26 Ekim 2009 Pazartesi

Bizi asıl teslim alan ne (Leyla İpekçi)

Barışın ilk kez bu kadar somutlaştığı şu günlerde bizleri ‘boşuna mı öldük’ hezeyanıyla kışkırtanlar farkında mı: Savundukları ideoloji veya yapmak zorunda oldukları hükümet karşıtlığı yüzünden daha çok kan akıtılmasına razı gelmemizi istiyorlar.

Gerek milliyetçiliğiyle bilinen Bahçeli gibi siyasetçiler, gerekse kimi saygın gazeteciler PKK’ya teslim olduğumuzu söylüyor. Memleketin sekiz PKK’lıya teslim olduğunu söyleyen bu kişileri dinlerken milliyetçiliğin böylesine basit ve sığ hezeyanlara muhtaç olduğunu görmek tuhaf bir ironi oluşturuyor insanda.

90’lı yıllar boyunca Güneydoğu’da yaşanan faili meçhullerin, kimi bombalama olaylarının, yargısız infazların da PKK’yı besleyip büyüten bir ‘devlet içi’ faaliyet olduğu bugün rapor ediliyor. Ancak o vakitler soruşturma isteyenlerin susturulması, imha edilmesi bugün o kadar kolay olmuyor.

Şehit ailelerine, onurlu bir savaş veren evlatlarının yıllarca şerefleriyle şehit olduklarını telkin ettikten sonra, 25 yıldır bitirilemeyen bir savaşın ‘gaddar ve acımasız terör örgütü’ kadar, başka rantçılarının da olduğu ortaya çıktıkça ne oldu peki?

Bitirilemeyen bir savaşta olduğumuzu fark ettik. Sadece kardeş kanına değil, ‘emperyalizmin dayatmaları’na, silah satıcılarına, uyuşturucu kaçakçılarına, ekonomik bağımlılığa, IMF’ye, hukuksuzluğa teslim oluyorduk bu savaşta.

Savaşı bitirecek olanlar bölücülükle suçlanıyor bugün. Savaşanların barışması için, ‘karşı taraf’ın ortaya çıkması gerekiyordu. Şimdi Habur’dan geldiler işte. Onları gördük. Ve çatışma başladı.

Bu kritik süreci basiretle atlatmamız için gayret göstermek yerine süreci baltalamak isteyenlere sormak gerek: PKK ve devlet içinde bu savaşın bitmesini istemeyenlere hep birlikte bir kez daha teslim mi olalım? Bu mu istediğiniz?

DTP lideri Türk’ün, Gül ve Erdoğan’ın, gösterilerin siyasi bir şova dönüşmesi karşısındaki uyarıları elbette çok isabetli. Ama belki de hepimizin bir çeşit otokontrole ihtiyacı var bugünlerde.

CHP’li Mengü, Habur sınır kapısından giriş yapan PKK’lıların pişmanlık belirtmemelerine karşın serbest bırakıldıklarını anımsatıyor ve Ergenekon tutuklusu Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın mı kaçma ihtimali var diye sorabiliyor mesela.

Cumhuriyet’in yaptığı haberde ise Kürt açılımına karşı olmadığını ancak mevcut durumun hukuku zorladığını ifade eden Süheyl Batum, ne ile suçlandığı belirtilmeyen saygın profesörlerin, akademisyenlerin Ergenekon davası kapsamında aylardır cezaevinde tutulduğunu belirtiyor.

“Diğer yandan ise giysileriyle, söylemleriyle çok açık bir biçimde PKK üyesi olduğunu bildiğimiz kişiler, neye dayandırıldığı bilinmeden serbest bırakılıyor” diyor. Ondan daha sert konuşan başka hukukçular da var.

Ergenekon sanıklarının ayrıntılı bir biçimde nelerle suçlandıkları ortada. Haberal’ın, hastanesiyle ilgili SGK müfettişlerinin hazırladığı raporda devleti nasıl bir zarara soktuğu ayrıntılarıyla geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansımıştı.

Ayrıca Halk Bankası’ndan aldığı kredilerle ilgili ve daha birçok başka yolsuzluklarla ilgili oldukça geniş bir soruşturma yürütüldüğü, bu soruşturmanın ne gibi hukuksuzlukları kapsadığı defalarca yazıldı, haber oldu medyada.
Gelen sekiz PKK’lıyla birlikte ‘terör örgütü üyeleri’ olarak anılan Mahmur kampından gelen 26 kişi ise 90’lı yıllarda korucu olmaya zorlanan köyleri küle dönmüş ailelerdendi. Yerlerini yurtlarını bırakarak zorunlu göç etmişlerdi. Haklarında bir soruşturma veya suçlama da yoktu.

Barış için son derece kritik günler geçirirken, böyle kaba toptancılıklar yapmak hukuk kurallarına ve hakkaniyet duygumuza ne kadar uyuyor? Ergenekon sanıklarını böylesine kritik ve iyi niyet gerektiren bir süreçte dilimize dolamak ve kışkırtıcı bir kıyaslama yapmak iyi niyetli bir yaklaşım mıdır?

99’da barış için teslim olmaya dönen PKK’lılar bugünkü kadar büyük bir gösteriye sahne olmamıştı. Çünkü o vakitler barışın devlet ve hükümet kademelerinde bu kadar yaygın bir biçimde istendiğine dair ne bir gösterge vardı ne de faaliyet.

Diyeceksiniz ki, ABD ve konjonktür de bu kadar uygun değildi. İnsan sürece karşı çıkanları gördükçe yine şüpheye düşüyor: Acaba konjonktür dayatıyor olsaydı yine riski göze alırlar mıydı bugünkü gibi? Son on yılda ölenleri bugün yaşatıyor olabilirler miydi?

Bugüne dek hiçbir hükümet barış konusunda somut bir adım atamamışken, bunu yalnızca dış baskılara bağlamak doğru mudur bilmem ama siyasileri bu yönde basiret ve ferasete teşvik etmek yerine, en başından beri hükümeti eleştirmek ne kadar vicdanlı bir yaklaşımdır; anlamak zor.

On bin kişi daha mı onurlu bir biçimde ölsün?

Leyla İpekçi

Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder