31 Aralık 2009 Perşembe

Sınırlar ne işe yarar? (Mehmet Şeker)

Steven Spielberg'ün gerçek bir olaya dayanarak çektiği ve Tom Hanks'in başrolde oynadığı Terminal filmi, acılı bir komedidir. Viktor Navorski, New York Havaalanı'nda mahsur kalır ve orada yaşamaya başlar.

Bir ülkeden çıkıp başka bir ülkeye geçmek her zaman kolay olmaz. Pasaport, vize, sorgu sual, arama tarama... Bazen eziyete dönüşür. Kitaplarda ve filmlerde ayrıntılı örnekleri çok...

Avrupa bu işi çözdü. Avrupa Birliği vatandaşları, elini kolunu sallaya sallaya ülkeden ülkeye dolaşabiliyorlar. Biz de "komşularımızla sıfır sorun" esasından hareketle, bu yolda yavaş yavaş ilerlemeye başladık. (Günün birinde, kendi içimizde de sıfır sorun formülüne geçebiliriz belki.)

* * *

Suriye ile vize kaldırıldıktan sonra ilk gidişimizde kuşlar gibi geçtik sınırdan.

Pasaportlara bile bakan olmadı. Bir selam ile girdik, hoşgeldiniz deyip el salladılar.

Sınır dediğimiz, insanların kendilerine getirdikleri sınırlamadan başka nedir ki?

Toprak aynı toprak... Gökyüzü aynı gökyüzü... Fırat aynı Fırat... Evler aynı, insanlar aynı, kıyafetler aynı... Keçiler koyunlar, tavuklar horozlar aynı... Çocukların gülüşleri tıpatıp...

Araya bir duvar çekmişiz... Siz buraya geçemezsiniz, biz oraya geçemeyiz. Niyetlenen olursa da canından bezdiririz demiş ve yıllardan beri öyle yapmışız.

Hâlbuki yüzyıllarca aynı ülkeydik, aynı millettik.

Birileri geldi ve araya sınır çizdi diye seneler boyunca düşman bildik birbirimizi.

Yetmezmiş gibi bir de sınır boyunca tarlalara mayın döşedik.

* * *

Rakka Valisi sınırda karşıladı ve şehri gezdirdi.

Rakka'nın Sıffin Savaşı'nın yapıldığı yer olduğunu öğrendik.

Oradan Halep'e geçtik. Meşhur Halep Kalesi'ni ve çarşılarını dolaştık. Esnafla kendi dilimizden konuştuk. Alışverişlerde paramız geçer akçeydi. Kardeşliğin, elle tutulur hale geldiğini gördük.

* * *

Halep'e ulaşmak biraz maceralı oldu. Önde polis araçları, konvoy halinde gidiyoruz.

Bir ara konvoydan koptuk. Şanlıurfa Valisi ve birkaç araç ilerledi, biz geride kaldık.

Rastladığımız polislerden yardım istedik. Motosikletli bir polis düşün peşime dedi, sireni açtı, tam gaz bastı, biz de takip ediyoruz. Kırmızı ışık, sarı ışık demeden geçtik.

Bir yere kadar getirip bıraktı. Bu yoldan devam edin dedi.

Az ileride başka bir polis arabası aldı bizi. Üç araç peşpeşe giderken, önümüzdeki birden yavaşlamaya başladı. Benzini bitmiş.

Yol kenarında durduk. Polisler bagajlarından bir hortum ve plastik bidon çıkardılar. Kendi araçlarından çektikleri benzinle takviye yaptılar. İlk istasyona kadar gittik.

Yolda benzini biten aracı kullanan arkadaşımız, tam o sırada "Ben size yolda kalan adam fıkrası anlatayım mı?" diyerek söze başlamak üzereymiş meğer.

* * *

Suriyeliler tatlıyı çok seviyor, şekeri fazla kullanıyorlar. Çaylar şekerli geliyor. Ne kadar çok tatlı ise, o kadar itibar göstermiş sayıyorlar. Bazı yerde şerbetten bile daha tatlı gelen çaylardan birer yudum içebildik. Sonra şekersiz çay istemek zorunda kaldık.

Biz o kadar tatlıya alışkın değiliz. "Ne Şam'ın şekeri, ne arabanın tekeri" sözü orada vücut buldu. Ancak bu ifadede, asla tepeden bakma ve itiraz yoktu.

Park ettiğimiz yerde, arabaların tekerine kelepçe takmışlar. Peşin ödenen park süresini aştığımız için. Ödemeyi yaptık ve kelepçeler çözüldü.

* * *

Bir gece kaldıktan sonra ertesi geceki dönüş yolculuğu daha maceralı oldu. Rakka'ya uğramadan kestirme yoldan gideceğiz diye az daha Irak'a girecektik. Hem gece, hem sis...

Ak saçlı kara bahtlı şoförümüz, 63 plakalı bir kamyonun peşine takıldı.

İyi de dedik, nereden biliyorsun Urfa'ya gittiğini? Belki adam Irak'a mal taşıyor!

Sonunda kornayla, selektörle uyararak durdurduk ama yol ıssız olduğu için adam biraz korktu. Sadece yol danışacağımızı anlayınca rahatladı ve sükûnetle tarif etti:

"Yanlış yoldasınız, geri dönün, sola sapın, şu kadar gittikten sonra şöyle yapın, böyle yapın..."

Hızlandık... Çukurdu, tümsekti demeden gazladık. Hâlbuki siste ve kasiste daha fazla dikkatli olmak gerekir... Netice, hudut kapısının kapanış vakti gelmeden sınırı aştık, Şanlıurfa'ya vardık, çay dedik.

Mehmet Şeker

Yeni Şafak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder