü”nü örnek gösterdi.

Bu protokole göre, asker, “lüzumu halinde”, resen müdahalede bulunabilir. Yani, bir yerden “iç güvenliğin tehlikede olduğu” yönünde kokular alırsa, kimseye sorma gereği duymadan oraya kuvvet yığabilir. İstediğini tutuklayabilir, istediği hedefi tarassut edebilir, istediği ablukayı uygulayabilir.
İsterse, can sıkıcı yayınlar yapan Taraf gazetesine baskın bile

düzenleyebilir.

EMASYA protokolü böyle bir şey...

Paşa, bu protokole son şeklini “kendisinin” verdiğini söylüyor.

Ne kadar da şahane bir işi yaptığını anlayabilmemiz için, daha önce bulunduğu yasal görevleri hatırlatıyor... Mesele, “Ben Batı Çalışma Grubu’nun başkanlığını da yaptım” diyor...

Biz de bunu merak ediyorduk işte...

Batı Çalışma Grubu’nun başkanı kimdir?

Hatırlarsanız, Erol Özkasnak paşanın, “Bu bir postmodern darbedir” dediği “28 Şubat kalkışmasını” Batı Çalışma Grubu adı verilen “illegal” kuruluşun planladığı ve uyguladığı iddia edilmişti.

Darbe tamama erdirildikten sonra, cihet-i askeriyeden yapılan açıklamada, darbeyi tedvire memur “böyle bir kuruluş olmadığı”, hele Batı çalışma Grubu diye illegal bir yapının izine rastlanmadığı söylenmişti.

BÇG var mıydı, yok muydu?

Uzun tartışmalardan sonra “olmadığı” hükmüne varıldı.

Balyozcu paşa, şimdi kalkmış, “BÇG’yi ben yönettim” diyor.

Madem kendisi yönetmiş, madem yaptıkları her iş yasal, o zaman bize bu kuruluşun “faaliyetler” kalemini ve bunları hangi yasayla telif etiklerini anlatabilir...
BÇG, hangi yasaya göre kurulmuştur?

Bu kuruluşta kim, hangi görevi ifa ediyordu?

İnanç gruplarına yönelik baskılar, sermayenin renklere bölünmesi, Kebapçı lahmacuncu fişlemeleri, Müslüm Gündüz-Ali Kalkancı-Fadime Şahin tiyatrosu, andıçlar, sürek avları, gazeteciler hakkındaki binlerce suç duyurusu, 10.Yıl Marşı eşliğindeki nümayişler, “Beşli Çete”, üniversitelerde kurulan “kışla” düzeni, seçimle gelmiş meşru hükümetin alaşağı edilmesi...

Bütün bunları BÇG mi organize etti?

Paşa bize bunları anlatsın...

Balyoz meselesine ve hazırladıkları “savaş planı”nın meşruiyetine sonra geliriz...

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

Şu Anayasa değişecekse değişsin artık! (Hakan Albayrak)

Sivil-asker ilişkilerindeki çarpıklık, askerin siyasi ve toplumsal hayata müdahale merakı, cunta yapılanmaları vs, vs, vs, hakkında söylenmedik ne kaldı?

Dönüp dolaşıp aynı şeyleri konuşmaktan, yazmaktan, tartışmaktan sıkılmadık mı?

Sözün bittiği yerdeyiz.

Eylem zamanı.

Şu Anayasa değişikliği yapılacaksa yapılsın artık.

İşe, Anayasa Mahkemesi'nin ıslahıyla başlansın.

Ondan sonraki ilk iş, askeri yerli yerine oturtmak olsun.

Cuntaların meşruiyet kaynağı olarak görülen/gösterilen ifadeler değiştirilsin.

TSK İç Hizmet Kanunu'nda da gerekli değişiklik yapılsın.

Mutasavver "Balyoz" darbesi için hazırlanan resmi gerekçeyi gazetelerde okumuşsunuzdur:

"Anayasa ve İç Hizmet Kanunu'nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevi" falan filan...

Kimse kusura bakmasın, ama Anayasa ve TSK İç Hizmet Kanunu'nda askerî darbeye yeşil ışık gibi anlaşılabilecek ifadeler varsa ve siviller bu ifadeleri değiştirme iradesini gösteremiyorlarsa, kafamıza her gün bir yeni bir "balyoz" yememiz haktır!

Askerî darbenin meşruluğu-gayrimeşruluğu bir 'yorum meselesi' olarak bırakılamaz.

Millete sadakat, dolayısıyla Meclis'e ve oradan çıkan hükümete sadakat, ordunun şerefidir; devletin hangi şartlarda nasıl kollanıp korunacağına millet adına Meclis ve hükümet karar verir, ordu da bu karara -ister beğensin ister beğenmesin- paşa paşa uyar.

Anayasa ve TSK İç Hizmet Kanunu'nda bunun açıkça ifade edilmesi için kafamıza daha kaç tane "balyoz" yememiz lazım?

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

23 Ocak 2010 Cumartesi

Bari bir özür dile paşa... (Ahmet Altan)

Genelkurmay’ın dün Balyoz darbesiyle ilgili yaptığı açıklamada “bu haberin yayınlanmasındaki zamanlama dikkat çekici” deniyor.

Balyoz’la ilgili söyledikleri bu.

Bizim Genelkurmay’ın “dikkatini” sadece “zamanlama” çekmiş.

Biz bu Genelkurmay’ın dikkatini “zamanlamadan”, bombalanacak camilere, o bombalama için görevlendirilen timlere, görev emir belgelerine nasıl çekeceğiz?

Ülkenin ordusu, ülkenin camiini bombalayıp, ülkenin insanını öldürecek.

Askerlerin cami bombalamasını, namaza giden insanları öldürmesini “dikkat çekici” bulmayan bir ordu olabilir mi?

Paşalar, sizin ülkenizden, sizin caminizden, sizin insanınızdan söz ediyoruz.

Dikkatinizi, sizin deyiminizle “akıldan ve vicdandan” yoksun bu hazırlıklara çekmek için ne yapmalıyız?

Kendi jetinizi bombalamak için plan yapılmış.

Kendi pilotunuzu öldüreceksiniz.

Size emanet edilen genç bir pilotu öldürmek için plan hazırlamak da “dikkatinizi” çekmiyor mu?

Ne tuhaf bir dikkatiniz var sizin?

“Ordu camileri bombalayacaktı” haberleri bütün ülkede konuşulurken sizin “dikkatiniz”, yargılanan subayların dosyasının hemen sivil yargıdan askerî yargıya aktarılması noktasına yoğunlaşmış.

Aman, suç işleyen subaylar gerçek mahkemelerde yargılanmasın.

Askerî yargıya alın ki serbest bırakılmaları, “ıslak imza” rezaletinde olduğu gibi “suçsuz” bulunmaları kolay olsun.

Anayasa Mahkemesi, “suç işleyen askerlerin sivil yargıda yargılanması” konusundaki yasayı iptal etti ve yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemekle yükümlü bu mahkeme Anayasa’yı “açıkça” ihlal ederek, bu kararı, “gerekçesini yazmadan” açıkladı.

Bir telaş var anlaşılan.

Hukukçularımızla askerlerimiz elele birilerini kurtarmaya çabalıyorlar.

Öyle telaşlılar ki Anayasa Mahkemesi “suç” işlemeyi göze alıyor.

Anayasa’nın maddesini açıkça çiğniyor.

Ordusunun “cami bombalama” planı yaptığı bir ülkenin Anayasa Mahkemesi de Anayasa’yı çiğnemiş, çok mu?

Kurumlar arası “uyum” dedikleri bu herhalde.

Muhalefet de maşallah çok “uyumlu”, muhalefet partilerinden hiç biri şu Balyoz darbesindeki korkunç hazırlıkları kınayıp, acilen soruşturma açılması için sokaklara çıkmadı.

Bunlar bir de milliyetçi.

“Kendi pilotunu öldürme” planı karşısında sessiz kalan milliyetçiler bunlar, pilot öldürülmüş, cami patlatılmış onlara ne, asker iktidarda kalsın da, gerisi önemli değil.

Patlatılacak camiler ile ilgili planlar için ağzınızı bile açmayın siz, seçim geldiğinde o camilere gidenler bunu hatırlarlar nasıl olsa.

Bizim ordunun “oyun senaryosu” dediği hazırlıklardan Güneydoğu’nun da payına bir şeyler düşüyor elbette.

Güneydoğu’da “İsrail tarzı sert” yöntemler uygulamaktan söz ediyor bir general fütursuzca.

“İsrail tarzı sertlikle” ne yapmayı düşünüyorsunuz Güneydoğu’daki Kürtlere?

Bu nasıl bir düşünce tarzı?

Bizim ordu İsrailli, Kürtler de Filistinli mi oluyor ordunun “oyun” planlarında?

Bunlar “tehlikeli oyunlar” paşalar.

Siz kendi vatandaşlarınızı “düşman” unsur olarak görürseniz, “bölücülüğü” başka yerde aramanıza hiç gerek kalmaz, o “bölücülük” sizin zihninizde ortaya çıkar.

Ondan sonra da JİTEM’ler kurulur, tetikçiler göreve getirilir, faili meçhul cinayetlerde 17 bin Kürt öldürülür.

Bu kadar Kürt öldürülmesi yetmedi mi?

Bu korkunç planlar 2003 yılında hazırlandı ama 2010 yılında Genelkurmay hâlâ bu planları savunuyor.

Bari bir özür dileyin, “yapılan yanlıştır, gereken hukuki önlemleri alacağız, özür dileriz” deyin.

Öldürmeyi planladığınız insanların karşısına geçip de bunlar “oyun” demeyin.

Genelkurmay’ın bu “planları” savunması, kafanın hiç değişmediğini, bu ülkedeki herkesin tehlikede olduğunu gösteriyor.

“Ordu ve darbe yanlısı” olmanız bile sizi kurtarmaz, çocuğunuzu bir müze gezisine götürdüğünüzde, bir camiye gittiğinizde siz de öldürülebilirsiniz.

Sivil iktidar da artık “dikkatini” anayasa değişikliğine odaklamalı, bu “vicdansız” ve hukuksuz yapıyı değiştirmeli, hem kendi hayatlarını, hem vatandaşlarının hayatlarını, hem de ülkenin geleceğini kurtarabilmek için başka çare yok.

Bu “akıldan ve vicdandan” yoksun çılgınlığın yeniden ne zaman nereden başını göstereceğini hiç birimiz bilemeyiz çünkü.

Ahmet Altan

Taraf

Cuntalaşmış bir Genelkurmayımız var (Rasim Ozan Kütahyalı)

Plan yine bildik plan... Hedef yine aynı hedef...

Genelkurmay bu ülkedeki “kurumsal hegemonya”sını kaybetmemek için her türlü planı yapabilecek bir zihniyete sahip...

27 Mayıs 1960 operasyonundan bu yana kafa aynı kafa...

O dönem askerî hiyerarşinin dışında hareket eden bir cunta 27 Mayıs’a gidecek ortamı yaratmak için elinden gelen her şeyi yaptı... Hedeflerine ulaştılar... Dönemin genelkurmay başkanını da ezip geçtiler... Bir yüzbaşının bir orgenerali adamdan saymadığı bir ortam doğdu... Ardından cunta içinde cuntalar iktidar kavgasına girdi, üç yıl TSK’nın içi durulmadı... Bazı cunta içinde cuntacı askerler asıldı, Harbiye iki sene mezun vermedi... 27 Mayıs denen alçak darbe yüzünden hem tüm ülkenin ve halkın hem de TSK’nın kimyası tamamen bozuldu ama TSK iç kavgalarını yatıştırdıktan sonra askerî disiplini de mahveden bu alçak darbeyi kurumsal olarak sahiplendi... 1963’ten itibaren TSK içindeki cuntalar dönemi kapandı... Bizatihi cuntalaşmış bir TSK sistemine geçildi...

Bugünlerde ordu ile ilgili söyledikleri habire ulusalcılar tarafından koz olarak kullanılmaya çalışılan Mümtaz’er Türköne bu durumu reddeden bir yazar aynı zamanda... Tam aksine Türköne, hâlâ bir yanı sıkı milliyetçi olduğu için, 27 Mayıs’ın askerler tarafından da benimsenmediğine, sahiplenilmediğine inanır. Evet, 27 Mayıs asker içinde travma yaratmıştır ama bugün Türk general zihniyeti tüm darbeleri olduğu gibi 27 Mayıs’ı da sahiplenen bir zihniyet çizgisine sahiptir. 27 Mayıs “başarılı” olduğu için kurumsal sahiplenme görmüştür... Talat Aydemir başarılı olsa, o darbeyi de sahiplenirdi Genelkurmay...

1963’ten itibaren 27 Mayıs cuntasının bir darbe ortamının yaratılması için yaptıklarını kurumsal hiyerarşi içinde yapmaya başlamıştır Genelkurmay... Yine iç iktidar savaşları olmuştur. Ama kavga eden tarafların zihniyeti özünde aynıdır... Sürekli bir kaos ortamını diri tutmak, sıkıyönetime ihtiyaç duyulan bir toplumsal psikoloji oluşturmak, ardından da bir yolunu bulup darbe yapmak, iktidarı ele geçirmek... Bu 12 Eylül harekâtındaki gibi doğrudan da olabilir... 12 Mart ve 28 Şubat harekâtlarında olduğu gibi parlamentoyu kapatmadan, kukla bir sivil hükümet aracılığıyla da olabilir... Yeter ki Genelkurmay’ın “kurumsal hegemonya”sı devam etsin... Genelkurmay’ın yüksek imtiyazları artarak devam etsin... Doğrudan askerî diktatörlük kurmak istemez Türk Genelkurmayı... Çünkü “yönetim başarısızlığı”nın sorumluluğunu üstlenmekten korkar... Yönetimi doğrudan ele aldığında Yunanistan’da ve Latin Amerika’da olduğu gibi ebediyen madara olma ihtimali olduğunu bilir çünkü... Türk Genelkurmay zihniyeti yetki sahibi olmak ister ama sorumluluğu sivillere yüklemek ister... Balyoz Darbe Planı’nda da Rıfat Hisarcıklıoğlu kabinesine sorumluluğun yükleneceği gibi...

Açık konuşalım... Ortada bir “Vatan Sevgisi” yok... “Makam Sevgisi” var... “İktidar Sevgisi” var... Kurumsal imtiyazlarını yitirmemek için her türlü çılgınlığı yapabilecek bir zihniyetle karşı karşıyayız... AK Parti hükümeti dindar insanlardan oluştuğu için bahane “irtica” oluyor... Ama 2001 yılında Ecevit iktidardayken de bir şekilde yönetimi ele almak kararlılığında generaller vardı, bunu da biliyoruz... Ecevit’in özellikle Fethullah Gülen noktasındaki kararlı ve ilkeli duruşunu dönemin Ergenekon yapılanması hiç affetmedi... İlk Ergenekon hedefi Ecevit’ti... Ecevit’i öldürmeye yönelen Ergenekon’un hastane operasyonlarını bu ülkede herkes hatırlıyor...

Taraf’ın tek tek ortaya çıkardığı bütün o harekât planlarını bir yana bırakın, hem Genelkurmay hem de Çetin Doğan tarafından kabullenilen ses kayıtları herkes tarafından dinlenen 5-7 Mart 2003 Selimiye Kışlası konuşmaları yeterlidir... Orada çok açık “anayasal suç” oluşmuştur... Darbe yapmayı tasarlamak da suçtur, bir generalin sivil hükümeti devirmeye niyetlenmesi de suçtur...

Şimdi karşımıza “Teşebbüs edilememiş, suç sayılmaz” bahanesiyle çıkabilirler... AK Parti hükümeti bu herzeleri yememelidir... Ancak kararlı bir siyasi irade olursa Çolakkadı’nın görevlendirdiği savcılar cesur davranabilir...

Kararlı olunması yeni balyoz meraklılarının da önünü tamamen kesecektir...

Rasim Ozan Kütahyalı

Taraf

Genelkurmay'ın aymazlığı orduyu yıpratıyor (Hakan Albayrak)

1950'li yıllarda bir gazete "Ordu içinde hükümeti devirip Başbakan Menderes'in vücudunda sigara söndürmeyi, sonra da onu asmayı –hem de iki kere ipe çekmeyi- planlayanlar var" diye bir iddia ortaya atsaydı, belki "aklı ve vicdanı olan hiçbir kimse" buna inanmazdı; ama oldu bu.

12 Eylül 1980'den önce bir gazete "Genelkurmay askeri darbeye hazırlanıyor. Kurulacak askeri rejim 'Kürdüm' diyen herkesi –çobanları bile- sistematik işkenceden geçirecek" diye yazsaydı, "aklı ve vicdanı olan hiçbir kimse" buna da inanmak istemezdi, ama bu da oldu.

27 Mayıs cuntasının askeri darbeye zemin hazırlamak için kanlı çatışmaları kışkırttığı, 12 Eylül cuntasının kanlı çatışmaların artmasından –darbe şartlarını olgunlaştırmaya yaradığı için- medet umduğu ve dolayısıyla bunları durdurmak için üzerine düşen vazifeyi yapmadığı da malum.

Ve 28 Şubat sürecindeki provokasyonlar, andıçlar…

"Kargaşa çıkarmak için Fatih ve Beyazıt camilerini bombalayacaklardı, kendi uçağımızı düşüreceklerdi, 200 bin kişiyi tutuklayacaklardı, seçilmiş hükümeti devirip Rifat Hisarcıklıoğlu'nun başbakanlığında bir teknokratlar hükümeti kuracaklardı" diyen Taraf gazetesine inanmamız için bütün deliller elde.

Zaten darbe hazırlığı –veya en azından darbe için zihin jimnastiği- yapmakla suçlananlar da bunu kategorik olarak reddetmiyorlar.

'Tatbikat' diyorlar, 'Rutin harp oyunları' diyorlar, 'Bunlar hep yapılır' diyorlar (Üzerinde Başbakan'ın evinin krokisiyle yakalanan subay da öyle demişti).

İlgili "Tatbikatlar Programı" ve "seminer"in yapıldığını kabul eden, fakat "ortaya atılan iddialar"ın "aklı ve vicdanı olan hiçbir kimse" tarafından kabul edilemeyeceğini ileri süren Genelkurmay Başkanlığı, bu kadar iyimser olmamalı.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri ve 28 Şubat 1997 "post modern darbe"si için hâlâ özür dilememiş olan, bu darbelerle kurulan zulüm düzenlerindeki vahşetlerden pişmanlık bildirmeye bir türlü yanaşmayan Türk Silahlı Kuvvetleri'nde esaslı bir değişim yaşanmadıkça, "Balyoz Eylem Planı" gibi şeyler daima gündeme gelecek ve TSK'nın orta yerdeki darbe siciline bakan akıl ve vicdan sahipleri bunların gerçek olduğuna daima ihtimal vereceklerdir.

Redd-i miras etmeye ve ordu içinde adam akıllı bir temizlik yapmaya yanaşmayan Genelkurmay'ın bu aymazlığı orduyu yıpratmaya devam ediyor.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

22 Ocak 2010 Cuma

Darbe planı, terör ihalesi ve o şüphe! (İbrahim Karagül)

200 bin kişinin toplama kamplarına alınması, onlarca gazetecinin tutuklanması, onlarcasıyla işbirliği yapılması, Cuma namazında camilerin bombalanması, uçakların düşürülmesi, yurtseverler ve hainler listesine göre sokakların bölünmesi, ülkenin kışlaya döndürülmesi, cunta yönetimi kurulması, Türkiye'nin dünyaya kapatılması gibi dehşet verici planlar içeren Balyoz Darbe Planı'nın terör üzerinden gerçekleştirilecek olması üzerinde özellikle durulmalı.

Hatırlarsınız, Hudson toplantıları adıyla kamuoyuna sızan darbe senaryolarında da Taksim'de elli kişinin öldürüleceği bombalama, yargı mensuplarına suikastler içeren bir senaryo vardı. O plan için de, beyin fırtınası denmişti. Şimdi Balyoz Darbe planı için de, bir tür eğitim çalışması olduğu iddia ediliyor.

Nedense bütün iktidar hesapları terör saldırıları üzerinden planlanıyor. Sadece darbeler mi, ülkeler terör üzerinden işgal ediliyor, iç savaşlar terör üzerinden çıkarılıyor. Terörün küreselleştirilmesi, ABD'den Türkiye'ye kadar, devlet iktidarı ve küresel iktidar hesapları yapan derin çevrelerin en başarılı olduğu alan. Bütün kaos planları terörden geçiyor. Devletlerin, meşru güçlerin küresel düzeyde mücadele ettikleri varsayılan terör örgütleri, ne gariptir ki, bu güçlerin önünü açıyor, elini kolaylaştırıyor, onların planlarına göre alan çalışmaları yapıyor, hedefleri vuruyor, istikrarsızlık yaratıyor.

Yıllardır anlatmaya çalıştığımız temel mesele budur. Küresel ve yerel terör, büyük oranda, devlet iktidarından besleniyor. Uluslar arası organizasyonlardan ve sermayeden besleniyor. Büyük oyunların alt unsurları onlar. Terör bir ihaledir, bu ihale devletler, istihbarat örgütleri, sermaye çevreleri, devlet içindeki iktidar grupları tarafından açılıyor. Dev bir sektördür ve yüz milyarlarca dolarların döndüğü kayıt dışı kaynaklarla finanse ediliyor.

Balyoz Darbe Planı'nın uygulama bölümünde El Kaide ve PKK'nın büyükşehirlerde özellikle İstanbul'da eş zamanlı büyük saldırıları öngörülmüş. Düğmeye bu saldırılar sonrası basılacak, kaos üzerine olağanüstü hal ve sonrasında sıkıyönetim ilan edilecekmiş. Gerçekten de bu cümle 2003 yılının Kasım ayındaki HSBC, İngiliz konsolosluğu ve Sinagog saldırılarını hatırlatmıyor mu? İki aşamalı bir El Kaide operasyonu olarak kayda geçen bu saldırılarla, darbe planı arasında bir bağlantı olabilir mi? Böyle bir bağlantı kurulabilirse, darbe planları yapanlarla PKK saldırıları, El Kaide arasındaki ilişki nasıl tanımlanabilir? Bir terör ihalesiyle mi karşı karşıya mı kaldık? Bağlantı kurulamaz ise, böylesine kapsamlı ve rafine bir dehşet planı uygulamak isteyenlerin, bütün çabalarını PKK ve EL Kaide saldırılarına endekslemelerini nasıl anlayacağız?

Bu, basit bir soru değil. Soğuk Savaş'tan sonra, dünyanın her bölgesinde tanık olduğumuz işgaller, iç savaşlar, siyasi suikastler, darbe planları, milyonlarca kişilik terör zanlısı listeleri, on milyonlarca insanın fişlenmesi-dinlenmesi, sayısız insanın işkenceden geçirilmesi, esir ticareti gibi gelişmelerin hepsinin açıklaması bu bağlantıda. Bugünlerde Yemen, böyle bir senaryonun kurbanı olarak öne çıkıyor. Bazı ülke istihbarat örgütlerinin eğittiği, beslediği terör grupları üzerinden işgal senaryosu uygulanıyor.

Türkiye, 1996-97'den beri, Türk-İsrail ekseni kurulduğundan beri bu denklemin içinde. Denklem, sadece küresel düzeyde terörle mücadeleyle sınırlı değil. Türkiye'nin iç siyasi yapısını da “terörle mücadele çağı”nın gereklerine göre dizayn edilmesini içeriyor. 2003 yılından bu yana, bütün darbe planlarının temelinde bu gerçek var. İçerideki darbe senaryolarıyla, küresel terörle mücadele doktrininin mimarlarının talepleri arasındaki bağlantı şaşırtıcı gelmiyor mu? Son zamanlarda, “Türkiye yoldan çıkıyor” zırvalarını dillendirenlerle bu çevrelerin bağlantıları neden sorgulanmaz?

Büyük bir aldatmaca var ortada. Merkezi güçlerin ürettiği, beslediği terör üzerinden dünya genelinde ve elbette Türkiye'de, örtülü operasyonlar yapılıyor, güç ve iktidar belli merkezlerin tekeline verilmek isteniyor. 11 Eylül sonrası AB'nin tuttuğu terör istatistiklerinden neden vazgeçildi? Çünkü istatistik, her yıl terörün azaldığını gösteriyordu bu da küresel söylemle örtüşmüyordu.

FBI'in raporlarına bakalım. ABD'de, 1980-2005 tarihleri arasında meydana gelen terör saldırılarının yüzde 94'ünün Müslümanlarla hiçbir ilgisi yok. Saldırıların yüzde 42'sini Latin kökenliler yapmış. Yüzde 24'ünü sol gruplar, yüzde 5'ini komünist gruplar, yüzde 7'sini Yahudi gruplar yapmış. Bu tarihlerde meydana gelen saldırıların sadece yüzde 6'sı Müslümanlarla bağlantılı. Yüzde 16 ise, “diğerleri” olarak geçiyor.

Hal böyleyken, hem ABD'de, hem dünyada neden İslamcı terör paranoyası beslenir ve devletler bu tehdide göre pozisyon alır? Hal böyle iken, Türkiye'den bütün darbeler, neden İslamcı tehdit'e göre planlanır? İçeride bu çevrelere, söz konusu planları hazırlatanlar, apaçık ortada değil mi? Bütün darbe planlarında bu çevrelerin elinin olduğunu görmüyor muyuz? Neden bu darbecilerle dışarıdaki malum çevreler arasındaki bağlantı sorgulanmaz?

Şimdi; teröre kimin ihtiyacı varmış, kimler tarafından besleniyormuş, kimler terör ihaleleri açıyormuş, kimler bu tehlike üzerinden dehşet planları yapıyormuş bir kez daha düşünelim. Düşünelim de; 21. yüzyılın en büyük yalanının kitlelerin zihinlerini nasıl rehin aldığını, bütün kirli işlerin bu zihin bulanıklığı sayesinde yapılabildiğini artık görelim.

İbrahim Karagül

Yeni şafak

Hrant’dan harp oyunlarına (Eser Karakaş)

Salı gecesi (19 Ocak) CNN Türk’de umarım Ahmet Hakan’ın programını izlemişsinizdir. Ve yine umarım Çarşamba ve Perşembe günkü (20-21 Ocak) Taraf gazetelerini de almışsınızdır.

Ve umarım en önemlisi Çarşamba akşamı Star televizyonunda Uğur Dündar’ın misafiri olarak (e) Orgeneral Çetin Doğan’ın konuşmalarını, daha doğrusu dehşet verici açıklamalarını izlemişsinizdir

Bu televizyon programı (Tarafsız Bölge) ve zikrettiğim gazete sayıları, Çetin Doğan’ın açıklamaları bir sistemin, bir berbat zihniyetin, bir alışkanlıklar dizisinin artık sonuna gelindiğini gösteriyor.

Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında Dink ailesinin avukatı Sayın Bahri Belen bütün Türkiye’yi dehşete düşürecek bir açıklama yapıyor, Hrant Dink cinayeti mahkeme dosyasına giren resmi bir evraktan bahsediyor; bu evrak Hrant’ın tetikçisi Ogün Samast’ın İstanbul’a gelişinin devlet tarafından izlendiğini kanıtlıyor.

Senaryo artık, hiçbir tereddüte yer vermeksizin, aydınlanıyor; devletin içinde birileri Erhan Tuncel’i kullanarak iki kabadayı bozuntusunu (Yasin Hayal, Ogün Samast) Hrant’ı vurmaya yönlendiriyorlar ve bu süreci de adım adım, cinayete kadar izliyorlar.

Bu süreç, Erhan Tuncel’i kullananlar açıklanmadan, Türkiye devleti ikinci bir vakte kadar gerçek bir devlet olma niteliğini bizzat kendisi askıya almış durumdadır, bu çok iyi biline.

Taraf gazetesinde yayınlananlar da gerçekten korkunç; işin ilginç yanı da Orgeneral Çetin Doğan’ın yaptığı açıklama ile bu işi kabullenmesi ve hatta daha da vahim hale getirmesi.

Çetin Doğan Paşa Uğur Dündar’a iki önemli noktada açıklama yapıyor.

Birincisi, TSK’nın görev olarak iç düşman kavramıyla uğraşmadaki ısrarı; TSK misyon olarak bu işten vazgeçmedikçe başının beladan, her geçen gün daha da komik durumlara düşmekten kurtulması mümkün değildir.

TSK’nın bir tek işi vardır, o iş de ülkeyi dışarıdan gelecek silahlı saldılara karşı korumaktır.

TSK bu temel gerçek ve zorunluluğu görmeme, anlamama konusunda ısrarını sürdürdüğü sürece bir ordu olma özelliklerini her geçen gün biraz daha kaybetmektedir ve bu durum da gerçekten hiç hoş değildir.

Gazetecilerle uğraşmayı görev bilen bir ordunun Dağlıca baskınında yanına kadar yaklaşan PKK’yı görmemesi (!?) normaldir, buna şaşmamak lazımdır ama olan da normal bir ordunun vermeyeceği şehitlere olmaktadır.

Çetin Doğan’ın ikinci komik iddiası da bu planın bir harp oyunu olduğu iddiasıdır.

Benim bildiğim ve işin doğrusu da, olması gereken de budur, ordular harpleri başka ordularla, düşman ordularla yaparlar; bir ordu harp oyunlarında malzeme olarak kendi vatandaşını kullanmaya, kendi bazı gazetecilerini düşman kuvvetler, bazılarını da dost kuvvetler saymaya başlamış ise ortada gerçek bir ordu kalmamış demektir.

Bu iddialar artık sadece Taraf gazetesinin iddiaları değil, emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın açıklamalarıdırlar.

Bu tür harp oyunları, simülasyonları vatandaşın vergileriyle yapılmakta, bu simülasyonları yapanlar da aynı vergilerle maaş almaktadırlar ama harp oyunlarının hedefi de yine aynı vatandaş, paşaların maaşlarını ödeyen vatandaş olmaktadır.

İstihbarat güçlerinin Hrant Dink cinayetini izlemekle yetindiği, askerinin kendi vatandaşı, kendi gazetecisi, kendi seçmeni ve nihayetinde kendi siyasi iktidarı aleyhine harp oyunu düzenlediği bir istihbarat istihbarat değildir, bir ordu ordu değildir, bir devlet de devlet değildir.

Türkiye’ye ivedilikle yeni bir devlet anlayışı gerekmektedir.

Bu harp oyunlarının gerçeğe dönüşmemiş olması yeterli değildir; burası bir devlet olacak ise sorumlular mutlaka yargılanmalıdırlar.

Hrant Dink meselesi ne acı ki gerçeğe de dönüşmüştür ama ortada yargılanan hala 17 yaşında bir çocukla bir ramazan davulcusudur.

Eser Karakaş

Star Gazetesi

Çetin Paşa’dan dört dörtlük Truman Show (Ahmet Kekeç)

Başbakan Nihat Erim’in “Balyoz gibi tepelerine ineceğiz” açıklamasından sonra ülkede sürek avı başlamış, muhalif bilinen tüm unsurlar derdest edilip cezaevine tıkılmıştı.

İşkenceler, yargısız infazlar, idamlar...

Buna “balyoz harekâtı” adı verilmişti.

Kurunun yanında yaş da yanıyordu... Sadece “Madanoğlu cuntası”nın manipüle ettiği gençler değil, “eşitlik ve özgürlük” arayışındaki masumlar da yanmıştı.

Deniz Gezmiş’leri idam sehpasına götüren sürek avının altında, ara dönem Başbakanı olarak Nihat Erim’in imzası vardı.

İpler askerin elindeydi ama, icra sorumluluğunu o taşıyordu.

Nihat Erim CHP’liydi...

Ferit Melen neydi peki? Vanlı Kara Ferit...

Prof. Sadi Irmak neydi?

İlginçtir, Kenan Evren’in, 12 Eylül’den hemen sonra sorumluluk yüklemeye çalıştığı Turhan Feyzioğlu da eski bir CHP’liydi... CHP’yi yeterince “Kemalist” bulmadığı, Karaoğlan Ecevit’i rejim için “tehlike” gördüğü için kendi partisini kurmuştu.

Hin-i hacette devreye sokulmak
üzere saklı tutulan siyasetçiler nedense hep CHP’den çıkıyordu.

Neden acaba?

Her dönemin bir “balyoz harekâtı” olduğuna göre, AK Parti döneminin balyoz harekâtında kendisine “sorumluluk” verilecek şanslı CHP’li kim olacaktı?

Bunu ülkenin sivil faşizme gittiğini ileri süren muhteris akademisyenler, postal yalayıcıları, “sit-com gazetecileri” tartışsın...

Demek ki Fatih Camii bombalanacaktı...

Demek ki “daha çok karışıklık” için kendi uçağımız düşürülecekti...

Demek ki bazı gazeteciler içeri tıkılacaktı...

Demek ki bazı gazetecilerle işbirliği yapılacaktı...

Demek ki çakma irtica gösterileri düzenlenecekti...

Demek ki bugüne kadar yaşadığımız toplumsal altüst oluşlar, cinayetler, suikastler, bombalı eylemler, “sürek avları” hep bir planın parçasıymış ve arkasında “kurmay aklı” varmış...

Demek ki bugüne kadar verilen her zokayı yutmuşuz...

Demek ki kendileriyle “işbirliği” yapılacak gazetecilerin her dediğine inanmışız...

Bir gazeteci, ortaya, “sivil faşizm” diye bir laf attı, kaç gündür onu tartışıyoruz.

Demek ki bazı şeyler, “hedef saptırtmak” için birilerinin ağzına düşürülüyormuş...

Demek ki irtica, bölücülük, sivil vesayet, tek parti faşizmi, hepsi bir illüzyondan ibaretmiş...

Demek ki hayatımız, “korkutma önceliğine” sahip üniformalılar tarafından korkutulmakla geçecekmiş... Biz korkmaya devam ettikçe, birileri buradan güç ve iktidar devşirecekmiş...

Peter Weir’in yönettiği “Truman Show” • bildiniz mi?

İzlemenizi öneririm...

Jim Carrey’in başrolü oynadığı filmde, çevremizde gördüğümüz her şeyin aslında bir “dekor” olduğu, herkesin verilen rolü oynadığı ve bazılarının hayat zannettiği şeyin esasında bir “reality show” olduğu anlatılıyordu.

Belki de “Türkiye” adı verilen ülke, bazı generaller için bir reality show dekoruydu...

Belki de böyle bir ülke yoktu...

Belki de bugüne kadar yaşadığımız toplumsal altüst oluşlar, cinayetler, suikastler, bombalı eylemler, işkenceler, sürek avları “simülasyon”un bir parçasıydı...

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

2003 Darbesinin MANİFESTOSU

2002-2003 yıllarında dönemin Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan önderliğinde yapılan Balyoz Harekât Planı, AKP hükümetinin devrilmesini hedefliyordu. Bu darbenin ardından bir Milli Mutabakat Hükümeti kurulacaktı. Başbakanlığa ise TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu getirilecekti

İlk olarak, AKP hükümetinin işbaşına gelmesinden hemen sonra Aralık 2002'de kaleme alman ve dönemin Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın imzasını taşıyan Balyoz Güvenlik Harekât Planı, tam teşekküllü bir darbe hedefiyle hazırlanmıştı.

Bu planın, dönemin Birinci Ordu Harekât Başkanı Kurmay Albay Süha Tanyeri'nin görev yerinde kullandığı bilgisayardan kaydedilmiş elektronik kopyası Tarafm elinde ve bir örneği de, dün sabah itibariyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı'ya teslim edilmiş durumda.

5-7 Mart 2003'te Selimiye Kışlası'nda düzenlenen bir seminerde de ele alınan bu planın, Genelkurmay Başkanlığı'mn dün iddia ettiği gibi sadece "savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi halinde uygulanan sıkıyönetim konuları" üzerinde durmadığını, aksine, AKP hükümetini devirmek için elverişli ortam yaratmaya ve daha sonra yönetimi devralmaya dönük bir müdahale planı olduğunu, 21 Ocak 2010 tarihli gazetemizdeki geniş özette okudunuz. (Balyoz Güvenlik Harekât Planı'nm içeriği halen Taraf'ın internet sitesinde de mevcut.)

Bugün ise Balyoz Planı'nın eklerindeki "J" kodlu belgeyi yayımlıyoruz.

Balyoz'un bir "savaş oyunu" olmadığım ve ordu içinde bir grubun AKP hükümetinin devrilmesi ardından neler yapılacağım en ince ayrıntısına kadar planladığım gösteren bu belge "Çok Gizli" damgasını ve "Milli Mutabakat Hükümeti Programı" başlığım taşıyor.

Belgenin Tarafm elindeki CD kopyasının elektronik anteti, Milli Mutabakat Hükümet Programı'mn da, yine Süha Tanyeri'nin o dönemdeki karargâhtaki bilgisayarına kaydedüdiğini kanıtlıyor.

Planda öngörülen Milli Mutabakat Hükümeti, Genelkurmay'ın dünkü açıklamasında sahip çıktığı 5-7 Mart 2003 tarihli seminerde, bizzat Orgeneral Çetin Doğan tarafından telaffuz edilmişti. Doğan'ın ses kaydı Tarafta mevcut olan cümleleri şöyle:

"Ben onu söyleyeceğim şeyde Genelkurmay Başkanı'na, Kuvvet Komutam'na diyeceğim M," siz Meclis'i ve hükümeti uyarıcı, bu gidişe dur deyici bir ültimatom verin gerekirse. Gerekirse çağırın *bu işin sonu boktur, işte sonunuz böyledir.' Bu konuda gerekli tertip ve tedbirleri alın. Evvela ulusal birüğimizin, evvela inandırıcı bir milli mutabakat, buraya öyle yazmışım. Milli Mutabakat Hükümeti Kurulması sureti ile halkın tasvip edeceği tarafsız, bağımsız daha tek... edeceği bu kadar gaile içinde ülkeyi daha soma bütün bu gailelerden soma seçime götürecek bir hükümetin kurulması en önemli birinci..."

Darbenin Başbakanı Hisarcıklıoğlu

Balyoz Harekâtı akim kalmayıp Abdullah Gül'ün başbakanlığındaki 58'inci hükümeti devirme amacına ulaşsaydı, yerine kurdurulacak olan hükümetin başına TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu geçirilecekti. En azından Orgeneral Doğan ve o dönemde kurmay albay olan Süha Tanyeri'nin hayalinden geçen "Başbakan"m Rıfat Hisarcıklıoğlu olduğu anlaşılıyor.

"Milli Mutabakat Hükümeti Programı" başlıklı belgenin ıı'inci sayfasındaki "Tavsiye Edilen Bakanlar Kurulu" listesinde, Hikmet Çetin, Koksal Toptan, Işın Çelebi, İsmet Sezgin gibi deneyimli siyasetçilerin yanı sıra bugünün Ergenekon sanıkları Kemal Alemdaroğlu ile Kemal Gürüz gibi "siyasetçi" olmayan isimler de var. Yine Ergenekon sanıklarından Emekli Orgeneral Kemal Yavuz da listede...

Bülent Ecevit başbakanlığında, 28 Mayıs 1999 ile 18 Kasım 2002 arasında görev yapan DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetine üye olan Hüsamettin Özkan, İsmail Cem, İstemihan Talay, Rüştü Kâzım Yücelen gibi bakanlar da yine "darbe" kabinesi için öngörülmüş.

Kabinede sadece iki kadın var: Türkân Saylan ve Nur Serter.

Genrallerin istediği bakanlar

Balyoz Darbe Planı'nı hazırlayanların Ankara'da işbaşına getirmek istediği bakanlar kurulunun tam listesi şöyle:

Rıfat Hisarcıklıoğlu (Başbakan)
Hikmet Çetin (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Yıldırım Aktuna (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Necmettin Karaduman (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Süheyl Batum (Devlet Bakanı)
Mehmet Moğultay (Devlet Bakanı)
Mehmet Nuri Yılmaz (Devlet Bakanı)
Türkan Saylan (Devlet Bakanı)
Mehmet Seyfi Oktay (Adalet Bakanı)
Kemal Yavuz (Milli Savunma Bakanı)
İsmet Sezgin (İçişleri Bakanı)
İsmail Cem (Dışişleri Bakanı)
Zekeriya Temizel (Maliye Bakanı)
Kemal Gürüz (Milli Eğitim Bakanı)
Ömer İzi (Bayırdırlık ve İskan Bakanı)
Kemal Alemdaroğlu (Sağlık Bakanı
Işın Çelebi (Ulaştırma Bakanı)
Köksal Toptan (Tarım ve Köy İşleri Bakanı)
Bayram Meral (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı)
Hüsamettin Özkan (Sanayi ve Ticaret Bakanı)
Rüştü Kazım Yücelen (Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı
İstemihan Talay (Kültür Bakanı)
Eyüp Aşık (Turizm Bakanı)
Hikmet Uluğbay (Orman Bakanı)
Nur Serter (Çevre Bakanı)


Koruma ve kollama yaptık

"Balyoz" hükümetinin programı ise bu kabineye bırakılmayacak, darbeyi gerçekleştiren askerlerce yazılacaktı. Nitekim Balyoz Harekât Planı'nın Süha Tanyeri'nin bilgisayarından çıkma EK-J belgesi, ordu içindeki bir grubun öngördüğü "Milli Mutabakat Hükümeti Programının tamamım kapsıyor.

Planın "Giriş" bölümünde darbenin gerçekleştirildiği hatırlatılarak, bu müdahalenin dayanağı şöyle aktarılıyor:

"Türk Silahlı Kuvvetleri mevcut anayasal sistemin ve İç Hizmet Kanunu'nun kendisine verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma ve kollama görevim yerine getirerek (... tarihinde) Laik Cumhuriyetin kazanımlanmn korunması amacıyla Devlet yönetimim devralmış bulunmaktadır. Bu tarihten itibaren yasama ve yürütme görev ve yetkisi, Milli Güvenlik Konseyi tarafından Türk Milleti adına kullanılmıştır."

Milli Güvenlik Konseyi der ki... Ardından "neden darbe yapıldı" sorusunun cevabı veriliyor; üstelik de Milli Güvenlik Konseyi'nin bu konuda söylemesi planlanmış olan cümleler tırnak içinde alıntılanarak. İşte o bölüm: "Büyük Atatürk'ün bize emanet ettiği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, dış ve iç düşmanlarının tertip ve tahrikleriyle haince saldırılara uğramış, milli birlik ve bütünlüğümüz tehlikeye düşürülmüştür. Bu durum karşısında girişilen harekatın amacı, Milli Güvenlik Konseyi'nce; 'Ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, Devlet otoritesini ve varlığını yemden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mam olan sebepleri ortadan kaldırmak' olarak belirtilmiştir. 2003 TürMye'sinin artık herkes tarafından kabul edilen iki meselesi, Atatürk ilke ve inküaplanmn yemden hayata geçirilmesi il e ekonomik durumun düzeltilmesidir."

Türban simgeye dönüşmesin

Balyoz'un Hükümet Programı'mn neyi "umacı" olarak gördüğü de daha en başından belli. Giriş bölümü şu cümlelerle bitiyor:

"Yönetimimiz, Atatürk'ün önderliğinde kurulan laik, demokratik, hukuka bağlı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, dışarıdan ve içeriden gelebüecek her türlü tehlikeye karşı korumakta, Atatürk ilke ve inkılaplarını her alanda pekiştirmekte, din ve vicdan hürriyetinin de teminatı olan laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine karıştırılmasını, siyasal amaçlarla ve çıkar hesapları üe istismarım önlemekte kesin kararlıdır.

Kadınlarımızın kamusal alanlarda ve kamu kurumlarında, turbam cumhuriyetin temel ilkelerini hedef alan bir siyasal simgeye dönüştürmesine karşı Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda her türlü önlem alınacaktır."

Yargıya yeni düzenleme

Balyoz Hükümeti'nin programının izleyen paragraflarında, "Adalet ve Asayiş İşleri" başlıklı bölümde, yargı ve güvenlik alanında yapılacaklar anlatılıyor:

"Çağın şartlarına uygun olarak, yargı bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi ilkelerinin fiilen hayata geçirilebilmesi için, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bağımsız olarak yetkilerini kullanmasını ve görevlerim yerine getirmesini sağlayacak bir düzenleme yapılacaktır. Bu hedefin gerçekleştirilmesi maksadıyla, Kurul'da görev alan yargıçların her türlü etkilerden uzak kalarak, yalnızca Anayasa, yasalara ve vicdani kanaatlerine göre karar vermelerine olanak sağlayacak tedbirler alınacaktır. Yargı bağımsızlığını tam olarak sağlamak üzere gerekli tüm yasal düzenlemeler, yönetimimiz döneminde gerçekleştirilecektir. Uygulamadaki yasalar gözden geçirilerek, günün şartlarına cevap vermeyen hükümler kaldırılacak, değişmesi gerekenler değiştirilecektir.

Mevcut yargı sistemindeki tıkanıklıklar giderilecek, davaların hızlı ve etkin sonuçlandırılması sağlanacak, yargı teşkilatı yeniden yapılandırılacak, yargı sisteminin modern araç ve gereçler ile takviyesi ve bilgisayar kullanımının yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar hızlandırılacaktır. Tutukevleri ile Ceza infaz kurumlarının kuruluş ve idaresi yeniden düzenlenecek, güvenlik ve disiplinin tam olarak sağlanması amacıyla buraların iç ve dış yönetim ve güvenliği Jandarma Genel Komutanlığı tarafından sağlanacak, hükümlülerin topluma yeniden kazandırılmasına önem verilecektir.

Ülkede asayiş ve güvenliğin daha kısa sürede ve etkin olarak sağlanması, istihbarat, kaçakçılık ve organize suçlarla mücadelede daha etkin olunması, uyuşturucu madde kaçakçılığı ile etkin mücadele edilebilmesi, trafik hizmetlerinin daha iyi sunulabilmesi ve kazaların azaltılması maksadıyla kolluk güçlerinin koordinasyonunu sağlayacak yeni bir yapı oluşturulacaktır."

Daha etkin koruculuk sistemi

Darbe sonrası "Milli Mutabakat Hükümeti"nin Kürt meselesine bakışı siyasi ve etnik ayrımcılık temelindeki sorundan tamamen bihaber bir dille ifadesini bulmuş:

"Güneydoğu Anadolu bölgesinin sorunları coğrafi, sosyal ekonomik nedenlerden, bölgenin feodal yapısından ve dış tertip ve tahriklerden kaynaklanmaktadır."

Akabinde konu Güneydoğu'daki "güvenlik" sorununa getirilerek, "Bölücü teröre karşı mücadelenin etkili biçimde sürdürülmesine kararlı şekilde devam edilecektir" dendikten sonra ekonomik önlemlere değiniliyor:

"Bu yaklaşımın sonucu olarak, bölgedeki ciddi boyutlu güvenlik sorunu, sosyal ve ekonomik çözümlerle ve uluslararası ilişkilerle birarada ve bütünlük içinde değerlendirilecektir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin kalkınma projeleri kapsamında tarım ve hayvancılığın yeniden geliştirilmesine yönelik projeler uygulamaya konulacaktır."

Bu noktada, Orgeneral Doğan ve arkadaşlarının Balyoz Hükümeti için uygun gördüğü "Güneydoğu siyaseti" koruculuk sisteminin kuvvetlendirilmesi üzerinden ifadesini buluyor:

"Bölgede her türlü kalkınmanın ve gelişmenin temeli asayiş ve güvenliğin tam olarak sağlanmasına bağü olduğundan, gerekli olan her türlü önlemin alınmasından ve uygulanmasından asla taviz verilmeyecektir. Bu kapsamda koruculuk müessesesi daha etkin hale getirilecek ve baskıcı feodal yapının dağıtılması için gerekli çalışmalara hız verilecektir. Bölgede hızla yayılan irticai ve bölücü unsurların faaliyetlerinin önlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır."

Terörle mücadele üst kurumu

Programın "Terörle Mücadele ve İç Güvenlik" başlıklı bölümün ilk paragrafları aynen şöyle:

"Uzun yıllardır ülkemizin güvenliğini, ekonomisini, iç politikasını, dış politikasını olumsuz etkilemekte olan terör, ülkenin kaynaklarını tüketmekte ve ülkenin gücüne ve hareket kabiliyetine sekte vurmaktadır. Çok yaygın olmamakla beraber terör tedirginliği ve kuşkusu devam ettiği sürece ülkenin gelişmesi, ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için gerekli bazı adımlar atılamamaktadır.

Bu nedenle mevcut yasalarla güvenliğin ve asayişin istenilen seviyede sağlanamaması durumunda her türlü tedbirin alınmasından çekinilmeyecektir.

Terörle mücadelenin daha etkin yapılması amacıyla kolluk güçlerinin tek elden yönlendirilmesini sağlayacak bir üst kurum oluşturulacaktır.

Terörün dış kaynakları üzerine gidilecek, teröre destek veren ülkelerle olan politikalar değerlendirilecek, terörün dış desteği gerek ülke bazında gerek örgüt bazında önlenmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda uluslararası girişimler yapılacaktır."

Silaha daha çok para

Daha sonra, silahlanma ve askeri konut harcamalarının artırılmasını öngören bölüm
geliyor:

"Vatanın ve ulusun bekası üe doğrudan ilgisi nedeni ile Süahlı Kuvvetlerle ilgili yatırım ve harcamalar ihtiyaçlar ve çağın gerekleri doğrultusunda artırılacaktır. Silahlı Kuvvetlerin modernizasyonu gayretlerine hız verilecektir. Silahlı Kuvvetlerimizin iç ve dış tehditleri caydırmada NATO ve BAB bünyesindeki faaliyetleri ulusal çıkarlarımızla paralel olarak sürdürülecektir. Süahh Kuvvetler mensuplarının üstün bir moralle hizmetlerinin devamım sağlamak için gerekli her türlü önlem alınacaktır. Ayrıca, Güvenlik Kuvvetleri mensuplarının mesken sorunlarının çözümlenmesi için konut yaptırılması ve satın alınması bir program dahilinde gerçekleştirecektir."

On bir yıllık temel eğitim

Program, "Eğitim ve Öğretim" başlığı altında zorunlu öğrenim süresinin on bir yıla çıkarılmasını öngörüyor:

"Ulusal eğitimin tüm kademelerinde, Atatürk ilke ve inkılaplarını özümsemiş, bilimsel düşünceye yatkın, bilgi çağının gereklerini yerine getirebilecek donanıma sahip insanlar yetiştirmek asıl hedefimizdir.

Zorunlu ve kesintisiz temel eğitimin öncelikle ıı yıla çıkarılması için gerekli çalışmalar yapılacaktır.

Tüm kademedeki okullar, bir plan çerçevesinde çağdaş eğitim araçları ile donatılacak, bilgisayar destekli eğitime hız verilecektir."

Biri okulları gözetleyecek

Aynı bölümün devamında, "Her seviyedeki özel eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilecektir. Bu kurumlarda yıkıcı, bölücü ve irticai faaliyetlerde bulunan sahip, yönetici ve çalışanlar hakkında Atatürk ilke ve devrimleri çerçevesinde gerekli yasal tedbirler alınacaktır" deniyor.

Özel üniversite kalmayacak

Ve özel üniversitelere son verileceği duyuruluyor:
"özel yükseköğretim kurumlan çağdaş etkin ve nitelikli hale getirmek için devletieştirilecektir. Eğitimin her kademesinde yurt olanaklarının artırılmasına özen gösterilecektir."

Ekonomide 1922'ye dönüş

Programın, "Ekonomik Politikalar" başlıklı bölümü Balyoz Darbesi'nin küreselleşmiş piyasa ekonomisine mesafeli, devletçi, ulusalcı bir çizgide iktisadi kararlar alacağının habercisi. Bu bölümün girişinde söz Mustafa Kemal'e bırakılıyor:

"Ebedi Şefimiz Atatürk'ün çizdiği yolda devlet kuruculuğu sorumluluğunu taşıyarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Anayasa'da belirtilmiş düzenini her ne pahasına olursa olsun korumak ve kollamak en birinci vazifemizdir. Büyük Atatürk, ı Mart 1922'de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu:

'Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır'. Atatürk, devletin tam bağımsız olabilmesi için ekonomik bağımsızlığın şart olduğunu vurgulamış ve kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi'ni düzenleyerek, kongrede, 'ulusal bağımsızlık ilkesi'nden kesinlikle taviz verilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır."

Avrupa Birliği eşittir Sevr

Darbe hükümetinin "Sevr sendromundan" mustarip ekonomik programında, devletçi ekonomi politikalar sayesinde "ülkenin bir zamanlar uçak satacak duruma geldiği" büyük bir ciddiyetle anlatılıyor ve Avrupa Birliği'ne olumsuz bakış gizlenmiyor:

"Cumhuriyetin kuruluş yıllarında kalkınmada uygulanan ulusal model üe çeşitli sahalarda büyük basanlar elde edilmiştir. Bu dönemde uygulanan model üe ülkemiz Belçika'ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Ancak 1945 yılından soma ülkemiz tekrar siyasi, kültürel, ekonomik yönlerden kuşatma altina alınmış; Batılı devletler, Atatürk döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB, IMF ve Dünya Bankası yoluyla uygulamaya başlamışlardır."

Para Fonu'na 'hayır'

Darbe hükümetinin ekonomi programı bu minval üzere devam ediyor. İzleyen bölümü, ara başlıklar eklemek dışında müdahale etmeksizin aynen aktarıyoruz:

"Bir taraftan uluslararası şirketler IMF ve Dünya Bankası yoluyla devletimizin bütçesine yön vererek ülkemizi kıskaca almaya çalışmakta, diğer taraftan da özeUeştirmeler, Kirlerin satışı, Uluslararası Tahkim, AB Ye uyum yasaları ve tahdit kanunlan Ue ulusal kaynaklarımız yabancılara peşkeş çekilmektedir.

Ekonomik bağımsızlık, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici hal almaktadır. Ülkeler, borçlandırma yöntemiyle borç veren güçlerin egemenliğine girmekte, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel tavizler borçlandırma yöntemiyle kolayca koparılmakta, kısaca yeni bir silahsız savaş dönemi yaşanmaktadır.

Ekonomik anlamda sınırların önemini yitirdiği günümüzde; küresel dünyaya hakim olan güçler, "ulus-devlet anlayışının gereksiz olduğu" fikrini empoze etmektedirler. Unutmayalım ki ulus-devlet fikrini yitiren halklar, iç ve dış her türlü tehdide açıktır ve çaresizdir. AB, IMF ve Dünya Bankası'nın baskılanyla çıkartılan kanunlar, çok ağır şartlara bağlanmış borçlar, mali yardım adı altındaki siyasi tavizler ulusal bağımsızlığımızı ortadan kaldırmaktır.

Darbeci ekip Türkiye'nin kalbine Balyoz indirdikten sonra kurduracağı yeni hükümetin programını da yazdı. Ulusalcı ve devletçi bir bakış taşıyan bu programda Cumhuriyetin ilk yıllarına özlem, topluma ve dünyaya tepki vardı

Doğal seleksiyon'un hâkim olduğu, yani güçlünün zayıfı yok ettiği serbest piyasa sisteminde, halk fakirliğe ve yokluğa doğru itilmektedir. Gelinen noktada emperyalist bir sömürü aracına dönen ekonomik sistemde halkın refahı ve ülkenin kalkınması yalnızca sözde kalmaktadır.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra uygulamaya konulan dış yardım ve borçlanmaya dayalı kalkınma politikalan, ülkemizin kalkınma çabalannı boşa çıkartmıştır. Kalkınma hamlelerini dış sermaye yatırımlarına bağlayan siyasi irade, yabancı sermayenin gelmesi için istenilen her şarta boyun eğmiş, yabancı yardımları almak için ulusal haklardan vazgeçerek ülkeyi satma noktasına getiren anlaşmalara evet demiştir.

Günümüzde dışarıdan alman kredilerin hepsi şartlara bağlıdır. Küresel sermayenin, IMF kredileri karşılığındaki istekleri sadece verdikleri paranın geri iadesi olmamaktadır. Dış kredilerin alınmasında uluslararası şirketlere verilen teşvik adı altındaki imtiyazlar, yerli üreticiyi rekabet edemez duruma getirmiştir.

Ekonomimiz, 1999 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesini yaşamıştır. 2000 yılında IMF, vereceği borç paranm karşılığında 'Ek Niyet Mektubu' adı altında Türkiye'den SEVR'den daha ağır şartların yerine getirilmesini istemiş, maalesef bu istekler 'Ek Niyet Mektubu' adı altında yerine getirilmiştir. Devletin ekonomi kurumlan, 'yüksek faiz, iç borç, dış borç ve döviz baskısı' altına alınarak etkisiz hale getirilmiş, diğer taraftan uluslararası şirketler kendilerine verilen imtiyazlarla ekonomiyi ele geçirmiş durumdadırlar. Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini karşılayamaz durumdadır.

Borçların karşılanması için halktan devamlı yeni vergiler alınmasını tavsiye eden IMF yetkilileri, uluslararası şirketlerin önündeki tüm engelleri kaldırmayı amaçlamışlardır."

Şirketlere de 'hayır'

"Son dönemde uluslararası şirketler ve onun uzantısı olan büyük sermaye grupları, üretimden ziyade 'parayla para kazanma' metodunu uygulamaktadırlar. Günümüzde kapitalist sömürü yönterninin adı ve adresi uluslararası şirketlerdir. Dünya ticaretinin % 6o'ı 500 büyük şirketin elindedir.

Ülkemizde uluslararası bir şirketin ortak olmadığı holding neredeyse yok gibidir. Bu şirketler, yalınmlar için gerekli sermayenin çok küçük bir bölümünü kendi imkanları ile sağlarken, % 80-90 gibi önemli bir kısmım ülkemiz kaynaklarından temin etmektedirler.

Ülke yönetimini elinde bulunduran hükümetler, maalesef ekonomi yönetimini IMF'ye devretmişlerdir. Seçim vaatleri arasında yer alan 'IMF ile yola devam' sözleri, ülke yönetiminin yabancı güçlere bırakıldığının apaçık delilidir.

IMF ve Dünya Bankası ülkemize ekonomik programlar tavsiye etmektedir. Ancak tavsiye edilen programların amacı, ekonomimizi istikrara kavuşturmak değil, küresel sermaye gruplarının ülkemizin pazar ve kaynaklarını ele geçirmesidir."

Ve özelleştirmeye de 'hayır'

"1999 yılında IMF, Türkiye'ye mali destekli yeni bir anlaşma yapılabilmesi için Bankalar Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası, Uluslararası Tahkim, Özelleştirme... gibi sözde reformların yapılması gerektiği bildirilmiştir. Uygulamaya sokulan bu sözde reformlar ile halkımız hızla yoksullaşırken, uluslararası şirketler ile onlann ortaklığı olan holdingler büyük kârlar elde etmişlerdir. Çıkanlan yasalarla devlet zarar eder hale getirilmiş, kâr getiren KİT'ler değerinin çok altında satılmak zorunda bırakılmıştır.

Küresel ekonomi anlayışında özelleştirme konusu, yabancı sermayenin bir ülkeye girmesi için önemle istenilen bir şarttır. Bu uğurda ülkemizde kâr getiren büyük KİT'ler, değerinin çok altında satılmaya başlanmıştır. Özelleştirmeler sonucunda istihdam daralmaya başlamış, yüz binlerce işçi işsiz kalmıştır. Ulusal menfaatleri gözetmeksizin, dışarıdan gelen baskılarla yapılan özelleştirmelerde, kurumlar adeta peşkeş çekilmiştir. Örneğin, Petrol Ofisi (POAŞ), 3 Mart 2000 tarihinde 1 milyar 260 milyon dolara satılmıştır. Ancak aynı tesisin tekrar kurulabilmesi için 8 milyar dolar gerektiği yetkililer tarafından belirtilmiştir.

Parayla para kazanmak amacıyla ülkeden ülkeye dolaşan para miktan, dünya ticaret hacminden neredeyse 20 kat daha büyük bir rakama ulaşmıştır. Bu kadar büyük miktann yıkıcı ve spekülatif etkileri ise herkesin malumudur."

Ekonomik savaş devam ediyor

"Küresel sermaye gruplarının yönetimindeki paralar uluslararası kuruluşların desteğiyle ülke ekonomilerine sokulmakta, daha sonra çıkartılan yapay krizler bahane edilerek ülkeleri terk etmeleri sağlanmakta, bu şekilde hedeflenen ekonomilerin çökmesi sağlanmaktadır. Kısaca günümüzde sıcak savaş yerini ekonomik savaşa bırakmış durumdadır.

Küresel sermaye gruplarının yönetimindeki paraların müdahale esnasında ülkemizden kaçmaması için yapılacak ilk iş, para kaçışım önleyici tedbirlerin alınması, daha somada parayla para kazanmak amacıyla ülkemize para girişinin yasaklanması olmalıdır. Bu amaçla para hareketliliğin merkezi olan banka ve borsaların kontrol altına alınması önem arz etmektedir.

Devletimiz borç yükünü çevirmek için Hazine ihaleleri ile bankalara başvurmak zorunda bırakılmıştır. Devletin para basma yetkisini kullanması, IMF ve Dünya Bankası yoluyla engellenmiş, bu yetki haksız bir şekilde bankalara ve parayla para kazanan küresel sermaye gruplarına aktarılmıştır.

Siyasi irade, piyasanın ihtiyacı olan emisyonu Merkez Bankası kanalıyla sağlayamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak ülkemizdeki bu açığı gidermekte ve böylece yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır. Para bulmanın tek yolu olarak IMF ve ABD Merkez Bankası'nı gören hükümet acziyet ve ihanet halindedir.

Kısaca gelinen bu süreçte ülkemizin, iç ve dış borçları 250 milyar doları bulmuş, yer altı ve yerüstü kaynaklan yabancılara satılmış, ülke yönetimi IMF, Dünya Bankası ve AB'ye teslim edilmiş, üretim nerdeyse sıfırlanarak ülke ihtiyaçları karşılanamaz hale gelmiş, Sevr anlaşması maddeleri tek tek uygulanarak Kurtuluş Savaşı öncesi duruma düşülmüştür.

Ekonomik bağımsızlığın sağlanması ve ulus-devlet anlayışının muhafazası, bağımsız bir devlet olmak için zorunluluktur. Ağır tavizler altında ezilip yok olmaya mahkûm edilen ve haklan gasp edilen ulusumuzun haklarını geri almak için müdahâle kaçınılmaz olmuştur.

ELVEDA PİYASA, ELVEDA DÜNYA

Darbeci subaylarla aynı ulusalcı-devletçi ideolojiyi paylaşan bir iktisatçının kaleminden çıktığı izlenimi veren yukandaki tahlillerin ardından, darbe hükümetinin alacağı önlemler sıralanıyor:

»1 Banka genel müdürlüklerine nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askerî personel atanacaktır. Askerî personele yardıma olmak üzere güvenilir üst düzey kamu grörevlfl eri yerleştirilecektir.

»2 Ülke dışına para çıkışının engellenmesi ve spekülatif para harekeüerinin önüne geçümesi amacıyla bankacılık işlemleri ikinci bir emre kadar geçici olarak durdurulacaktır.

»3 İrticai örgütlerin faaliyetlerinde kullandığı yıllık 50 milyar dolar civarındaki İslami sermaye kaynağı tespit edilerek el konulacaktır.

»4 İrticai örgütlere destek veren kişilerin bankalardaki paralanna el konulacaktır.

»5 Terör örgütlerine mensup kişüerin bankalardaki paralanna el konulacaktır.

»6 Yabancı şahıs ve şirketlerin bankalardaki paralarının öncelikle yurt dışına çıkışı engellenecek, aleyhte faaliyet gösteren yabancı uyruklu şahıs ve şirketlerin banka hesaplanna el konulacaktır.

»7 Azınlıklara ait bankalardaki paralann öncelikle yurt dışına çıkısı engellenecek, azmaklara ait şirketlerin banka hesaplanna el konulacaktır.

»8 İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) ve Altın Borsasına nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askerî personel atanacaktır. Askerî personele yardımcı olmak üzere güvenilir üst düzey kamu görevlileri yerleştirilecektir.

»9 İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) ve Alan Borsası ikinci bir emre kadar geçici olarak işleme kapatılacaktır.

»10 İrticai örgütlere ve terör örgütlerine üye ve/veya destek veren şirketlerin borsadaki hisselerine el konulacaktır.

»11 Borsada işlem yapan yabancıların yurtdışına para kaçrrmalan önlenecek, borsada işlem gören yabana ortaklı şirketlerin hisse senetlerine el konulacaktır.

»12 Giderek güçlenen irticai sermaye kamu denetimleri yoluyla kontrol altına alınıp gelişimi önlenecektir.

»13 Faizsiz bankacılık adı altında faaliyet gösteren İslami
finans kımımlannın kıımlmasına
izin veren yasalar iptal edilecek, bu kurumların varlıkları hazineye aktarılacaktır.

»14 Banka ve borsalardaki bireysel ve kurumsal hesaplar incelenecek, irticai unsurlara ait hesaplara el konulacaktır.
»15 T.C. Merkez Bankası'na ve Darphaneye nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askeri personel atanacaktır. Askeri personele yardıma olmak üzere güvenilir üst düzey kamu görevlileri yerleştirilecektir.

»16 Türk parasını koruma kanunu gereğince döviz giriş ve çıkışlan kontrol altına alınacaktır.

»17 Merkez Bankası alan rezervleri güvence altına alınacaktır.

»18 İç ve dış borçların faizleri silinecek, anaparalannın geri ödemesi ise milli mutabakat sağlanıncaya kadar ertelenecektir.

»19 Yurtiçi ve yurtdışı borçlann ödenmesi ikinci bir emre kadar durdurulacak, müteakip safhada ödenmesi için para basımı yoluna gidilecektir.

»20 IMF gibi gayrı milli uluslararası kuruluşlarla yapılan anlaşmalar feshedilerek tam ekonomik bağımsızlık elde edilecektir.

»21 özeUeştirme yoluyla değerinin çok alanda fiyatlarla satılan Kirlerin yönetimine el konulacak, en kısa sürede devletieştirilmeleri sağlanacaktır.

»22 Stratejik öneme sahip işletmeler devletleştirilecektir.

»23 Lüzumu halinde, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında olduğu gibi özel teşebbüsün imkanlarına % 4o'a varan oranlarda, bedeli sonradan ödenmek üzere el konulacaktır.

»24 İran, Arap ve Körfez ülkeleri ile ekonomik ilişkiler sonlandınlacak, yapılan anlaşmalar tekrar gözden geçirilecektir.

»25 Uluslararası şirketlere tanınan imtiyazlar kaldırılarak uluslararası şirketlerin mal varlıklarına el konulacaktır.

»26 Uluslararası şirketlerin ortak olduğu holdingler devletleştirilecektir.

»27 Misyonerlik faaliyetlerinde kullanılan AB fonlanna el konulacaktır.

»28 Servet ve lüks tüketim mallanndan alınan vergilerin yeterince artınlmasıyla elde edilecek kaynaklarla bu güne kadar yapılmayan yatinmlara süratle başlanılacaktır.

»29 Lüks tüketim vergisi kapsamında özel lüks kara, hava, deniz araçlarının (yat, tekne, kotra) vergileri arttinlacaktir.

»30 İvedilikle nerden buldun yasası çıkanlarak, yasa kapsamında servetin kaynağına ilişkin yeterli izahatta bulunamayanların servetlerine el konulacaktır.

»31 Tüm büyük şirket ve holdinglerin yönetim ve denetim kurullanna nitelikli, uzman muvazzaf veya emekli askeri personel atanacaktır.

»32 Bütçe açıklanna neden olan sosyal güvenliğin ıslahı için, emeklilik yaşı erkeklerde 70' e, kadınlarda 65'e çıkanlacaktır."

DAR UFUKLU DIŞ POLİTİKAYA DÖNÜŞ

Darbe hükümetinin programının "Dış Politika" başlıklı son bölümünde ise geçmiş hükümetler "teslimiyetçi" olmakla eleştiriliyor:

"Özellikle geçmiş hükümetler döneminde erozyona uğratıldığı görülen bu dış politikanın yürütülmesinde, ülkenin uluslararası alanda gösterdiği teslimiyetçi tavrın etkilerinin silinmesi çok önemli bir hedef olacaktır." Devamını yine ara başlıklar ekleyerek özetliyoruz:

Avrupa Atatürk'ü aşındıramaz

"Avrupa Birliği ile ilişkilerde ulusal egemenliğin ve Atatürk devrimlerinin aşınması anlamına gelecek, özellikle Yunanistan ve Güney Kıbns Rum Kesimi'nin şantajlarına boyun eğen ve Türk milletini etnik azınlık temelli bölme amaçlı politikalar terk edilecektir. Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde onurlu bir duruş sergileyecektir. Yönetimimiz Yunanistan'la aramızdaki kara sularının 12 müe çıkarılması, adalar ve Kıbns sorunu gibi önemli ve ciddi sorunlarda ulusal çıkarlanmızın korunmasında taviz vermeyecektir."

Saygısız AB'den vazgeçebiliriz

"Avrupa Birliği'nin üyelik için başka ülkelerden talep etmediği koşullann, hiçbir perspektif sunulmadan, boş vaatlerle, Türkiye'nin tek taraflı tavizler vermesi sağlanarak dayatılmasını kabul etmeyecektir. Avrupa Birliği'nin Türkiye'nin bu onurlu ve kişilikli dış politikasına saygı göstermemesi halinde, AB'ye tam üyelik hevesiyle bugüne kadar yapılan tüm taahhütler ve kurulan ortaklıklar gözden geçirilecektir.

Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği üe ülkemizin milli bir davası olan Kıbrıs konusunu ilişkilendiren tüm dayatmalara karşı çıkacaktır."

K. Irak'a karşı tedbir alınır

"Irak'ın kuzeyindeki güvenlik boşluğundan istifade ile ülkemize yönelen terör odaklarının yok edilmesi için her türlü tedbire başvurulacaktır. Irak'taki Türkmen topluluklarının çıkarlannın gözetilmesi de Irak politikasının en önemli unsurlanndan biri olacaktır."

Ilımlı İslam'a geçit yok

"Türkiye'ye, bölgede radikal dînî oluşumlara karşı desteklenen 'ılımlı İslam' kimliğinin örnek ülkesi rolü biçilmesine ve bu çerçevede Cumhuriyet'in yapısında köklü değişikliklere yol açabilecek politikaların dayatılmasına kesinlikle izin verilmeyecektir."

ABD ve Rusya'yla sıkı işbirliği

"Amerika Birleşik Devletleri ile NATO üyeliği ve müttefiklik seviyesinde sürdürülen savunma ağırlıklı işbMiğinin güçlendirilmesine ve özellikle ticari ve ekonomik konularda da işbirliği seviyesinin yükseltilmesine çalışılacaktır.

Rusya ile enerji, ticaret ve turizm gibi alanlarda var olan ve giderek gelişen yakın ilişkilerin siyasi açıdan da desteklenmesi önem arz etmektedir. Rusya ile bölgesel konularda daha yakın görüş alışverişi içerisinde bulunulması kaçınılmaz ve 'elzemdir."

Taraf