31 Aralık 2009 Perşembe

Ertuğrul Bey'ciğim şiiri (Salih Tuna)

Hürriyet'te 20 yıl süren Ertuğrul Özkök dönemi kapandı. Gazeteler

"It was a good life" diyerek veda ederken bize,

Renkli Türkçe gözyaşlarımızla kalakaldık öylece.

Belki dediğin gibi rahatladın gerçekten,

"Tüy gibi hafifim" derken haklısın belki,

Zaten hep hafiftin desek de faydasız artık.

Gitme dur, n'olursun!

Öksüz bırakma "sitcom" gazeteciliğini,

Sap gibi ortada kalmasın Ahmet Hakan kardeşim.

Haydi git yalan söyledim,

Senin halin hiç uymaz o şarkıya,

"Yıllar sonra dün gece ilk kez 7 saat uyku uyudum" demişsin madem,

Haydi git.

Git ama unutma,

Sen uyursan, Tufan Türenç uyursa,

Özdemir İnce'ler uyursa,

Nasıl uyanık kalacak bu millet!

Yedi saat uyudun da ne oldu sanki!

Anında uyandı Mehmet Yakup Yılmaz,

Ruşen Çakır'ın "Basın Odası"nda,

Yumdu gözünü açtı ağzını:

"Doğan Grubu'nun hükümetle yaşadığı sorunlar, '411 el kaosa kalktı' gibi manşetler… Bunlar haliyle bir yayın yönetmenini yıpratır…"

Vay uyanık vay!

Fırsat bilip uyumanı, bak nasıl da satıyor seni.

Gerçi bu saatten sonra kim satarsa satsın koymaz sana,

Ama…

Daha gözyaşlarımız kurumadan yanaklarımızda,

Böyle "dalyanak" bir açıklama yine de koyuyor adama.

Üstelik…

"Zor duruma düşünce meydanlara çıkıp bizlere sallayan ilk Başbakan da Recep Tayip Erdoğan değil. Göreceksiniz, sonuncusu da olmayacak…" diye efelenen kendisi değilmiş gibi.

Kaptanıydın amiral gemisinin,

Bilmediğin, girmediğin konu yoktu,

"Tesettür faciası" manşeti için testisten girer,

Papa'nın İstanbul ziyareti vesilesiyle teslisten çıkardın.

Ne renkli adamdın sen Ertuğrul Bey'ciğim,

Bir barışseverdin bir savaşçı,

Bir demokrattın bir darbesevici,

Bir Başbakana el uzatmalıyız derdin,

Bir Başbakan bize el uzatsın diye yalvarırdın.

"Ertuğrul Özkök medyanın Turgut Özal'ıdır" demiş, Cüneyt Ülsever.

Fena yanılıyor çakma liberal,

Turgut Özal olmak sınırlar seni.

Hem Özal, hem Demirel'sin sen,

Hem Mesut Yılmaz, hem Çevik Bir

Hem Tansu Çiller, hem İlker Başbuğ,

Hem İlhan Selçuk, hem Hasan Cemal,

Hem Aydın Doğan…

Hem parayı veren düdüğü çalar,

Fena yanılıyor senin çakma liberal.

Yeryüzünün hangi Turgut Özal'ı,

"Her şey hukuktan ibaret değil" diyebilir ki!

Ne güzel genel yayın yönetmeniydin Ertuğrul Bey'ciğim,

Bir öyleydin, bir böyle,

Beyninin kozmik odalarını açardın herkese,

En kabız köşe yazarı gününü kurtarırdı sayende.

Ah Ertuğrul Bey'ciğim artık kalemim kalkmaz sana!

Altmışlı yıllarda olaylar yaratan bir oyunu vardı Aydın Engin'in,

"Devr-i Süleyman"dı adı,

Süleyman Demirel devrilince,

"Devrik Süleyman"a dönüştü, Dostlar Tiyatrosu'nda.

Devr-i Ertuğrul'a çok söyledim, çok çaktım,

Lakin ağzımı açmam Devrik Ertuğrul'a.

Bakarsın Umre'ye gideriz birlikte,

Devenin yularını veririm eline,

Tavaf ederken düşünemezsin Dan Brown'u

(……)

Ah Ertuğrul Bey'ciğim artık kalemim kalkmaz sana!

Not: Parantez içine gazetem değil,

bizzat ben "sansür" uyguladım.

30 Aralık 2009 Çarşamba, Nev-i Cafe, Haliç

Salih Tuna

Yeni Şafak

Sınırlar ne işe yarar? (Mehmet Şeker)

Steven Spielberg'ün gerçek bir olaya dayanarak çektiği ve Tom Hanks'in başrolde oynadığı Terminal filmi, acılı bir komedidir. Viktor Navorski, New York Havaalanı'nda mahsur kalır ve orada yaşamaya başlar.

Bir ülkeden çıkıp başka bir ülkeye geçmek her zaman kolay olmaz. Pasaport, vize, sorgu sual, arama tarama... Bazen eziyete dönüşür. Kitaplarda ve filmlerde ayrıntılı örnekleri çok...

Avrupa bu işi çözdü. Avrupa Birliği vatandaşları, elini kolunu sallaya sallaya ülkeden ülkeye dolaşabiliyorlar. Biz de "komşularımızla sıfır sorun" esasından hareketle, bu yolda yavaş yavaş ilerlemeye başladık. (Günün birinde, kendi içimizde de sıfır sorun formülüne geçebiliriz belki.)

* * *

Suriye ile vize kaldırıldıktan sonra ilk gidişimizde kuşlar gibi geçtik sınırdan.

Pasaportlara bile bakan olmadı. Bir selam ile girdik, hoşgeldiniz deyip el salladılar.

Sınır dediğimiz, insanların kendilerine getirdikleri sınırlamadan başka nedir ki?

Toprak aynı toprak... Gökyüzü aynı gökyüzü... Fırat aynı Fırat... Evler aynı, insanlar aynı, kıyafetler aynı... Keçiler koyunlar, tavuklar horozlar aynı... Çocukların gülüşleri tıpatıp...

Araya bir duvar çekmişiz... Siz buraya geçemezsiniz, biz oraya geçemeyiz. Niyetlenen olursa da canından bezdiririz demiş ve yıllardan beri öyle yapmışız.

Hâlbuki yüzyıllarca aynı ülkeydik, aynı millettik.

Birileri geldi ve araya sınır çizdi diye seneler boyunca düşman bildik birbirimizi.

Yetmezmiş gibi bir de sınır boyunca tarlalara mayın döşedik.

* * *

Rakka Valisi sınırda karşıladı ve şehri gezdirdi.

Rakka'nın Sıffin Savaşı'nın yapıldığı yer olduğunu öğrendik.

Oradan Halep'e geçtik. Meşhur Halep Kalesi'ni ve çarşılarını dolaştık. Esnafla kendi dilimizden konuştuk. Alışverişlerde paramız geçer akçeydi. Kardeşliğin, elle tutulur hale geldiğini gördük.

* * *

Halep'e ulaşmak biraz maceralı oldu. Önde polis araçları, konvoy halinde gidiyoruz.

Bir ara konvoydan koptuk. Şanlıurfa Valisi ve birkaç araç ilerledi, biz geride kaldık.

Rastladığımız polislerden yardım istedik. Motosikletli bir polis düşün peşime dedi, sireni açtı, tam gaz bastı, biz de takip ediyoruz. Kırmızı ışık, sarı ışık demeden geçtik.

Bir yere kadar getirip bıraktı. Bu yoldan devam edin dedi.

Az ileride başka bir polis arabası aldı bizi. Üç araç peşpeşe giderken, önümüzdeki birden yavaşlamaya başladı. Benzini bitmiş.

Yol kenarında durduk. Polisler bagajlarından bir hortum ve plastik bidon çıkardılar. Kendi araçlarından çektikleri benzinle takviye yaptılar. İlk istasyona kadar gittik.

Yolda benzini biten aracı kullanan arkadaşımız, tam o sırada "Ben size yolda kalan adam fıkrası anlatayım mı?" diyerek söze başlamak üzereymiş meğer.

* * *

Suriyeliler tatlıyı çok seviyor, şekeri fazla kullanıyorlar. Çaylar şekerli geliyor. Ne kadar çok tatlı ise, o kadar itibar göstermiş sayıyorlar. Bazı yerde şerbetten bile daha tatlı gelen çaylardan birer yudum içebildik. Sonra şekersiz çay istemek zorunda kaldık.

Biz o kadar tatlıya alışkın değiliz. "Ne Şam'ın şekeri, ne arabanın tekeri" sözü orada vücut buldu. Ancak bu ifadede, asla tepeden bakma ve itiraz yoktu.

Park ettiğimiz yerde, arabaların tekerine kelepçe takmışlar. Peşin ödenen park süresini aştığımız için. Ödemeyi yaptık ve kelepçeler çözüldü.

* * *

Bir gece kaldıktan sonra ertesi geceki dönüş yolculuğu daha maceralı oldu. Rakka'ya uğramadan kestirme yoldan gideceğiz diye az daha Irak'a girecektik. Hem gece, hem sis...

Ak saçlı kara bahtlı şoförümüz, 63 plakalı bir kamyonun peşine takıldı.

İyi de dedik, nereden biliyorsun Urfa'ya gittiğini? Belki adam Irak'a mal taşıyor!

Sonunda kornayla, selektörle uyararak durdurduk ama yol ıssız olduğu için adam biraz korktu. Sadece yol danışacağımızı anlayınca rahatladı ve sükûnetle tarif etti:

"Yanlış yoldasınız, geri dönün, sola sapın, şu kadar gittikten sonra şöyle yapın, böyle yapın..."

Hızlandık... Çukurdu, tümsekti demeden gazladık. Hâlbuki siste ve kasiste daha fazla dikkatli olmak gerekir... Netice, hudut kapısının kapanış vakti gelmeden sınırı aştık, Şanlıurfa'ya vardık, çay dedik.

Mehmet Şeker

Yeni Şafak

27 Mayıs bir 'operasyon' muydu? (Fehmi Koru)

27 Mayıs (1960) askeri müdahalesini gerçekleştirenlerden bazılarının kaleme aldıkları anılarda, bir 'mangalda sucuk partisi' sahnesi vardır. Birkaç arkadaş bir yandan sucuklarını yerken bir yandan da ülkenin siyasi kadrolar tarafından yanlış istikametlere götürüldüğünü kendi aralarında konuşmaya başlar... Genellikle, “27 Mayıs'ın temelleri o sucuk partisinde atılmıştır” diye sona erer anlatım.

“Darbenin arkasında Amerikan parmağı var mıydı?” sorusuna, bütün darbeciler adına Sami Küçük geçen yıl çıkan anılarında cevap veriyor. Yetişme tarzı ve eğitim gördüğü yerler açısından Amerikalılar ile en sık görüşen MBK üyesi olduğunu belirten Küçük, ardından şunları yazıyor: “İngilizce bilen diğer MBK üyeleriyle yaptığım görüşmelerde, Amerikalıların bizi ihtilâle teşvik eden söz ve imalarla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sorduğumda hep hayır cevabı aldım...” (Rumeli'den 27 Mayıs'a, s. 156)

Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesiyle ilgili yazılmış bilimsel eserlerin çoğunda müdahaleye sebep olarak gösterilen ise, Başbakan Adnan Menderes'in Washington ile uyuşamadığı ve Moskova ile yakınlaşma girişimini başlattığıdır.

1959 yılının sonlarına doğru (7 Ekim) Başbakan Menderes CENTO toplantısına katılmak üzere Amerika'ya gitmiş, ondan iki ay sonra da (6 Aralık) ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Menderes ABD'deki temaslarından memnun dönmemiştir Türkiye'ye; Eisenhower ise Ankara'da aradığını bulamamıştır.

Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile yakınlaşma açılımı arayışına girdiği anlaşılıyor o dönemde; bilinen, Başbakan Menderes'in 1960 yılı Haziran ayında Moskova'yı ziyaret etmeye hazırlandığıdır... Ziyaret yapılamaz, çünkü 27 Mayıs (1960) sabahı, Türkiye, “Türk Silâhlı Kuvvetleri idareye el koymuştur; NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız” diyen tok bir sesle uyanır.

Kendi ifadelerine göre, sucuk partisinde birbirlerini etkileyen, Amerikalılar ile görüşse bile etkisi altında kalmayan bir subay grubu kendiliğinden idareye el koymaya karar vermiş oluyor.

Acaba?

Bir de alternatif bir tarih denemesine girişelim: 1948 yılında, yani DP henüz iktidara gelmeden önce, 16 kişilik bir askeri heyet, Amerikan Kara Hava Harp Akademisi'ne gönderilir. Dünyada henüz yaygın bir 'gerilla' faaliyeti görülmezken, Georgia eyaletinde, 'gayr-ı nizami harp', 'gerilla ve kontrgerilla' eğitimi alır bu grup...

Yalnız değildirler; Bolivya'dan, Şili'den, Arjantin'den gelmiş Güney Amerikalı subaylarla birlikte eğitim görürler. Türkiye gibi bu ülkeler de 1960'lardan sonra sürekli askeri darbe ikliminde yaşayacak ve ABD'de eğitim görmüş subaylar hem darbelerde hem de sonrası dönemlerde önemli görevler üstleneceklerdir.

Türkiye'den gönderilen 16 kişilik kafilenin her birinin isimlerini maalesef kaydetmiyor tarihler, ancak anılarında bundan ve 1960'ın hemen öncesinde ABD başkenti Washington'da Pentagon'daki NATO Türk Temsil Heyeti içerisinde görev yaptığından söz eden birini tanıyoruz: 27 Mayıs sabahı bütün Türkiye'yi tok sesiyle uyandırıp “NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız” mesajını veren kişi...

'Kozmik oda' vesilesiyle Seferberlik Tetkik Kurulu gündeme oturdu ya, o kurulun daha NATO üyesi olmamızdan önce başlamış faaliyeti çerçevesinde bugüne kadar neler yaptığına dair ortalığa dökülen bilgiler arasında unutulmaması için, 'bütün darbelerin anası' olan 27 Mayıs'ta bu önemli birimin oynadığı muhtemel role de dikkat çekmek istedim.

Yargıçların sürdürdüğü 'kozmik oda' araştırması bakalım bu alternatif tarih okumasını doğrulayacak mı?

Fehmi Koru

Yeni Şafak

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür (Atılgan Bayar)

Bu satırların yazarı, bir çatal ve bir bıçak kullanmak suretiyle ellerini dokunmadan bir elmayı önce soyup, sonra dilimleme yeteneğine mazhardır.
Yine bu satırların yazarı, tavuk kanadını, yine elini kullanmadan çatal ve bıçak ile yemek yüzünden dostlarının hayretlerine maruz kalmıştır.
Ve fakat, bu satırların yazarı bu kompleksli 'Doğulu oryantalist', 'beyaz zenci' tavırlarından çok zaman önce nedamet getirmiş, artık elmayı katır kutur yiyebilme ve tavuk kanadını afiyetle sömürebilme nimetine yeniden kavuşmuştur.
Şimdi siz sevgili karilerim, memleketin bu ahval ve şeraiti içinde nereden çıktı bu yeme içme adabı sohbeti diye sual edeceksiniz.
Şuradan çıktı efendim: Bir vakittir twitter namlı sosyal ortamda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın tavuğu el ile yemesinden neşet eden bir tartışma sürüyor.
Memleketin medeni olduğunu vehmeden eşhası, bunu pek bir vahşi buluyor.
Hatta bu eşhas, Amerikan Başkanı Obama'nın tavuk kanadını el ile yemesini de pek bir görgüsüz ve cahilane karşılıyor.
Yani ya, Amerikan elitine de görgü dersi veriyor.
Binaenaleyh, bazı nimetleri çatal bıçak kullanmadan yiyenleri hor görüyor. Medeniyet dışı diye tasnif ediyor.
Ben şahsen kendilerine, twitter nam alemde, farklı medeniyetler bulunduğunu ve o medeniyetlerin farklı gelenek ve görenekleri olduğunu izah etmeye çalıştım.
Söz temsili, annelerinin pişirdiği pilavı Çin çubuğu ile yemenin görgüsüzlük olacağını, tavuk kanadının Amerika'nın elitleri arasında dahi elle yenip aksinin görgüsüzlük olarak anlaşıldığını belirttim.
Ve fakat bana, tıpkı 1930'lu yılların faşizminden mülhem, 'tek medeniyet vardır' teziyle cevap verme cüretini gösterdiler.
Her ne kadar kendilerine, burada kullandıkları 'medeniyet' kelimesinin 'medine'den geldiğini ifade etsem de, buna kulak asmadılar.
Zira bunun kabulü, tezlerinin yer ile yeksan olması manasına geliyordu.
Velhasıl, usanmadım, bıkmadım, Hıristiyan öğretisinin 'modus operandi' kavramını da açıklamaya çalıştım.
İman ettikleri 'tek medeniyet'in özü bile, insanların kendi kültürleri dairesinde 'eylemesine' imkan vermek istiyor; çatalı sağ elle tutanları, tavuğu eliyle yiyenleri medeniyet dışı görmüyordu.
Böylece bir 'modus vivendi,' yani kültürler arası ateşkes tesis etmeyi umuyordu.
Gelin görün ki, twitter'a yuvalanmış 'beyaz zenciler', bu 'Doğulu oryantalistler' sözlerime kulak asmadı.
'Tek medeniyet vardır' tezini slogan gibi tekrarladılar.
Oysa, tek medeniyet olsa, bizim medeniyetimiz karşısında böyle afra tafra yapan Bihruz beyler, mon beyler evlatlarını sünnet ettirmez; kayınpederlerinin ellerinden öpmezdi.
Ve fakat bu Bihruz beylerin böyle bir yarılma ile malul olduğunu bildiğimizden, sesimizi fazla çıkartmadık.
Bizim çatal bıçak kullanma maharetini bilen zat-ı şahanelerine, 'görgüsüz mü, cahil mi' olduğumuz sorusunu tevdi etmekle yetindik.
Bir twitter macerası da böyle nihayetlendi. Ama benim içimi, kendi medeniyetine bu denli ecnebileşmiş münevverimiz namına bir utanç kapladı.
Eyvallah. Amerikan keşfi tavuk kanadını çatal bıçakla yiyip, Amerikalıların nezdinde komik olabilirler. Bunu Türklere afralanıp tafralanarak teklif edip, Anadolu'da da komik olabilirler. Bu kendi bilecekleri iş.
Ama mesele gelip, Türk'ün 'modus operandi'sini aşağılamaya dayanınca insanın sabrı taşıyor.
Bundan sonra bendenizi monşer muhitlerinde çatalı sağ el ile tutarken görürseniz şaşırmayınız.
Bu radikal isyanımın sebebi, 'sonradan gurme' takımıdır.

Atılgan Bayar

Akşam

Harikulade bir yol arkadaşlığı ( Ertuğrul Özkök)

22 MART 1990 günü, adım Hürriyet Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olarak künyeye girdiği gün, kendime 5 yıllık bir süre biçmiştim.

43 yaşımdaydım.

Geçmişimde sadece 3.5 yıllık bir gazetecilik tecrübem vardı.


Gazete nasıl yapılır bilmiyordum.


Bagajımdaki tek sermaye, dünyanın nereye gittiğini anlama ihtirasıydı.


Hürriyet, çocukluğumdan beri evimize giren gazeteydi.


Türkiye’nin en büyük gazetesiydi.


“Gazete” denince akla ilk gelen isimdi.


Ben kendime 5 yıl biçmiştim, ama bu mesleğin eskileri, en fazla bir yıl ömür biçiyordu.


Çünkü Ankara’dan gelmiş, aklı havada bir öğretim üyesiydim.

* * *



Kader beni de yanılttı.


Bana bir yıl ömür biçenleri de.


Tam 20 yıl bu koltukta oturdum.


Bunun son beş yılında ise oturmak zorunda kaldım.


Hürriyet’in genel yayın yönetmenliği koltuğu, Türk basınında yönetici olarak gelinebilecek en yüksek mertebedir diye düşündüm.


Daha doğrusu ben mütevazı davranıp düşünmesem bile, başkaları, Hürriyet’e atfettikleri değerlerle, bunu aklıma soktular, böyle düşünmeye ikna ettiler.


Neticede bugün geldiğim noktada artık buna bütün kalbimle inanıyorum.


Hürriyet
Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği, bu meslekte yönetici olarak gelinecek en yüksek mertebedir.

* * *


Değerli Hürriyet okurları, 2 Ocak itibariyle Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevinden ayrılıyorum.


Bu görevin büyüklüğü kadar, ağırlığı ve meşakkati de büyüktür.


Kendime biçtiğim sürenin 15 yıl fazlasıyla yapmak, üzerimde büyük bir yorgunluğun da birikmesine yol açtı.


Hayatım boyunca en çekindiğim duygu, koltuğuna yapışmış yönetici izlenimi vermekti.


Bilmenizi isterim ki, bu kadar uzun süre bu koltukta oturmamın nedeni böyle bir ihtiras değil, mesleki bir kaderin cilvesiydi.


Bu kaderin tecellisini sağlayan ise patronum Aydın Doğan’ın arkamda durması ve beni hep desteklemesiydi.


O destek hiçbir zaman bitmedi ve bitecek gibi de görünmüyordu.


Ama benim mecalim yetmedi.


O nedenle, bu yazıyla hepinize genel yayın yönetmeni olarak veda ediyorum.


Artık yoluma Hürriyet camiasının bir yazarı olarak devam edeceğim.



Yerime, Hürriyet’ten hepinizin çok iyi tanıdığı başarılı bir gazeteci geliyor.


Enis Berberoğlu ile 1989 yılında Hürriyet’in Ankara bürosunda birlikte çalışmaya başladık.


Ben İstanbul’a gelince, o da burada görev aldı ve adına toz kondurulamayacak bir gazetecilik kariyeri yaptı.


Sadece meslektaş olarak değil, dost olarak da bütün bu yılları birlikte geçirdik.


Ekonomik ve siyasi krizleri birlikte yönettik. İyi günleri birlikte yaşadık, zor günleri birlikte geçtik.


Neticede, karakteri, gazeteciliği ve geçmişte yaptığı işlerle hak ettiği bu mevkiye geldi.


Hürriyet’in onunla daha da ileri gideceğine olan inancım tamdır.

* * *


Değerli Hürriyet okurları.


Gerçek gazeteci bir patronla çalıştım.


Bana sadece, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel ilkelerini talimat olarak verdi.


Son 10 yılda Doğan Ailesi’nin yetiştirdiği vizyoner bir İcra Kurulu Başkanı olan Vuslat Doğan Sabancı ile çalıştım.


Bu yıllar boyunca Doğan Ailesi’nin bütün fertlerinden sadece destek gördüm.


Hürriyet’te mükemmel bir arkadaşlık ortamında yaşadım.


Arkadaşlarım bana yönetici olarak sadece mükemmel gazetecilik desteği vermediler.


Ondan daha önemlisi, aile dayanışmasının, dostluğun, arkadaşlığın, şefkatin en yüksek duygularını yaşattılar.


Ve inanılmaz bir “Hürriyet okuru” tanıdım.


Yurdunu seven, onun meselelerine sahip çıkan, Anayasa’nın temel ilkelerini hassasiyetle koruyan, demokrasiye gönülden bağlı, insani hassasiyetleri yüksek insanlarla muhatap oldum.


İşte bu insanlara seslenen büyük bir gazetenin yöneticisi olmanın şerefini yaşadım.


Bu şerefi bana sizler verdiniz.

* * *


20 yılda yaptığım hatalar da oldu.


Üzdüğüm insanlar da oldu.


Ama hiçbiri isteyerek, kasten yapılmış hatalar değildi.


Gazeteyi yönettiğim dönemin sorumluluğunu taşıdım, yarın da taşıyacağım.


Hataları da, iyi yanları da bana aittir.


Bu duygularla gazetenin genel yayın, yönetmenliği koltuğunu 2 Ocak’tan itibaren arkadaşım Enis Berberoğlu’na bırakıyorum.


Hepinize bütün bu yıllar boyunca bana verdiğiniz bu harikulade yol arkadaşlığı için de teşekkür ediyorum.

Ertuğrul Özkök


Hürriyet

Tayyip Erdoğan’a Pınarhisar’ı hatırlatmak... (Hasan Cemal)

Şamil Tayyar, gazeteci, Star gazetesi yazarı. Operasyon Ergenekon isimli son kitabından dolayı 20 ay hapis cezasına mahkum edildi. Şamil Tayyar’ın bugüne kadar 35 aya varan hapis cezaları bu gidişle 100 ayı bulabilir.
Mehmet Baransu, gazeteci, Taraf gazetesi muhabiri. Bu yıl Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü’nü aldı.
Son olarak “Kod adı Kafes” adını taşıyan bomba gibi bir haberden dolayı hapsi boylamasına ramak kaldı. Anlaşılan, Mehmet’in böyle haberler yazmasından memnun olmayan odaklar düğmeye bastı.
Kafes Planı korkunçtu.
Asker içindeki cuntalaşma faaliyetlerini, Türkiye’de darbe ortamı oluşturmak için yapılacak suikastleri, düzenlenecek tüyler ürpertici tertipleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Son tahlilde hükümeti devirme planıydı söz konusu olan...
Mehmet’in haberi böyleydi.
Peki, Şamil ne yaptı?
Bir gazeteci olarak haberleri, yazıları ve kitaplarıyla Ergenekon‘un üstüne serilen gizlilik perdesini araladı.
Unutmayın!
Ergenekon operasyonu ve davası, bu ülkede demokrasi ve hukuk devletini yakından ilgilendiriyor. Devletin daha çok hukukla tanıştırılması ve askerin hukukun içine çekilmesi için, bir yerde Ergenekon‘un da aydınlatılması şart...
Şamil Tayyar ve Mehmet Baransu parmaklarını arı kovanlarına sokabilen iki meslektaşım. Bugüne kadar öylesine gerçeklere haber olarak, kitap olarak ışık tuttular ki, değişik odaklarda düşmanları olması şaşırtıcı değil.
Bu bir demokrasi mücadelesi çünkü, bir hukuk mücadelesi...
Şu rahatça söylenebilir:
Bu iki meslektaşımın ışık tuttukları gerçeklerin karanlıkta kalmasını isteyenler, Türkiye’de birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletinin düşmanıdırlar.
Biliyorum, şimdi soruşturmanın gizliliği ilkesinden söz edilecek. Çünkü Şamil Tayyar da, Mehmet Baransu da ‘soruşturmanın gizliliği’ni ihlal gerekçesiyle kendilerini mahkemenin önünde buldular.
Evet, soruşturmanın gizliliği...
Evet, tekzip müessesesi...
İkisi de hukukun temelinde yatan ve de kişileri koruyan hükümler. Ama bizim memleketimizde bu iki kurum öteden beri son derece istismar edilir ve gerçeklerin gizlenmesinde, ‘devletin korunması‘nda bir araç olarak kullanılır.
Dün böyleydi.
Bugünkü durum daha da vahim.
1980’lerde Genel Yayın Yönetmenliği yaparken her iki kurumun da devlet güçlerince nasıl istismar edildiğine dair çok örnek yaşamıştım. Bu nedenle ‘suç’ işlemeyi göze alıp soruşturmanın gizliliği ve tekzip hakkına yan çizmiştim.
Mıh gibi belgeli haberlerimize gelen tekzipleri yayınlamamıştım. Soruşturmanın gizliliğine uymayıp kamuoyunun gerçeği bilme hakkını öne almıştım.
İkisi de ‘suç’tu.
Ama suç işlemeyi göze almıştım, başka türlü gerçeklerin aydınlanamayacağını biliyordum çünkü...
Bugün de durum farklı değil.
Şamil Tayyar, Mehmet Baransu gibi bazı yürekli meslektaşlarım ve onların gazete yöneticileri doğru bildikleri yolda devam ediyorlar.
Bu yolda, haberciliğin hızından dolayı bazı yanlışlar da yapılabilir.
Ama şunu iyi bilin:
Bu ülkede arı kovanına parmak sokmadan, bazı şeyleri göze almadan, demokrasi ve hukukun önü açılamaz. Yaşananlar özünde demokrasi mücadelesidir çünkü...
Bu arada, Şamil Tayyar’ın Başbakan Erdoğan’a yönelik bir uyarısını köşeme alıyorum:
“Hükümetin tutumu üzüntü vericidir. Ergenekon sürecinde gazeteci ve yöneticilere açılmış 4 bin civarında dava var. Mahkumiyet almış çok sayıda gazeteci cezaevi tehdidi altında.
Hükümet, gazetecilerin en çok yargılandıkları TCK’daki dört maddede cezaları daha da artırmak için harekete geçti. O kanun çıkarsa, hükmün açıklanmasını geri bırakma, erteleme ve paraya çevirme ihtimali ortadan kalkacağı için gazetecilere doğrudan cezaevi yolu gözükecek.
Hazin tarafı ise bu değişikliğin Genelkurmay’ın talebi üzerine yapılmak istenmesidir. Başbakan’a nacizane tavsiyem, empati yapıp Pınarhisar’ı (*) hatırlamasıdır.”(Şamil Tayyar, Pınarhisar’daki Tayyip Bey’i arıyorum, Star, 28 Aralık 09, s.11)

(*) Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken okuduğu bir şiirden dolayı mahkum olup Kırklareli’nin Pınarhisar ilçesinde hapis yatmıştı.

Hasan Cemal

Milliyet

Yeni kozmik odadaki müthiş sırrı açıklıyorum! (Salih Tuna)

"Kozmik" lafzını duyar duymaz aklıma uzay, kâinat geldi. Vay anasına be, dedim, kahraman ordumuz "uzaylara" akmış da haberimiz yok!

Gerçekten de göğsüm kabarmıştı.

Milli bayramlarda "Salla bayrağını evladım; bak tayyareler geçiyor …" diyen aksakallı dedelerin yanı başındaki izci kıyafetli çocuklar gibi hissetmiştim kendimi.

Meğer bizimkilerin "kozmik odası" da nevi şahsına münhasırmış!

Bilumum dolap, entrika, alicengiz oyununun yakın tarihi mesabesindeki "kontrgerilla" malzemelerinin yer aldığı bir acayip odaymış!

Gelgelelim, "kozmik oda"yı uzay araştırmalarıyla alakalı sanmak ne kadar gerçekçiyse, savcıların, hakimlerin "kozmik oda"ya girmesini, sivillerin "askere" karşı zaferi sanmak da o kadar gerçekçidir.

Zira…

Orduya rağmen değil, orduyla birlikte yapılan bir "operasyondur."

Ordunun kurumsal modernizasyonudur bu.

Ne ki, silah modernizasyonuna hiç benzemez.

Tabiatıyla hem uzun sürecek, hem de ilk kez yapıldığı için gündemi belirleyecektir.

Kurumsal çalışma süresince sahnenin önünde sadece ve sadece siviller olacaktır elbette.

Tıpkı "açılım"da olduğu gibi!

Kürtlerin varlığını yıllar yılı kabul etmedikten, en temel haklarını "ayrılıkçılık" belleyip karşı çıktıktan ve binlerce "şehit" verdikten sonra ne yapılacaktı yani?

Hepsi bir yana da, "şehit analarına" ne denilecekti?

"Pardon; o bir dönemdi oldubitti; terörist dediklerimizle artık uzlaşmaya gidiyoruz; şimdi 'açılım' zamanı…" diyecek halleri yoktu ya!

Her şeyin bir yolu yordamı vardı.

Bu işin yolu da sivillerden geçiyordu.

Sahnenin önünde (gerekirse) mırın kırın edecekler, sahnenin arkasında "açılım"ı hararetle destekleyeceklerdi.

Demem o ki; AB ve "açılım" ne kadar devlet politikasıysa, "ordunun yatak odası" tesmiye edilen "kozmik oda"ya girmek de o kadar devlet politikasıdır.

Aksini savunanlar, yani, olan bitenin askere rağmen yapıldığını iddia edenler, Cumhurbaşkanımızın veya Başbakanımızın eşlerinin kıyafetlerine benzer giyinen öğrencilerin neden hâlâ üniversitelere sokulmadığını izah etmek zorundalar.

Madem, sivil inisiyatif ordunun yatak odasına girecek kadar kudretli, şuncacık şeyi niçin halledemiyor?

Birkaç gün evvel, bir semineri dinlemek isteyen başörtülü öğrencilerin sırf başörtüleri nedeniyle programa alınmadığını sevgili Ali Bulaç abimiz dile getirmedi mi?

Nasıl oluyor da, MHP'nin ateş püskürdüğü "açılım" ağır aksak da olsa yürürken, MHP'nin bile destek verdiği "başörtüsü sorunu" bir türlü çözülemiyor?

Ve, nasıl oluyor da, başörtüsüne özgürlük istemek hâlâ parti kapatma gerekçesi sayılabiliyor?

Yanlış anlamayın; başörtüsü sorununu değil, sivil iradenin devlet politikasındaki yerini sorgulamaya çalışıyorum.

Haydi başörtüsünü bir yana bırakalım. Albay Dursun Çiçek'in salıverilmesi vakıasını aklınıza düşürün, ne demek istediğimi anlarsınız.

Tamam, "sivil hukuk" devletin mahremiyetine yani "yatak odasına" girdi.

Lakin hayli zamandır "ardiye" olarak kullanılan "eski yatak odası"dır bu.

Belki…

"Kozmik oda" denilen bu odada, kimi sol örgütlerle sağ örgütlerin eylemleri kucak kucağa "yakalanacak"; Maraş hadiseleri dahil bir yığın eski "kafes planları" ifşa edilecektir.

Ama "kozmik oda"ya giriş vizesinin "evrak-ı şahanesi" asla bulunamayacaktır.

Çünkü…

Bu müthiş sır…

Bu evrak-ı şahane…

Sadece "yeni kozmik oda"da, yani, yeni yatak odasındadır.

ÖNEMLİ NOT:

Ertuğrul Bey'ciğimin genel yayın yönetmenliği görevinden ayrıldığını müthiş bir teessürle öğrendim!

Ciddiyim.

O kadar ciddiyim ki, yazmayı bırakmayı bile düşündüm. Çünkü benim de kendime göre ilkelerim var.

Tek tesellim köşe yazarlığına devam etmesi…

Yarınki, "Ertuğrul Bey'ciğim şiiri" çok "hisli-duygulu" olacak, haberiniz olsun!

Salih Tuna

Yeni Şafak

Balinaların intiharı (Mehmet Ziya Gökalp)

Zaman zaman okyanusa kıyısı olan ülkelerin sahillerinde dev balinaların toplu halde intihar ettikleri görülür. Bunun nedeni tüm araştırmalara rağmen net olarak ortaya çıkmaz. Kimisi denizlerin kirliliğini, kimisi artan deniz trafiğinin yarattığı stresi neden olarak gösterir. Ama asıl gerçek nedir, henüz bilen yok ve bu bilinmezlikle de balinalar ölmeye devam ediyor.

Aynı bilinmezlik eczacıların yaptığı bir günlük kapatma eyleminde de söz konusu. Eczacılar, ilaç fiyatlarının ucuzlaması konusu gündeme geldiği ilk dönem, karşı taleplerinde haklıydılar. Çünkü düşen ilaç fiyatları, stokları dolayısıyla ciddi kayıplar yaşamalarına neden olacaktı. Bu zararlar mali yapılarını bozabilirdi. Bu durum itirazlarını anlamlı kılıyordu.

Ama konu burada kalmadı.

Düşen ilaç fiyatlarında elde edecekleri düşük kar oranları da artık onları tatmin etmemeye başlamıştı. Üstelik şimdi bir indirim daha olacak ve karları daha da düşecekti.

Mal fazlası dedikleri, ilaç toptancılarından promosyon dönemlerinde üç ilaç alana, on ilaç bedava mal almaları da eczacıların karları için yeterli olmamaya başladı.

Yüksek enflasyon dönemlerinde akşamları kepenkleri indirip, tek tek stoktaki ilaçların fiyatlarını haftada bir arttırdıklarında aradaki farkı devlete veriyorlarmış yaklaşımını sürdürüyorlar adeta.

Evet gerçekten mesleğin tadı kalmamıştı.

Bu nokta TEB'in (Türkiye Eczacılar Birliği) gelmesini istediği noktaydı adeta, kendisinin de içinde yer aldığı gerilimi daha da tırmandırdı.

Bakanlığın, ilaçları ucuzlatarak hem halkın, hem de devletin sırtına yüklenmiş milyarlarca liralık maliyeti aşağı çekme konusundaki adımını bahane ederek, eczacılarla hükümeti karşı karşıya getirdi.

Bakanlık TEB'in ne yapmaya çalıştığını anladığı için, önce stok maliyetlerinin ilaç firmaları tarafından karşılanacağına dair açıklamayı yaptı, TEB'i durduramadı. Arkasından eczaneleri sözleşmeleri iptal etmekle uyardı, yine fayda sağlamadı. Eczacılar bir yandan gelen fiyat farkını ilaç firmaları karşılayacak açıklamasını, diğer yandan sert uyarıyı göz ardı ettiler. Sonuçta bir günlük kapatma eylemini gerçekleştirdiler.

Peki, ne oldu? Ne elde ettiler? Hiçbir şey elde etmedikleri gibi şimdi eldekini de kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar.

Şimdi sonuca gelelim.

Süreç içinde, yirmi dört bin eczacıdan kaçı aktif karar mekanizması içinde yer aldı diye düşünen oldu mu? Türkiye Eczacılar Birliği içinde yer alan birkaç kişi olayı siyaseten yönetmeye kalkıp, hükümetle koskoca bir sektörü karşı karşıya getirdi. TEB, eczacıların çıkarlarını koruyacağını ileri sürerek onları politize etti ve yıllardır düşünülen, ilaçların büyük marketlerde de satılması konusunun önü açıldı. TEB yaptığı eylemin böyle bir sonuca neden olacağını öngörmeden mi yaptı bilemiyorum. Bunu eczacıların düşüncesine bırakıyorum. Ama sonuçta balinalar gibi intihar etmiş oldular.

Mehmet Ziya Gökalp

Yeni Şafak

Askeri cezaevinde işkence iddiası ( Hakan Albayrak)

İçişleri Bakanlığı'na bağlı karakollarda ve Adalet Bakanlığı'na bağlı cezaevlerinde işkence, vakayı adiye olmaktan çıktı. 'Sistematik işkence düzeni' yıkıldı. Hükümetin “İşkenceye Sıfır Tolerans” kampanyasına rağmen hâlâ işkenceci polislere / infaz koruma memurlarına rastlanabiliyorsa da, bunların yaptıkları artık yanlarına kâr kalmıyor.

Peki, askeri cezaevlerinde durum nasıl? “İşkenceye Sıfır Tolerans” kampanyasına bu cezaevleri de dahil mi? Dahil değil ise, niçin dahil değil? Dahil ise, sivil otorite bunları denetliyor mu? Denetlemeli! Mesela, Maltepe Askeri Cezaevi'nden başlayarak…

* * *

Vicdani nedenlerle askerlik yapmayı reddeden Enver Aydemir, 24.12.2009 tarihinde “Barış İçin Vicdani Retçiler Kurultayı”na panelist olarak katılmak üzere Boğaziçi Üniversitesi'ne giderken tutuklandı ve Maltepe Askeri Cezaevi'ne götürüldü...

Cezaevinde kendisiyle görüşen avukatı, MAZLUMDER ve İHD yetkililerine, Aydemir'in işkence gördüğünü (vücudunda darp izlerinin bulunduğunu), bir gün boyunca elbisesiz olarak soğuk bir odada bekletildiğini ve bunun üzerine açlık grevine başladığını bildirdi ((Yakınlarından aldığımız bilgiye göre, Aydemir, bizzat cezaevi müdürü albay tarafından falakaya yatırıldığını söylüyor)…

Aydemir'in babası ve eşi, 27 Aralık Pazar günü cezaevini telefonla arayarak Aydemir'le görüşmek istediklerini belirttiler ve “Yarın sabah görüşebilirsiniz” cevabını aldılar, fakat Pazartesi sabahı cezaevine geldiklerinde Aydemir'in GATA Askeri Hastanesi'ne kaldırıldığını öğrendiler…

Aydemir şimdi yine Maltepe Askeri Cezaevi'nde…

Açlık grevine devam ediyor…

Hayatından endişe eden ailesi, MAZLUMDER ve İHD avukatlarının desteğiyle Kartal Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunarak, Enver Aydemir'i işkenceye maruz bırakan sorumluların cezalandırılmasını talep etti..

Adalet yerini bulur inşaallah.

* * *

Hukukun üstünlüğü prensibi 'sivil alan / askeri alan' ayrımını kaldırmaz. Onun için cumhuriyet savcıları ve ağır ceza hakimleri bugün 'Özel Harp Dairesi'nin 'kozmik odasına' bile giriyorlar. Maltepe Askeri Cezaevi'ne hayli hayli girerler. Girmeliler!

Hakan Albayrak


Yeni Şafak

Türk filmi (AHmet Altan)

Önceki akşam, taşra baskılarını gönderdikten sonra odamda oturmuş televizyon kanallarında dolaşarak haberlere bakıyordum.

Birden karşıma siyah beyaz bir Türk filmi çıktı.

Herhalde 60’lı yıllarda çevrilmiş olmalı.

Olağanüstü güzel ve genç bir Hülya Koçyiğit, daha yeni yeni parlamaya başlamış delikanlı bir Cüneyt Arkın, filmi sırtlayıp götüren Sadri Alışık ve dönemin bütün seçkin “karakter” oyuncuları, Necdet Tosun, Hulusi Kentmen ve diğerleri.

Belli ki o günlerin “hit” filmlerinden.

Her şeyi boşverip filmi seyrettim.

Zengin “fabrikatör” babanın oğlu bir pavyonda şarkı söyleyen “masum” bir kıza âşık oluyor, baba âşıkları ayırmak için parayla adamlar kiralıyor, adamlar kızın içkisine ilaç koyuyorlar, kız sesini kaybediyor, bunun üzerine intihar etmeye kalkıyor, tam kendini Galata Köprüsü’nden denize atacakken babacan ve bitirim bir adam geliyor, kızı kendini öldürmemeye ikna ediyor, birlikte adamın gecekondusuna gidiyorlar, kız orada yaşamaya başlıyor, önce mahalleli buna kızıp dedikodu yapıyor, sonra kız bir gün bir çocuğu arabanın altında ezilmekten kurtarınca mahalle halkı onu seviyor, kız mahallelinin çocuklarını eğitiyor, kızı gecekondusuna getiren ve ona âşık olan bitirim adam kızın yeniden sesine kavuşması için onu ameliyat ettirmeye karar veriyor, gerekli parayı bulamayınca kızın eski sevgilisinin babasının kasasını soyuyor ama kasadan sadece ameliyata yetecek kadar para alıyor, kızın sesi düzeliyor, yeniden sahneye çıkıyor, kızın afişlerini her yana asıyorlar, eski sevgilisi kızı buluyor, kıza âşık olan bitirim iki sevgilinin arasını yapıyor ve kendisi acıyla uzaklaşıyor.

Filmde hiç “kötü” kahraman yok, kızı oğlundan ayırmak için adam tutan fabrikatör baba bile iyi bir insan.

Herkes iyi.

Ve, seksin s’si bile bulunmuyor filmde.

Yedi yaşındaki çocuklar için çizgi film yapsanız bundan daha karmaşık bir kurgusu olur.

İnsanlar bu filmi seyrediyorlar.

Aradan kırk ya da elli yıl geçiyor, bu film televizyonlarda oynuyor ve ben de dahil birçok insan bu filmi gene seyrediyor.

Bu filmi yapabilmek nasıl bir “cüret” diye düşündüm, böylesine hayattan kopuk, hiçbir sahnesinde “inandırıcılık” sorunu taşımayan, inandırıcı da olmayan bir filmin insanlar tarafından seyredilebileceğine inanmak için bu halkın “saflığına” iman etmiş olmak gerekiyor.

Ama filmi çekenlerin inandığı kadar “saf” gerçekten de seyirciler.

Bütün hayatı basit bir çocuk oyunu gibi gören halkın “masumiyeti” beni korkuttu doğrusu.

O filmi seyredenler, o filmdeki gibi insanlarla hiç karşılaşmayacaklarını, hiç öyle insan olmadığını, olayların öyle gelişmeyeceğini biliyorlar ama gene de bu filmi seyredip filmin “gerçekliğine” inanıyorlar.

Böyle bir halk her şeye inanır.

Ermenilerin Türkleri kestiğine de, Kürtlerin durduk yerde dağa çıktığına da, ordunun hiç hata yapmayacağına da, bütün dünyanın Türklere düşman olduğuna da inandırabilirsin bu halkı.

Büyük bir “masumiyetle” bunlara inanabilen bir halk bu.

Ama bu masumiyet büyük de bir vahşet saklıyor içinde.

Çünkü bunlara inandıkları zaman, gerçekleri söyleyenlere düşman olabilme ihtimalleri çok fazla.

Kendi “masal” dünyalarının dışında duran herkes onlara “düşman” gibi gözükebilir.

Bu halkın “tarihine” baktığınızda, bu tarihin “Türk filmlerine” çok benzediğini görürsünüz, bu “tarihte” Türkler iyi insanlardır, hiç kötülük yapmazlar, çok cesur ve kahramandırlar, savaş kaybetmezler, savaş kaybederlerse bu başkalarının kalleşliği yüzündendir, savaştıkları herkes “kötü ve haksızdır”, çok cesur ve çok dürüst oldukları için hep başka toplumların haksızlığına hedef olurlar.

Türk filmlerini yapanlarla, Türk tarihini yazanlar, aynı şekilde bu halkın “saflığına” ve “gerçekdışı olana” inanma eğilimine güveniyorlar belli ki.

Ve, “Türk filmi” ve “Türk tarihi” bütün Türklerin ruhuna yerleşmiştir.

“Kültür” denen “toplumsal genlerimiz”, içinde bol miktarda bu saflığı, gerçek korkusunu ve gerçekdışılığa olan inancı taşır hâlâ.

Bugün bile en çok seyredilen Türk filmleri “gerçekleri” anlatanlar değil, bazen komediyle, bazen şiddetle, bazen kahramanlıkla “gerçekdışına” çıkan konuları seçen filmler.

Böyle bir kültürden, bu filmlerden, bu tarihten beslenen Türkler bugün “gerçeklerle” çok sert biçimde karşılaşıyorlar ve şaşırıp öfkeleniyorlar.

Devletin içinde karanlık çeteler olduğunu, ordunun disiplinsiz bir cuntalar karmaşasının içinde çalkalandığını, Kürtlere insafsızca haksızlık edildiğini, Ermenilerin öldürüldüğünü kabul etmek için çok zorlanıyorlar.

Filmleri seyrederken ruhlarını saran masumiyet, gerçekler karşısında şiddetli bir öfkeye dönüşüyor.

Ben bir Türküm ve kendi halkımın masumiyetini de vahşetini de anlayabiliyorum.

Çocuk gibiyiz biz ve bu çocuksuluğu hem içimde taşıyor hem de seviyorum.

Ama biz katil bir babanın çocuklarıyız.

Ve, gerçeği gördüğümüzde babamıza benziyoruz.

Ahmet Altan

Taraf

Olur böyle vakalar... (Roni Margulies)

Genelkurmay’ın önünden geçtim geçen gün. Kapının önünde polis panzerleri, ellerinde plastik kelepçelerle tek sıra halinde kapıdan çıkarılan bir sıra subay görür müyüm diye baktım, göremedim. Ama tam o saatlerde içerde arama sürüyor ve sekiz subay sivil bir savcı tarafından tutuklanıyordu.

Oradan geçerek MazlumDer’in ‘Filistin Günleri’ etkinliğine konuşmacı olarak katıldım. “Ben inanmam, şükredebileceğim bir merci yok” dedim. “Siz inançlı insanlara benziyorsunuz, şükran duası filan gibi bir şey varsa, bu akşam benim adıma da bir dua eder misiniz” diye rica ettim. Öyle dualar varmış. Umarım eden olmuştur.

Toplantının sonunda iri yarı bir kol işçisi yanıma gelip Müslüman olmayı düşünmemi önerdi. “Yahu,” dedim, “elli yılda ailem beni Yahudi edememiş, senin şimdi Müslüman etmen zor iş! Tanrının var olup olmadığı konusunda ben haklıysam, zaten sorun yok. Sen haklıysan, zaten cayır cayır yanacağım. Ama sen vicdanlı bir adama benziyorsun, Allah’ın sevgili bir kulusun, gelir beni alevlerin içinden çekip alırsın.” Anlaşıp el sıkıştık.

Lise yıllarımda “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” lafını çok kullanırdık. Hâlâ kullanılıyor mu, bilmem, ama o günlerden bu yana Türk polisinin yakalanması gereken herhangi bir şeyi yakaladığına şahit olmamıştım. Nihayet oldum. Çok şükür.

Seferberlik Tetkik Kurulu’nda yapılan aramalarda herhangi bir şey bulunmasının hiçbir önemi yok bence. Yakalanan subayların hapis yatıp yatmayacağının da hiçbir önemi yok. Önemli olan, aramanın yapılıyor ve subayların tutuklanıyor olması.

Özel Harp Dairesi arşivlerinden 6-7 Eylül olayları, Çorum ve Maraş katliamları gibi devlet etkinlikleriyle ilgili belgeler çıkacağını umanlar var. “Katliamın belgesi olur mu?” demeyin. “Olsa da, ‘K’ harfi altında, ‘Küçük, Veli’ ve ‘Küçük, Yalçın’ başlıklı dosyalardan hemen önce, Devlet Malzeme Ofisi damgalı ataşlarla tutturulup ‘Katliamlarımız’ başlıklı bir dosyada arşivlenir mi? Manyak mı bunlar?” demeyin. Yapmışlardır vallahi.

Darbe planlarını günlüklerine yazan, Ergenekon örgütlenme şemasını CD’lere kaydedip çekmeceye koyan zihniyet, ‘Katliamlarımız’ dosyasını da hazırlar, her sayfanın sağ alt köşesini imzalayıp üç nüsha halinde arşive de kaldırır.

Manyak olduğu için değil; memleketi kendisinden başka kimsenin yönetmeyeceğinden, kimsenin hesap sormayacağından, yaptıklarının hiçbir zaman sorgulanmayacağından emin olduğu için. Daha düne kadar haklıydı da üstelik.

Belge olamayacağını düşünmüyorum da, bulunan herhangi bir belgenin bizlere ilan edileceğine ihtimal vermiyorum.
Sovyet devrimi 1917’de gerçekleştiğinde, ilk devrimci hükümet devirdiği devletin arşivlerindeki tüm gizli uluslararası anlaşmaları açıklamıştı.

AKP hükümeti bir devrim hükümeti değil; AKP devrimci bir parti değil! Devleti yıkmak, silahlı kuvvetleri lağvedip yerine işçi milisleri yaratmak, yargıyı ortadan kaldırıp yerine halk mahkemeleri kurmak gibi bir derdi yok. Bunlar bir yana dursun, devlet aygıtının hırpalanması, zayıflaması bile hükümetin işine gelmez.

Almanya’da Merkel hükümeti veya herhangi bir muhafazakâr hükümet nasıl bir devlet isterse, AKP hükümeti de öyle bir devlet istiyor. İkide bir kendisini devirmeye yeltenmeyen; halkın bir kesimini diğerine düşürmeye çalışmayan; çok gerekli olmadığı takdirde cinayet işlemeyen; ‘güvenlik’ sorunlarını katliamlar yoluyla değil de, mümkünse başka yöntemlerle çözen bir devlet. Yani doğru dürüst bir burjuva devleti.

AKP üyeleri bunu hangi kişisel nedenlerle ister, bilemem. Farklı farklıdır nedenleri. Ama parti ve hükümet olarak, hem tabandan gelen talebin hem de büyük sermayenin talebinin bu olduğunu algıladıkları için bu denize açıldılar. CHP ile MHP ise, su alan tekneler gibi Kemalizm iskelesine halatlarını sıkı sıkıya bağlamış, batıyor.

Doğru dürüst bir burjuva devleti benim tek derdim değil. Çok daha ötesini istiyorum. Ama mevcut devlete kıyasla, düzgün bir burjuva devletine şimdilik amenna.

Kaygılıyım ama. Korkarım, hükümet ve danışmanları bu denize açılabilmiş olmalarının nedenini anlayamıyor.

Bir nedeni Sünni Müslüman halkın nihayet ağırlığını koyup AKP’yi hükümete getirmiş olması. Tamam. Ama ikinci ve daha temel nedeni, Kürt halkının, yani PKK’nin mücadelesinin Kemalist devleti sürdürülemez hale getirmiş olması.

Bunu anlayamayan hükümet Kürt sorununu “PKK’yi tasfiye edeceğiz” teranelerine indirgemeye devam ederse, bir çuval incir berbat olacak. “Demokratikleşme” filan hoş bir seda olarak kalacak.

Roni Margulies

Taraf

Derin yapılanma değil bildiğimiz TSK (Rasim Ozan Kütahyalı)

Bülent Arınç’a suikast iddialarıyla başlayan gelişmeler çok ciddi noktalara doğru gidiyor... Bu konudaki soruşturma derinleşiyor... Gerilim filmlerini aratmayan bir süreçten sonra Hâkim Kadir Kayan Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilki gerçekleştirebildi... Oradaki kimi belgelerin sistemli olarak yok edildiği şüphesinden hareketle ilk defa bir sivil yargıç askerî karargâhın kalbinde arama yapabildi... Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndaki kozmik odanın mührü kırılabildi...

Aslında yukarıda kurduğum cümleler bile bu ülke için çok hazin... Ortada akıl ve mantık sahibi herkes için net olan bir delil var. İlgili birimden bir askerin “Biz burada çuval çuval evrak yakıyoruz” sözleri teknik dinlemeye takılıyor... Bunun üstüne doğru düzgün her ülkede “delillerin karartılma ihtimali” şüphesinden hareketle o yer için arama kararı çıkar. Burada da çıkıyor... Fakat bu kararı çıkartan özel yetkili sivil savcı dahil hiçbir soruşturma yetkisine sahip insan oraya giremiyor... Ancak Hâkim Kadir Kayan zor bela Genelkurmay 2. Başkanı’nı ikna edebildikten sonra aramaya “sadece kendisi” girebiliyor... Şu an “kazanım” saydığımız bu olay bile aslında “hukukun üstünlüğü” ya da “hukuk devleti” ideali bakımından bir rezalettir... Fakat daha evvel de yazdığım gibi aslında Hukuk devleti diye bir şey yoktur, hukuk devleti için mücadele vardır... Bu mücadele de adalet ve vicdan ilkeleri çerçevesinde devam etmeli... Ve evet bu bir siyasi mücadeledir...

“Kozmik Oda” mührünün bir Türk sivil yargıcı tarafından kırılıp içeri girilebilmesi siyasetin bir zaferidir... Çünkü gece yarısı geçirildi diye çıngar çıkartılan malum yasa sayesinde bu zafer elde edildi... Askerlere sivil yargı yolunu açan o gece yarısı yasal değişikliği sayesinde askerî karargâhta arama yapılabildi... Bu yasal zemine rağmen bir sivil Türk yargıcı ancak kararlı biçimde ısrar ettiği için bu aramayı yapabildi... Bu soruşturma bu arama sayesinde daha açık ve sağlıklı biçimde yürüyebilecek... Ergenekon soruşturması sürecinde de, bir yandan yasal altyapı yeni yasalarla güçlendirilmeli, bir yandan da siyasi kararlılık sürmeli... O siyasi kararlılık ve irade sayesinde bir Türk yargıcı da bu derece kararlı ve cesur olabiliyor...

AK Parti hükümeti, “Gece yarısı yasa mı çıkarmış!! Önce tartışalım bunları” diyen Ergenekon avukatı siyasi partiler ile kaypaklığı resmî ideoloji haline getirmiş medya çevrelerini asla umursamamalıdır... Bu ülkede “Askere sivil yargı yolunu açan yasa maddesini tartışalım” demek işi gargaraya getirmek ve iğdiş etmek anlamına gelir... Askerî kurumları Sayıştay denetimine açan yasa maddesi de derhal çıkmalıdır... Evet, yine baskın biçimde, yine aniden, gerekirse yine gece yarısı çıkmalıdır... Temel haklar, özgürlükler ve ilkeler konusunda “uzlaşma” aranmaz... YAŞ kararlarının yargıya götürülmesi, yargıdaki çift başlılığın kaldırılması, askere Sayıştay denetimi gibi reformlar için “uzlaşma”ya gerek yoktur. Demokratik bir hukuk devletinde bunlar olmazsa olmaz ilkelerdir... Ayrıca bu demokratik yasalar TSK’yı daha güçlendirecektir... Denetlenen değil, denetlenmeyen kurum çürür... TSK da buna resmen örnektir... 2010’larda ordumuzu yeniden yapılandırmak zorundayız...

Öte yandan Türkiye’nin gururu olan hukuk adamlarından Ümit Kardaş çok haklı. Özel Kuvvetler Komutanlığı denilen şeyin yasal dayanak bakımından JİTEM’den farkı yoktur... Burada neler yapıldığı belli değildir... Daha doğrusu bellidir de, bu “belli” olan şeyleri bu ülkenin yurttaşları sorgulayamamaktadır... Bu tür yapılanmalar aslında “derin” falan değil... Yüzeyde, net ve açık... O sebeple bu birimlerin elemanlarının pervasızlığı, herşeyi kör parmağım gözüne, göstere göstere yapmaları “salaklık”tan değil “korkusuzluk”tan... Çünkü “TSK dışından kimse bize dokunamaz” bilgisiyle yetişti bu askerler... “Sırtımı yükseklerde bir paşaya dayarsam bana hiçbir halt olmaz” bilgisiyle yetiştiler... Şimdi ilk defa bu “bilgi”lerin de mührü kırılıyor... TSK içinde yaşanan travmanın sebebi bu...

Türk yargısı da bu travmadan nasibini alıyor... İşte o travmanın kurbanlarından biri de Şamil Tayyar... Hukuk adına utanılacak kararlarla ardı ardına “hapis cezası” geliyor Şamil’e, gerçek anlamda gazetecilik yaptığı için... Aynı gün tıpkı Şamil gibi bir gazetecilik abidesi olan Mehmet Baransu için saçma sapan bir tutuklama isteniyor... Şu an tüm vicdan sahiplerinin verdiği mücadele sayesinde oluşmuş siyasal atmosfer sebebiyle bu rezalet kararlar hayata geçemiyor... Hiçbir zaman da geçemeyecek... Hükümet de TCK’nın ilgili maddelerinde Genelkurmay’ın istediği saçmalıkları yapmayacak, yapamayacak...

Bu ülkenin vicdan sahipleri ittifak içinde oldukça 2010’lardaki Türkiye atmosferi her geçen gün daha da özgürleşmeye devam edecek...

NOT: Perşembe günleri ekrana gelen “Ters Cephe” programı, bu haftaya has olmak üzere bugün yayınlanıyor... Bu gece 23.30’da KANALTÜRK ekranlarında tüm bu gelişmeleri ve genel olarak da 2009 yılını yorumlayacağız...

Rasim Ozan Kütahyalı


Taraf

Cindoruk'a göre suikastlara kimden başlamak gerekirdi? (Mehmet Barlas)

Aslında herkesin birer "Kozmik Oda"sı vardır. Şeker hastaları bu odalarda ailelerinden kaçırıp gizledikleri tatlıları, şekerlemeleri, lokumları saklarlar.
Sigara içmeleri doktor tarafından yasaklanan tiryakilerin sigaralarını depoladıkları zulalardır bu kozmik odalar.
1950'lerin Ankara'sında bir okul arkadaşımızın evinde toplanmıştık.
Bu arkadaş babasının kozmik odasına girmiş ve oradaki açık saçık fotoğraflara, seks dergilerine ulaşmıştı.
Bu kozmik oda sahibinin yaşına, konumuna, servetine göre bazen bir yatak şiltesinin altı, bazen bir kitaplığın raflarının arka bölümü, bazen kilitli bir çekmece, bazen bir oda, bazen de bir garsoniyer ve hatta bazen bir çiftlik evidir.
Kozmik oda insanların beyinlerinin ve belleklerinin bir bölümünü de oluşturabilir.
Yaşanan ya da yaşanamayan serüvenler beyinlerdeki kozmik odalarda saklanırlar.
Bazen ilişkiler kopma noktasına geldiğinde beyindeki kozmik odaların şifreleri açılır...

Bilmezden gelinir
Saklanmış tüm bilgiler ve duygular açığa vurulur.
Herkes eşinin, çocuğunun, arkadaşının, ortağının, yoldaşının ve içinde bulunduğu mesleki kurumda çalışanların kozmik odalarının olduğunu bilir.
Hatta bazen sahiplerinin bu kozmik odalarda sakladıklarını zannettikleri bilgileri de herkes bilir.
Ama bunlar bilmezden gelinir.
Bunların bilmezden gelinmeleri bireysel ilişkiler açısından da toplumsal yaşamın selameti bakımından da, bilinmelerinden daha sağlıklıdır böyle durumlarda.
Çünkü kozmik odada saklanan gizli bilgiler, kimseye zarar vermemektedir.
Bu gerçeklerin ışığında Genelkurmay'ın çeşitli bölümlerinin birer kozmik odaya sahip olmaları da çok doğaldır.
Bir devletin ordusunun elbette askeri sırları ve bunlara ulaşmanın zorlaştırılmasını sağlayacak kozmik odaları olur.
Ama bu kozmik odalarda bulundukları varsayılan gizli bilgilerle geçmişte ülkeyi sosyo-politik krizlere sürükleyen olaylar arasında kurulan bağlantılara dayalı kuşkular ayyuka çıkınca, kozmik odaların kapılarının açılması kaçınılmaz olabilir.
İşte bu noktada "Devlet sırrı" veya "Askeri gizli bilgi" gibi olguların gerçek niteliklerinin ne olması gerektiği konusu tartışmaya açılır.

Hangisi devlet sırrı
Eğer kendi ülkesi insanlarına ve kendi memleketinin sivil siyasetçilerine dönük eylem planları da kozmik odalarsa saklanıyorsa, bunlar artık devlet sırrı veya gizli askeri bilgi değil, suçu kanıtlayacak "Delil"dirler.
Demokrasiye bağlı, hukukun üstünlüğüne ve kanunların önünde her kişinin ve kurumun eşit olduğuna inananlar, böyle durumlarda "Ordunun itibarı tehlikede" diye militarist kışkırtıcılık yapmazlar.
"Demek ki hukukun üstünlüğüne saygılı bir orduya sahibiz" diye olayı karşılarlar.
Üstelik ülkenin genelkurmay başkanı olayı hukukun üstünlüğü açısından yorumlarken, askerlikle yedeksubaylıktan başka ilişkileri olmamış yorumcuların sivil paşalığa soyunup "Hadi artık darbe yapıp demokrasiyi rafa kaldıralım" diye çağrılar yapmaları, insanları hem güldürür, hem de tiksindirir.

Önce kimi vurmalı?
Bütün bunların ötesindeki bir somut durumu da herhalde hatırlatmamız gerekiyor.
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk son olayları değerlendirdiği demecinde şu değerlendirmeyi yapmıştı:
- ...Sayın Arınç'a suikast iddiası, eğer varsa vahim. Ama daha önce suikastlar dönemi yaşamış bir Türkiye, bir Osmanlı dönemi var. Oraya bakarsanız, eğer suikast yapılacaksa Sayın Arınç'a sıra gelmez... Yani birileri suikast yapmaya başlarsa Sayın Arınç'tan başlamaz.
Keşke Sayın Cindoruk suikastlara kimden başlanması gerektiğini de söyleyerek konuya daha fazla ışık tutsaydı.
Böylece onun beynindeki kozmik odaya da girmiş olurduk.

Mehmet Barlas

Sabah

Kopenhag'da ne oldu? (Haşmet Babaoğlu)

Demokratik açılım, DTP'nin kapatılması, Tokat'ta 7 şehit, kaos ortamı senaryoları derken...
Dünyayı unutmuştuk!
O arada 7 Aralık'ta başlayan ve iki hafta süren Kopenhag İklim Zirvesi'nde neler olduğu hiçbirimizi ırgalamadı. Sanki biraz snob kaçtı, haberler gazetelerin kıyısına köşesine sıkıştırıldı.
Şimdi yeni bir yıla girerken...
İnsan "yahu Kopenhag zirvesinde geleceğimizi etkileyecek ciddi bir anlaşma yapıldı mı, ne oldu orada?" diye soruyor içinden.
Ama cevap belli: Eski tas, eski hamam! Zirvede umulanın aksine dişe dokunur bir karar alınamadı.

***
Zirvenin bittiği ve dünya liderlerinin evlerine döndüğü akşamı Greenpeace şu sözlerle çok güzel özetledi: "Kopenhag şehri bu gece suçluların utanç içinde kaçtıkları bir iklim cinayeti mahallidir. Gördük ki, insanlığın karşı karşıya olduğu asıl tehlike liderlik krizidir."
Gerçekten de, özellikle Obama'nın yenilikçi vizyonu konusunda hayallere kapılanlar ciddi bir hayal kırıklığı yaşadılar.
ABD Başkanı çevre sorunları alanında liderlik yapmaktan kaçındı.

***
Benim açımdan Kopenhag İklim Zirvesi'nin ortaya koyduğu ilginç manzara şu...
Global kapitalizm para pul meseleleri içinden çıkılmaz hale geldiğinde derhal seferber olup önlem alabiliyor.
Ama iş insanlığın varoluş koşullarını ve üretim düzenini yeniden ele almaya geldiğinde..
ABD'ymiş, Britanya'ymış, Almanya'ymış, Rusya'ymış..
Hepsi pısss...
Kopenhag'da Chavez doğruyu söyledi: "Mesele çevremiz değil de bir banka olsaydı, çoktan kurtarılmıştı!"

Haşmet Babaoğlu

Sabah

Sıkıyönetim ilan ettirmeyi başarabileceğinizi mi sanmıştınız gerçekten? (Engin Ardıç)

Basında sürekli hükümete "çakan" birtakım arkadaşlar var... Bunlar büyük ölçüde "Aydın Doğan medyası" tabir edilen yayın grubunda çalışıyorlar. "Bağımsız" geçinenler de yok değil.
Bir kısmı iyi niyetli, bir kısmı üçkâğıtçı.
Bir kısmı gerçekten de hükümetin "bütün kötülüklerin anası" olduğuna, laikliğin elden gittiğine samimi olarak inanıyor. Türkiye'nin uçurumun kenarına geldiğine, ekonomik krizin memleketi batırdığına ciddi olarak kanaat getirmiş. Canım, Atatürk'ün Anıtkabir'den kalkıp "yeniden Samsun'a" gidemeyeceğini bilemeyecek kadar da düz dangalak değiller ya (onu bekleyen hiç yok da denemez ha), ordudan darbe bekliyorlar, olmayınca da huysuzlanıyorlar.
İçlerinde "nisbeten" akıllılar da var ("muhalif gazetecilikte daima ekmek vardır" diyerek müşteri tutmaya çalışanlar), yolda yürürken ayağı taşa takılsa bunu hükümetten bilecek kadar ahmaklar da... Aralarından darbe çağrısını açık seçik yapacak kadar "kazmalar" bile çıkıyor kimi zaman. Fakat genellikle yürekleri temiz. Yalnızca ufukları güdük, çapları düşük.
Hatta bunların arasında "önce ırzımıza geçip sonra çarşafa sokacaklar" diye korkan şaşkın tavuklar bile var!
Çok daha "çakal" bir kısmının asıl derdi, "patronu" kurtarmak ve yeni yılda yeni bir iş aramak zorunda kalmamak, çünkü bulamayacaklarını biliyorlar. Bir kısmı gönüllü olarak savunuyor patronunu, bir kısmı verilen emirleri uyguluyor.
Bir kısmı da, artık çok ciddi şekilde şüphe uyandırmak üzere, "karanlık adam"...
Evet, karanlık adamlar...
Bunlar Ergenekon çetesine mi üyedirler? Kontrgerillanın medya uzantısı mıdırlar? Faşist oldukları belli de, "prensipte" mi öyledirler yoksa "eylemli" adamlar mı? Gizli bağlantıları var mı?
"Açılımı" kendi varlığına karşı bir tehdit olarak gören PKK yeni bir saldırıya geçip gene erlerimizi şehit edince, halk da tepki gösterince, gizlice sevindiler. Ufak ufak "olağanüstü hal" lafını dillerine doladılar. İşte, bekledikleri karışıklık çıkmıştı, daha doğrusu, çıkarılıyordu. Eskiye dönülecekti, eylemler sürerse "sıkıyönetim" bile gündeme gelecekti. İpler askerin eline geçince de, eh, gerisi Allah kerimdi tabii... Üstelik, asker "gelirse" yapacağı ilk işlerden biri de Aydın Doğan'ı "rahatlatmak" değil miydi? Bir taşla kaç kuş birden vurulacaktı...
Sökmedi.
Çünkü halk "gaza gelip" işi büyütmedi, eylemler ivme kazanamadı. İstedikleri ortam doğmadı.
Akılları sıra hükümeti "sıkıştırıp" sıkıyönetim ilan etmeye zorlayacaklardı, tutturamadılar. Burunları o kadar büyümüştü ki, küçük dağları kendilerinin yarattıklarını sanıyorlar, iki yazı yazınca birilerini "yönlendirebileceklerini" düşünüyorlardı. Ama karşılarında bir Ecevit yoktu bu sefer...
Sonra gündem birdenbire hareketlendi, hâkim ve savcıların "özel harp dairesini arama" turları başladı.
Alay ederek yumuşatmayı denediler, bu sefer işin çok ciddi, boyutlarının büyük olduğunu hissedince sustular. Geri bastılar. Şimdi yanmaması için kazı çevirmeye çalışıyorlar.
Kendilerine bir ağabey öğüdü vermek isterim:
Adam kazıklamanın bir "önkoşulu" vardır. Karşındaki kişinin de en az senin kadar zeki olabileceğini başından varsayacaksın, yapacağın melaneti ona göre yapacaksın!
Yoksa "psikolojik savaş özel eğitiminde" size bunu anlatmadılar mı? Hocanız kelekmiş.

Engin Ardıç

Sabah

29 Aralık 2009 Salı

İnsanlığın Yeniden Tanımı (George Monbiot)

Kendimize dönme ve yüzleşme vaktidir. Burada insanlık plastik koridorlar ve kalabalık salonlarda anlaşılması güç metinler ve bezdiren prosedürler arasında ne olduğuna ve ne olacağına karar verecek.

Evini çorak bir araziye çevirene kadar yaşamına olduğu gibi devam etmekle durup kendini yeniden tanımlamak arasında bir seçim yapacak. Bu iklim değişikliğinden çok daha öte bir konu. Bu kendimizle ilgili.

Kopenhag’daki toplantı bizi asli felaketimizle karşı karşıya getiriyor. Bizler kendinden büyük avları alaşağı etmek, yeni toprakları işgal etmek doğal kısıtlara meydan okuyuşunu kükremek için saldırganlık ve marifetle donatılmış evrensel maymunlarız . Şimdi kendimizi, kendi doğamızın sonucu olarak, bu kalabalık gezegende diğerlerini kışkırtmaktan veya zarar vermekten korkarak, alçak gönüllü bir şekilde yaşayıp gitmek üzere kıstırılmış bulduk. Aslanların kalbini taşıyoruz ama memurların hayatını yaşıyoruz.

Bu zirvenin anafikri şu; kahramanlık dönemi sona erdi. Uzlaşma çağına girdik. Artık kıstlar olmadan daha fazla yaşayamayabiliriz. Artık kime denk geleceğini umursamadan yumruğumuzu sağa sola sallayamayabiliriz. Şimdi, her yaptığımız şeyde diğerlerinin hayatlarını da düşünerek hareket etmek zorundayız; ihtiyatla, sınırlarımızı farkında olarak, kılı kırk yararak. Artık sanki yarın hiç olmayacakmış gibi, şu anda yaşamayız.

Bu toplantı kimyasal maddeler, atmosferi izole eden sera gazları hakkında... Ama aynı zamanda iki farklı dünya görüşünün de mücadelesi. Sadece kendi çıkarını gözeten limitlerle bu anlaşmayı rayından çıkarmaya niyetli kızgın adamlar bunu bizden daha iyi anlamış durumda. Daha çok Kuzey Amerika ve Avustralya’da, ama şimdilerde her yerde görülen yeni eğilim, diğerlerinin hayatını sanki bu bir insan hakkıymış gibi ezip geçmeyi talep ediyor. Vergiler, silah yasaları, yasal düzenlenmeler, sağlık, güvenlik özellikle de çevreci kısıtlamalarla engellenemez. Fosil yakıtların bu evrensel maymuna taş devrinde hayal ettiğinin ötesinde ödüller bahşettiğinin farkında; sadece bir süreliğine de olsa, muhteşem ve sınırlı zaman diliminde şuursuz bir saadet yaşamamıza izin verdiler.

Kızgın adamlar bu altın çağın sona erdiğinin farkında; ama nefret ettikleri kısıtlamaları tasvir edecek sözcükleri bulmakta zorlanıyor. Ellerinde sıkı sıkıya tuttukları Atlas Shrugged (Atlas Silkindi) nüshasını hırsla sallayarak bir taraftan onları komünizmden, faşizmden, yobazlıktan ve insana duydukları nefretten alıkoymak isteyenleri suçlarlarken bir yandan da içten içe bilirler ki, bu sınırlamalar kontrolden çıkmış adam için çok daha tiksindirici bir kaynaktan türer: diğer insanlara borçlu olduğumuz insanca terbiye.

Bu kabadayı korosundan korkmakla birlikte, onları anlayabiliyorum da. Ben çoğunluka huzurlu bir hayat sürüyorum, ama rüyalarım dev bir yaban öküzü tarafından kabusa dönüşüyor. Bizim gibi damarlarında hâlâ kan akmaya devam edenler bastırılmaya ve fantazi dünyasına itilmeye zorlandık. Gündüz düşlerimizde ve bilgisayar oyunlarında ekololojik limitlerin ve diğer insanların çıkarlarının hayatta kalmamızı engellediği yaşamlar yaşamlar bulduk.

İnsanlık artık muhafazakârlar ve liberaller veya gericiler ve ilericiler olarak ayrılmıyor. Bugün mücadelenin hatlarıi yayılmacılar ve sınırlayacılar arasında çiziliyor; engelleyici hiç bir şeyin olmaması gerektiğine inananlar ve sınırlar içinde yaşamak zorunda olduğumuza inananlar. Bugün çevrecilerle iklim değişikliğini kabul etmeyenler, yol güvenliği savunucuları ile hız kaçkınları, gerçek halk kitleleriyle, kurumların sponsorluğunda oluşan gruplar arasındaki mücadele daha daha başlangıcı. Bu mücadele, etik sınırlarına saldırdıkça daha da çirkin bir hal alacak.

İşte buradayız , Beowulf’un kahramalarının topraklarında; kısaltmalar, örtülü ifadeler, parantezler, istisnalar ve herkesin taleplerini karşılaması gerektiren ölü diplomasinin sisi pusu içinde kaybolmuş bir halde. Burada kahramanlığa yer yok; başkalarının ihtiyaçları karşısında her türlü tutku ve güç boyun eğiyor. Her bir sinir hücresi karşı çıksa da, tıpkı olması gerektiği gibi..

Her ne kadar delegeler kendi sorumluluklarının boyutu konusunda uyanıyor olsalar da ben hâlâ bizi toptan satacaklarına inanıyorum. Herkes son bir macera istiyor. Resmi taraflar arasında, bizim anlatmaya çalıştığımız hayatın, yarını düşünerek yaşamanın kaçınılmaz etkilerini kabul edecek kimse yok. Kendilerine her zaman başka bir cephe, kısıtlamalardan kurtulmak için başka bir yol, tatminsizliklerini başka yerlere ve insanlara yıkmanın yolları olduğunu söyleyenler hep olacak. Burada tartışılan her şeyin üzerinde duran, adı söylenmeye cesaret edilemeyen, her zaman var olmuş ama hiç bahsedilmeyen bir konu. Uyuşmazlıklarımızın çözümsüz kalmasını sağlayan sihirli bir formül, ekonomik büyüme.

Ekonomiler büyürken sosyal adalete gerek yok, hayatlar adaletli bir paylaşım olmaksızın da gelişebilir. Ekonomiler büyürken insanlar yönetici kesimle zıtlaşmaya ihtiyaç duymazlar. Ekonomiler büyürken sorunlarımızın çözümlerini satın almaya devam ederiz. Ama tıpkı bankerler gibi biz de bugün bir süreliğine başımızdan savdığımız problemlerimizi yarın bir gün katlanarak karşımızda buluruz. Ekonomik büyüme sürecinde çok yüksek faiz oranlarıyla zamanı ödünç alıyoruz. Şurası kesin ki, Kopenhag’da mutabık kalınan her kesinti eninde sonunda aşılacak. İklim dengesizliğini önlemeyi becerebilsek bile, büyüme küresel olarak baş etmek zorunda kalacağımız yeni bir kısıtlamayla karşı karşıya kalmanın an meselesi olduğu anlamına geliyor: petrol, su, fosfat, toprak...

Altında yatan nedenleri ele almadığımız sürece bir krizden daha kalıcı bir başka varoluş krizine yalpalayarak geçeceğiz: Sınırlı bir gezegenin üzerinde sınırız büyüme gerçekleşemez.

Plastik şehirdeki müzakereciler, gayet samimi bir şekilde kendilerine hakim olsalar da hâlâ ciddi değiller, iklim değişikliği konusunda bile. Burada konuşulamayan diğer önemli bir mesele de da arz konusu. Kopenhag’da mücadele veren devletlerin çoğu iki ayrı fosil yakıt politikası izliyor . Biri bizi tüketimi azaltmaya teşvik ederek talebi minimize etmek. Diğeri ise firmaları topraktan çıkarabildikleri kadar fosil yakıt çıkarmaya teşvik ederek arzı arttırmak.

Nature dergisinin Nisan sayısında yayımlanan raporlardan öğrendiğimize göre, küresel sıcaklığın ortalama iki dereceden fazla yükselmemesi halinde şu anda mevcut kömür, petrol ve gaz rezervlerinin en fazla %60’ını kullanmamız mümkün.

Çoğu yoksul ülkenin ısrar ettiği gibi, sıcaklığın 1,5 C dereceden fazla yükselmesini önlemenin mücadelesini verirsek, çok daha azını yakabiliriz. Biliyoruz ki “yakalama ve dpolama” ile bu yakıtların içindeki karbonun çok küçük bir kısmını bertaraf edebiliriz. Bu durumda iki açık sonuç söz konusu: Hükümetlerin mevcut fosil yakıt rezervlerinin olduğu yerde, toprakta kalacağına karar vermeleri ve yeni rezerv araştırmaların durdurulmasına yönelik küresel bir moratoryum açıklamaları gerekiyor. Bu öneriler şimdiye kadar tartışma konusu bile edilmedi.

Ama, her nasılsa sınır bilmeyen yayılmacılar ve sınır koymak isteyenler arasındaki bu ilk küresel mücadele kazanılmalı ve onun da ötesinde -artan tüketim, kurumsal güç ve ekonomik büyüme- devam etmeli. Eğer hükümetler iklim değişikliği konusunda bir çözüm getiremezlerse, sınır bilmeyenler, kısıtlamaları savunanların zayıflıklarının peşine düşecekler. Aynı inkâr ve örtbas etme ve kendi çıkarlarını koruma taktiklerini kullanarak kendilerini temize çıkaracak ve insanları birbirlerinden ve ekosistemi tahrip olmaktan koruyan diğer tedbirlere saldıracaklar. Bu mücadelenin bir sonu, bu insanların geçmeyeceği bir sınır yok. Bunun insanlığın yeniden tanımlandığı bir savaş olduğunun onlar da farkındalar ve dilekleri insanlığı bugünkünden bile daha açgözlü olarak tanımlamak.

George Monbiot

The Guardian

Kime karşı özel harp? (Mehmet Altan)

Kronoloji bölümünü açıyorum...

1960 yılı için şunlar yazılı: “Türkiye’de ordu, gizli orduların da desteğiyle askeri bir darbe gerçekleştirir ve Başbakan Adnan Menderes’i idam eder.”

Tüm dünyayı kapsayan sayfaları atlayıp, 1971 yılına da bakıyorum:

“Türkiye’de ordu askeri darbe gerçekleştirir ve iktidarı ele geçirir. Gölge ordu, Kontrgerilla iç terör olaylarına girişerek yüzlerce insanı öldürür.” Daha sonrasına devam etmiyorum. Bunlar nerede yazılı? “NATO’nun Gizli Orduları” adlı kitapta...

***

Neyi sorguluyoruz?

Seferberlik Tetkik Kurulu, Özel Harp Dairesi ya da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı...

Kim kurmuş, ne zaman kurmuş, kime karşı kurmuş? Türkiye’de, 1952 yılında, NATO tarafından, Sovyet tehdidine karşı kurulmuş.

Hükümetlerin haberi olmuş mu?

Ne gezer... Parası CIA ve NATO tarafından verilmiş... Ancak 1974 yılında dışarıdan gelen para kesilip de kendinden para istenince, Bülent Ecevit bu kurumdan haberdar olmuş.

Durumu berraklaştırmak için burada biraz duralım. Düşünün...

Örgütlenme öylesine gizli ki dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Özel Harp’ten 1974 yılında tesadüfen haberdar oluyor. Ecevit, örtülü ödenekten para isteyen Genelkurmay Başkanı’na paranın nerede kullanılacağını soruyor ve ‘Özel Harp Dairesi için istiyoruz’ cevabını alıyor.

Türkiye, Özel Harp’in masraflarının 25 yıl boyunca Amerika tarafından karşılandığı bilgisini de yine Ecevit’ten, Ecevit de Genelkurmay’dan öğrendi. Ecevit’e, “adları gizli tutulan bazı ‘gönüllülerin’ sivil uzantı olarak çalışmak üzere ömür boyu görevlendirildiği ve Türkiye’nin bazı yerlerinde gizli silah depoları oluşturulduğu” da anlatılmıştı.

Süper NATO örgütlenmesi olarak kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’na bu nedenlerle “gizli ordu” da denmekte... İşte ben buna “demokratik parlamenter rejim” derim...

***

TSK’nın içindeki bu “gizli ordu”, Amerikan Askeri Yardım Heyeti’nin Ankara Bahçelievler’deki binasını uzun yıllar merkez olarak kullanmış.

Daha da vahimi var. 1959 yılında ABD ile yapılan gizli anlaşma ile Seferberlik Tetkik Kurulu “rejime karşı iç ayaklanma durumunda” harekete geçme yetkisi elde etmiş. Dikkatinizi çekiyorum: “ABD ile yapılan gizli anlaşma ile”

***

Seferberlik Tetkik Kurulu 1965’te yeniden yapılandırılmış ve adı Özel Harp Dairesi olarak değiştirilmiş.

Resmi görevi “Komünist işgal ya da ayaklanma durumunda, gerilla yöntemleri ve yeraltı faaliyetleri ile bu duruma son vermek” olmasına rağmen, daha sonraki süreçte yapının kontrolden çıktığı, yasadışı eylemlerde bulunduğu endişesi hep geçerli olmuş.

Sadece 1965’den sonra mı? Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlere yönelik saldırıların meydana geldiği, ondan fazla insanın hayatını kaybettiği, Kiliselerin ateşe verildiği, gayrimüslim vatandaşlarımıza ait ev ve işyerlerinin talan edildiği 6-7 Eylül olaylarının mükemmel bir Özel Harp işi olduğunu kim söyledi?

Emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu... Ya onlarca insanın öldüğü 1 Mayıs 1977? Onun için henüz böyle bir açıklama yapılmasa da, Ergenekon iddianamesinde çok çarpıcı iddia ve isimler yer aldı. Bir de... Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren süreçteki en kanlı eylemlerden biri olan 1 Mayıs katliamı için Ecevit, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e Özel Harp Dairesi’yle ilgili bilgiler aktarmış ve eylemde kontrgerillanın parmağı olduğundan şüphelendiğini söylemişti...

***

Soğuk Savaş bitince, hele hele Sovyetler tarihe karışınca, “Özel Harp” in hiç bir gereği kalmadı... Artık “olmayan” bir düşmana karşı silahla bekleyen bir yapının, toplumsal sağlık açısından sorun çıkaracağını öngören demokratik ülkeler bu yapıyı tasfiye etti, Türkiye bu operasyonları kendi içinde yapmadı. Türkiye, demokratik ülkelerdeki tasfiyeyi yapamayınca, sağlığına da kavuşamadı. Ergenekon iddianamelerinden Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki aramaya uzanan süreci, bu eksikliğin giderilmesi gibi de okumak mümkün... Hele bir de “darbe” girişimi baş gösterince, buraya daha derin bir projektör yakmak kaçınılmaz hale geldi.

***

Güncel olarak sorulması gereken soru ise şu: Bu birim kime bağlı ve faaliyetlerin hepsinden Genelkurmay Başkanı haberdar mı?

Şayet değilse...

Başbakan’ı, Kara Kuvvetleri Komutanı’nı da alarak ziyaret etmesinin bununla bir ilintisi olabilir mi? Galiba sürprizli günler bizi bekliyor...

Mehmet Altan

Star Gazetesi

Hüsnü Mübarek fenomeni (Hakan Albayrak)

Mısır, Arap Birliği davasının öncüsüydü… Mısır, Afrika Birliği Teşkilatı'nın –Etiyopya ve Gana ile beraber- temel taşıydı… Mısır, Bağlantısız Ülkeler Hareketi'nin önde gelen sözcülerinden biriydi… Mısır, Siyonizm'le mücadelenin merkez üssüydü…

Daima liderdi Mısır.

Karizmatikti, itibarlıydı.

Büyük davalarla beraber anılır ve müthiş saygı görürdü.

Bugün ise Mısır'ın saygınlığı yerlerde sürünüyor.

Mısır denince İsrail'e yalakalık, Filistin'e ihanet, Gazze'ye eziyet geliyor akla.

Arap sokakları ve genel olarak İslam Dünyası kamuoyu, Mısır'ı bu hale getirenlere –bilhassa Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'e- ateş püskürüyor.

Fakat Hüsnü Mübarek, yine de, kasım kasım kasılarak, Arap Dünyası'nın lideri rolünü oynuyor.

***

Fehmi Huveydi'nin Ürdün gazetesi Sebil'de yayınlanan "Mısır liderliği kaybediyor" başlıklı yazısından birkaç kesit:

"Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek Avrupa turundan dönüşünden birkaç gün sonra Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Suudi Arabistan'ı kapsayan bir Körfez gezisine çıktı… cumhurbaşkanının programı Arap Mağrip ve Maşrik ülkelerini kapsamadı. Mağrip ülkelerinin Arap dünyasından uzaklaşmayı seçtiği söyleniyor, sözgelimi Tunus Arap dünyasıyla ilgilenmiyor, sadece kendi topraklarında yapılan Arap içişleri bakanları toplantılarına katılıyor; fakat Arap dünyasının önderi olduğunu savunanlar açısından ikna edici bir sebep değil bu. Zira bu ülkeler Arap konularından uzak durmayı tercih etseler bile, liderlikten dem vuranların en azından ortak çıkarları güçlendirerek köprüler kurmayı bırakmaması gerekir. Sözgelimi Türkiye son yıllarda Mağrip ülkelerine bu bakış açısıyla girdi.

Bu ülkelerdeki Türk varlığı Mısır'ınkinden daha güçlü hale geldi, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın bir ay önceki Libya ziyareti sırasında iki ülke arasındaki vize uygulaması kaldırıldı. / Mısır doğuda da Suriye'yle sorun yaşıyor. Hatta biriken anlaşmazlıklar düğüme dönüştü. Umarım durum çözüme direnen bir noktaya varmaz. /…/ Siyasetçilere çözülemeyecek sorun yoktur. Türkiye bunu ispatladı. AKP'nin 2002'de iktidara gelmesinden bu yana Türkiye komşularıyla ilişkilerindeki bütün sorunların tamamen çözülmesi bağlamında 'sıfır sorun' söylemini yükseltti. Bu bağlamda müthiş bir başarı da elde etti. Özellikle de bir zamanlar savaşın eşiğine geldiği Suriye'yle, tarihsel bellekte yer eden kana rağmen Ermenistan'la ve Osmanlı yönetiminden Kıbrıs meselesine kadar çeşitli konularda kendisine sevgi beslemeyen Yunanistan'la ilerleme kaydedildi. /…/ Mısır'la Suriye arasındaki psikolojik engelin ve Mısır'ın kendi nüfuz alanından kısmi tecridinin ortadan kaldırılmasını arzuluyoruz." (Kaynak: RADİKAL)

***

Mübarek, kasım kasım kasılarak, Arap Dünyası'nın lideri rolünü oynamaya devam ediyor dedik…

Gazze'yi boğmaya çalışan bir Arap kahramanı!

Kendi halkıyla kavgalı, Mağribli komşularına ilgisiz, Mısır'ın doğal uzantısı olan Sudan'a bile yabancı, Suriye'ye zaten düşman, Katar'la da ilişkileri limoni, ama "Arap Dünyası'nın lideri"!

Komedi!

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Özel Kuvvetler’den emekli olunmaz (Yıldıray Oğur)

Bülent Arınç’a suikast iddiaları ile ilgili en ilginç haberlerden biri Zaman gazetesinde çıktı.

Habere göre Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgin’in talebi üzerine Çukurambar’daki araçta yakalanan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’nda görevli Binbaşı İbrahim G’den ile Albay Erkan Y.B’nin cep telefon dökümleri Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndan istenmiş. Bu dökümlerden iki askerin Ergenekon tutuklusu Durmuş Ali Özoğlu ile çok sayıda telefon görüşme yaptığı ortaya çıkmıştı.

Halen 2. Ergenekon Davası’nda yargılanmasına devam edilen yayınevi sahibi Durmuş Ali Özoğlu’nun adını Türkiye ilk olarak gazetelere yansıyan bir fotoğraf karesiyle duydu.


O fotoğraftaki ‘sivil’

Yer, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Komutanlığı. Tarih, 17 Mayıs 2008. Sabah 09.35’dir.

Fotoğrafta alayın tarihindeki tüm komutanların resimlerinin duvara asılı olduğu özel hazırlanmış köşenin önünde Alay Komutanı Tümgeneral Ferhat Özgen’in, karşısında esas duruşta beklediği sivil kıyafetli kişinin adı Durmuş Ali Özoğlu’dur.

1962 Adana doğumlu olan Özoğlu, Kuvva-i Milliye Derneği’nde genel başkan yardımcılığı yapmış, Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nın sahibi olarak bir dizi ulusalcı kitabın yazarı ve yayımcısı olmuştu. Ama bunun dışında ne orduda ne de başka bir devlet katında herhangi bir resmî görevde bulunmuştu.

Bu fotoğrafın çekilmesinin üzerinden iki ay bile geçmeden Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandı.

2005 yılında Kuvva-i Milliye Derneği Genel Başkan Yardımcısı olarak Tempo dergisine verdiği bir röportajda “Metropolleri kuşatan başta Kürt mafyası olmak üzere, tüm şehir terörüne karşı bir girişim başlatıyoruz. Tam 2.000 motorize ekipten oluşan telsizli istihbarat ekiplerini 2007 içinde hazırlıyoruz” sözleri Ergenekon İddianamesi’ne de girdi.


PKK’lılarla gözaltına alındı

Bu arada Özoğlu’nun 1991 yılında öldürülen DEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın cenazesinde halkın üzerine ateş edilmesiyle yaşanan ölümleri protesto için İstanbul’da yapılan molotof kokteylli gösteride PKK zanlısı olarak gözaltına alındığı ortaya çıktı. Önce gazeteci olduğunu söyleyen ama bunu ispatlayamayan Özoğlu’nun üzerinden sahte kimlikler çıkmış ama sevk edildiği İstanbul Emniyeti’nde hem serbest bırakılmış hem de dosyası yok edilmişti.

Peki, kimdi bu Durmuş Ali Özoğlu ve bir alay komutanı neden onun karşısında esas duruşa geçmişti? Arınç’ı izleyen Özel Kuvvetler’e bağlı askerlerle ilişkisi neydi? Neden genç teğmenlerle ilgileniyordu?

Bu sorulara Durmuş Ali Özoğlu ile ilgili 2. Ergenekon İddianamesi’ne giren telefon dökümleri ışık tutabilir.

O dökümlerde en ilginç olanı Özoğlu ile kendisi gibi Ergenekon tutuklusu olan Neriman ve Kemal Aydın kardeşler ve hiçbir akrabalık bağları olmamasına rağmen bir tür mentorluk yaptıkları genç teğmenler (Noyan Çalıkuşu, Mehmet Ali Çelebi) arasındaki konuşma dökümleri.

İşte o dökümlere yansıyan Durmuş Ali Özoğlu- Özel Kuvvetler ilişkisi:


‘Üniformanı çıkartıp askerliğe devam edeceksin’

31.05.2008- Noyan Çalıkuşu: Bizde sizin izinizden gelemeye çalışıyoruz. Kemal Amcamın sizin ellerinizde yoğrularak hakikaten müthiş bir konuma geldiğimizi düşünüyoruz

Durmuş Ali Özoğlu: Daha da daha da geleceksiniz sizler akıllı ve zekisiniz vatanseversiniz her şeyden öte Mustafa Kemalin Askerisiniz. Biz nöbeti devredecez onun için sağlam ve sıkısınız.

Çalıkuşu: Nöbeti devralmaya hazırız biz Ali amca. Şimdi Özel Kuvvetlere hazırlanıyoruz tabi hem Özel Kuvvetlere hem de inşallah Kurmaylık için çalışacağız yani.

Özoğlu: Siz kurmay olmazsanız olamazsanız biz nöbeti kime devredecez.

Noyan: Siz de vaktiniz olduğu zaman geliyorsunuz uykunuzdan feragat ediyorsunuz.

Özoğlu: Ya ne demek ne demek. Onlar feda olsun. Şimdi Noyan şunu asla unutmayın ve bunu arkadaşlarınıza da mümkün olduğunca da anlatın hissettirin askerlik sadece üniformayla da olmuyor. Kışlada görev yapmakla olmuyor yani sizler Kurmay olacaksınız en iyi asker olacaksınız günü geldiğinde o üniformayı üzerinizden çıkartmanız gerektiğinde çıkartıp gene askerliğe devam edeceksiniz.

Çalıkuşu: Onu kesinlikle yaparız yani ona gönüllüyüz en gönüllülerden en önde gidenleriz biz yani öyle olmak isteriz biz zaten vatan için evet.

Özoğlu: Çünkü bu devlet bu devlet ve bu ordu böyle ayakta durur böyle yaşar bu millet böyle yaşıyor. Yani sadece kışladakilerle yürümüyor bu iş. Elbette orası çok önemli ama böyle bu tarafı da önemli çok önemli görevler verilecektir.

Çalıkuşu: Evet kutsal vatan görevini en meşakkatli şekilde ayakta en güzel şekilde ayakta tutacak şekilde bunla yapıyorlar dediğini gibi onlar yapıyorlar.

Özoğlu: Elbette yani devletin birçok unsuru var. Bütün dünyada bu değişmez kural Noyancım bütün dünyada değişmez kural niye bu hainler habire saldırıyor “Derin Devlet” hikâyelerine işte bunun için çünkü.

Çalıkuşu: Evet kesinlikle çünkü onu çökertmeye çalışıyorlar o zaman zaten bizim sonumuz olur.

Özoğlu: Biz bizler elimizden geleni yapacağız siz de yapacaksınız sizden sonrakileri yetiştireceksiniz.


‘Sizin Özel Kuvvetler’

02.01.2008- Kemal Aydın: O da zannediyorum Özel Kuvvetlerden emekli, bilmiyorum sizin ee bu Özel Kuvvetler in emeklisi var mı yok mu?

Özoğlu: Abi, sence olur mu?

Aydın: Olmaz. Emekli olmaz.

Özoğlu: Özel Kuvvetler’den emeklilik mi olur abi ya.

Özoğlu: Valla bu soğuk soğuktan filan böyle artık yürümekten tabanlarımız şişti. Soğuktan perişan olduk ya. Ben bu eksi otuz derecede günlerce kalıyorsam bu Mehmetçik kalıyorsa. Şüphesiz bu memlekete ihanet eden elbette o cezasını fazlasıyla değil aynen görecektir.

Aydın: Canım benim kurban olurum. Tamam, o... ilgili aldığım emrin gereğini yapıyorum. Başkomutanımın emrinin gereğini harfiyyen yerine getiriyorum.


‘Erdoğan dün akşam...’

Telefon dökümlerinde bir yayınevi sahibi olan Özoğlu’nun bir takım gizli operasyonlarla ilgilendiği, paşalarla görüştüğü, önemli istihbaratlar aldığı da görülüyor. Bu istihbaratlardan biri de Başbakan Erdoğan ile ilgili.

Yine Ergenekon zanlısı olan İbrahim Özcan ile 12.01.2008 günü yaptığı bir görüşmede Özoğlu Özcan’a “Dün akşam Tayyip Erdoğan bak yerini söylüyorum sana iyi dinle. Tuzla Aydınlı köyü, Gizli Bahçe, villa numarasını da söyleyeyim mi saat kaçta kimlerle olduğunu da” diye duruma hâkim olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Başka bir telefon görüşmesinde ise Hüseyin adlı bir kişiye “Can Paker’i biliyor musun? Şimdi bunun fotoğrafları geldi bana. Bi kaç fotoğraf yolluyorum bakın enteresan” dediği görülüyor.

İddianamedeki kayıtlara göre Özoğlu bazen KKTC’de Güney Kıbrıs sınırında olaylara karışıyor, yılbaşını Şırnak da bir tugayda geçiriyor. Paşalarla görüşmeler yapıp, şifreli konuşmalardan tam olarak anlaşılmayan (bir tanesi Barzani’ye yönelik) bir takım operasyonlar içinde yer alıyor. Çeşitli konuları “Ankara’ya bildirmeyi”, “Komuta katına sunmayı “öneriyor. Özel Kuvvetler’e girmeye çalışan teğmenler onu kendilerine idol olarak aldıklarını söylüyor.

İlk soru hâlâ geçerliliğini koruyor. Peki, kim Durmuş Ali Özoğlu ve niye bir tuğgeneral, karşısında esas duruşta bekliyor. Kozmik odasına girilen eski adı Özel Harp yeni adı Özel Kuvvetler olan komutanlığın sırları biraz da bu fotoğrafta gizli.

Yıldıray Oğur

Taraf

Sen kimsin (Ahmet Altan)

Bülent Arınç’ın sözlerinde, Fehmi Koru’nun yazısında, Yasemin Çongar’ın bugün sütununda hatırlattıklarında hep İtalya örneği var.

Yaşadıklarımız İtalya’nın yakın dönemde yaşadıklarına çok benziyor çünkü.

Orada da devlet içinde “halkın iradesine” düşman bir yapılanma ortaya çıkarılmıştı.

İçinde askerler, gazeteciler, politikacılar, işadamları, istihbaratçılar, akademisyenler, bankacılar bulunuyordu.

Kızıl Tugaylar gibi “solcu” örgütlerin de bu “derin” yapıyla işbirliği yaptığı, bazı sabotajları ve cinayetleri o “yapı” adına gerçekleştirdiği anlaşılmıştı.

İtalyan devletinin içi “fare yuvası” gibi delik deşik labirentlerle doluydu.

Bugün bizde de durum aynı gözüküyor ve o “yapı” yavaş yavaş deşifre oluyor.

“Ergenekon” denen örgüt bu “yapının” önemli bir parçasıydı.

Şimdi anlaşılan bu “yapının” askeriye içindeki uzantılarına ulaşılıyor.

Ankara’da üç günden beri Seferberlik Tetkik Kurulu adını taşıyan “kontrgerilla” teşkilatının Ankara bölge müdürlüğünde sürdürülen aramalar, bu “yapının” yeni bir bacağının ortaya çıkması nedeniyle yapılıyor.

Bu son “aramalar”, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evinin civarında, ceplerinde Arınç’ın adresiyle dolaşan iki subayın yakalanmasıyla başladı.

Ergenekon davasını küçümsemeye çalışanlar bu son gelişmeyi de küçümsemeye çalıştılar ama gelişmeler bu son olayın pek küçümsenebilecek gibi bir olay olmadığını ortaya koyuyor.

Bu “suikast” olayında karşılaştığımız “şeyin” ne olduğunu en çarpıcı biçimde açıklayan satırları Hürriyet gazetesinde Şükrü Küçükşahin yazdı:

“Epeydir izlendiklerini düşündüğüm iki subayın istihbaratı da aşan, daha özel bir birimin elemanları olduğu, o nedenle görevlendirilmelerinin çok üst düzeyden yapıldığı bilgisi veriliyor.”

Bu kısacık paragraf sorularla dolu.

“Özel birim” ne?

O birimin görevi ve amacı ne?

Onlara nasıl bir görev verildi?

Onlara o görevi veren “çok üst düzey” general kim?

Seferberlik Tetkik Kurulu’nun doğrudan Genelkurmay İkinci Başkanı’na bağlı olduğunu belirten açıklamaları ve o iki subayın yakalanmasından sonra Genelkurmay Başkanı ile Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Başbakan’ı birlikte ziyaret ettiklerini düşününce, ister istemez insanın aklına Genelkurmay’ın 2 numarası geliyor.

Genelkurmay İkinci Başkanı mı verdi o subaylara görevi?

Yakalanan iki subaya verilen görevi Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ biliyor muydu?

Biliyorsa, o iki subayın yakalanmasından sonra Genelkurmay o saçma sapan açıklamayı niye yaptı?

Bilmiyorsa, Genelkurmay Başkanı’nı aşabilen güçler mi var ordunun içinde?

Yargıçlarla savcıların Seferberlik Tetkik Kurulu’na girip, “kozmik” odalardaki belgeleri izlemeleri herhalde yakın tarihimizin dönüm noktalarından biri olarak geçecek kayıtlara.

CHP Başkanı Deniz Baykal bu tarihî olay karşısında, “ordu başbakan yardımcısına suikast planlıyorsa, orası lafın bittiği yerdir” diyor.

Kerem Altan’ın bizim yazıişleri toplantısında söylediği gibi, “orası lafın bittiği değil, başladığı yer” aslında.

Ama o “lafı” söyleyecek biri yok CHP’nin içinde.

O yüzden de orası, Markar Eseyan’ın Kerem’e ilaveten söylediği gibi “CHP’nin bittiği” yer oluyor.

Türkiye çok büyük bir dönüşümden geçiyor, devletin karanlıkları aydınlanıyor.

Bu aşamada herkesin duruşu ve tavrını netleştirmesi gerekiyor.

Bulunduğumuz yer, “ama”lara, kıvırmalara, kıvranmalara, bahanelere, mazeretlere yer vermeyen keskin bir viraj, “devletin içindeki suçu” desteklemekle, o “suça karşı olmak” arasında bir seçim yapmak zorunda herkes.

Bu noktada, ırk, din, mezhep hiç fark etmez, bugün bu ülkedeki herkesi belirleyecek “kimlik” tarifi, “ırkın, dinin, mezhebin” dışında bir yerde beliriyor, “alçakça cinayetlerden ve suçlardan yana mısın, karşı mısın”, senin kimliğin bu soruya vereceğin cevapla ve bu cevaba uygun davranışınla ortaya çıkacak.

Her ırktan, her dinden, her mezhepten aşağılık “işbirlikçiler” çıkabileceği gibi, her ırktan, her dinden, her mezhepten yiğit direnişçiler de çıkacaktır.

Kimliklerimizi ve ortaklıklarımızı, tarihin bu noktasında, alacağımız tavır berraklaştıracak.

Suça ve cinayete karşı olmak, bu ülkede yaşayan bütün insanlardan yana olmaktır.

Bugün bu ülkede herkes kendine sormak zorundadır “ben kimim” diye.

“Ben ırkdaşlarını, dindaşlarını, mezhepdaşlarını” satan bir “işbirlikçi” miyim yoksa ben “insanların yaşamları için mücadele veren” biri miyim?

Baykal’ın “lafının bittiği”, cesur ve dürüst insanların “lafının başladığı” yerde kim olduğumuza karar vereceğiz.

Ve çocuklarımız bizi bu kimliğimizle tanıyacak.

Ahmet Altan

Taraf

Gazetecilik heyecanı: Azı karar, çoğu zarar (Alper Görmüş)

Siyasi mücadelenin sertleştiği, toplumsal kutuplaşmanın keskinleştiği koşullar, gazeteciler için fırsatlar ve risklerle dolu bir çalışma alanı anlamına gelir. Çünkü gazetecilerin üzerine adeta yağmur gibi yağan enformasyonun (fırsatlar) bir kısmı gerçekte dezenformasyondur (riskler). Buna, dezenformasyon amacı taşımayan, fakat “hah, yakaladım!” ruh haliyle gazetecilere sorunlu bilgi ve belge ileten iyi niyetli haber kaynaklarının yol açtığı riskleri de ilave edersek, gazetecilerin böyle dönemlerde yüzdüğü suların ne kadar tehlikeli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Böyle dönemlerde, gazetecilerin mesleki-insani coşkularının, heyecanlarının “gazeteci kuşkusu”na galebe çalması ve onları hataya sürükleme ihtimali çok daha fazladır.

Aynı şey, benimsedikleri rol nedeniyle bazı bilgi ve belgelerin gazeteciler yerine kendilerine iletildiği siyasetçiler için de geçerlidir. Heyecanlarına esir olup gerekli kontrolleri yapmazlarsa, onları bekleyen akıbet de aynıdır.

Bu yazıda, son günlerin en fazla tartışılan birkaç haberi çerçevesinde bu söylediklerimi örneklemeye çalışacağım.


Kılıçdaroğlu ve Hürriyet...

Kemal Kılıçdaroğlu, açıkladığı son “belge”yle “rakiplerini belge manyağı yapan adam” unvanına ağır bir darbe indirdi. (Kılıçdaroğlu aslında karizmayı fena halde çizdirmiş durumda: “Arınç’a suikast iddiası” haberlerini “mizah konusu” diye değerlendirmesiyle bugünkü manzarayı karşılaştırın... Ne çıkıyor?)

Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği bir arama kararının fotokopisiydi bu. Kılıçdaroğlu’nun bir basın toplantısı düzenleyerek açıkladığı fotokopide, arama kararının kimler için verildiğinin yazılması gereken bölümler boş görünüyordu. Hâkim düzenlemiş, savcıya vermiş, “al, istediğin zaman istediğinin adını yazarak istediğin aramayı gerçekleştir” demişti sanki.

Fakat ertesi gün, kararı veren mahkemenin başsavcısı Sinan Kuş Erzincan’da görevli bazı askerlerle ilgili olarak verilen arama kararında isim ve adreslerin açıkça yazıldığını; Merkez Komutanlığı’na faks ile gönderirken güvenlik gerekçesiyle bu bölümlerin kapatıldığını; savcılık görevlilerinin Erzincan’a ulaştıklarında belgenin, üzerinde isim ve adreslerin de bulunduğu orijinalini Merkez Komutanlığı’na sunduklarını açıkladı.

Nazlı Ilıcak (Sabah, 25 aralık), “Bu durumda Kemal Kılıçdaroğlu, birileri tarafından fena halde kullanılmış olmuyor mu” diye sordu.

Ben, Ilıcak gibi, tipik bir dezenformasyonla karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum; beyazı-boşluğu bol arama kararını gören haddinden fazla heyecanlı bir yargı bürokratının acul bir davranışıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Fakat öyle de olabilirdi (çok küçük bir olasılık olarak bunu da tümden dışarıda bırakmıyorum). Pekâlâ Kılıçdaroğlu’nun “belgeci” unvanını yerle yeksân etmek isteyen birileri, işin aslını bilmelerine rağmen ona böyle bir tuzak kurmuş olabilirlerdi. Başsavcı’nın karşı açıklamaları, Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını manşetten veren Hürriyet başta olmak üzere, haberi kullanan bütün gazetelerin yapmaları gerektiği halde yapmadıkları şeyi de göstermiş oldu: Suçlanan kuruma dönüp, “hakkınızda böyle bir iddia var, ne diyorsunuz” diye sormamak...

Kılıçdaroğlu suçlamasını sabah saatlerinde yaptı, yani gazetecilerin önünde, haberi kontrol edebilecekleri geniş bir zaman dilimi vardı. Bir gazeteci, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ya da başsavcılığa iddiaları iletseydi, Başsavcı’nın bir gün sonra açıklayacağı bilgilere ulaşabilir, böylece öbür gazetelere fark atan bambaşka bir haber yazabilirdi. Fakat ne yazık ki böyle refleksler mesleğimizde iyice azalmış durumda...


“Muhtar İhsan” vakası...

Heyecanın gazeteci kuşkusunu silip süpürmesine ilişkin fantastik bir örnek Yeni Şafak’tan geldi... Son günlerin en önemli gelişmesi olan “Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’a suikast iddiaları”yla ilgili olarak Yeni Şafak’ın 25 aralıkta manşetten verdiği “Muhtar İhsan karargâhta” haberinde söz ediyorum...

Haberde adı geçen muhtar İhsan Gülbudak, Arınç’ın evinin önünde gözaltına alınan iki subaydan ele geçirilen krokideki caddenin de içinde yer aldığı Çukurambar mahallesinin muhtarıydı. O caddede bazı hükümet üyeleri oturduğu için, kroki çok önemliydi. İşte bu nedenle, muhtar gazetenin iddia ettiği gibi gerçekten de “apar topar” Genelkurmay karargâhına götürülmüşse, manşetlik bir haberle karşı karşıya olduğumuz muhakkaktı.

Ben “gazetenin iddiası”ndan söz ediyorum ama haberin sunumu, “iddia” sözcüğünü saçma kılacak kadar kesindi:

“Çukurambar muhtarı Mehmet İhsan Gündoğdu (doğrusu İhsan Gülbudak –AG), Yeni Şafak muhabirine açıklama yaparken apar topar alınarak askerî plakalı bir araçla Genelkurmay karargâhına götürüldü.”

Haberin çıktığı gün, öğle saatlerine doğru Melih Altınok aradı beni. Gidip muhtar İhsan Gülbudak’la konuştuğunu, muhtarın haberi kesinlikle yalanladığını anlattı. Melih, muhtar bu kadar kesin konuşunca, onun yanında Yeni Şafak’ın Ankara bürosunu arayıp, manşeti sormuş. Bürodaki meslektaşlarımız “bir yanlışlık olduğunu, haberin doğru olmadığını, ertesi gün bir düzeltme yayımlayacaklarını” söylemişler. Gerçekten de ertesi gün Yeni Şafak’ın iç sayfalarında küçük bir düzeltme metni yayımlandı.

Peki, algılanması dahi çok zor olan bu “yanlışlığı” nasıl analiz etmeli? Bana şöyle geliyor: Yeni Şafak’taki meslektaşlarımız bir kaynaktan böyle bir gelişmenin olduğunu öğrenmişler ve bu bilginin doğruluğuna iman etmişler. Muhtara, sırf fotoğrafını çekebilmek için gitmişler; bunu, muhtarın, mealen, “Benimle mahallenin sorunlarını görüştüler, konuyla ilgili hiçbir şey sormadılar” şeklindeki cevabından anlıyorum. Bir de muhtarlık binasının önünde Yeni Şafak’ın fotoğraf muhabirine verdiği “afili” pozdan...

Ben Yeni Şafak’taki meslektaşlarımın yerinde olsam, kendilerine bu haberi ileten kaynakla ilgili olarak esaslı bir gözden geçirme faaliyetine girişirdim. Fakat esas sorunun, muhtara, “böyle bir iddia var, ne diyorsunuz” sorusunu sormayacak kadar “ya haberim düşerse” korkusunun esiri olmamda yattığını hiç unutmazdım. Hep tekrarlıyorum, bir defa daha söyleyeyim:

Gazeteci de sonunda bir insandır ve ulaştığı kimi bilgilerle bir haberi nihayet kotarıp yazıişlerine iletme aşamasına geldiği an, haberini dayandırdığı bilgilerin sıhhatine ilişkin son bir kontrol yapma iradesinin en zayıf olduğu andır. Buradaki kaygı, “ya haberim düşerse” kaygısıdır. O kritik anda, bu kaygının yerini, “ya yayımlandıktan sonra haberimin doğru çıkmazsa” kaygısının alması hiç kuşkusuz çok büyük bir olgunluk gerektirir. Bunu yapabilen bir gazeteci, icabında bir manşete imza atma şansını kaçırır ama okurlar karşısında mahcup duruma da düşmez.


Yarbay Tatar veda mektubu yazdı mı

Ele alacağım son haber, ikinci tutuklama emri kendisine tebliğ edildikten hemen sonra intihar eden yarbay Ali Tatar’ın ölümünden önce ailesine yazdığı iddia edilen veda mektubuna ilişkin... Vatan gazetesinin (22 aralık) manşetten verdiği (“Ben o komutanı nasıl öldürürüm”) haber bazı başka gazeteler tarafından da kullanıldı.

O gün Vatan’ın manşetinin hemen altında cenaze haberi vardı ve haber, “Ve o komutan cenazede” başlığını taşıyordu. (Biliyorsunuz, Yarbay Tatar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit’e suikast iddiaları nedeniyle tutuklanmıştı.)

Gazetenin birinci sayfası, bu haliyle Yarbay Tatar ile ilgili iddiaların “saçmalığını” anlatmak ister gibiydi...

Ertesi gün yarbayın ağabeyi Hürriyet’e şöyle konuştu: “Kardeşimin mektup bıraktığı iddia ediliyor. Bizim bilgimiz yok. Böyle bir mektup da görmedik.”

Böyle bir mektup yazıldı mı, yazılmadı mı tam olarak bilmiyoruz. Vatan, ertesi gün, mektubun savcıda olduğunu iddia etti, fakat savcılık bu bilgiyi doğrulamadı (hazırlık soruşturmasının gizliliği nedeniyle bu mümkün de değildi zaten).

Şimdilik sadece bir kuşkumu dile getireceğim: “Ben, babam öldüğünde beni arayıp teselli eden bir komutanı nasıl öldürürüm” sorusunu içeren bir mektup, kamuoyunu “yarbay onuruna yediremeyip intihar etti” yönünde şekillendirmek isteyenlerin hazırlayıp sunduğu bir dezenformasyon olabilir.

Dediğim gibi sadece bir kuşku bu, neticeyi ben de çok merak ediyorum.

Alper Görmüş

Taraf

Yıllar nereye gidiyor? (İhsan Dağı)

Yıllar akıyor ve biz hep aynı yerde durduğumuz izlenimine kapılıyoruz; çünkü aynı sorunları, konuları ve kurumları tartışıyoruz. Aslında derin bir dönüşümden geçiyoruz.

Örneğin dış politikada bir 'paradigma değişimi' gerçekleşiyor. Dört yanında düşman arayan, çatışma ve gerginlik odaklı bir dış politika anlayışından etrafındaki tüm ülkelerle işbirlikleri kurmaya çalışan bir vizyona ulaşıyoruz. Bölgeyi askerî gücüyle korkutan bir ülke, yerini, demokrasisi, ekonomik kalkınması ve kültürel ürünleriyle bir cazibe merkezi haline gelen Türkiye'ye bırakıyor. Kıbrıs sorununu çözmeye kararlı, Ermenistan'la normalleşmeyi tercih eden, Irak Kürtleriyle barışan, yani etrafına barış ve istikrar ihraç eden yeni bir Türkiye...

Aynı zamanda 'kendi' doğruları olan bir ülkeden söz ediyoruz. Davos'ta Başabakan Tayyip Erdoğan, İsrail'in Gazze'de yaptıklarına 'one minute' diyerek yıla damgasını vurmuştu. İsrail'in elinde adeta tutsak olan bir halka yapılanlara vicdanlı bir siyaset adamının hesapsız tepkisi derin izler bıraktı Türkiye, dünya ve bölge siyasetinde. 1 Mart tezkeresinin reddine benzer bir şekilde Türkiye bölge halklarının yüreklerini kazandı. Başbakan Erdoğan, Batılı bir uzmanın tarifiyle Arap dünyasında adeta bir 'pop star' muamelesi görmeye başladı. İsrail'in yaptıklarına yüksek sesle itiraz edebilen bir Türkiye'nin bölge siyasetinde ağırlığı arttı. İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk işlevi darbe gördü, ama bu süreci yok eden zaten İsrail'in Gazze saldırısıydı.

Biraz da yükselen bu profilin etkisiyle Türkiye güney komşularıyla tarihinde görülmemiş bir işbirliği ağı kurdu. Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi kararı, vizenin kaldırılması, kurulan yüksek istişare heyetleriyle ekonomik ilişkilerin canlandırılması... Benzer bir şekilde hem merkezî Irak hükümeti hem Kuzey'deki bölgesel Kürt yönetimi ile yeni köprüler kuruldu, ortak vizyonlar inşa edildi.

Bunlara karşın Davos olayı İsrail'in tepkisini çekti. İşbirliği içinde olduğu her ülkeden bölgede yürüttüğü politikalara mutlak destek bekleyen İsrail doğal olarak hayal kırıklığına uğradı. Medyada Davos'un hemen ardından 'İsrail bizi cezalandıracak' paniği yaşayan ve yaşatmaya çalışanların dediği olmadı ama. Aksine, İsrail'in Türkiye'ye ihtiyacının altı çizildi yıl boyunca. İsrailli yetkililerin de ilişkileri onarmak adına çok uğraş verdikleri görüldü. Aba altından sopa gösterenler de vardı. Peres'in durduk yere Türk ordusunun siyasete müdahalesine övgüler dizmesi anlamlıydı. Ancak 28 Şubat, medyası ve paşalarıyla geride kalmıştı.

Ama yine de uluslararası medyada etkinlikleriyle 'Türkiye eksen mi değiştiriyor?' sorusunu gündeme getirmeyi başardılar. Bu bağlamda 'hükümet mağduru' bir medya grubunun desteği de çok işe yaradı doğrusu. İki 'hükümet mağduru' güç, birlikte çalışarak dünyanın her yerinde AK Parti ve Erdoğan aleyhine yoğun bir kampanya yürüttüler. Obama yönetiminden dışlanan 'neo-con'lar da bu ittifaka katıldı tabii. Yine de bu blokun faaliyetleri medyada ve bazı düşünce kuruluşlarında ses getirse de ABD ve Batılı ülkeler yönetiminde etkili olamadı.

Aksine Obama, ilk denizaşırı ziyaretini Ankara'ya yaparak Türkiye'ye biçtiği değeri gösterdi. 'Model ortaklık' kavramı ile belki de Türk-Amerikan ilişkilerinde ilk defa 'eşitlik' ilkesine dayanan bir işbirliği dönemi açıldı. Ayrıca, Türkiye'de 'muhataplarının' sivil iktidar olduğunu gayet iyi anlayan bir Amerikan yönetimi var karşımızda.

Öte yandan AB ile de bir 'tren kazası' yaşamıyor Türkiye. Müzakere başlıkları açılmaya devam ediyor, Türkiye'siz bir AB'nin siyaseten cüce kalacağı kanaati giderek yayılıyor. AB Komisyonu, Türkiye'ye ilişkin en olumlu ilerleme raporunu bu yıl yazdı. Ergenekon soruşturmasını demokrasi için bir fırsat olarak değerlendiren, Genelkurmay'ın soruşturmaya müdahalesini kınayan bir rapordu bu. Kısaca, yıllar demokrasiye, özgürlüğe ve barışa doğru kıvrılıyor.

İhsan Dağı


Zaman

Akıllı kadın eşinden dayak yer mi? (Elif Şafak)

SENE sonu geliyor ya, tüm dünyada kadının durumunu gösteren raporlar yayınlanıyor. Amerika'da dakikada kaç kadının dayak yediğini yahut tecavüze uğradığını okuyoruz bu raporlarda. Ve hemen ardından Pakistan'da, Brezilya'da ya da Fransa'da. Ve Rusya'da mesela. Böyle ülkeleri ve rakamları peş peşe dizince garip bir soğukluk uyanıyor okuyanda. Sanki kadına yönelik şiddet, son derece evrensel, değişmez, sabitkadem, hatta neredeyse "doğal" bir şey. Fizik kanunu gibi adeta. "Her yerde böyle. Bakın, gelişmiş ülkelerde de böyle, gelişmemişinde de. On sene evvel de böyleydi, elli sene evvel de. Her zaman ve her yerde böyle olmuş. Yapacak fazla bir şey yok ki."
Hiçbirimiz bunları yüksek sesle söylemesek de okuduğumuz raporların uyandırdığı his çoğu zaman böyle. Hani sanki, "Böyle gelmiş böyle gider" izlenimini veriyor kuru rakamlar ve basmakalıp laflar. O yüzden işte, o yüzden, bu meseleyi rakamların ve klişeleşmiş sözlerin ötesine taşımakta fayda var. Madem sene sonu geliyor ve madem her sene bireylerin olduğu gibi toplumların da karneleri var, iyi oldukları konular ve zayıf oldukları konular; öyleyse hep beraber bakmak durumundayız bizim karnemizde kadınlarımızın durumu nedir, nicedir acaba.

*

"Kadına yönelik şiddet" tıpkı bir aysberg gibi. Görünen ucu bile ürkütücü iken bir de görünmeyen koskoca bir tabaka var suyun altında. İstatistiklere kolay kolay yansımayan, kamuoyu araştırmalarıyla anlaşılmayan, konuşulmayan ve dolayısıyla aşılamayan bir karanlık kütle duruyor orada. Ucundan kenarından bu konuda yapılan tüm araştırmalar ise hep aynı şeye işaret ediyor: Kadınlar en yakınlarından dayak yiyorlar. En sevdiklerinden ve en çok güvendiklerinden. Kalplerinin kapısını kime sonuna kadar açıyorlarsa en çok ondan ve oradan yaralanıyorlar. Önce babalarından, derken abilerinden ya da erkek kardeşlerinden, nişanlılarından, evlendikten sonra da kocalarından. Kimi zaman da bile bile kapılıyor kadın bu kör akışa. Nişanlıyken şiddet gören kadın, evlenince düzelir zannediyor. Evlenince dayak yiyen kadın, ilk çocuk doğunca düzelir diye umuyor. İlk çocuktan sonra dayak yiyen kadın, umut etmekten vazgeçip zamana havale ediyor.
Halbuki zaman öyle durduk yerde iyileştirmiyor kimseyi. Gayretsiz şifa vermiyor. Aile içi şiddet görünmez bir gölge gibi takip ediyor senebesene. İşin tuhaf yanı, annesinin dayak yediğini görerek büyüyen erkek çocuklar, ileride kimseye el sürmez, karıncayı bile incitmez sanıyorsunuz ama anlaşılan öyle olmuyor. Şiddet şiddeti, gerginlik gerginliği doğuruyor.
Akıllı ve özgür bir kadın dayak yer mi peki? İlk bakışta görece eğitimsiz yahut maddi durumu yetersiz bir kadının imkânları daha sınırlı, çalacak kapısı daha az, dolayısıyla dayağa karşı çok daha savunmasız. Ama bu, ayın sadece bir yüzü. Ayın karanlıkta kalan yüzünde ise dayak yiyen "özgür" kadınlar yaşıyor. Akademisyenler, avukatlar, bankacılar, hemşireler, hatta doktorlar... Konuşamadıklarımız. Adını koyamadıklarımız. Görüp de görmezden geldiklerimiz. Halbuki apartmanlarda yaşıyoruz çoğumuz. Komşularımızın evlerinden gelen dayak ve tartışma seslerini duyuyoruz ama ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz. Bir cila çekiyoruz kırıkların üstüne.
Yeni sene, tazelenmek demek. 2010'da kadınlarını incitmeyen bir toplum olabilmek için bugünden ve buradan başlamak gerek bilinçlenmeye, yardımlaşmaya ve yardım almaya. En yakınımızdan, kendimizden başlayarak ancak varabiliriz daha geniş halkalara.

Elif Şafak

Habertürk