31 Ekim 2009 Cumartesi

Yeniden... Yeni bir dil... (Ferhat Kentel)

Aradan uzun zaman geçtikten sonra tekrar köşe yazısı yazmaya başlamak karmaşık bir duygu. Bu zaman zarfında ortalıkta olup bitenler karşısında heyecan, öfke, sevinç, coşku, huzur ya da acı duymuşsunuz; bütün bu olanlar aklınızı, kalbinizi sürekli hareket halinde tutmuş ama zihninizde açılan kapılardan gördüklerinizi yazıya dökmemişsiniz, dökememişsiniz.

Her şey yazılamıyor; her zaman yazılamıyor... Tabii ki bıkkınlık var, zaten yazanlar var; tabii ki yazı duygulara yetişemiyor... Yani yazamamak, yazmak istenmediğinden değil, çoğunlukla kelimeleriniz kifayetsiz... Diliniz yetmiyor, grameriniz yetmiyor... İçinde yüzdüğünüz dil ya da diller içinizdeki dünyanın nefesini kesiyor.

Tabii ki yazmak her şey değil... Hatta okumak, yazmaktan daha fazla yardım ediyor nefesin açılmasına... Okumak ve dinlemek iyi geliyor insana; içinizdeki anlatılamayan duygularla titreşim sağlıyor. Yazanla, konuşanla birlikte düşünme eylemine girdiğinizi hissediyorsunuz. Okuduğunuzla muhabbete geçiyorsunuz. Aklınız ve kalbiniz birlikte çarpmaya başlıyor...

Ama gene de eksiksiniz, anlatamadığınız, konuşamadığınız ya da yazamadığınız zaman... Sonra yazmaya karar veriyorsunuz; kendi içinizde her zaman ve tam olarak nereye gideceğini bilmediğiniz bir yolculuğa çıkıyorsunuz; kendi kendinizle aklınız ve kalbiniz arasında başka bir muhabbete giriyorsunuz, yarım yamalak, şekillenmemiş akıl ve duygu titreşimlerinden kelimelerinizi bulmaya başlıyorsunuz ve iyileşmeye başlıyorsunuz...

İşte bu köşedeki yazıların sebebi de bu... Yeni bir nefese ve yeni kelimelere, yeni kavramlara, yeni düşüncelere ve anlamlara olan ihtiyaç... Bunlara ulaşmak için muhabbet ihtiyacı...

Bu hızlı zamanlarda yeni durumları yani eski kalıplara karşı yeni direnişleri ve isyanı anlatacak, kavrayacak kelime bulmak çok kolay değil. Ve bu kelimeler gökten avucumuza düşmeyecekler. Bizzat bugün, burada yaşadığımız tecrübelerin, pratiklerin içinden biz çıkaracağız onları. Bu kelimeler bildiğimiz, kullandığımız kelimeler olacak aslında. Sadece onlara yeni anlamlar vereceğiz.

Kimsenin mükemmel bir dili yok bu yeni zamanlara denk düşebilecek. Herkes el yordamıyla anlamaya, yorumlamaya çalışıyor. Ama bazıları gerçekten zor durumda. Mesela orduya bağlı bir memurun imzasını taşıyan ve siyasete darbe hevesi taşıyan belgenin ilk olarak fotokopisi ortaya çıktığında aynı kurumun en üstteki yetkilisi her zaman kullandığı dile herhangi bir yenilik getirememişti; daha ziyade ses tonunu yükseltmiş, kendisine verdiği ağır havanın kurumunu da yansıttığının düşünüleceğini zannetmişti.

Ama bazılarının hali ise traji-komik... Mesela Sözcü gazetesi perşembe günü birinci sayfadan bir “One Minute Atam” başlıklı (ve “Bi dakka Atam” tercümesiyle) bir Atatürklü fotoroman hazırlayarak anlatmaya çalışmış derdini. Zaman görsellik zamanı ya, Macbeth resimli roman, Kapital manga roman oluyorsa, Sözcü gazetesi de sadece birazcık abartarak benzer bir şey yapmış. Fotoğraflarda dert yanan vatandaşlara Atatürk’ün orijinal metinlerini değil de, “olsa olsa şöyle derdi” diye düşünerek, daha ziyade mizah dergilerinde kullanılan bir teknikle Atatürk’e cevaplar yakıştırmış. Mesela birinde İsmet İnönü’yü yatıştırıyor: “İsmet, benim kurduğum ordu rejimini de korur, toprağını da... Bunlara pabuç bırakmaz. Korkma.” Bir diğer balondaki cevabı ise harika: “Hastalıktan korkmayın. Ben de İspanyol gribi olmuştum. İyi beslenin, dikkat edin, dinlenin.”

Gazete bir bakıma haklı herhalde... Anlatmak istediği bir şeyler var ama anlatamıyor, anlatacak şeyinin meşruiyetini sağlayacak yeni kelimeleri yok; elinde olan iki-üç kelimeyle idare ediyor... Tekrarlıyor, habire tekrarlıyor... Yeninin karşısında duyduğu korkuyu, aslında zihinsel konforunun kaybolacağını, nasıl esir olduğunu anlatamıyor... Buna karşılık, bu çaresizliğinden kendisinin bile hiç beklemediği bir mizah çıkıyor...

Onlar eski korkularına yeni kelimeler bulamıyorlar. Ama bu toplumda yeni umutlarla beslenenler başka bir dilin üretimine başladı artık...

Artık 90’lı yıllarda TRT’de program yapan Ertürk Yöndem’in, emir komuta zinciri içinde, Kürt köylülerinden “Biz Te Ce devletine bağlıyız beyim...” cümleleriyle devlete biat numuneleri topladığı zamanlarda değiliz.

O Kürt köylüsü ya da TMK mağduru çocuklar tam olarak neler anlatırdı? Uğur Kaymaz’ın ölmeden önce aklından geçen duyguları hangi kelimeler anlatırdı? Bu kelimeler Türkçe mi Kürtçe mi olurdu? Bunları hiç bilemeyeceğiz ama onlardan bugün geriye kalan çok sıradan bir kelime, çok daha derin bir anlamla yeni dilimizin temeline yerleşiyor: Barış! Yerin yedi kat altından yükselen uğultular, üst katlara yükseldikçe kelimelere dönüşmeye başladı artık...

Ferhat Kentel

Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder