30 Kasım 2009 Pazartesi

Bu İzmir’e ne yaptınız böyle? (Ahmet Kekeç)

Ankara’yı niçin sevmiyorsak, İzmir’i o yüzden seviyoruz... Ankara’yı niçin katlanılmaz buluyorsak, İzmir’i o yüzden “katlanılabilir, yaşanılabilir, hatta ölünebilir” buluyoruz...

Eskiden beri İzmir’e yolum düşer.

Çeşme ve civar yörelere gidiyor olsam bile, mutlaka İzmir’e uğrarım.

Hiçbir şey yapmasam da, Alsancak’ta,
bir kıyı kahvesinde oturur, çayımı sigaramı içerim.

Son 10 yıldır İzmir yok.

Cesameti ve zengin çağrışımlarıyla yaşayan İzmir değil, artık irice bir taşra kenti, bir sömürge banliyösü... Caddelerde, sokaklarda, insanların yüzünde fark edilebilir bir “taşra masuniyeti”, yabaniliği, hatta öfkesi...

Karşıyaka nasıl da ıpıssızdı, tecrit edilmişti, insansızdı.

Bir önceki gidişimde, bu semtin sınıf ve mahiyet farkını bağıran geniş caddelerinde turalamıştım. Ürkmüştüm. Vapura binecektim. Beklemedim. Kırık dökük bir minibüse atladım. Kırık dökük ama sıcaklığını yitirmiş. Tark Dursun K.’nın öykülerinde karşımıza çıkan insanlar, o insanların yoksulluğu, o yoksulluğun saçtığı sıcaklık.

Bitmişti...

Şimdi, başka bir yoksulluk, başka bir masuniyet var.

Ürkütücü, rahatsız edici bir masuniyet...

Konak tat vermiyor.

Kordonboyu, insana yalnızlığını hissettiriyor.

İzmir, çocukluğumda ve ilk gençliğimde, sadece “çağrışımlarıyla” bile var edebiliyordu kendini. Sadece çağrışımlarıyla değil, varlığıyla da yaşayan bir kentti. Ankara ve İstanbul’dan daha önemli bir “cazibe merkezi”ydi; bütün kültür, turizm ve ticaret işlerinin döndüğü bir merkez...

Fuarı vardı örneğin...

Günlerce, hatta aylarca fuar haberlerini okurduk gazetelerde... Radyolar, fuarla yatıp fuarla kalkardı. Öyle zengin bir organizasyon ki, işsiz ve tapon sinema oyuncuları için bile ekmek kapısıydı...

Futbol’u vardı örneğin.

Karşıyaka’sı, Altay’ı, Göztepe’si, Altınordu’suyla birinci küme takımlarına kök söktürürdü. İstanbul takımları için İzmir’de puan çantada keklik değildi.

Ne oldu bu İzmir’e?

Fuar kupasında (sonradan UEFA kupası oldu) yarı final kapısından dönen Göztepe nereye gitti?

Bu kent niçin artık Ali’ler Ertan’lar, Mustafa Denizli’ler yetiştirmiyor?

Kaf kaf niçin yok? Altay ve Altınordu nerelerde sürünüyor?

İzmir, sadece futbolda değil, kültür ve edebiyatta da “öncü” bir kentti. Şairleri, öykücüleri, romancıları vardı. Attila İlhan’lar, Samim Kocagöz’ler, Tarık Dursun’lar, Hüseyin Yurttaş’lar, Hidayet Karakuş’lar... Daha niceleri.

Dergiler çıkardı...

Tadı damağımızda kalan edebiyat tartışmaları olurdu...

Mehmet H. Doğan tek başına şiir poetikasına yön verirdi...

Bu İzmir gitti, Ertuğrul Özkök’ler ve Yılmaz Özdil’ler yetiştiren bağnaz, tahammülsüz, ötekine karşı kıyıcı olabilen başka bir İzmir geldi.

İzmir, eskiden Belkahve’yle, Kadifekale’yle, Kemeraltı’yla, Kemeraltı şairleriyle, Kordonboyu’yla, fuarla, futbolla, Sezen Aksu’yla, Uşşakizade ailesiyle, zengin kültürel ve etnik yapısıyla anılırdı, şimdi “öteki”ni insandan saymayan Canan Arıtman gibilerle anılıyor.

Rasim Ozan Kütahyalı’nın da söylediği gibi, İzmir, Sezen Aksu’ların İzmir’i mi, yoksa “Özkök Özdil Arıtman troykası”nın İzmir’i mi olacak?

Bunu da İzmirliler düşünsün artık!

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

29 Kasım 2009 Pazar

Komutanların kefil olma devri sona erdi (Ergun Babahan)

Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt, Şemdinli sanıkları için ‘’İyi çocuktur, tanırım’’ diyerek kefalet verince davanın seyri değişmişti.

Sivil yargının mahkumiyet kararı bozulmuş, dava apar topar askeri mahkemeye sevkedilmiş, sonuçta ‘’iyi çocuklar’’ hemen tahliye olurken savcı meslekten ihraç edilmişti.

Sahi o davanın akibeti ne oldu bilen var mı merak ediyorum.

O zaman paşalar zanlılara kefil oluyordu.

Ama Şemdinli, Ergenekon, Sarıkız, Kafes derken kefalet dönemi sona erdi.

Şimdi isimsiz bildiri ile yetiniyorlar.

Hukuka saygı, masuniyet ilkesi gibi temel kavramlara başvuruyorlar.

Amaç herhalde rahatsız oldukları söylenegelen ‘’Genç subaylar’’ın gazını almak.

Gazeteciliğe girdim gireli askerin bir kısmı rahatsızdır zaten.

O yüzden Ergenekon davasında sağlık raporu ile tahliye olmaları da mümkün oldu.

Hep rahatsızdılar ya, tahliye sebebi kısmen geçerli o yüzden.

Askerin rahatsızlığına ilişkin en çarpıcı özeti 28 Şubat’ta Salih Memecan yapmıştı aslında.

Karikatürün üstünde ‘’Komutanlar rahatsız’’ yazıyordu.

Necmettin Erbakan da yanında eşi, elinde bir şişe kolonya ve çiçekle Genelkurmay Başkanı’nın konutunun kapısında, ‘’Paşam duydum rahatsızmışsınız’’ diye geçmiş olsun ziyaretine gitmişti.

O Erbakan 28 Şubat tarihi kararlarını imzaladı.

Sabah’ın ertesi günkü manşeti ‘’Paşa paşa imzaladı.’’

Seçimle gelmiş siyasetçiyi aşağılayan, askere cıvık cıvık yağ yapan bir manşetti.

O zaman herkesin hoşuna gitmişti.

Yağma devrinin hemen başıydı ve medya ona göre tavır almıştı.

Medya patronlarının rızası dışına hükümet kurulmasına duyulan öfkenin de payı vardı elbette bunda.

Sonunda asker-işadamı-medya bir olup iktidarı devirdi ve Türkiye’yi iflasa sürükleyen sürecin önü açıldı.

Aradan yıllar geçti ve ülke demokratikleşme yolunda bayağı mesafe aldı.

‘’Paşa paşa imza’’dan ‘’Paşa paşa istifanın’’ ama bu kez komutanlar için istifanın tartışıldığı bir noktadayız.

Komutanların istifası Hasan Cemal’in dünkü yazısının başlığıydı.

Evet, emrindeki askerler pıtır pıtır cuntalar kuruyor, darbe planları hazırlıyor, yurttaşlarına karşı kanlı eylem hazırlıklarına giriyor, toprak altına silah gömüyorsa, komutanlar için istifa kaçınılmaz hale gelir.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı neredeyse cuntların cirit attığı bir yer haline gelmişse, komutanının bunu bilmemesine imkan yoktur.

Vahim olan bilmemesidir ama demokrasi açısından bilip de gereğini yapmamak daha da vahimdir.

Türkiye korkularını aştıkça, refah seviyesini yükseltip reformları gerçekleştirdikçe, komutanların ‘’Paşa paşa istifa edecekleri’’ günde giderek yakınlaşıyor.

Kurumların yıpratılmaması görüşüne katılıyorum ama demokrasinin de aynı özenle korunup sahip çıkılması önşartıyla.

Demokrasiye savaş açan her kurum yıpranır, başındakilerle birlikte...

Ergun Babahan

Star Gazetesi

Paşa Paşa istifa bizde olabilir mi?.. (Hasan Cemal)

Almanya’da Genelkurmay Başkanı, Afganistan’daki bir bombardımanla ilgili bilgilerin hükümetten gizlendiği ortaya çıkınca istifa etti.
Bild’in haberi böyle.
Almanya’nın en çok satan bulvar gazetesinin önceki günkü haberine göre, istifaya yol açan gelişmeler şöyle:
Bir Alman subayının emriyle, Afganistan’ın kuzeyindeki Kunduz şehri yakınlarında iki yakıt tankeri bombalanıyor.
142 kişi ölüyor.
Ancak, bombardıman öncesinde yeterli keşif yapılmadığı, bu nedenle sivillerin de öldüğü saptanıyor.
Daha vahimi, bu konudaki ihmalin Alman ordusunun üst kademelerinde de bilinmesine rağmen sivil otoriteden saklandığı anlaşılıyor.
Bild gazetesinin haberine göre, hem Amerikan savaş uçaklarının bombardıman sırasında çektiği video filmler, hem de bir Alman komando timinin hazırladığı rapor Savunma Bakanlığı’yla Alman Başsavcılığı’ndan gizleniyor.
Oysa daha bombardımanın yapıldığı gün, Afganistan’daki Alman birliklerinden Almanya’ya, askeri otoriteye gönderilen gizli yazılarda olay tüm çıplaklığıyla sergileniyor.
Bu yüzden, Alman Savunma Bakanı yaptığı ilk açıklamalarında hiçbir sivilin Afganistan’daki bu bombardımandan zarar görmediğini belirtiyor.
Ama Bild’in önceki günkü haberiyle her şey değişiyor. 142 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombardımana ilişkin bilgilerin sivil otoritelerden gizlenmesi kamuoyuna yansır yansımaz, Genelkurmay Başkanı da istifasını Savunma Bakanı’na sunuyor.
Yani Paşa Paşa istifa ediyor! (*)
Demokrasilerde böyledir.
Asker, seçilmiş ‘sivil otorite’ye bağlıdır. (Ayrıca, genelkurmay başkanları bizdeki gibi başbakana değil, savunma bakanlarına bağlıdır demokrasilerde.) Asker, yaptığı hatanın hesabını verir demokrasilerde. Çünkü, hukuk devletinin geçerli olduğu demokratik düzenlerde asker dahil hiç kimse hukukun üstünde değildir, olamaz.
Almanya’da yaşanan işte bu.
Alman Genelkurmay’ı uzaklarda, ta Afganistan’da sivillerin de ölümüne yol açan bir askeri operasyonu, bağlı olduğu Savunma Bakanı’ndan gizleyince ve bu olay basında patlayınca Genelkurmay Başkanı’na paşa paşa istifa etmek düşmüştür..
Şimdi gelin, bu pencereden bakın bizim ülkemize. Türkiye’de Almanya’dakine benzer böyle bir örneğimiz var mı?
Anımsıyor musunuz?
Hele son zamanlarda...
Ben anımsamıyorum.
Bu açıdan verilebilecek birçok örneğe de bir bayram günü bu köşede girmek içimden gelmiyor.
Kurumlar ancak Almanya’daki gibi korunur. Hataların hesabını vermekle... Gerektiğinde şak diye istifa kurumunu çalıştırmakla...
Tersi çıkmaz yoldur.
Gerçeklerin gizlenmesinden geçmez saygınlık...
Ve asker, hukukun üstünde değildir.
Yaptığı darbelerin, verdiği muhtıraların, düzenlediği darbe tertiplerinin, yazdığı ‘andıç’larla ‘lahika’ların, kısacası yaptığı yanlışların hesabı askerden sorulmadan demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü geçerli kılamayız bu ülkede...
Şunu yazın bir kenara:
Hiç kimsenin, ne sivilin ne askerin suç işleme serbestisi olamaz demokratik hukuk devletinde!
Bu bakımdan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın geçen gün Taraf’a yaptığı Kafes Operasyonu’yla ilgili açıklamayı güzel bir bayram hediyesi olarak kabul ediyorum.
Arınç şöyle diyor:
“Yönetimler şeffaf olmalı, hesap verebilir olmalı. Buna ulaşamayan hiçbir kurum yıpranmaktan kurtulamayacaktır. Yıpranmamanın tek yolu vardır: Çıkıp hesap verebilmek! Üstünü örtmek veya topu taca atmak değil. Türkiye’de demokrasinin müdahalelerden kurtulması için, Türkiye nasıl şu yedi yıl içinde 55’e yakın mafya tipi örgütlenmeden kurtulduysa, buna benzer örgütlenmelerden de kurtulsun, Batı tipi bir ülke olsun.”
İyi bayramlar!

* Cem Sey’in dünkü Taraf’ın manşetinde yer alan “Paşa Paşa istifa etti” başlıklı ve Berlin kaynaklı haberinden.

Hasan Cemal

Milliyet

İzmir nasıl faşist oldu (Rasim Ozan Kütahyalı)

Son yazım üzerine İzmirli hemşehrilerimden aldığım tepkinin haddi hesabı yok... “Medeni” İzmir’imizin yerel medyasında bana hitaben doğrudan “S... git” diye yazan, “Buraya gelme seni fena benzetiriz” diyen yazılar çıktı... İşin ilginci, bu tür yazıları yazanlar da kadın yazarlar... Hani şu sadece mini etek giymekle “uygar ve çağdaş” olduğunu sanan İzmir’imizin tipik kadınlarından... Bana küfretseler de olsun, ben İzmir kadınının çaçaronluğunu severim... Hele İzmir’in kısıtlı, kıt sosyal ve kültürel hayatına mahkûm kalmış kadınların öfkesini daha da anlıyorum...

İzmirli kadının ruhu özgürdür, kural tanımaz, doğru... Ama o özgürlüğü tam olarak İzmir’de değil İstanbul’da yaşayabilir. İstanbul’da kendini tam olarak ifade edebilir... İzmir görüntüde açık ama özde kapalı ve kısıtlayıcı bir şehirdir. O görüntü illüzyondur... İzmir’imizin gururu, İzmirli kadın modelinin en güzel örneği Sezen Aksu İzmir’de kalmak zorunda olsaydı ne olurdu?.. Zaten hiç bir kalifiye İzmirli kendi şehrinde kalamıyor...

Ey İzmirli hemşehrilerim... Artık lütfen kendimizi kandırmayalım, dürüst olalım... İktisadi ve kültürel olarak sürekli gerilemekte olan bir şehir İzmir’imiz... Çağı ıskalayan, çağdışı kalmakta olan bir şehir İzmir’imiz... İhracat limanı sahibi şehrimizin Türkiye ihracatındaki payı sürekli düşüyor. 1926’da yüzde 43 iken 1981’de yüzde 22, şimdi ise yüzde 10’lara kadar düşmüş durumda... Aylık 1500 lira alabilen bir makine mühendisi “Maaşım çok iyi” diyor şehrimizde... Tam bir taşra şehri haline geldi İzmir... Kültürel açıdansa sübvanse edilerek yaşayan devlet girişimleri olmasa sıfır bir haldeyiz. Entelektüel önemi olan hiç bir yayınevi yok İzmir’in, ciddi hiçbir sanat topluluğu yok... Ortaöğrenimde çok başarılı okulları var İzmir’imizin ama İstanbul ve Ankara’dakilerle kıyaslanabilecek nitelikte bir üniversitesi yok, düzgün bir bilim hayatı yok... Rekabet gücü yüksek, küresel vizyonu olan firmaları yok, varolan da kaçmak istiyor... Görüntüde olup esasen içi boş olan çakma bir burjuvazimiz var... Aynı şekilde büyük markaların çakmalarından giyinilen, İstanbul’da olanın kötü bir taklidi olan herkesin birbirini tanıdığı ve denetlediği sıkıcı bir eğlence hayatı var İzmir’imizin... İşin eğlence ve çılgınlık kısmının da içi boş yani... Özellikle İzmir’in genç kızları birçok şeyi gizleyerek, saklayarak yaşamak zorunda kalıyor şehrimizde. İstanbul’da olduğu gibi açık ve özgürce yaşanamıyor... İzmir’in “Batılı hayat tarzı” da çakma maalesef... İzmir’in en kalburüstü semtlerinde bile “Laf olur, söz olur, el ne der” ideolojisi hâlâ hâkim. O sebeple İzmir’imizin özgür ruhlu kızları bu “mahalle baskısı”ndan kaçmak için İstanbul’a akın ediyor... Zaten “İzmir efsanesi”ni yaratanlar da İstanbul’a kaçmış İzmirlilerdir... Fakat bu lafların şehir olarak İzmir’imize hiçbir yararı yok!! Ancak burada yaşayan biz İzmirlilerin kendini tatmin etmesine yarıyor... İzmir’e yararlı olmak için bu içi boş “İzmir Efsanesi”ni yıkmak şarttır... İstanbul’daki İzmirlilerin bu palavraları İzmir’in daha da gerilemesine yol açmaktadır... Ben İzmir’i çok sevdiğim ve hâlâ tutkuyla bağlı olduğum için bu kadar net ve sert yazıyorum... Eşine az rastlanır bir liman topografyasına sahip olan, tüm çocukluğumun geçtiği Güzelyalı’sı ve Kordonboyu ömre bedel olan İzmir’imiz İstanbul medyasına hâkim “İzmirlilik” geyiklerinden çok daha önemlidir... Ve şehrimiz sürekli bir çöküş halindedir...

Bu arada, Başkan Aziz Kocaoğlu da “Faşizmin başkenti: İzmir” yazımdan dolayı bana etmediği lafı bırakmamış. Geçen sene karşı karşıya geldiğimiz TV programından bahsetmiş. Beni ağır bir dille kınamış... Dün İzmir’den bir sürü yayın organından beni aradılar, cevabımı sordular...

Bak Aziz Başkan... Sen beni kınayacağına kendi partinden olan, bu ülkenin cumhurbaşkanına “Ermeni tohumu” diyerek hakaret ettiğini sanan arkadaşını kına. Gerçekten demokrat bir başkansan, yiğit bir adamsan İzmir’i rezil eden bu faşistin İzmir’e yakışmadığını ifade edersin... İzmir’deki faşizm atmosferini yaratan zihniyet senin partinin içinde... Bu kadın işlediği suçtan dolayı özür de dilemedi. Yine İzmir’den yayın yapan “Kürtler kardeşimiz değil, düşmanımızdır” diyen faşist bir dergiye röportaj verdi. Irkçı sözlerinin arkasında durdu... Bu kadın bir meczup olarak görülse sorun yok. Tam aksine şu an İzmir’in en popüler milletvekili bu kişi. Yanlış mı?.. Sen bir Alevisin Aziz Başkan... Katliamlar görmüş, bu devletin zulmünü çekmiş bir halkın evladısın. Bunları tasvip etmediğini biliyorum. Kürtlerle de empati kuracağını sanıyorum... Söylediklerimin ciddi olduğunu sen de biliyorsun... İzmir’in ruh hali yukarıda saydığım “gerileme ve çöküş” psikolojisi sebebiyle iyi durumda değil... Suçlayacak kurban arıyor standart İzmirli Türk... İzmir’in Kürt sakinlerinden o kadar çok teşekkür mektubu ve telefonu aldım ki inanamazsın...

İzmir’imizin gururu Sezen Aksu bile barışı desteklediği için ne tepkiler aldı şehrimizden... Yılmaz Özdiller değil, Sezen Aksular bizim gururumuzdur... İkisi birden olamaz... Bu Hitler de, Mozart da Almanların gururudur demekle eştir...

Özetle, İzmirli kendini sorgulamak ve kendine gelmek zorunda...

Rasim Ozan Kütahyalı

Taraf

Atatürk bugün yaşasaydı? (Mustafa Armağan)

Geçenlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasında ilginç bir polemik yaşandı.

Ne var ki, Dersim tartışmasının derin gölgesinde kaldığı için fark edilemedi. Haberlere bakılırsa Başbakan Erdoğan, "Asıl Atatürkçü biziz, Atatürk mezarından kalksa bunları def eder." demiş, Baykal ise onu Hz. Ömer'le 'vurmuş' ve "Atatürk eğer yaşamış olsaydı, sen oralarda olabilir miydin? Atatürk'ü bırak da Hazret-i Ömer kalkarsa senin halin ne olur?" diye sormuş.

Gördüğünüz gibi geçmiş hiç de geçmemiş; bizimle nefes almaya devam ediyor.

"Kalksaydı, ne derdi?" Bu, siyasette kullanışlı tezlerden biridir Türkiye'de. Neden başka bir ülkede mezardakilere parmak sallatma, rakibin kulağını çektirme durumlarıyla karşılaşmıyoruz da, Türkiye'de bu davranış normal sayılıyor? Mesela ABD'de Cumhuriyetçiler Demokratları 'Lincoln mezarından kalksa kaçacak yer arardınız.' diye tehdit etmiyor da, bu tavır bizde neden hâlâ para ediyor? Araştırılması gereken bir durum.

Elimde "Kalkınan Köylü Dergisi"nin eki olarak basılmış bir anketi duruyor. Üzerinde tarih yok ama derginin 1965-1968 yıllarında çıktığını biliyoruz. Adı, tam da bugünlere göz kırpacak cinsten: "Eğer Atatürk Yaşasaydı?"

Hepsi de Atatürk'ün yakınında bulunmuş, kimisi silah ve siyaset arkadaşı olmuş 11 kişiye sağlıklarında sorulmuş: Eğer Atatürk yaşasaydı, sizce, 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki bloklaşmada, Demirperde arkası cephesini mi yoksa Batı hürriyeti cephesini mi seçerdi? Eğer Atatürk yaşasaydı, sizce, Rusya bizden Boğazlarda üs ve üç vilayeti geri istedikten sonra ve Truman doktrini Amerika'yı Rusya'nın karşısına çıkardıktan sonra, Amerika ile ittifakını nasıl karşılardı?

Cevaplarda karşımıza ulusalcıları şoke edecek şu çarpıcı sonuçlar çıkmış:

1. Atatürk sağ olsaydı, başını ABD'nin çektiği hür dünyayı, yani Avrupa-ABD eksenini seçerdi.

2. NATO'ya girerdi.

3. ABD ile ittifak eder, dostluk kurar, savaş sonunda dağıttığı yardımı almakta sakınca görmezdi.

Öyle midir, değil midir, bilmiyorum. Ama en azından Atatürk'ün o tarihte sağ olan 11 yakını, ölümünden yıllar sonra böyle düşünmüş.

Peki kimdir bu yakınlar? Kitaptaki sırayla görelim.

Org. Fahrettin Altay: Atatürk yaşasaydı "Hiç şüphesiz Batı hürriyet cephesini tercih ederdi". Ayrıca Amerika'yla ittifakı onaylardı. Bir şartla: "Memleketimizin yüksek menfaatlerini çok dikkatle gözetir"di. Ancak ülkemizin coğrafî durumunun aynı zamanda "Amerika'yı da savunmakta olduğunu düşünür" ve ikili anlaşmaları bizim için daha faydalı şekilde yapardı. (Sizi bilmem ama ben Turgut Özal konuşuyor sandım bir an.)

Tevfik Rüştü Aras: Atatürk döneminin en uzun süreli dışişleri bakanı olan Aras gayet diplomatik konuşmuş: Ona göre Atatürk, Birleşmiş Milletler'e kesin olarak girer, Batı Bloku'nda yer alıp komşularıyla iyi ilişkiler kurardı.

Falih Rıfkı Atay: "Çankaya" yazarına göre Atatürk tereddütsüz ABD-Avrupa cephesini tercih ederdi. Amerika ile ittifak ederdi, zira Türkiye'yi Rusya'nın pençesinden kurtaran ABD'dir.

Org. Asım Gündüz: Uzun yıllar Fevzi Çakmak'ın ardında Genelkurmay II. başkanlığını yürüten Gündüz de Atatürk'ün 'Batı hürriyet cephesi'ni tercih edeceği kanısında. Ona göre Atatürk, ABD'nin dostluk ve yardımını kabul ederdi.

Afet İnan: Atatürk'ün en yakınlarından olan İnan, kendisinde bu sorulara cevap verme yetkisini görmemiş ve "duruma göre" davranacağını söylemekle yetinmiş.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Hiç şüphe yok ki, demokrasi cephesinde yer alırdı, demiş ve eklemiş: İngiltere ve ABD ile dostluk münasebetlerimiz daha büyük zaferden hemen sonra başlatılmıştı. Bu yüzden ABD ile ittifak anlaşmasını kabulde asla tereddüt etmezdi.

Hasan Rıza Soyak: Uzun yıllar cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğini yürüten Soyak'a göre Atatürk, sürekli olarak Batılılaşmak için çaba sarf etmişti. Gerektiğinde her yabancı ülkeyle anlaşmaktan yanaydı. İsim vermese de ABD ile anlaşırdı demek istiyor.

Tayfur Sökmen: Hatay'ın ilk ve tek cumhurbaşkanı olan Sökmen, Atatürk'ün zaten 1924'ten itibaren Amerika ile dostluk kurmayı, anlaşmayı Türkiye'nin güvenliği bakımından çok gerekli gördüğünü belirtiyor. Bu yüzden yaşasaydı ABD ile ittifakı 'fevkalade karşılardı'.

Cemal Hüsnü Taray: Sağlığında bir süre milli eğitim bakanlığı yaptığı Atatürk için hürriyetin esas olduğunu söyleyen Taray, onun Lozan Konferansı'nda İngiltere ile ittifak taraftarı olduğunu gösterdiğini söylüyor ve yerimizin NATO olduğunu ekliyor.

İsmail Hakkı Tekçe: Çankaya Muhafız Alayı komutanı olan Tekçe, yaşasaydı Atatürk'ün doğal olarak hür dünyayı seçeceğini, Amerika ile ittifak edeceğini söylüyor.

Yusuf Kemal Tengirşenk: İlk dışişleri bakanlarımızdan Tengirşenk de Afet İnan gibi Atatürk'ün zamana ve zemine göre hareket edeceğini, yani pragmatik bir siyaset takip edeceğini belirtiyor.

İnsan bir sözüm ona "Atatürkçü Fikir Dergisi" diye çıkartılan "İleri" dergisinde yazılanlara bakıyor, bir de Atatürk'ün en yakınlarının şu sözlerine. "İleri"cilere bakarsanız mutlak "Batı düşmanı" bir Atatürk vardır karşımızda. Oysa kendi arkadaşları, İngiltere ile de, ABD ile de pekala uzlaşmaya yatkın, hatta uzlaşmış bir Atatürk portresi çizmişler.

'Herkesin Atatürk'ü kendine' gibi akıl dışı bir sonuç çıkıyor.

Yukarıdaki 11 tanığın sözleri ışığında Erdoğan-Baykal polemiğindeki soruyu tekrar düşünün isterseniz: Atatürk bugün yaşasaydı kimden yana olurdu?

Mustafa Armağan


Zaman

28 Kasım 2009 Cumartesi

İran'ın iadesini istediği kadıncağız ateist falan değil, düpedüz çatlaktır. (Murat Bardakçı)

TÜRKİYE, geçtiğimiz günlerde Nigâr Azizmuradi adında İranlı bir kadını, geçerli olmayan bir pasaportla geldiği gerekçesiyle tutukladı ve tutuklamanın öğrenilmesi üzerine İran, Azizmuradî'nin iadesini istedi.
Haber, basınımızda "İran'ın ateist lideri tutuklandı" şeklinde yeraldı ve bazı gazetelerin öncülüğünde, Azizmuradî'nin iade edilmesi halinde hemen asılacağı gerekçesiyle bir başka memlekete gönderilmesi için kampanya başladı.
Türkiye'nin önünde şimdi iki seçenek bulunuyor: Nigâr Azizmuradî'yi ya İran'a iade edeceğiz, kadıncağız belki de gider gitmez hakikaten idam edilecek; yahut bir başka ülkeye gönderip işin içinden sıyrılacağız.
Gazetelerin tutuklama ve iade talebi konusunda verdikleri haberler doğru ama, İran'ın Nigâr Azizmuradî'ye yönelttiği suçlama konusunda hata yapıyoruz. Zira, iade edilip edilmemesi tartışılan Azizmuradî ateist falan değil. Tuhaf, tuhafdan da öte, başka dine benzeyen ama din olmadığında ısrar eden bir grubun üyesi... Daha açık söylemem gerekirse, dünya çapında örgütlenen ve ileri derece tırlatmış kişilerin mensup oldukları bir hareketin İran'daki lideri.
Hareketin ismi "Rael", kurucusu bir zamanlar gazetecilik yapıp çok satan bir otomobil dergisi yayınlamış olan Claude Vorilhon adında bir gazeteci ve hareketin ortaya çıkışı da komik, hatta komikten de öte...

VOLKANDAKİ UZAYLILAR

Vorilhon'a göre, uzaylılar, 1973'ün 13 Aralık gecesi kendisiyle temas kurmuş ve kâinatın yaratıcısı "Elohim" adındaki ilâhın, sabık gazeteciyi "peygamber" seçtiğini söylemişlerdi. Elohim 2035 senesinde dünyaya gelecekti ve Vorilhon'a iki görev vermişti: "İlâh"ın iyi bir şekilde karşılanması için hazırlıklar yapacak ve insanların hem birbirlerine, hem de çevreye verdikleri zararı durduracaktı.
Claude Vorilhon, Fransa'daki bir volkanın içerisinde başlayıp göklerde devam ettiğini söylediği bu görüşmeden sonra, öncelikle ismini değiştirdi ve bazı kutsal metinlerde bahsedilen melek "Rael"in adını aldı, sonra da hareketini dünya çapında örgütlemeye girişti, hattâ kendisine Türkiye'de de müridler buldu.
Hatırlarsanız, bundan beş sene önce Taksim'de bir otelde yapılan tuhaf bir toplantı, televizyonların haber bültenlerinde günlerce yeralmıştı. Koca koca adamlar ve hatunlar otelin balo salonunda tepinircesine dansediyor ve zikreder gibi Rael'in ismini söylüyorlardı. İşte, bu zevât ile şimdi İran'a iade edilip edilmemesi tartışılan Nigâr Azizmuradî aynı yolun yolcusuydular, yani Elohim'i bekliyorlardı.

TIMARHANE GEREKİYOR

Özetleyeyim: Nigâr Azizmuradî'nin İran'da liderliğini yaptığı "Rael" grubu ateist falan değil, sadece ve sadece üşütüklerin ve çatlakların üye oldukları bir harekettir. Dünya hayatını başta Elohim olmak üzere uzaylıların düzenlediğine, insan DNA'sının dünyaya uzaylılar tarafından gönderildiğine ama insanoğlunun bu işi yanlış anlayıp "din" diye algıladığına, asıl dinin ancak şimdi geleceğine ve bunu da Elohim'in dünyayı teşrif ederek yapacağına inanırlar.
Dolayısıyla, bize düşen iş zavallı kadıncağızı memleketine gönderip canından etmek yahut başka bir ülkeye yollayıp bu işi daha da sürüncemede bırakmak değil, âcilen bir tımarhaneye kapatmaktır. Zira "Bizi uzaylılar yarattı, yaratıcımız da çok yakında gelmek üzere, onu bekliyoruz" diyen ve bütün bunlara hakikaten inanan bir kişiye "ateist" yahut "siyasî bir akımın mensubu" değil, düpedüz "hasta" denir.
Dolayısıyla, dışişlerimizin İran'a İslâmiyet'te delilerin idamının câiz olmadığını, öldürülmeyeceklerini ve mutlaka tedavi edilmeleri gerektiğini hatırlatması gerekmektedir ve bu konulara âşinâ olan diplomatlarımız belki hâlâ mevcuttur.

Murat Bardakçı

Habertürk

Bayramlık umutların kesim yeri (Nihal Bengisu Karaca)

BİR 28 Şubat prodüksiyonu olan imam hatiplere ve diğer meslek liselerine
uygulanan farklı katsayı uygulaması, en nihayet sona ermişti.
Meslek liseli öğrenciler ve imam hatipliler, sene başından beri bu umutla daha bir şevkle okuyorlardı. Lakin çoğunluk ailekararıyla bu okullara gönderilen çocukların
sevinçlerinden ıstırap duyan birileri de vardı.
Nitekim, Sabih Kanadoğlu işareti çaktı, İstanbul Barosu karara itiraz etti. Ve Danıştay, geçmiş kararlarıyla çelişme pahasına bu itirazıhükme bağladı.
Tam dini bayram öncesinde...
Nedir bu sahi? Demokratik açılım görüşmeleri için 10 Kasım’ı seçen hükümete
misilleme mi?

Gerekçeye ne demeli? Katsayı eşitsizliğini gidermek, eşitliğe aykırı imiş. Daha da kısaltırsak şöyle: Eşitlik eşitliğe aykırı.
Aynı Danıştay, 2005’te ve 2008’de katsayı eşitsizliğini giderme nedeniyle açılan ve
huzuruna gelen yargı kararlarında “yetkilinin YÖK olduğunu” belirtmişti oysa. Demek ki neymiş, 2005’te ve 2008’de kafa şöyle işliyormuş: “YÖK’ün başında ‘bizim’ adamımızın atadığı ‘bizden’ biri var, biz topu oraya atarız, o hakkıyla tutar. İyi ki bütün kritik noktalarda ‘bizim’ kafalar var, böylece topu istediğimiz gibi dolaştırıyor ve bunun adına hukuk devleti diyebiliyoruz.” Ne diyelim, seksen senelik “kadrolaşma” böyle sağlam oluyor tabii. Saygımız sonsuz...
Unutanlara hatırlatmakta fayda var. Meslek liseleri, kurunun yanında yaş kontenjanından yakılmaktadır. Durum, “Kızı bırak, senin meselen benimle!” repliğini hatırlatacak denli hazindir. Sahi bırakın meslek liselileri gitsinler.
Sizde böyle yetki, böyle hukuk anlayışı, böyle “kadrolaşma” varken, buluverin bir yolunu.
Sizin de içiniz sızlamaktadır bilirim. Bir vicdan vardır sizde de İHL’den dışarû...
Dahası, madem laiklik halk için değildir, laiklik laiklik içindir anlayışınız böylesine kavidir ve dahi devletin imam ve hatip olacaklara verdiği asgari eğitim böylesine tehlikelidir, bu çocuklar imam da olamasınlar o zaman, hatip de... O kadar “tehlikeli” insan, köy köy, mahalle mahalle dolaşıp vaaz verecek! Üniversiteleri ve
dolayısıyla belli iş ve meslek kollarını özenle koruyorsunuz da İHL’lilerden; o köyleri, mahalleleri neden umursamıyorsunuz? En azından namaz kıldıracak bunlar, az şey mi?
“Toplu namaz kılma” diye bir suç da icat edilmişti bir ara, alın onu uyarlayın gitsin.
Nerede bu hukuk?!

ZAVALLI ÇOCUK Kİ, DEVLET DERSİNDEN 10 ALMIŞ

Ne acıdır ki, mesele devletin kendi açtığı okulları, devleti yıkmaya, biçmeye, devirmeye yatkın görmesi meselesidir. Böyle korkulu, böyle paranoyalı, böyle kendi kolundan bacağından ürken devlet görülmemiştir.
Oysa tüm lise ve dengi okullar içinde İHL’ler kadar “devletçisi” zor bulunur. Fakir ama kaderini sorgulamayı edepsizlik sayan ailelerden gelen çocuklardır onlar. Dindarlıkla perçinlenmiş efendilikleri, devlet ve millet kavramlarının yüceliğiyle terbiye edilir sürekli.
Devlete itaatsizliği peygambere itaatsizlikle eşdeğer görmeye koşullandırılırlar. “Andımız” yetmez, bir de her gün en az bir kere öğrencilere tekrarlanan “ulusal tesbihat” vardır mesela:
Neden imam hatip okuyorsun? Devletime, milletime ve vatanıma faydalı olmak için...
Neden iyi bir doktor, iyi bir öğretmen, iyi bir avukat, iyi bir mühendis olacaksın? Devletime, milletime ve vatanıma faydalı olabilmek için...
Zavallı çocuk... Senin devletini sevmen, devletin de seni sevdiği anlamına gelmiyor.
İşin garibi, “Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında / bir teneffüs daha yaşasaydı / tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür / devlet dersinde öldürülmüştür” dizelerini gözleri dola dola okuyanlar da, sıra sana geldiğinde “bitaraf” kalıyor.
Onların gözünde de devlet dersinden 10 almış olman yabanileştiriyor seni. Bu “çifte öldürülmüşlük” halin, bu çifte aldatılmışlığın, “hem dünyevi bilimleri öğreneceğim/hem dini ilimleri” şeklinde, deliler gibi çifte sürmen kendini, onlara da şüpheli görünüyor, fazla anlaşılmaz. Durumun o kadar beter olsa hem,
meydanlara dökülürdün, birkaç parke taşı söker, birkaç cam da sen indirirdin diye düşünüyorlar, arıza çıkarmıyorsun, demek ki durum o kadar da kötü değil! Bilmezler ki arıza çıkaracak yetilerin budanmış, devlet babaya hediye edilmiştir.
Hem sezmektesin; tek bir parke sökecek olsan, bütün kentlerde tanklar yürüyecektir.
Yüksek makamın buyurduğu veçhile: Eşitlik, eşitliğe aykırıdır...

Nihal Bengisu Karaca

Habertürk

Katsayı mağduru gençlere... (A. Turan Alkan)

Ey Türk gençliği; [şimdi sana böyle hitab etmemden yola çıkarak kendini, bu ülkenin bir tarağın dişleri gibi eşit, muteber, cici, sevimli gençlerinden birisiymiş gibi zannedip hemen iyimserliğe kapılma; bu hitâbeyi sonuna kadar oku!]

Evet gençler, birinci vazifeniz Türk istiklalini, Cumhuriyet'i ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir [ama hemen durumdan vazife çıkarmayacaksınız; bir tarafta asıl, asîl ve bemmbeyaz Türk gençleri memleketi muhafaza ve müdafaa ederken sizler, siz meslek liselerinde okuyan çocuklar kahveleri doldurmaya, evinizde koca beklemeye, üçüncü sınıf işlerle haftada 20-30 lira harçlıkla çalışmaya devam edebilirsiniz; unutmayınız ki sizler askerde çavuş bile olabilmektesiniz ve kendi aranızda eşitsiniz; e, bu kadar eşitlik size çok bile; bkz. Danıştay'ımızın son kararı!]

Bu temel senin en kıymetli hazinendir [kıymetini bil yani!]. İstikbâlde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek [yani sınıf atlatmaya, daha iyi eğitim görmeye, daha nitelikli işlerde çalışmaya, kendini 1. sınıf vatandaş gibi hissettirmeye kalkışacak] dahili ve harici bedhahların olacaktır [ki bunlara kesinlikle inanma ve aldanma; onlar seni nâhak yere gaza getirip mutsuz eden karşı devrimcilerdir]. Bir gün İstiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen [ki işte o günler geldi çattı çocuklar!] vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin [düşünmek zararlıdır çocuk; senin yerine biz zaten düşünürüz nasıl olsa!] Evet, bu imkân ve şerâit [Hüsst, "şeriat"la karıştırmayasınız ha!] çok nâmüsait bir mâhiyette tezâhür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyet'e kasdedecek düşmanlar [yani bu bilumum demokratlar, liberaller, muasır medeniyet seviyesi ile özdeşleşmek isteyen fâsıklar] bütün dünyada emsâli görülmemiş bir galibiyetin [yani tek başına seçim kazanmanın, seçim kazandık diye devlet kurumlarını yönetebileceğini zannedenlerin] mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile [yani tamamen demokratik usullerle, gizli ve genel oy, açık tasnif ve mahkeme denetiminde yürütülen seçimlerle] aziz vatanın bütün kaleleri [kurumları] zaptedilmiş, bütün tersanelere girilmiş [bkz. Tuzla tersanelerindeki özel teşebbüs erbâbı], bütün orduları dağıtılmış [yani mübârek bürokrasi, üniversiteler, bir kısım medya, yargı, hatta bir kısım muazzez barolarımız!] ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elim ve vahim olmak üzere memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet, hatta hıyânet içinde bulunabilirler [bkz. Hayret; aynen bugünkü vaziyet!] Hatta bu iktidar sahipleri [ki mâlum, anladınız siz onu!] şahsi menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle [bkz. BOP, ılımlı İslâm projeleri, yeşil kuşak, Nato, Cento, Sento, Balkan ve Bağdat Paktı, Nabucco boru hattı, Kyoto protokolü vs...] tevhid edebilirler [etmişlerdir netekim!] Millet fakr ü zaruret içinde harab ve bîtab düşmüş olabilir [aynen bugünkü durum, tıpkısının aynısı].

Ey Türk istikbâlinin evlâdı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen [Katsayı mağduriyeti vesaire gibi teferruata aldırmadan, çiftini çubuğunu, işporta tezgâhını, çıraklık ettiğin atölyelerdeki takım tezgâhı, trafik lambalarında mendil, keten helva, telefon şarj cihazı satış noktalarını, tüpgaz, su bidonu, lahmacun dağıtmaya yarayan kurye motosikletlerini, meslek liselerinin tahta masalarını ve kaderini güzel güzel benimsemek] kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda [Bu da geçer yahu.., Sabreden derviş..., Anan turp baban şalgam.., Köylüsün sen köylü kal, Halk plajlara hücum etti vatandaş denize giremiyor gibi fatalist ve % 100 yerli özdeyişlerde] mevcuttur.

A. Turan Alkan

Zaman

Kanadizm (Mehmet Kamış)

Türkiye'nin Yüksek Yargı'sında Kanadoğlu anlayışı hızla yayılıyor. Buna Kanadizm de denebilir. Kanadizm ''Yasalar ne derse desin, bir yasa bugüne kadar nasıl uygulanıyorsa uygulansın ideolojik istekleriniz neyi gerektiriyorsa o şekilde karar verilir'' demenin kısaltılmış şekli.

Mesela 367 uygulaması bunun en meşhur örneklerinden biriydi. Daha önce cumhurbaşkanı seçilirken hiç gündemde olmayan bir gerekçe uydurularak Meclis'in cumhurbaşkanı seçmesini sabote eden Kanadizm maalesef Türk yargısını egemenliği altına almış durumda.

Kanadizm'in izlerini Danıştay'ın katsayıyla ilgili verdiği kararda da çok açık şekilde görebiliriz. Katsayı adaletsizliği aleyhine açılan davada Danıştay daha beş ay önce "Yasal ve anayasal olarak yetki YÖK'te'' diyerek Kurul'un bu konuda istediği kararı alabileceğini açıklamıştı. Daha önce yapmış olduğu değişikliğin lehine, itiraz edenin de aleyhine karar vermişti. Aynı Danıştay bir önceki kararda "yasal ve anayasal olarak yetkili'' olarak kabul ettiği YÖK'ün yeni değişiklik isteğini ise kabul etmiyor. Bu kadar açık ve aleni hukuk ihlali sadece Kanadizm ile mümkündür.

Bayramı; bu ülkede yaşayan yüz binlerce meslek liseliye zehir eden yeni kararın hiçbir yasal veya anayasal dayanağı bulunmuyor. Ama zaten Kanadizm'in yasal veya anayasal bir dayanağa ihtiyacı da yok. O konuşuyor, yargı erkini kullananlar siyahı beyaz yapıyor, o konuşuyor ihtiyaç duyulan karara herhangi bir yasal dayanağa ihtiyaç kalmıyor. Aynı konuyla ilgili, aynı kurul üyeleri beş ay içinde birbirinin yüz seksen derece farklı karar vermesi başka nasıl açıklanabilir ki?

Asıl tehlikeli olan şey de bu kadar açık kanun ihlali, bu kadar açık hukuksuzluğun 20'ye 0 oyla yani oybirliğiyle kabul ediliyor olması. Yani içlerinden itiraz eden hiç kimsenin olmaması, ideolojik gerekçelerle alınan bir kararın bu kadar açık oyla alınıyor olması yüksek yargıdaki ideolojik yapılanmanın da önemli bir göstergesi. Bu 20-0'dan Kanadizm'in yüksek yargıda çok etkili olduğunu gösteriyor ki bu durum tarafsız yargı bekleyenleri bir hayli kaygılandırıyor.

Kanadizm'in yoğun etkisi altında olan başka bir yer de İstanbul Barosu. Hukukçulardan oluşan, bireysel özgürlük ve fırsat eşitliği gibi evrensel bir kuralı savunması beklenen Baro, 28 Şubat'ın dayatması olan ve yüz binlerce öğrenciyi mağdur eden bir uygulamanın düzeltilmemesi için Danıştay'a dava açıyor. Akıl hocaları da Kanadizm denen ideolojik yargının akıl hocası Sabih Kanadoğlu.

Adalet mülkün temelidir ve bir ülkedeki her şeyin dengesi ve güvencesidir. Ancak Yüksek Yargı'da hukukun çivisi çıkmış durumda. Bu kararı veren yargı her kararı verebilir. Kanadoğlu etkisindeki Yüksek Yargı'nın kararlarında kullandığı bir ölçü birimi, bir hukuk birimi yok. Zaten Kanadizm'in en temel kuralı ona başka kural buna başka kural. Bize yarayacaksa böyle, 'Öteki'ne yarayacaksa başka karar.

Unutmamak gerekir ki 367 yargı dayatmasına Türk halkının tepkisi kimsenin tahmin etmediği kadar sert olmuştu. Hiç kimse Türk toplumuna rağmen bir şeyleri dayatamaz. Buna Yüksek Yargı da dahildir.

Mehmet Kamış

Zaman

27 Kasım 2009 Cuma

30 yıl sonra şeriatı getirmeleri önlendi (Yıldıray Oğur)

Danıştay, üniversiteye girişte katsayı adaletsizliğini gideren düzenlemenin yürürlüğünü durdurdu. Yargıçlar, çocuklar arasında eşitlik getiren düzenlemeyi “cumhuriyetin eşitsizlik ilkesine” aykırı buldu.

Eşitsizlik ilkesine aykırılığı tespit eden İstanbul Barosu başvuru dilekçesine adına her yıl hukuk ödülü verdiği Mahmut Esat Bozkurt’un “Türk dışındakilerin tek hakkı Türklere hizmetçiliktir” sözünü, darbeci değil demokrat olduğunu ispatlamak için otel basan başkanlarının bu mesele üzerine daha önce söylediği “Eşitlik ancak eşit insanlar arasında olur” aforizmasını yazdı. Ekine de George Orwell’ın “Bazı domuzların daha eşit olduğunu” anlattığı Hayvan Çiftliği kitabını ekledi.

Böylece cumhuriyetimiz imam hatipli çocukların büyüyüp 30 yıl sonra Türkiye’ye şeriat getirme tehlikesinden kurtuldu. Ağaç yaşken eğildi. Cevap anahtarına uzanırken aslında cumhuriyete uzanan kollar erkenden kırıldı.

Bu karardan sonra Türkiye bir 30 yıl daha laiktir ve laik kalacaktır.

Danıştay bunu tıpkı Dersim’de yapıldığı gibi “meslek liseli çocukların anaları ağlar mı” diye düşünmeden yaptı. Öyle acımasızca, sinsice. İmam hatiplileri, meslek liselileri pusuya düşürerek, çocuktur, küçüktür dinlemeden...

YÖK temmuz ayında katsayı eşitsizliği kaldırmıştı. Yani okullar kapalıyken. Kayıtlar henüz başlamamışken. Katsayı eşitsizliği kalkınca çocuklarını imam hatiplere ve meslek liselerine göndermek isteyen ama katsayı meselesi yüzünden gönderemeyen aileler yeniden imam hatiplere ve meslek liselerine koştular.

Yani içimizdeki gizli imam hatipliler böylece ortaya çıktı. Okullar açıldı. Çocuklar kafese girdi. Ve Danıştay herkesin girdiğine emin olunca kafesin kapağını kapattı. Üniversiteye gireceğiz diye dershaneye koşan, soru kitapçıkları içinde kaybolan çocuklar da psikolojik olarak yıkıldı. Böylesine bir planın altına Dursun Çiçek bile ıslak imzasını atardı.

Ama korkmayın bu sizin çocuklarınızı ilgilendirmiyor. Şeriatçı çocukları, babaları işçi olduğu için felsefe okumak gibi bir lüksü olmayan çocukları ilgilendiriyor.

Onların çocuklarını Danıştay’daki amcalar tuttu. Sizin çocuklarınız koşup yine sınava girecek. Her şeyin anlamının bozuk olduğu bu ülkede küçücük bir paragraftaki anlatım bozukluğunu bulacak, her şeyin çivisinin çıktığı bu ülkede doğru cevabı kaydırmadan işaretleyecek. Sabırların taştığı bu ülkede cevap anahtarındaki kutucuğu taşırmamaya çalışacak. Kitapçığa adını yazmayı unutmayacak. Unutmayacak ki ‘bizim çocuklardan’ olduğu anlaşılsın...

Onların çocukları düşünsün artık doğru cevabı. A-Ya imam hatipli biri daha Başbakan olursa, B-Çocuklara bile acınmayan bir savaş bu, C-Dersimli çocukların da günahı yoktu, D-Baban işçiydi sen de işçi kal, giy dedim tulumları..., E-Boşuna yorulma. Bu ülkede adalet 0,8 ile çarpılır.


“13 yaşındaydım. Aklım laik olmaya ermiyordu”

Taraf’ın esprili arka sayfalarını yapmasını devletimizin gaddarlığına borçlu olduğumuz eski bir katsayı mağduru Alper Budak’ın katsayı adaletsizliği kalkınca Taraf’ta çıkan yazısı Danıştay 8. Dairesi üyeleri için geliyor.

13 yaşındaydım. Aklım laik olmaya ermiyordu. Şeriat devleti kurmaya yaşım tutmuyordu. Şubat 28’leri, Çevik 1’leri bilmezdim. Gün geldi... Göz açıp kapanıncaya kadar kurtarıldı cumhuriyet. Kaşla göz arasında verdiler 1000 yıllık hükmümüzü. Ortaokulu bitirdiğim yıl bütün hayatımı değiştirdiler.

13 yaşındaydım. Babamın verdiği kararla meslek lisesine yazıldım. Babamın o yazın temmuz ayında getirilen katsayı uygulamasından haberi yoktu. Meslek lisesine girdiniz mi, tasdiknamenizi alıp, başka bir okula gitmenize izin verilmiyor. Mafya gibi, giren çıkamıyor.

Şimdi istemediğim bir okulu bitirmek zorundaydım. Onun istemediğim üniversitesini kazanmak zorundaydım. İstemediğim mesleğini yaparak yaşamalıydım. Her şey çok tazeydi, derneğim yoktu, devletim yoktu, cemaatim yoktu. Yedi defa üniversite sınavına girdim. Yedi defa kaybettim...

Taşrada yaşıyorsanız, dünya size dar gelir. Gençseniz üniversite kapısı, büyük kentlerin, büyük olanakların kapısıdır. Start-Finiş düzlüğünde kalakaldım. Arkadaşlarımın vızır vızır hayata atıldıklarını gördüm. Ağlaya ağlaya bana tur bindirenleri seyrettim.

...

Yedi senede saçlarım beyazladı, kız arkadaşımdan ayrıldım, ailemle aramda sorunlar baş gösterdi. Devamlı ÖSS’ye hazırlandığım için bir işte çalışamadım. Ne oldu bir üniversiteye girebildin mi diyenlerin yüzüne bakamadım.

Bu arada beni üniversitesine kabul etmeyen asker, askerlik yapmaya kışlasına çağırdı. Ben bir Kemalisttim. Duvarımda Atatürk’ün resmi vardı. Şimdi yanında bir de Hrant’ın resmi var. Yanında da kaybettiğim sınavların bilgi notları.

“Serbest miyim şimdi?”

Kendimi; suçsuzluğu yedi yıl sonra anlaşılmış ve serbest bırakılmış bir mahkûm gibi hissediyorum.

Yıldıray Oğur

Taraf

Oktay Ekşi: Vicdanı mı köreldi, gazeteciliği mi? (Alper Görmüş)

Taraf’ın şimdiye kadar yayımladığı “eylem planları” arasında bence en ürkütücüsü, yoğun bir korku ve tehlike algısıyla esir alınmış, böylece gönüllü olarak “güvenli kafes”lere girmeye razı edilmiş yığınlar yaratmayı amaçlayan “kafes” planıydı...

“Ergenekon davasına soğuk” gazeteler “kafes” planına da soğuk durdular. “Soğuk durdular” deyince yanlış anlaşılmasın, haberi gördüler de küçük gördüler sanılmasın: Hayır, bu “büyük” gazeteler haber sayfalarında iddialara hiç yer vermediler.

“İddia” diyorum, evet... Bu türden haberler, hakikat kesin bir biçimde ortaya çıkana kadar iddiadır. Fakat dikkat edin, Taraf, ortaya bir iddia atıyor olsa da, Türk basınının pek sevdiği “iddia edildi”, “iddialara göre” gibi kaçamak kalıplara başvurmaya tevessül etmiyor. Bu, haberine (iddiasına) olan inancını gösteriyor. Biz de Nokta’da Darbe Günlükleri’ni yayımlarken “Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlükler” falan demedik, “Özden Örnek’in günlükleri” dedik.

Peki, ben neden anlatıyorum bunları? “Kafes” planı haberine vebalı muamelesi yapan bir kısım medyanın bütün kaçamak noktalarını tıkamak için... Ahmet Altan’ın günlerdir sorduğu “neden yazmıyorlar” sorusuna verilen “Nereden bilelim gerçek olduğunu” cevabının pespayeliğini ortaya koyabilmek için...

Benim bu “savunma”ya cevabım şöyle: Kim size “Deniz Kuvvetleri’ndeki cuntanın hain planı” kesinliğinde haberler yazın diyor ki? Sizden istenen, suçlanan kurumun dahi yalanlamadığı bir haberi, ustası olduğunuz “iddia edildi” formatında vermeniz. (Genelkurmay Başkanlığı’nın Taraf hakkındaki suç duyurusu, sanki Genelkurmay’ın haberi yalanladığı gibi bir illüzyona yol açtı. Oysa öyle değil, Genelkurmay sadece yürümekte olan bir davayla ilgili haber yapılıp masumiyet karinesine aykırı davranıldığı iddiasıyla böyle bir suç duyurusunda bulundu. Keza hükümet de haberi yalanlamadı.)

Haber kaçağı gazeteler boşuna debelenmesinler: Bu ölçüde vahim iddialar barındıran bir haberi hiç görmeyen bir gazetenin pozisyonu, ayrıntılı bir cinayet ihbarının, “gerçek olmayabilir” kuşkusuyla sumen altına itildiği polis merkezi gibidir...


Bir de Oktay Ekşi var...

Ortada bu ve benzeri gerekçeler dolanırken, Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi 24 kasım tarihli yazısında yepyeni bir gerekçeyle ortaya çıktı. Demirel’in “verdimse ben verdim”ine benzeyen bu yeni gerekçe, o âna kadar piyasada dolaşanlara rahmet okutacak cinstendi:

“Galiba önceki gündü. Bir gazete, kendisinin tüm öteki gazeteleri atlatarak verdiği haberin, ertesi gün veya bir sonraki gün, başka bazı gazetelerde yer almamasını nerdeyse ağır bir suçmuş gibi sunuyordu. Bizim bildiğimiz gazetecilikte başkalarını ‘atlatma’ yani onlarda bulunmayan bir haberi verme, iyidir, başarıdır. Gazeteci bu başarısıyla iftihar eder. Onunla da kalmaz. Yeni atlatmaların ardına düşer. Bulursa yeni başarısı nedeniyle tekrar mutlu olur.

Zaten gazeteciliğin en keyifli tarafı da budur. Ama bu keyif, başkalarını ‘Sen neden o haberi alıp yayımlamıyorsun?’ suçlamasına yol açmaz. Sen yayımlarsın, ben yayımlamam. Sana ne? Bizim bildiğimiz ‘demokrat’lığın temel ölçüsü, başkalarını kendi tercihlerinde serbest bırakmaktır.”

Sanırsınız ki bahsi geçen haber bilmem kimin bilmem kimi bilmem kimle aldattığını açıklayan “atlatma” bir magazin haberidir... Sanırsınız ki sıradan bir cinayete bir tesadüfle tek başına şahit olan ve gazeteye yazdığı “özel haber”le bunun keyfini çıkaran gazeteci, haberini “takip etmeyen” başka gazeteleri eleştirmekte ve görevlerini yapmamakla suçlamaktadır... Birilerinin Oktay Bey’e “mahiyet” diye bir şeyin olduğunu anlatması gerekiyor galiba...

(Oktay Ekşi’nin, “kafes planını haberleştirmeme”ye gerekçe üreten meslektaşlarının arasına bu muhteşem gerekçeyle katılması ve ürettiği yeni kategoriyi tek başına doldurması, bana Beşiktaşlı Seriç’i hatırlattı... “Biraz da eğlenelim” faslından, size de anlatayım: Panathinaikos’ta oynayan Sırp futbolcu Seriç üç yıl kadar önce Beşiktaş’a transfer edilmişti. Panathinaikos taraftarları, Seriç’ten kurtulmalarına o kadar çok sevinmişlerdi ki, kulübün taraftar sitesi bu sevincin tezahürleriyle dolup taşmaya başlamıştı. Onlardan birinde bir Yunan taraftar şöyle yazmıştı: “Dünya liglerinde top koşturan futbolcular dörde ayrılır: Bazı futbolcular vardır, onları izlerken dakikalar bitmesin istersiniz, muhteşemdirler... İkinci grupta vasat futbolcular yer alır... Üçüncü grup fecidir, bir an önce futbolu bırakmalarını dilersiniz... Dördüncü kategoride ise Seriç yer alır!”


Hep böyle değildi...

Başlığa bakıp, “Türk Silahlı Kuvvetleri söz konusu olduğunda Oktay Ekşi’nin her zaman bir vicdan ve gazetecilik problemi olmamış mıdır?” diye itiraz edebilirsiniz... Birkaç yıllık bir dönemi hariç tutarsak, haklısınız. Ben size o kısa dönemi anlatacağım.

Sanırım 28 Şubat’taki ünlü “Alçakları tanıyalım” çıkışından sonra Oktay Ekşi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir generali tarafından oyuna getirilmiş olmanın “bilinci” ve öfkesiyle uzun bir süre farklı bir çizgi izledi. Nitekim her şey ortaya çıktıktan sonra doğrudan “devlet”i hedef alan öfke dolu bir özür yazısı kaleme alacaktı. Kürşat Bumin ve Ümit Kıvanç’la birlikte hazırladığımız Medyakronik’te (2000-2002) Ekşi’nin bu çizgi doğrultusundaki çıkışlarını memnuniyetle not ettiğimizi hatırlıyorum.

Mesela 26 Şubat 2002 tarihli yazısında, Genelkurmay Başkanı’na politik içerikli soru soran meslektaşlarını şöyle haşlamıştı:

“Hem Batı standartlarında yani iyi işleyen bir demokrasi ister hem de Genelkurmay Başkanı’ndan ‘askeri’ konularda değil de ‘yargının durumu’ yahut ‘yolsuzlukla mücadele metotları’ hakkında görüş sorarsanız, sizin bu ülkede iyi işleyen bir demokrasi istediğinizden kuşku duymak gerekir. Aynı şey, son günlerde basına yansıyan ‘İdam cezası kalkmalı mı kalkmamalı mı?’ tartışmasına veya ‘Herkes ana diliyle yayın yapma hakkına sahip olmalı mı?’ konusuna, Genelkurmay’ın yahut Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karıştırılmak istenmesi konusunda da geçerli.”

Fakat ondan da önce Oktay Ekşi’nin “Silopi Jandarma Komutanlığı’nda kaybedilen iki HADEP yöneticisi”yle ilgili olarak 13 Şubat 2001’de kaleme aldığı başyazıyı hatırlamalıyız... Çünkü o başyazı, Kafes eylem planının neden haberleştirilmediğine ilişkin bütün gerekçeleri (Oktay Ekşi’nin kendi gerekçesi dahil) yerle yeksan eden bir yazıydı...

Olayı hatırlayacaksınız... İki HADEP yöneticisi 26 Ocak 2000’de çağrıldıkları Silopi Jandarma Komutanlığı’na gitmişler, bir daha da kendilerinden haber alınamamıştı.

Gelişme, bölgede son yıllarda hiç görülmeyen “gözaltında kaybedilme” olaylarının yeni bir evresinin başlangıcı olarak algılandı, büyük bir kaygıya ve korkuya yol açtı. Jandarma, iddiaları reddetti. Başta Hürriyet ve Sabah, büyük basın kararlı bir tavırla gelişmeye gözünü kapadı. Oktay Ekşi, 13 şubatta şu satırları yazdığında, gazetesi Silopi’ye dair henüz hiçbir haber vermemişti:

“Günlerdir çeşitli yayın organlarında bu olay yazıldı. Ama jandarma yetkilileri beş gün süreyle bu haberleri hiç üstlenmediler. Tanış ile Deniz’in karakola girdiğini dahi bilmezden geldiler. Ama yayınlar durmayınca ‘geldiler ama yarım saat sonra çıkıp gittiler’ anlamında bir açıklama yaptılar. Ve tabii kendilerinden başka kimseyi inandıramadılar. Şimdi biz kimseyi, hatta şüpheyi çeken jandarma yetkililerini dahi suçlamadan soralım: Değil iki insan, iki tavuk kaybolduğu için karakola başvuruda bulunulsa bu kadar duyarsız davranmaya hakkınız var mı?”

İşte buyurun: Mahiyet itibariyle birbirine çok benzeyen iki haber ve iki Oktay Ekşi... Ekşi o zamanlar, haberi hiç görmemeyi tercih eden gazetesini “nereden bilelim gerçek olduğunu” diyerek ya da “mecbur muyuz başkalarının verdiği haberi vermeye” diye efelenerek savunabilirdi. Fakat gördüğünüz gibi öyle yapmamış.

Ben, Ekşi’nin o dönemine ait buraya sığdıramadığım örnekleri de hesaba katarak, başlıktaki soruyu şöyle cevaplıyorum: İkisi de...

Alper Görmüş

Taraf

Çağdaş hassasiyet (Etyen Mahçupyan)

Karşımızda kılık kıyafetiyle modern bir kadın var... Düşük bel pantolon, beli açıkta bırakan bir bluz, gümüş taklidi iri halkalı kolye, gülümseyen bir surat olarak tasarımlanmış büyük küpeler, siyahtan sarıya uzanan meçli saçlar ve kırmızı ojeli tırnaklar. Ama bu kadın aslında sandığınız gibi modern değil. O ‘çağdaş’ bir kadın... Elinde bir taş var. Kaldırmış gösteriyor. Zamanı gelince atacak besbelli... O kendisine benzemeyenlerle birlikte yaşamak istemeyen, kendisine benzemeyenlere tahammül bile edemeyen ve bu tepkisini ancak şiddet yoluyla dışa vuran bir kadın. Kısaca ‘çağdaş’ biri.

İzmir’de DTP konvoyunu ‘karşılayanların’ fotoğrafları bu çağdaşlığın nasıl cemaatsel bir tabana oturduğunu iyi gösteriyor. Çağdaşlık bir kültürel kimlik olmuş durumda. Aslında şaşırtıcı değil, çünkü Türk kimliği tümüyle devlet tarafından tanımlanan ve kamusal alandaki davranışlarla kanıtlanan bir siyasi kimlikten öte gidemedi. Dolayısıyla kendilerine ‘Türk’ diyenlerin kültürel zemini belirsiz ve sığ kaldı. Çağdaşlık o boşluğu dolduran bir yanılsama. Sığlığı ortadan kaldırmayan, ancak cemaatsel bir ortaklık yarattığı ölçüde, kişiye temelsiz olsa da özgüven kazandıran bir yumuşak kibirlilik hali. O nedenle çağdaş insanlar genellikle birbirlerine benziyorlar. Sadece kılık kıyafetleriyle değil, asıl kamusal alandaki tepkileriyle ve bu tepkilerin ima ettiği zihniyetle... Böyle bakıldığında çağdaşlığın çarpık bir modernlik türü olduğunu ve modernliğin tümünü hazmedemediği için de çoğulculuğu taşıyamadığını öne sürebiliriz.

Taraf’ın pazartesi günkü haberinin başlığı olan ‘taşlı-sopalı çağdaşlık’, İzmir’de görünür hale gelen bu dışlayıcı ve giderek ırkçı ‘hassasiyetin’ adını tam olarak koymuş gözükmüyor. Çünkü çağdaşlık zaten ‘taşlı-sopalı’ bir duruş. İnsanların ellerinde genelde taş olmamasının ve onun yerine modern aksesuarların taşınmasının nedeni, taşa mubah olan ötekilerin civarda bulunmaması ve çağdaş cemaatin bölgesinin steril bir biçimde kalması. Ancak bu steril durumun bozulduğu an, çağdaş cemaatin bastırılmış yenilgi duygusu ve buradan nasiplenen öfkesi şiddeti gereksiniyor.

Bu öfke aslında çağdaş cemaatin ‘siyasete’ katılma biçimi... Türkiye’nin bugünü ve yarını üzerinde o denli az etkiye sahipler ve kendilerini de öylesine edilgen hissediyorlar ki, aslında siyaseti bir bütün olarak mahkûm etmek, dışlamak ve mümkünse durdurmak istiyorlar. Bu yüzden şiddete eğilim göstermeleri son derece doğal. Siyaseti anlamsızlaşan şey, konuşmanın yerini silahın almasıdır ve bu çağdaş kesim de onlara en ‘insani’ gelen tercihi yaparak taş atıyor. Ne var ki burada biraz mide bulandıran bir durum da var: Toplu fotoğraflardan görüldüğü kadarıyla taşlar bir örnek gibi. Herhalde özel olarak üretilmiş ve bu tür etkinliklerde kullanılmak üzere saklanmış değiller. Ayrıca avuca oturmak zorunda olduğu için, taşların boyutlarının birbirine yakın olması da doğal. Ama gene de insan, bu gözlemi, etkinliğin ortaya çıkma biçimi ve sonrası ile birleştirdiğinde huylanmıyor değil. Cumhuriyet mitingleri tadında ama daha koyu kıvamda bir operasyonla karşı karşıyayız sanki. Tat aynı... İstiklal marşı, bayraklar, yürüyüş... Ama kıvamı koyu, çünkü bu kez karşıt olduklarınızla yüz yüzesiniz. Dolayısıyla taş anlamlı ve hele herkeste aynı boyda ve cinste taşların olması daha da anlamlı. Nitekim Taraf haberinin yan sütununda yer alan notlarda meselenin nasıl cemaatsel bir birlikteliğe denk düştüğü, hatta soldan bakanlar için ‘etno-sınıfsal’ olduğu açık. Birinin öldüğü haberi üzerine, “ölen Türk mü Kürt mü” diye soran kişiyi siz insanlığını unutmakla suçlayabilirsiniz, ama çağdaşlığın bir ritüele dönüştüğü noktada ‘insan’ zaten teferruat. Öte yandan olayı daha ‘gerçekçi’ bir biçimde algılayanlar da var: “Ciplerle şov yapıyorlar. Ben Türküm binemiyorum. Onlar neden biniyor” diye soran kişinin milli kimlikle araba tipi arasında oluşturduğu ilişkiyi de birçoğunuz yadırgayabilir. Oysa çağdaşlık zaten hak edilmemiş ama doğallaştırılmış bir kimliksel imtiyaz alanıdır. Yani ciplerle Türkler arasında nasıl doğal bir bağ varsa, Kürtlerin de üstü açık kamyonlarla bağı vardır. Çağdaşlık bu ayrışmayı sadece kuramsal alanda bırakmaz ve günlük hayatın reel ve sembolik diline de tahvil eder...

Daha iyi anlaşılması açısından size başka bir fotoğrafı hatırlatayım: Birinin kepenkleri kapalı, diğeri açık iki dükkân vitrini... Önünde uzun mantolu, topluklu ayakkabılı, saçları yapılmış bir kadın duruyor. Son derece modern. Ama aslında modernden ziyade çağdaş. Bunu elinde tuttuğu ve vitrinin camına indirmek üzere olduğu sopadan anlıyoruz... Tarih 6 Eylül 1955. Gayrımüslimlerden birine ait dükkânı talan etmeye hazırlanan kişilerden biri o. Kendisine benzemeyenlerin ‘burada’ hayat hakkının olmadığını, çünkü ‘buranın’ bütün cipleriyle ve sosyal imtiyazlarıyla birlikte kendisine ait olduğunu düşünen biri... Ötekilerin mal varlığına ve hayat hakkına el koymaya hazır, bunun için gerekli olan şiddeti uygulamaktan kaçınmayacak kadar ‘karakterli’ biri... Çağdaş bir kadın.

***

Nihayet özlenen gerçekleşiyor. Siyaset alanının tek ayaklı kaldığını, AKP gibi ‘sağcı’ bir parti karşısında ihtiyaç duyulan ‘solun’ bir türlü kendi partisine kavuşamadığını söyleyenlerin gözü aydın. DSP’nin Ecevit çizgisinden ayrılması üzerine, kendi başına Ecevit çizgisinin peşinden bir süre giden Rahşan Hanım, aramakta olduğu prensi bulmuş gözüküyor. Kurulan yeni partinin adı Demokratik Sol Halk Partisi, başkanı da Hulki Cevizoğlu. Teklifi götürdüğünde Rahşan Hanım şöyle demiş: “Düşünceleriniz Ecevit ile uyumlu. Onu tekrar canlandırmaya çalışıyoruz, çünkü Ecevit’in partisi kalmadı.” Doğrusu parti kurmak için çok anlaşılır bir neden... Ecevit artık hayatta olmasa da bir partisinin olması ve bu partinin de onu en iyi temsil edecek kişilerle yönetilmesinden daha doğal ne olabilir?

Cevizoğlu da yeni partinin Atatürk’ün ve Ecevit’in ilkelerini yaşatacağını, “eksik olan Atatürkçü muhalefet açığını kapatacağını” söylemiş. Son bulgular Atatürk’ün farklı zamanlarda farklı şeyleri savunduğunu, asıl niyetini en yakın arkadaşlarından bile gizlediğini ortaya koymakta. Umarız yeni partimiz bu ilkelere gerçekten de sahip çıkar da millet demokrasi neymiş anlar.

Etyen Mahçupyan

Taraf

Öğrenciye bayram kaosu (İsmet Berkan)

Üniversite sınavına ülkemizde her yıl bir milyonun üstünde öğrenci katılıyor. Demek ki, Danıştay 8. Dairesi’nin aldığı son karar bu kadar öğrenci ile ailesini yakından ilgilendiriyor.
Karar başlangıçta sadece meslek lisesi mezunlarını ilgilendiriyor gibi gözükse de, esasen bu yıl ilk kez uygulanacak olan yeni sınav ve yerleştirme düzeninin kökenlerini bozuyor olması bakımından, bütün muhtemel sınav katılımcılarını ilgilendiriyor.
Dün gazetelere baktım, her konuda olduğu gibi görüşler iki keskin uca bölünmüştü. Bazıları, Danıştay’ın kararını ‘Siyasi ve ideolojik’ bulur, kararın imam hatip liselilerin önünü kesmek için alındığını öne sürerken, bazıları da imam hatip mezunları üniversite sınavına yine dezavantajla girecek diye sevinmişlerdi.
Bu görüşleri serdedenlerin, kolayca masa başından yazı yazanların, sevinmek veya üzülmek için acele etmiş olabileceklerini düşünüyorum. Şu anda kimse için sevinecek bir durum yok ortada, üzülmek demesem de endişelenmek içinse herkesin, evet herkesin sebebi var. Çünkü Danıştay kararı üniversiteye giriş sisteminden ciddi bir kaos yaratmış bulunuyor. Bu kaosu da ancak ve ancak Yüksek Öğretim Kurulu YÖK sona erdirebilir.
YÖK’ün bu aşamada Danıştay kararına itiraz etmeyi ve davanın sonuçlanmasını beklemeyi içeren normal hukuki prosedürler yerine, milyonlarca öğrenciyi ve ailesini düşünerek sıfırdan yeni bir karar oluşturmayı, üniversiteye giriş sistemini bir daha dava konusu olmayacak şekilde yeniden düzenlemeyi gündemine alması gerekir diye düşünüyorum.
YÖK, oluşan kaosu hemen bayram ertesinde sona erdirecek, öğrencilere ve ailelerine gelecek için yol
gösterecek bir dizi açıklamayı art arda yapmalıdır.
* * *
Danıştay kararının eleştirilecek pek çok yanı var. Kararın Anayasa da yazılı ‘eşitlik’ prensibine dayandırılması ve katsayı eşitliğinin öğrenciler arasındaki eşitliği bozacağının söylenmesi şaka gibi bir şey.
Sanki burası İngiltere gibi acayip sert bir sınıf sisteminin geçerli olduğu ülke ve Danıştay’da bir nevi lordlar kamarası. Bu kamara da kendine başlıca görev olarak sınıf atlamayı engellemeyi, sosyal mobilizasyonu en aza indirgemeyi edinmiş.
İşçisin sen işçi kal, deniyor insanlara.
Motor meslek lisesine mi gittin, en fazla motor teknisyeni ol, bir fabrikada veya servis istasyonunde işe gir, hayatta ancak bu kadar ileri gidebilirsin, mühendislik fakültelerini veya hukuk vs. sosyal bilim okullarını rüyanda bile görme!
Veya, 13-15 yaşında düz lisede fen bölümünü mü seçtin, hayatın boyunca bu seçimine mahkûmsun, hukuk okumayı, siyaset bilimi okumayı, edebiyat okumayı, sanat okumayı hayal bile etme! Senden olsa olsa mühendis vs. fen bilimci olur, onu da kazanamıyorsan biz ne yapalım?
Bu uygulamalara yol açacak hukuku yaratmanın adı da ‘eşitlik’ oluyor. Onlara göre toplumdaki bireyler birey falan değil, marangozun hızarından çıkan, hepsi de birbirinin aynı olması gereken tahtalar. Devletin gö-revi de o tahtaların bir örnek olmasını temin etmek.
Oysa eminim hepinizin etrafında örnekleri var: Mimarlık okuyup sinema eleştirmeni olanlar, iktisat okuyup aşçı olanlar, mühendislik okuyup esnaf olanlar... Say say bitmez.
Bunun adı bireyselliktir ve modern devletin bir başka görevi de insanlara kendi bireyselliklerini ifade edebilecekleri özgürlük alanını açmaktır.
Bizim Danıştay’ımız önce kendi kendine bir ‘eşitlik’ tanımı yapıyor, sonra da o kendi tanımladığı kadar ‘eşitlik’i özgürlükün önüne koyuyor.
Karar bu boyutuyla ideolojiktir; çünkü Danıştay’ın söylediği ‘eşitlik’ fevkalade sakat bir ‘eşitlik’ biçimidir; ‘hukuki statü’lerden söz eden bir eşitlik olabilir mi hiç?
* * *
Bıraksanız daha saatlerce eleştirebilirim Danıştay kararını, eleştirelim de. Ama bu lafazanlıkların şu anın mağduru öğrencilere hiçbir faydası olmaz.
Burada görev YÖK’e düşüyor. Bir an önce toplanmalı, bir an önce üniversite sınav sistemini yeniden yaşayabilir hale getirmelidir YÖK.

İsmet Berkan


Radikal

Biri bunu bana izah etsin! (Ahmet Kekeç)

Hukuk, kanun, içtihad, yargı kararı, şu bu... Bunlara aklım ermez. Hukukçu değilim. Anayasadan çakmam. Yasaların neye istinat ettiğini bilmem...

Bildiğim şudur:

Danıştay, “1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceği Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanır” demiş mi?

Demiş.
Bu kararı, 2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk’ün katsayı düzenlemesinin iptali için açtığı davada

almış mı?

Almış.

Hukuktan anlamayan halimle soruyorum:

Zamanında bunları demiş bulunan Danıştay, nasıl oluyor da, YÖK’ün yeni katsayı düzenlemesini “geçersiz” sayıyor?

Biri bunu bana izah etsin!

İlgili kanunda bir değişiklik olmuş mu ki, ortaya birbirinden farklı iki karar çıkıyor.

Hayır, kanunda herhangi bir değişiklik olmamış.
Ülke aynı, kanun aynı, üniversite aynı, yargı aynı, YÖK

aynı...
Her şey aynı ama Danıştay daha önce “Bu bizim işimiz

değil, YÖK’e gidin” dediği bir konuda “yürütmeyi durdurma kararı” alıyor.

Bu kararını da, Yükseköğretim Kanunu’na dayandırıyor. Yeni katsayı uygulaması ilgili kanunun 45. maddesine aykırıymış.

Nasıl yani?
Baştan alalım ve tane tane gidelim: Üniversiteye girişlerde, 1983’ten 1999’a kadar, “eşit

puan” sistemi uygulanıyordu. Aynı kanun yürürlükteydi.

Danıştay, bu uygulamada “kanuna aykırılık” bulmadı.

Neden bulsundu? Lise eğitimini tamamlayan her öğrencinin yüksek öğrenim kurumlarından yararlanma hakkı vardı ve eşitlik ilkesini bozup liseleri tefrik etmek hukukun temel ilkelerine aykırıydı.

Konu, ayrıca Danıştay’ı ilgilendirmiyordu.
28 Şubat’çılar geldi, işi bozdu. “Eşit puan sistemini” ortadan kaldırdı. Meslek liselerine “negatif ayrımcılık” uyguladı. Hukuka, cari yasalara, insan haklarına, her bir şeye aykırı olan “sistem” 10 yıl boyunca

yürürlükte kaldı.
Danıştay buna da ses

çıkarmadı.

Evet, kanun dışıydı...

Evet, hukuka aykırıydı...
Evet, apaçık insan hakları ihlaliydi.

Danıştay’ın tam da burada devreye girip, “Ne oluyoruz efendiler?” demesi gerekirdi, ama bunu demedi.

Şunu dedi: “Bu benim işim değil. Daha önceki uygulamaya da ses çıkarmamıştım. Buna da ses çıkarmıyorum. Çünkü ilgili yasa bu konuda YÖK’ü yetkili kılıyor. Siz derdinizi YÖK’e anlatın.”

Madem kanun YÖK’ü yetkili kılmıştı, önceki YÖK yönetimlerin bozduğu şeyi, yeni YÖK yönetimi tamir etti ve 1983’ten 1999’a kadar, 16 yıl boyunca uygulanan eski “eşitlikçi sistem”e döndü.

Böylece hak yerini buldu.

Fakat, bu kez “yetkisiz” yetkili Danıştay devreye girdi ve “kanuna aykırı” olduğu gerekçesiyle “eşitlikçi” sistemi ortadan kaldırdı.

Benim anlayamadığım husus şu:

Kanun değişmediğine göre, 16 yıl boyunca güzel güzel uygulanan sistem, nasıl oluyor da birden “kanun aykırı” hale gelebiliyor?

Biri bunu bana izah etsin.

Kıymetli Danıştay hâkimlerinden de şunun izahını istiyorum:
Hani katsayı düzenlemesi

sizin işiniz değildi? Yasa YÖK’ü yetkili kılmıştı ve derdimizi YÖK’e anlatmalıydık...

Ne oldu da bunu “kendi işiniz” bellediniz?

Hakikaten ne oldu?

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

Paşaların katsayısı... (Mehmet Altan)

Kurban bayramının arifesi... Ilık bir güneş, sevecen bir gün olarak başladı. Üstelik Beşiktaş Şampiyonlar Ligi’nde bir dünya takımı olan Manchester United’ı kendi evinde 1-0 yenmiş.

Bu büyük başarı gündemin okkalı bir bayram hediyesi olmuştu.

Bayramla çelişen ve vicdanı olan herkeste kekremsi bir tat bırakan ise, eşit katsayı uygulamasının durdurulması oldu.

Danıştay 8. Dairesi’nin oybirliğiyle aldığı kararın gerekçesinde, herkese eşit bir katsayı uygulamasıyla, farklı hukuki statüdeki öğrencilerin aynı konumda değerlendirilmesi sonucu anayasal eşitlik kuralıyla çelişkili bir durum yaratıldığı, bu uygulamanın, hukuksal statüsü farklı olanları eşit koşullara tabi kılarak hak kaybı ve ihlaline sebep olacağı belirtiliyor...

Türkçesi ne?

“İmam Hatip mezunları istedikleri üniversiteye girmesin”...

Böylece...

Dar gelirli yoksul ailelerin çocuklarına ait çaresizce biçtikleri kader, daha sonra o çocuklar büyüyüp bunu dönüştürmek istediklerinde, buna imkân vermemek üzere kurgulanmış bir anlayış yeniden geri geldi.

Daha evvel olmayan böyle bir anlayış 28 Şubat’ta doğdu, Temmuz ayında öldü sanılırken, şimdi yeniden hortladı.

Daha doğrusu hortlayan katsayı kararı değil, 28 Şubat zihniyeti...

Bakalım...

Siyaseti, “kışla ile camii” efradı arasında tekmeleşme sanarak, temel hak ve özgürlüklere aldırmayan fanatik bir tarafgirlik anlayışından ne zaman kurtarabileceğiz?

Galiba hayata evrensel hukuk açısından bakıp; din, ırk, mezhep ve ideolojiden vareste bir “insan” gibi hareket eder olabildiğimizde...

***

Hala “Kafes Skandalı”nı yok saymaya çalışan bir kaç gazete yönetimine bakarsanız, buna epeyce zaman var.

Deniz Kuvvetleri’nde çoluk çocuğu patlatmaya hazırlanan bir cunta ve onların Koç Müzesi’ndeki denizaltıya koydukları bombaya rağmen, neyse ki “Kafes Skandalı”nı görmezden gelerek uyutulmaya çalışılan Ergenekon yeniden gündemde ilk sıraya tırmanıverdi...

“Kafes” soruşturması kapsamında iki albay ve bir yarbay hakkında yakalama kararı çıkartıldı.

Ilık ve sevecen Arife gününün tartışma konularından biri de “askeri darbe yapmak için çalıştıkları iddia edilen kişiler sanıkken, bu dönemde görevde olan eski kuvvet komutanları Örnek, Yalman ve Fırtına neden hâlâ tanık ya da sanık değiller” sorusu oldu...

Biliyorsunuz, savcılar, darbe iddialarıyla ilgili olarak başta eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur olmak üzere çok sayıda isim hakkında dava açtı. Ancak darbeyi Eruygur’la birlikte planladığı iddia edilen Örnek, Yalman ve Fırtına hakkında bugüne kadar “bilinen bir cezai işlem” yapılmadı.

Bakalım bu üç paşanın akıbeti ve katsayı durumu ne olacak?

Hukuk devleti açısından “eşitliği” bozdukları gerekçesiyle mahkemeler gerekeni yapacak mı?

***

Öte yandan dün İstanbul’da Türkiye-AB troykası toplantısı gerçekleşti ama bu toplantıdan iki gün önce, medyanın algılamadığı ya da ıskaladığı manşetlik bir gelişme oldu.

Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’ndaki genişleme tartışmasına katılan AB Dönem Başkanı İsveç’in Dışişleri Bakanı Carl Bildt, Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin derhal durdurularak imtiyazlı ortaklık müzakerelerine başlanmasını savunan aşırı sağ milletvekillerinin ve onlara kısmen destek veren Hıristiyan Demokratların öne sürdüğü tüm gerekçelere karşı çıktı.

Bildt, “gördüğüm kadarıyla aşırı sağ milletvekilleri Türkiye’ye ‘çok büyük, çok karmaşık ve çok Müslüman olduğu için karşı çıktıklarını’ söylüyor. Genişleme politikamızın dayanağı AB Amsterdam Anlaşması’nın 49’uncu maddesi büyük ülkeler için karmaşık ülkeler için istisna getirmiyor ve orada hiçbir dini kriter yok. Bağlı kalmamız gereken bu” dedi ve Türkiye’nin üyeliğine destek veren milletvekillerince alkışlandı. Bildt, Türkiye karşıtlarına, “bugüne kadarki genişlemeleri kamuoyu istediği için mi yaptık? Gerçekte AB tarihinde genişlemeyle ilgili her şey vizyon sahibi, toplumu sürükleyen, zorlu ve arzulu siyasi liderliğin sonucuydu” diye cevap verdi.

***

Bugün bayramın ilk günü... Herkese mutlu bayramlar dilerken, arife günkü gelişmeleri topluca değerlendirip gerekli dersler çıkardığımızda, bugünkü bayramın pek yakında kalıcı bir toplumsal ve siyasal bayrama da dönüşebileceği anlaşılıyor.

Yeter ki duyması gerekenler duysun ve gerekeni yapsın. Çünkü katsayıları düşen değil daima yükselen bir Türkiye istiyoruz...

Mehmet Altan

Star Gazetesi

Danıştay'ın bayram hediyesi! (Mustafa Ünal)

YÖK katsayı farkını ortadan kaldırırken 'Üniversiteye girişte lise diploması olan herkes eşittir.' dedi. Aksi düşünülebilir mi? Yanlış olan eski uygulamaydı. O da 28 Şubat'ın ürünüydü, zaten. Olağan olması mümkün değildi. Dönemi gibi olağanüstüydü.

Katsayı adaletsizliği meslek liselerini öldürdü. Birçoğunun kapısına kilit vuruldu. Amaç imam hatiplerin önünü kesmekti. Ancak darbeyi bütün meslek liseleri yedi. YÖK'ün adaletsizliğe son veren kararı meslek okullarına ilgiyi tekrar artırdı. Anadolu'da sadece imam hatipler değil tüm meslek liseleri cazibe merkezi oldu.

Ancak adaletsizliğin düzeltilmesinden rahatsız olanlar boş durmadı. 367'nin mimarı Sabih Kanadoğlu yol gösterdi, 'Dava açın' dedi. Durumdan vazife çıkaran İstanbul Barosu derhal harekete geçti. Ve yürütmenin durdurulması için Danıştay'a başvurdu. İstanbul Barosu'nun böyle bir görevi var mı? Acaba baroyu oluşturan avukatlar yönetime bu yönde yetki verdi mi? Bir baro belirli siyasi çizginin değil mensubu olduğu tüm avukatların hissiyatlarını yansıtmalı.

Danıştay'ın kararı tam da bayrama girerken geldi. Ne yazık ki hediye falan değil bayramı zehir eden bir karar. Danıştay mealen 'Üniversite sınavında eşitlik olmaz, meslek liseleri geride dursun, adaletsizlik sürsün.' dedi. Danıştay'ın bugüne kadar tartışmalı kararlara imza attığını biliyorum ama doğrusu böyle bir sonuç beklemiyordum. Epey de umutluydum.

Neden mi? Çünkü İstanbul Barosu'ndan önce katsayıdan muzdarip olanlar her kapıyı çaldıktan sonra eşitsizliğin düzeltilmesi için son çare olarak Danıştay'a başvurmuştu. O zaman Danıştay 'Yetki YÖK'ündür.' diyerek müracaatı geri çevirmişti. Sınavı düzenleme yetkisini YÖK'e veren Danıştay bu tutumunu devam ettirebilirdi. Ancak öyle yapmadı.

Katsayı adaletsizliğine karışmadı, lise diplomalarının eşitlenmesine itiraz etti. Üstelik her iki karar da kısa aralıklarla aynı daireden çıktı. Meslek liseleri ile liseler eşit olamazmış... Karara dayanak oluşturan şu cümleye bakın; 'Eşit katsayı uygulaması farklı hukuki statüdeki öğrenciler aynı statüde değerlendirileceği için anayasal eşitlik kuralı ile çelişir'.

Hukuk tarihine geçecek bir karar bu. Üniversite sınavlarında lise diplomalarının aynı muamele görmesi Anayasa'nın eşitlik kuralı ile çelişirmiş. Diploma eşitliği ayrı, Anayasal eşitlik ayrı... Öyle mi?

Danıştay Anayasa'ya göre idareyi denetler ama kural koyamaz. Sınav sistemindeki düzenlemenin nasıl olacağının kararı YÖK'ündür. Katsayıyı koyarken de YÖK'ündür, kaldırırken de... Burada ise Danıştay katsayıyı koyarken yetkiyi YÖK'e bırakıyor, kaldırırken ise kendisi devralıyor. 'Kemal Gürüz yaparsa doğrudur, Yusuf Ziya Özcan yaparsa yanlıştır.' denebilir mi?

Maalesef Danıştay'ın son kararı sorunlu... Gerekçeler hiç de tatmin edici değil. Hukuki yönü zayıf, siyasi yönü daha ağır basıyor. Hatta ideolojik olduğu bile söylenebilir. Oysa Danıştay'ın tek referansı hukuktur. Asla siyasi etki düşünülemez. Herkesin kanaati aynı; Danıştay'ın katsayı kararı siyasi ve ideolojik... Temelinde de meslek liseleri falan değil açıkça imam hatip alerjisi var.

Yargının siyasallaşması bugüne kadar Adalet Bakanlarının politik kimliğinden hareketle tartışıldı. Oysa asıl siyasallaşma yüksek yargı kararlarının üstüne düşen siyasal gölge. Yargıyı en çok yıpratan da bu. Nitekim son karar hukuktan ziyade buram buram siyaset ve ideoloji kokuyor.

YÖK düzeltti, Danıştay durdurdu. Peki, şimdi ne olacak? Yeni düzenlemeye göre üniversite hayalleriyle meslek liselerine kaydını yaptıran öğrencilerin durumunu bir düşünün. Keşke 'Anayasa'ya göre liseler daha eşittir' diyen Danıştay da düşünseydi. Katsayı adaletsizliği sürdüğü müddetçe meslek liselerinin ayağa kalkması mümkün değil. Mutlaka gerçek eşitliği sağlayacak bir yol bulunmalı. Görev Meclis'in...

NOT: Tüm okurlarımızın mübarek Kurban bayramını tebrik ederim.

Mustafa Ünal

Zaman

Katsayı darbesi ( Mümtaz'Er Türköne)

Elimizde kalan sonuç bu. Bir cinayet. Eğitime, yani gençlerin umutlarına yönelik taammüden işlenen bir cinayet. Eğitim sisteminin cansız bedenini, milyonlarca öğrenciye yerlerde sürütmek.

Danıştay 10. Dairesi'nin önceki kararları ile çelişkili biçimde, YÖK'ün katsayıyı kaldırma kararını iptal etmesinin anlamı bu. YÖK katsayıyı kaldırarak, eğitim sistemimizin toparlanmasını sağlayacak çok hayatî bir karar vermişti. Şöyle tarif edelim: Eğitim sistemi ayaklarından yere bağlanmıştı. Bu yüzden kanatlanıp uçamıyor, yükseklere çıkamıyordu. YÖK katsayıyı kaldırarak bu bağı çözdü. Danıştay ise bu kararı iptal ederek, ülkenin geleceğini yani eğitimi ayaklarından yere çiviyle çakmış oldu.

Sorunun tanımının eğitim konusundaki uzmanlıkla ilgisi yok. Yani, bu sorun uzmanlarına bırakılmayacak kadar ciddi. Çünkü sorun eğitimin, hepimiz için geçerli varlık sebebiyle ilgili. Eğitime, hayatın ihtiyaç duyduğu becerileri ve donanımı kazandırma görevi yüklüyoruz; öyle değil mi? Canlı bir şekilde ilerleyen toplumsal, kültürel ve ekonomik hayat talep edecek ve eğitim sistemi bu talebi karşılayacak şekilde kendisini organize edecek. Elimizdeki ne? Ortaöğretimi bitirdiği halde hiçbir beceriye ve donanıma sahip olmadan üniversite kapılarında bekleyen yüz binlerce genç. Daha ötesi talep baskısını karşılayabilmek için genel kültür öğretimine yönelen ve gençleri aynı şekilde donanımsız biçimde üniversiteden mezun ederek kapının önüne koyan bir yükseköğrenim sistemi. Pek telaffuz edilmeyen bir gerçeği hatırlatalım: Üniversiteden mezun olan gençlerin % 85'i eğitim aldıkları alanın bütünüyle dışında kalan mesleklere girerek hayatlarını sürdürüyor. Kısaca eğitim sistemi ile eğitimin varlık sebebi olan hayatın ihtiyaçları arasında derin bir uçurum var. Peki sebebi ne? En başta gelen sebep meslek liselerinin, hem nitelik hem de nicelik olarak ara işgücü ihtiyacını karşılayamaması. Üniversiteye girmeyi başaran genç bile, onca emek ve zamana rağmen bir meslek lisesi mezununun sahip olabileceği nitelikleri bile kazanamıyor. Çünkü gençler meslek liseleri yerine genel liselere ve genel kültür eğitimi veren üniversitelere yöneliyor. Bu tablonun sebebi de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Meslek liselerinin cazibesi yok. Çünkü, meslek liselerine yönelen genç peşinen üniversite okuma umudunu kaybetmiş oluyor. Üniversiteye giden kapı, meslek lisesine başladığı gün kendisine kapanıyor. O yaşta en değerli şeyini, yani umudunu kaybetmek istemeyen gençler ve onların üzerine titreyen ebeveynler de genel liseler ve üniversiteye hazırlık kursları ile şanslarını denemeye karar veriyor. Meslek liselerinin cazibesini kaybetmesine yol açan sebep ise, Danıştay'ın yeniden can verdiği katsayı uygulamasından başka bir şey değil.

Eğitimin tek gayesi ideoloji aşılamak mı?

Dünya çapında eğitimin yerli yerine oturmuş makul dengeleri var. Ortaöğretimin üçte ikisinin meslek liselerinden, üçte birinin ise genel nitelikli liselerden oluşması normal kabul ediliyor. Bizde ise katsayı uygulaması yüzünden durum tam tersine. Binanın temelinde bu esaslı sorun varken, bu temelin üzerinde hareket eden yükseköğrenim sisteminin makul bir dengeye ulaşması neredeyse imkânsız.

Nitekim YÖK katsayıyı kaldırır kaldırmaz meslek liselerine öğrenci akını başladı. Bazı meslek liseleri ikili eğitime geçti. Koç Grubu'nun, katsayının kaldırılmasına alkış tutması ve meslekî eğitime kampanyalarla destek vermesi, ülkenin reel ihtiyaçlarını gösteriyordu. Peki bu kadar hayati bir konuda Danıştay niçin direniyor?

Bu direnci açıklayan ve Danıştay'ın iptal kararının gerekçesinde yer almayan bir tek gerçek sebep var: İmam hatip liseleri.

Katsayı cinayeti, askerî vesayet mantığının somut göstergelerinden biri. Eğitim, üniforma giydirilmiş erat gibi tek tip kafalar ve birlikte uyum içinde aynı sesleri çıkartan insanlar yetiştirmek zorunda. Hayatın ve özellikle ekonominin ihtiyaçları bu vesayet mantığının çok uzağında; hele demokratik ve özgür bireyler yetiştirmek bu dar kalıpları çatlatacağı için zaten eğitim sisteminden uzak tutulmalı. Hepimiz silahlı gücün bizi kötülüklerden koruma yeteneğine ve ülkeyi yönetme ayrıcalığına boyun eğmeliyiz. Silahın üstünlüğünü kabul edince, zaten medenî bir topluma ulaşma şansınız peşinen ortadan kalkıyor. Bunun için de eğitimin tek tipleşmesi, ideolojik eğitimi veren ana gövdenin geliştirilmesi şart. Meslek eğitimi mi? Askerî vesayete bir faydası var mı?

Sorun varsa yasak koyarsınız. Sorun var mı? Din eğitimini devlet tekeline alan devlet, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun emri gereği imam hatip liseleri açıyor. Sonra vatandaşlardan gelen yoğun talep üzerine bu okulların sayısı hızla artıyor. Bu okullar, amaçlanan ideolojik eğitimi beklendiği gibi veremiyor. Devlet kendi müfredatını koyduğu, kendi öğretmenlerine eğitim verdirdiği ve genel lise eğitimini uygulattığı bu liseleri, askerî mantığa göre bir tehlike olarak görmeye başlıyor. O zaman bu okullardan yetişenlerin önünün kapatılması gerekiyor. Çare askerî mantığa uygun genel bir yasak koyarak bulunuyor: Bütün meslek liselerinin önünü kapatmak. Katsayı uygulamasını havan ve topçu atışları olarak görürsek, imam hatip liselerinin de içinde yer aldığı meslek liselerinin başına geleni anlayabiliriz. Bütün meslekî eğitim sistemi, konulan katsayı ile çökertiliyor. Böylece imam-hatip liseleri, eğitim sistemini bütünüyle işlemez hale getirme pahasına devreden çıkartılmış oluyor.

Halbuki, katsayının kaldırılması sadece meslekî ve teknik eğitimin önünü açmıştı. İmam hatipler büyük ölçüde tarihî misyonunu tamamladı. Bu durum katsayı kalktıktan sonra da, imam hatiplere kaydolan öğrenci sayısında ciddi bir artış görülmemesinden belli. Ortaöğretimdeki özel okullaşma, toplumun eğitim talebini karşılamaya başladı. İmam hatiplere karşı sürdürülecek savaşın hiçbir anlamı kalmadı.

Katsayı uygulaması bir cinayet. Üstelik seri bir cinayet. Bu seri cinayetlerin önünü alabilmek için eğitimin tek taraflı bir ideolojik savaş alanı olmaktan çıkartılması lâzım. Katsayı uygulaması, mesleki eğitime tam olarak askerî mantıkla yasak getirmek demek. Dünya ile rekabet bu ilkel yasaklarla yürümez. Bu yasakları koyanların dışımızda akıp giden hayatı kavramaları galiba çok zor. Hiç olmazsa Koç Holding'in sesine kulak verseler.

Mümtaz'Er Türköne


Zaman

25 Kasım 2009 Çarşamba

Taş atan sarışınsa problem yok mu yani? (Balçiçek Pamir)

DÜNÜN fotoğrafı oydu... Sarışın kadından bahsediyorum. İnce askılı bir tişört, üzerine mont, hırka vs... Gösterişli bir kolye, gösterişli yuvarlak küpeler... Hani her yerde rastlayacağınız türden genç bir kadın tipi. İstanbul, Antalya, Bursa, Samsun... Ama o İzmir'deydi. Tabloyu bozan, alışagelmedik bir başka detaydı.

Genç kadının elinde koca bir taş vardı. Evet yanlış okumadınız, koskoca bir taş.

Üstelik haberlere göre birbiri ardına taşları fırlatmış, aynı genç kadın.

Nereye?

DTP konvoyuna...

Ahmet Türk'e...

Akın Birdal'a...

Neden?

Türkiye'yi böldükleri için.

Dün o fotoğrafı görünce hüzünlendim.

Aslında sadece hüzün de değil, hayal kırıklığı, umutsuzluk, hafif bir acı.

Haftalar önce yazmıştım, "İzmir'e neler oluyor" diye...

Öyle garip e-postalar aldım ki, "Biz kendi açılımımızı yapıyoruz, size ne?" diye, hepsini yayınladım, okudunuz.

"Alın türbanlınızı, Kürt'ünüzü başınıza çalın" gibi yazılardan duyduğum şaşkınlığı dile getirdim. Şaşırdığım için de kızanlar oldu. Meslektaşım Alper Görmüş, "Hâlâ şaşıyor musun bütün bu eğilimlerin İzmir'de olmasına?" diye sitem dolu bir e-posta atmıştı örneğin...

Haftalar geçti, İzmir şikâyetleri bitmedi. Etnik kökeni yüzünden alışveriş edilmeyen esnaf, arabasına binilmeyen taksici... Artık aklınıza ne gelirse...

Dün yanındaki arkadaşıyla birlikte taş atan ve avazı çıktığı kadar bağıran genç kadın görüntüsü beni yine irkiltti.

Acaba DTP konvoyunu mu beklemeye gelmişti?

Yoksa Ahmet Türk geçecek diye mi çıkmıştı yola?

Belki de Akın Birdal'dı protesto etmek istediği...

Hiçbiri değil, bilemediniz.

Pazar gezmesindeydi o ve arkadaşları.

Sonra birden konvoyu fark ettiler.

Ne olduysa, ondan sonra oldu. Ellerine, nereden bulduklarını bilemediğim kocaman taşlar, konvoya fırlatmaya başladılar.

Başarılı oldular mı, kimseyi yaraladılar mı bilemem...

Ama İzmir yara aldı.

Sebepsiz cinayet gibi bir şey...

Bir gün pazar gezmesine çıkıyorsunuz, keyfiniz yerindeyken, hiç hoşunuza gitmeyen birileri ortaya çıkıveriyor ve siz kaldırım taşlarını yerden kopartarak bir bir fırlatıyorsunuz sevmediğinize... Bu nasıl bir öfkedir, nasıl bir kin?

Peki sonra ne oldu?

Öfke geçince, pazar gezmelerine devam mı ettiler?

Bu mudur yani?

Hani taş atmak suçtu?

Bize öyle demediniz mi? Gösterilerde sadece taş attığı için 25 yılla yargılanan çocuklar yok mu içeride? "Onlar daha çocuk" diye bas bas bağırmıyor muyuz aylardır?

İzmir Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz, "Karşılıklı iki grubun provokasyonu sonucu, ani gelişen bir olay, çok büyütmemek gerek. Türkiye hassas bir dönemden geçiyor" demiş.

Anlamadığım bir şey var.

Taşı atan çocuksa... Güvenlik güçlerine sallıyorsa... Büyük suç...

Peki taşı atan yetişkinse ve hedefinde milletvekilleri varsa... Suç değil öyle mi?

Pazar günü İzmir'de taş atan kimse gözaltına alınmamış bile.

Ne açılımından bahsediyorsunuz beyler?

Önce ikiyüzlülüğünüzden vazgeçin...

Önce samimi olun.

Önce kafalarınızı kumdan çıkarın, gerçek çağdaş düşünceye sahip olun.

Çağdaş demişken, aman ha yanlış anlaşılmasın...

Kesinlikle İzmir gibi değil.

Balçiçek Pamir

Habertürk

21 Kasım 2009 Cumartesi

İki mesele: Kurtlar ve Bayülgen (Rasim Ozan Kütahyalı)

1. mesele: Kurtlar Vadisi

Ertuğrul Özkök, “Kurtlar Vadisi nasıl liberalleşti, bu dizinin Ergenekon yapımı olduğunu iddia edenler, şimdi Kurtlar Vadisi-Gladio ile birlikte bu ekibi yeni derin devletin mi yönlendirdiğini söyleyecekler?” diyor... Kurtlar Vadisi meselesine dair bir seri yazı yazdım. Kurtlar ekibiyle karşılıklı epey sayıda davamız da var...

Her şeyden önce bu ekip ve yapım hiçbir zaman liberalleşmedi. 2007 seçimleri sonrası dizinin bire bir Emniyet İstihbarat kaynaklarından argümante edildiğini ilk yazan benim. Bu durumdan da memnun olmadığımı defalarca söyledim. O zaman dindar camia ve Gülen hareketinin kimi mensupları “Aman dokunma, şu an iyiler. 2003-06 arası suçlu Soner Yalçın’dı” deyip duruyorlardı... Bense meselenin bir zihniyet meselesi olduğunu hep söyledim... Bizim gazetedeki Aytaç&Uslu ikilisi ve kimi İslâmcı yazarlar da bu projeyi övüp duruyordu. Kontr-Ergenekon taktikleriyle Ergenekon ahtapotuyla mücadele edilmeyeceğini hep söylüyorum. Bu ülkenin yeni derin yapılanması olmak isteyeceklerin karşısına ilk bu ülkenin özgürlükçü-demokratları dikilecektir...

Zaten dizi bu yılın üç aylık arasından sonra Veli Küçük’e yakın Askerî İstihbarat birimlerinin karşı-müdahalesiyle “Ne şiş yansın, ne kebap” bir çizgiye döndü. Polat Alemdar dansöz bir tip haline geldi... Veli Küçük’ü temsil eden İskender Büyük’ün “Esasen devletini seven ama kandırılmış” bir adam olduğu iddiası dizide işlenmeye başlandı. Yani 2003-06 arası Ergenekon projesi olarak Askerî İstihbarat birimlerinin yönlendirmesiyle yürüyen dizi, önce 2007-09 arası Emniyet İstihbarat’ın kontrolüne geçti. Sonra da “Ortaya karışık” bir hale geldi... Tam bu arada da Doğan grubuna geçti...

Kurtlar Vadisi-Gladio filmini seyrettim. Bu filmde Veli Küçük’ü temsil eden karakter bir anti-kahramandan gerçek bir kahramana doğru evriliyor. Fakat bu filmde Şener Eruygur, İbrahim Fırtına ve Özden Örnek’in darbeye açıkça niyetlendikleri de gösteriliyor. “Notacı Paşa” diye ifade edilen Aytaç Yalman darbeye katılmaktan son dakikada vazgeçiyor. Yetim diye ifade edilen Hilmi Özkök’e bu generallerin ettiği laflar da bu filmde var... Fakat Veli Küçük burada da kandırılmış adamı oynuyor... Aslında vatanını gerçekten seven, kahraman, civanmert, devleti için her şeyi yapabilecek ama “büyük güçlerce” kullanılmış adam tipinde İskender Büyük... Filmde adıyla sanıyla yer alan Cem Ersever de “Özünde devletini seven iyi ama kullanılmış adam” pozunda sunuluyor izleyiciye... Bu durum “liberal” bir durum değil Ertuğrul Özkök, kepaze bir durum...

Ülkedeki siyasi hava değişince zamanında Şener Eruygur’un en yakın adamları Levent Ersöz ve Hasan Atilla Uğur’la enseye tokat olan, telefon konuşmalarının kayıtları MİT raporlarına kadar düşmüş bu ekip şimdi bu generallere yükleniyor... Ergenekon yapılanması içindeki yeni gelişmeler Kurtlar Vadisi-Gladio filminin de yapısına yansıyor...

Ertuğrul Özkök... Bir zamanlar sizin gazeteniz de amiral gemisi gibi değil JİTEM ekip otobüsü gibi davranırdı. Tam JİTEM zihniyetinin istediği manşetleri atardınız. Siz ve adamlarınız ne yazılar yazdınız. Kimse unutmadı onları... Şimdi siz de Kurtlar ekibi gibi “Bir böyle, bir şöyle” manşetler atmaya başladınız... Siz niye değişiyorsanız, Kurtlar Vadisi de o sebepten değişiyor... Çünkü gerçek özgürlükçü-demokratların gayretleriyle bu ülkedeki siyasal atmosfer değişiyor... Dolayısıyla kimilerindeki bu değişim “seve seve” bir değişim değil... Nasıl bir “SS” değişimi olduğunu siz benden iyi bilirsiniz...


2. mesele: Okan Bayülgen

Helin Avşar’a verdiğim söyleşide söylediklerime bir TV programında cevap vermiş. Çeşitli sitelerde haber olmuş... Benim kişilerle bir derdim yok. Kendi kişiliğimin de bir önemi yok, sözlerimin var... Derdim bağcı dövmek değil, üzüm yemek. Mesela geçen haftaiçi tarihe geçen bir program yaptı Bayülgen. Mükemmel-ötesi bir programdı. Sabaha kadar seyrettim... “Nefret suçları” üzerine bir programdı. LGBTT haklarına ve etnik/cinsel/dinsel her türlü nefret söylemlerine dair ahlaki ve vicdani olarak üst seviyede bir program yönetti Bayülgen. Bu ülkede az konuşulan bir ezilenler grubu var. LGBTT diye anılan insanlarımız. Başta Kürşat Kahramanoğlu olmak üzere herkes programda çok isabetli konuştu. Serdar Turgut gibilerin nasıl “nefret suçu” işlediği ifade edildi. İnsanları kimliklerinden ötürü aşağılayan ve suçlayan ahlaksız anlayış deşifre edildi... Böyle bir Bayülgen’e karşı tüm sözlerimi geri alırım ve onu alkışlarım... Ama aynı Bayülgen verdiği bir söyleşide şöyle diyen de bir adam...

“Fransa diye bir yer yok artık. Araplar ve zenciler Marsilya’dan kuzeye doğru işgal ediyorlar ülkeyi. Yakında Araplardan başka bir şey kalmayacak. Fransızlar doğurmuyor ki çünkü. Herifler acayip çoğalıyorlar. Çoğaldıkça da sosyal eşitlik bahanesiyle devleti soyuyorlar.”

Benim derdim Bayülgen’le değil, bu sözlerle... Bu sözlere yansıyan ırkçı/faşist zihniyetle... Le Pen bile bu kadar faşist sözler edemez... Fakat bunu Bayülgen doktrinal bir bilinçle yapmıyor, “kendiliğinden” bir şekilde çıkıyor bu sözler... Başka böyle huyları da var... Ama herkesin gafletleri olabilir... Mühim olan iyi niyetle değişebilme iradesini göstermektir...

Rasim Ozan Kütahyalı


Taraf

Genelkurmay, başbakan ve medya... (Ahmet Altan)

Bu ülkenin ezilen insanları...

Ne yapacak, nereye gidecek, kime sığınacaksınız?

Sizi kuşatan bu büyük sessizliği nasıl kıracak, sesinizi nasıl duyuracak, çocuklarınızın hayatını nasıl kurtaracaksınız?

Sahte kavgaların suskun figüranları olarak birbirinize düşmanlık edip “efendilerinizin” oyunlarında, sadece onlar istediğinde alkış mı tutacaksınız?

Bu ülkede, birbirinizden başka sığınacak kimseniz yok.

Çocuklarınızı öldürmek için planlar yapıldığında bile bunu sizden saklamaya çalışıyorlar.

Bunu görmüyor musunuz?

Bugüne dek karşılaştığımız en korkunç, en vahşi, en insafsız plan ortaya çıktığında üzerinize kapanan ağır kapılara çarptığınızda ne hissediyorsunuz?

Orduda dehşet verici bir cuntanın planları yakalandı.

Koç Müzesi’nde “ziyaretçi çocukları öldürmek için” bomba koydukları anlaşıldı.

Cuntanın planlarında söz edilen müzede o “bomba” bulundu.

Eğer cunta ortaya çıkarılmasaydı o bomba patlayacak ve tahmin edemeyeceğimiz kadar çocuk ölecekti.

Cuntanın planlarında yer alan bir krokide gösterilen “cephanelikler” Poyrazköy’de ele geçirildi.

Genelkurmay, bu cuntadan haberdar edildi.

Bu cuntanın yöneticileri arasında “üç paşa” bulunduğu planlarda yazıyordu.

Üyeleri de üst rütbeli subaylardı.

Peki, Genelkurmay, cinayet planları hazırlayan bu cuntayla ilgili ne yaptı?

Aralarından birisi emekli oldu, diğerleri görevlerinde duruyor, bazıları ise çok önemli mevkilere getirildi 30 ağustosta.

Cunta üyelerinin bazıları sivil mahkemelerde tutuklanıyor ama bu insanların “askeriyedeki” mevkileri zırh gibi sapasağlam.

Genelkurmay hiçbirini “açığa” almadı.

Onlar hakkında bir “soruşturma” yaptığını bile söylemedi.

Peki, ne yaptı?

Bu cinayet planlarını yayımlayan Taraf Gazetesi için “suç duyurusunda” bulundu.

“Suçlu” ordunun içinde ama ordu bizim hakkımızda suç duyurusunda bulunuyor.

Cunta üyelerine dokunma, cunta üyelerini soruşturma, onları açığa alma, bazılarını önemli görevlere getir sonra da cuntayı açıklayan gazeteyi susturmak için “suç duyurusunda” bulun.

Genelkurmay işini yapmıyor.

Biz işimizi yapıyoruz.

Ve, bizi susturmak istiyor.

Bizi susturmak için harcayacakları enerjiyi cuntaları ortaya çıkarmak, cinayet planlarını engellemek, darbecileri ayıklamak için harcasalar daha iyi olur bence.

Artık “asker” olmalarının zamanı gelmedi mi?

Bu kadar disiplinsiz, içinde bu kadar çok suçlu barındıran bir ordu olabilir mi?

Ya “sivil” başbakan... O ne yapıyor?

Devleti yönetmekle görevli olan başbakan, yönettiği devletin ordusunda ortaya çıkan cuntayla ilgili ne tür idari tedbirler alıyor?

Bu cuntaların hesabını soruyor mu?

Dünyanın hangi ülkesinde, ordunun içinde böylesine korkunç bir cunta ortaya çıktığında başbakan, savunma bakanı, genelkurmay başkanı susabilir?

Bu insanların kendi halklarına karşı bir sorumlulukları yok mu?

Başbakan susuyor, sadece susmakla kalmıyor bir de bizi susturmaya kalkıyor.

“Olay yargıya intikal ettiyse bunu kurcalamaya ne gerek var” diyor, “bir gazetede kampanya var. Bu kampanyalar kurumlarımızı zedeliyor, yıpratıyor” diyor, “tahrik ediyor, tahrip ediyor ve biz bunları doğru bulmuyoruz” diyor.

Başbakan bize “niye kurcalıyorsun” diye sormayacak, bu onun işi de değil, haddi de değil, o “neden kendisinin kurcalamadığını” anlatacak halkına.

Bu ülkenin başbakanı o.

Yönettiği ülkenin ordusunda cunta çıktığında bunun gereğini yapmak onun işi.

Cuntaları halktan gizlesin diye getirmedi insanlar onu o makama, cuntaları ortaya çıkarsın, “kurcalasın” diye getirdi.

Kurcalamaya kendi cesareti yetmiyorsa, bıraksın cesareti yetenler kurcalasın.

Biz, onun “siyasi hesaplarına” göre gazetecilik yapmayacağız, o “gerçeklere” göre başbakanlık yapacak.

Ya medya...

Dünkü gazetelere bir bakın, çocuklarınızı öldürmek için planlar yapan cuntayla ilgili kaçında haber var?

Kaç televizyon verdi bu haberi?

Çocuklarınızı öldürmek isteyen cuntanın haberini size kaçı duyurdu?

Askerî bir medya, çoktan cuntanın yanında yer aldı.

Bu ülkenin ezilen insanları...

Kürtleri, dindarları, Alevileri, solcuları, demokratları, liberalleri...

Bu kuşatmayı nasıl yaracaksınız?

Nereye gidecek, ne yapacak, kime sığınacaksınız?

Bu insafsız oyunda birbirinizden başka sığınacak kiminiz var?

Kiminiz var gerçekten?

Ahmet Altan

Taraf

Baro'yu tanıyalım (Genç Siviller)

‘Türklerden başka herkesin hakkı köleliktir’ diyen zamanın adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt adına her yıl ödül vermektedir.

Üniversitelerde katsayı adaletinin sağlanması üzerine; ‘eşitlik eşit insanlar arasında olur’ diyerek faşizmin dibine vuran kişinin başkanlık yaptığı yerdir.

Avukat tutacak parası olmayanlara yasaya göre avukat ataması yapması gerekirken hiç bir karakola avukat göndermeyen baro,söz konusu ergenekon sanıkları olunca tonlarca bedava avukat yollamaktadır.

Savcılar hakimler dinleniyor diye yollara dökülen bu baro;

İlk defa kontrgerilla dediği için öldürülen ve katili göz göre 12 Eylül cuntası tarafından serbest bırakılan Savcı Doğan Öz için yürümemiştir.

Kenan Evren yargılansın diye meslekten ihraç edilen Sacit Kayasu’nun hakları için yürümemiştir.

Şemdinli iddianamesinde bombacılara ‘iyi çocuklar’ diyen Yaşar Büyükanıt’ın adını geçirdiği için hayatı söndürülen Ferhat Sarıkaya’nın en temel insan hakları için yürümemiştir.

1 Mayıs’ta kim ateş etti ve 36 kişi neden hayatlarını kaybetti sorusunu devletten sormamıştır.

Devletin 17 bin faili meçhul cinayet işlediği bir ülkede baro bu konuyu hiç umursamamıştır.

Ceylan adında bir kız çocuğu evinin önünde patlayan askeri mühimmatla vücudu parçalandı. Bugun yollara dökülen bu baro; 'devlet o köye niye savcı gönderemedi, nasıl otopsi yaptıramadı' diye sormamıştır.

Azınlıkların, başörtülülerin, sendikaların, eşcinsellerin, vicdani retçilerin en temel haklardan mahrum bırakılanların hakları için hiçbir şey yapmamıştır.

Her darbeden önce darbeye davetiye çıkaranların başında gelmişlerdir. 28 Şubat’ta davet edildikleri Genelkurmay Brifinglere koşarak gitmişlerdir. Çalışkan talebeler gibi en ön sıralara oturup gözlerini kırpmadan kendilerine verilen talimatları not alıp, görevlerini harfiyen yerine getirmenin heyecanını yaşamışlardır.

Genelkurmayın hazırladığı lahikalarda, kaos planlarında hep işbirliği yapılacak kurumların başındadır baro.

İşte baro budur.

Türkiye’nin format yemiş devlet elitlerinden olmaktan başka hiçbir özellikleri yoktur. Öncelikleri hukuk, adalet değil, rejim muhafızlığıdır.

Adalet dağıtması, adalet talep etmesi gereken insan kimsenin askeri olmaz. Ancak bunlar Mustafa Kemalin Askerleriyiz diye bağırıyorlar. Mustafa Kemali canınızdan bile çok sevebilirsiniz. Ancak cüppelerinizle, hukuk adamı kimliğinizle değil mustafa Kemalin askeri, babanızın oğlu bile olamazsınız.

Ancak dinlemeye takılan hakim ve savcılar için yaptıkları bu yürüyüş insanlık adına küçük ama bu baro için büyük bir adımdır. Hak ve adalet konusunda gösterdikleri gelişme bu hızla giderse 200 yıl sonra evrensel anlamda Barolarımız olabilir.

Genç Siviller


www.gencsiviller.net

Kendi Kalesinde Bir Nöbetçi: Ertuğrul Özkök (Dücane Cündioğlu)

Bir kehanetle başlamak istiyorum bu yazıya.

Eğer, iki saatlik müşahedemin bir kıymet-i harbiyesi varsa, Ertuğrul Özkök, çok uzun olmayan bir zaman diliminde, ben'ini tercih edip Genel Yayın Yönetmenliği'nden istifa edecek!

Neden mi böyle bir kehanette bulunuyorum?

Şundan: Bu sefer gerçekten çok yorulmuş. Özgürlüğe ihtiyacı olmalı.

Özgürlüğün özünü ise, bir kez daha penceremden dışarıya bakmayı becerebildiğim takdirde ele alacağım.

“Düzenli kaos” çatışkısını şerh ederken yani.

***

- “Beni bir yılan takip etseydi beli kırılırdı.”

“Sırf, bu sözü söyleyecek denli kendisini iyi tanıyan birini dinlemek istediğim için orada olacağım” diye yazmıştı sanatçı bir arkadaşım, duyuru davetiyesinin kenarına.

Kasdettiği kişi, Hürriyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'tü.

Duyurunun konusu ise, Özkök'ün Bersay İletişim Enstitüsü'de yapacağı “Türkiye, Siyaset ve Medya” başlıklı konuşmaydı.

Biraz da beni kışkırtmak için uyguladığı bu yöntem pekâlâ amacına ulaşmıştı. Çünkü 19 Kasım 2009 Perşembe akşamı BİE'deki küçük topluluğun arasında ben de vardım.

Özkök'ün, kendisini, arkadaşımın dediği kadar, iyi tanıyıp tanımadığını merak etmiştim.

Öyle ya, ne büyük bir iddiadır şu kendini tanımak! Tüm hikmet tarihinin biricik mukaddes gayesi! Gerçekte, en soylu amaç (gaye-i kusvâ); veya en temel yöneliş (maksûd-ı aslî)... Son durak yani!

Kendine yontmak değil, bilâkis kendini yontmak! En sonunda bilinçli bir çabanın mahsulü hâline gelebilmek... yavaş yavaş, gayretle, tutkuyla, olmaya/tamamlanmaya çalışmak... dervişler gibi, yolun sonunda, “hamdım, çiğdim, piştim elhamdülillah!” demeyi düşleyebilmek...

Zor zenaattir, “Kendini tanı!” buyruğunun gereğini yapmak! Çünkü kendini tanıması, insanın, en nihayet kendi ihtişam ve sefaletini tanıması demektir. Yani kendiyle yüzleşmesi... kendi hakikatini bilmesi... Kısaca söylemesi en kolay, yapması en zor iştir insanın kendini tanıması!

***

O akşam, ne siyaset, ne de medya ilişkileri umurumdaydı. Bendeniz, medyanın zirvesindeyken asıl, 'insan'dan nelerin arta kalmış olabileceğini merak ediyordum sadece.

Konuşmacı, yaşamında zamandan artakalanı önemsemiş görünüyordu; bense hep yaşamım boyunca insandan artakalanı önemsemiştim.

Perşembe akşamı, aradaki farkı pekâlâ yakından görebilirdim. Bir akşamlığına mağaramdan çıkmayı seve seve kabul ettim bu yüzden.

İÇTEN GİBİ GÖRÜNDÜ

Konuşma yaklaşık 2 saat kadar sürdü. Özkök, konuşması boyunca içten davranmaya çalıştı, başarılı da oldu. Çünkü yeterince içten göründü.

Salon çıkışında, yüzümden, intibalarımı okumaya çalışan sanatçı arkadaşıma, “Seni yormayayım” dedim; “Kendi hesabıma ben Özkök'ü sevdim, görünen o ki ömrü boyunca nasıl varolacağına karar verememiş bir zekâ: olmak (être) yoluyla mı, sahip olmak (avoir) yoluyla mı?”

Arkadaşım hemen yüzünü ekşiterek sözümü kesti, “Ben hiç etkilenmedim!” dedi, “Samimi değildi çünkü!”

Oysa ben, kimi yorumlarına katılmasam da bilhâssa kendisiyle ilgili analizlerini pekâlâ içten ve samimi bulmuştum. Kimse kendi gölgesinin dışına sıçrayamaz. Ben'in bıraktığı izler, kişinin başkalarına göstermek istediklerinden hep fazladır.

Zannedilenin aksine, hakikatte insanın en iyi ölçebileceği hâldir içtenlik! İçtenlik kavranılmaz. Kavramı da olmaz bu yüzden. Fakat hissedilir. (Meselâ düşüncelerimden kuşkulanabilirim ama sezgilerimden aslâ!)

Buna mukabil, Özkök, medya-siyaset ilişkilerini açıklamaya teşebbüs ettiği her defasında inandırıcılığını büyük ölçüde yitiriyordu, çünkü salondakilerden, 'tarafsız' bir gözlemciymiş gibi konuştuğuna inanmalarını talep etmekten kendini alamıyordu. En büyük hitabet zaafıdır nesnel gerçeklerden ve yüksek ilkelerden hareket eden 'tarafsız' bir gözlemciymiş gibi görünmeye çabalamak.

Halbuki bir konuşmacının tarafsız değil, dürüst davranması, yorumlarına kıymet kazandıracak asıl özelliktir. Taraf ol, ama yeter ki dürüst ol!

Not: Retorika'yı 'belâğat' kelimesiyle karşılayıp “belâğat şehveti” şeklinde bir tabir kullanıyorlar ki tamamen yanlıştır! Retorika'nın karşılığı belağat değil, hitabet'tir. Bu yüzden belâğat şehveti'nden edebiyat, hitabet şehveti'nden boşluk hâsıl olur. Özkök'ün konuşmasında belağat vardı ama hitabet şehveti neredeyse hiç yoktu.

'TARAF'IN İKNA ÇABASI

Burada sorun şu ki taraf olan biri aynı zamanda ne kadar dürüst olabilir?

Hitabetin başarısı da budur zaten: Muhatablarını hem taraf, hem dürüst olduğuna inandırmak!

Özkök, sadece kendi hakkında konuştuğu anlarda bu iki sıfatı üstlenmekten çekinmiyordu. Çünkü o anlarda, “Ben benden yanayım!” demekten utanmıyordu. İş, medya-siyaset ilişkilerine gelince, çarpışan “bizler/onlar” içerisinde 'ben'in hakikati hemen buharlaşıveriyor ve narsisizm, nefis balonunu şişirdikçe şişiriyordu.

O balonu kötücül iğnelerden korumanın ne denli zor bir iş olduğunu bilmeyen heveskârlar, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni'nin çektiği ızdırabı aslâ anlayamazlar.

Neredeyse bir ömür boyunca nefis kulesinde nöbet tutmak zorunda kalmak!.. Bu, hakikaten çok büyük bir trajedi!

Elleri kan içinde. Neden? Elbette, iğneleme teşebbüslerine karşı zaman zaman yumruklarını kullanmaktan...

SEN ZATEN BİR HİÇSİN

Bu trajik hâli iyi bilirim. O nedenle elimde iğne taşımıyorum.

Yazım bir eleştiri yazısı da değil bu yüzden. Ömrünü insanı, insandan artakalanı anlamaya/yorumlamaya ayırmış bir nefsin, kendine zamandan artakalanla yetinmeyi reva gören bir başka nefisle diyalog teşebbüsü!

Şişinmiş bir nefsin etrafında düşman iğnelere karşı bir ömür boyu nöbet tutmaya değer mi bu hayat?

Sen zaten bir hiçsin! Tıpkı benim gibi. Bizim gibi. Herkes gibi. İnsansın çünkü.

GÖNÜL AYNASININ ÖNÜNDE

Özkök'ün hiç bakmamış olduğu bir aynayı tutuyor değilim elimde! Bilâkis ben kendisinin bu aynaya zaman zaman baktığına ama onun önünde uzun süre kalamadığına inanıyorum. Kendi aynasının önünde... yani aklının değil, gönlünün...

Umre bir fırsattı oysa. Fakat olmak (être) yerine sahip olmayı (avoir) tercih etti nefis! Mülkiyeti... başkalarının bakışında kazanılacak yeri... toplumsal itibarı...

'Mekân' kelimesinin 'kevn' (olmak) kökünden türediğini, biri hatırlatmalıydı onlara! Kendiyle başı belâda olan yolculara, insanı insana insanda gösterecek o aynadan haberdar etmeliydi.

BEDELİN ADI KAYGI

İki saatlik konuşmanın hâkim vasfı otobiyografikti.

Öyle ki Özkök'ün, konumu gereği, medya-siyaset ilişkilerini (mevcut gerilim ve çatışmayı) bile içselleştirmedikçe okumayı beceremediğini düşünüyorum. Meselâ 'siyaset' sözcüğünü iki saat boyunca 'iktidar' (çokluk AK Parti iktidarı) anlamında kullandı; 'medya' sözcüğünü de “Doğan Medya Grubu” anlamında.

Bu benmerkezci bakışaçısını yanlış bulduğum düşünülmesin. Bilâkis doğal olanı budur, elbette olması gereken de...

Sorun, konuşmacının, konuşma stratejisini hakikat hiç de böyle değilmişcesine sürdürmek istemesinde. Bu isteğin gerekçesi malum olmalı: nesnel (objektif) görünmeye çalışmak.

Niçin?

Şunun için: Özkök, kendi hakkında konuştuğu takdirde, subjektif davrandığını saklamaya gerek duymuyor; zira bu tavır, dinleyicilere 'içtenlik' mesajı vermesini kolaylaştırıyor. “Bence bu böyle kardeşim, işine gelirse!” diyor. Dinleyicilere de “Ne kadar samimi adam!” demek kalıyor.

Halbuki tartışma medya-siyaset, ordu-demokrasi, vb. konulara geldiğinde, subjektif olmak tarafgirlik anlamı kazanıyor. Kendisine taraf olunan hususlar da pek öyle yüksek hakikatlerle ilgili olmayınca, bu sefer objektif bir dil kullanmak ihtiyacı başgösteriyor.

İçtenliğinin yara aldığı nokta, kanımca, tam da burası!

Özkök 'ben' derken ne kadar içten bir görüntü vermeyi başarıyorsa, 'biz' derken o kadar inandırıcılığını yitiriyor.

Hele hele 'ben'ini koruma altına almak için, 'biz'e göğsünü siper ettiğinde, teğelleri iyiden iyiye görünmeye başlıyor. Çünkü sahip olmazsa olamayacağına inanıyor. Kendilik tasavvurunu sahip oldukları üzerinden kurgulayan her nefsin temel çelişkisi budur. Tıpkı unvanı elinden alındığında bir 'hiç' haline geleceğine inanan bürokratlar gibi.

Ütopyası kalmamış Özkök'ün. Yani geleceğe inanma yetisi.... Yani umudu...

Yaşlanıyor çünkü. Bencilleşmesi kaçınılmaz. Yolun başındayken 'olmak' yerine tercih ettiği “sahip olmak” tutkusu, şimdi, bir süreden beri “sahip olduklarını kaybetmemek” (mülkiyetin sürekliliği) kaygısına dönüşmüş durumda.

Kendilik kurgusunun bu kaygıyı beslememesi imkânsız. Çünkü nefis kalesinin kapısında sürekli nöbet tutmaktan yorulmuş bir zihnin ödeyeceği bedelin adıdır kaygı.

Ah tevazu ah! Kibir ve tekebbürün, yani büyük olmanın değil, güya büyük görünmenin bedeli işte bu doldurulması mümkün olmayan boşluktur.

Yani korkunun gerçek sebebi!

Evet, korkunun her türü!

[Amiş Efendi'ye kulak vermenin tam sırası: “Bir şeyin olup olmaması sence eşit değilse henüz olmamışsın demektir evladım!”]

NEYİNİ KAYBEDEBİLİRSİN Kİ

- “İlkokuldayken elele tutuşup hızla döndüğümüz bir kızın ellerini aniden bırakıverdim. Kız ellerimden kurtulunca duvara çarpıp düştü. Bu zengin kızına karşı yaptığım hareket benim ilk Marksist eylemimdi. Bir daha böylesine büyük bir eylemim olmadı. Utanmıştım.”

Yoksul bir mahallede oturduğu hâlde zengin çocuklarının okuduğu bir ilkokula devam etmenin yüreğinde açtığı yaraları açıklıkla itiraf eden Özkök'ün Perşembe gecesi anlattığı bu çocukluk anısının bende uyandırdığı dehşeti saklayamayacağım. Çünkü bu anı parçası bile, tek başına, kendisinin, 'olmak' yerine “sahip olma”yı seçmesinin duygusal nedenlerinden birini ele veriyor.

Yoksulluk bir çocuğun içine bu kadar mı işler?

- “Yüzde 75'imiz hayatımızın sıfırlanacağı kaygısını yaşamışızdır.”

Hayatının sıfırlanacağı korkusu, Ertuğrul Özkök'ün en büyük korkusu. Bunu sıklıkla dile de getiriyor.

Böyle bir duyguyu taşımakta bir beis yok, ancak bu sıfırlanma korkusunun ekonomik bir mânâyla sınırlanması hakikaten şaşırtıcı. Hakikatte bir tüccar bile böylesine bir sıfırlanma korkusu içinde yaşamaz, nerde kaldı ki yüzde 75'imiz bu korkuyu ebedileştirsin?

Dikkat etmeli, iflas korkusu değil, sıfırlanma korkusu!

İnsan öldüğünde bile sıfırlanmazken, nasıl olur da hem de başarılı bir gazeteci bu korkuyla kendini yiyip bitirebilir?

Neyini kaybedebilirsin ki!

Paranı? Malını? Sağlığını? Canını? Makam-mevkiini?

Özkök için, görünen o ki, galiba en önemlisi sonuncusu.

Sahip olmak yoluyla “olma”ya çalıştığı için bu böyle!

“Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna erinirim!” dese, sanki sorun hallolacak gibi ama yıllarca dişiyle tırnağıyla kaza kaza elde ettiği bir konumdan uzaklaşmak her babayiğidin harcı değildir.

Nereye geldiği kadar, nereden geldiği de belirliyorsa yaşamını, çaresiz, yaşamın öğretmenliğine bırakacağız hakikatin idrakini!

ÇİNÇİN BAĞLARI KORKUSU

- “En büyük kabusum sarı ışıklı tabelasında “Etlik-Çinçin Bağları” yazan minübüs görüntüsüdür. Uçaklardaki o sarı 'Exit' panosu bile bana bu minübüsü ve çamurlu paçaları hatırlatır.”

Özkök, nefis kalesinde boşuna nöbet tutmuyor. Vehimleri var: korkuları....

Etlik-Çinçin bağlarına geri dönmekten korktukça, çaresiz nöbet tutacak!

Bir defasında şöyle karalamıştım, tekrarlamakta hiçbir beis yok!

İtaat ve ibadet, özü itibariyle yaşama bir anlam verme etkinliğidir. İnsan, boyun eğmek suretiyle özgürlüğünü kazanır. Çünkü boyun eğmek suretiyle yaşama anlamını verir; bağlanmak ve bağımlı olmak suretiyle…

Bağlılık, bağımlılık, çağdaşlarımız nezdinde sevilmez kelimelerdir, bilirim. Lâkin yine de itiraf etmek zorundayız, insanın özgürlüğü bağlılık yetisiyle koşullanır.

Bir üst ilkeye, bir üst noktaya, bağlanamayan bireyler, aslâ özgür olamazlar!

Yaşamın çukurları ve tepeleri karşısında zaman zaman gerilemek, eğilmek ve en nihayet aczini hissetmek, yaşamın gerçekliğine boyun eğmekten başka ne anlam taşır ki?!

Gücü kendisinden çıkarsayabileceğimiz bir zayıflığa ihtiyacımız var; yani bize yaşam karşısında mütevazı olmayı öğretecek yenilgilere…

Zayıflığı da, gücü de yenilgiler dolayımında hisseder insan; aynı anda… bir anda…

VE tevazuyu öğrenir; acziyeti ve bağlılığı…

Artık adım atacaklar için özgürlüğün kapısı açılmıştır!

Boynunu eğ, ve içeri gir!

Kendisiyle başı belada olan biri

Mahremiyetin kırmızı çizgisini açmak istemem ama bu hıncın yoksullukla ilgili olduğuna inanmıyorum. Özkök'ün ailesinin hatırladığı kadar yoksul olduğunu da düşünmüyorum.

Sorun, sanırım, 'göçmen' (muhacir) bir aileye mensubiyetle alâkâlı! Yurtsuzluk duygusu! Vatan-anavatan çatışması! Her defasında ayağın altındaki zeminin kaymasından korkmak! Mübadele psikozu! Ebedî yabancılık!

Aksi takdirde, “Ekşi Sözlük'te Ertuğrul Özkök adı altında tasvir edilen o canavar ben değilim!” diye şaşkın şaşkın kendisine bakabilir mi insan?

Bakabilir elbette. Kendisinden uzaklaştığı ölçüde başkalarının bakışına ihtiyaç duyar kişi. Sadece kendini sevmenin bedeli de büyüktür, ızdırabı da. Sevilmek ister insan! Muhabbet ve hürmet görmek...

Niçin?

Merhamete mazhar olmak için!

Sadece kendilerini sevenler, adalet duygularını değil sadece, merhamet duygularını da kaybederler.

EGO HEYKELİNİ YIK

- “Her insanın en büyük tabusu kendisidir. Ego heykelinizi yıkın!”

Dinleyicilere bu çağrıyı yaptı. Kasdettiği sanırım kendisinden, çevresinden çok, siyasî iktidarı ellerinde tutanlardı.

Mesajı açıktı:

- “Bugünün mağdurları yarının

zalimleri olursa, yarının zalimleri de geleceğin mağdurları olabilir.”

Fakat bu çağrıyı niçin politik alana tahsis edelim? Gelin hakikaten tabularımızı yıkalım. Egolarımızı. Putlarımızı.

Kisvelerimizden soyunalım. Bizi bir şey zannettiren kisvelerimizden, elbiselerimizden. Tasavvuf erbanının dediği gibi, arayiş-i zahire (dış görünüşe) iltifat etmeyelim.

İlk fırsat da heba edilmiş gibi. Çünkü salondakiler Özkök'ün şu

sözlerini tebessümle karşıladılar:

- “İhramı giyip aynaya baktım, berbat görünüyordum. Sonra beyaz pantolon ve bol gömlek giydim. Sting'e benzemiştim. Ben de Kâbe'yi bu kıyafetle tavaf ettim.”

Herkese Kâbe'yi bir kez olsun muhakkak görmelerini tavsiye etmekten kendini alamayan Özkök, ilk kez orada bir “düzenli kaos”a rastladığını söyledi.

Hem kaos, hem kozmos! Mescid-i haram için uygun bir benzetme gibi görünüyordu ama ben yine de bu benzetmenin Özkök'e de yakıştığını düşünmekten kendimi alamadım.

ALTAYLI GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ



Konuşmanın büyük bir kısmını

bile bile ihmal ettiğim fark edilmiş olmalı. Yazmadım. Yazmayı da düşünmüyorum.

Ancak kendi hesabıma, Ertuğrul Özkök'ün çizdiği portreyi, meselâ Fatih Altaylı'dan daha derinlikli, daha neşeli buluyorum. Özkök'ü önemsiyorum, çünkü her şeye rağmen kendiyle

başı belâda, kendiyle sorunu var en azından. Oysa Altaylı'nın kendisiyle hiçbir sorunu yok! Dümdüz.

Olduğu gibi. Göründüğü gibi.

Üstelik hep haklı.

Ne diyeyim Hak yardımcısı olsun!

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak