31 Ekim 2009 Cumartesi

Hiç mi utanmayacaksınız (Rasim Ozan Kütahyalı)

Türkiye’nin yaşadığı darbeler tarihine dair standart Türk aydınının tavrı gerçekten utanç verici... Mesela standart Türk subayının/generalinin bakışı çok daha tutarlı... 27 Mayıs’tan 28 Şubat’a tüm darbeleri savunur Türk subayı... Bunlara “darbe” ismini de takmaz... Bütün bunlar yasal dayanağı olan askerî müdahalelerdir onların gözünde... “Şartlar böyle gerektirdiği için” bu müdahaleler “istemeyerek” yapılmak zorunda kalınmıştır...

“Türkiye’yi uçuruma gitmekten de bu müdahaleler kurtarmıştır” diye tekrarlayıp durur standart bir Türk generali... Elbette bu açıklamalar palavradır... “Yangını kendi çıkarttırıp sonra da kendi söndürmeye giden kahraman itfaiyeci”lerdir Türk darbecileri... Bunu artık bilmeyen kalmadı. Zaten o sebeple Ergenekoncu tezgâhları yemiyor artık Türkiye toplumu... Fakat her şey bir yana, darbeler tarihine ilişkin iç tutarlılığı olan militarist-nasyonalist bir söyleme ve dünya görüşüne sahiptir standart Türk subayı/generali...

Peki, ya standart Türk gazetecileri/akademisyenleri hatta siyasetçileri?.. Bugünün Türkiye’sinde 28 Şubat darbesinin savunan tek kişi kalmadı... Öyle ki 28 Şubat’ın en büyük şakşakçısı Cumhuriyet gazetesi çevresi bile “28 Şubat bir Amerikan operasyonudur” söylemine sahip şu an. Hikmet Çetinkaya, İlhan Selçuk ve Ümit Zileli gibi kalemler her yerde böyle söylüyor... 28 Şubat darbesinin en karanlık günlerinde zil takıp oynayan gazeteciler, “28 Şubat, demokrasinin önünü açmıştır” diyen şarlatan akademisyenler şu an Çevik Bir başta olmak üzere dönemin generallerine ağzına geleni söylüyor... Aynı şekilde 28 Şubat’ın destekçisi CHP de bugün 28 Şubat-karşıtı bir söylem içinde... E be kardeşim bu 28 Şubat Amerikan operasyonuysa, o generaller İsrail ve ABD’nin emrindeyseler siz niye utanmadan “ulusalcılık” adına desteklediniz? “Sonradan gerçekleri gördük” diyorsanız özür dilemeniz ve utanmanız gerekmez mi? Yine aynı şekilde bugünkü Ergenekon gelişmelerine dair biraz daha “tarihten ders almış” olmanız gerekmez mi? “Ulusal bağımsızlık” adına hareket ettiğini söyleyen generallerin Amerikan neo-conlarından destek almak için yalvar yakar olduğunu defalarca buralarda yazmadık mı? Dürüst olun bunu siz de biliyorsunuz... Cumhuriyet’in kimi köşelerinde 2005-07 sürecinde ABD’ye ve İsrail’e yaltaklanan yazılar arşivlerde duruyor... Michael Rubin gibi aşırı-sağcı, Amerikan emperyalizminin en şahin savunucularıyla “Türk ulusalcıları”nın işbirliği alenen ortada... Napıyordu bu adamlar? “Nasyonalist Enternasyonal”mi kuruyordu?.. Bu arada bu durumları “Ergenekon davası Türkiye’nin ABD ekseninden çıkmasının, ABD’ye direnişinin davasıdır” gibi zırva şekilde yorumlayıp, Kurtlar Vadisi-Irak gibi Ergenekon imalatı filmlere akılsızca destek çıkan kimi İslâmcılara da Allah akıl fikir versin diyorum... Bu hükümet sizin bu zırva kafanıza uysaydı şimdiye devrilmişti... Hükümet de bazı konularda yalpalamadı değil, ama sonradan kendine geldi...

Neyse, biz yine darbeler olurken destek verip, sonradan dönen dönmedolap tiplere geri dönelim... Bu durumun daha da komik versiyonu ise 27 Nisan darbe girişimi vesilesiyle yaşandı... 27 Nisan daha iki sene önce oldu... O geceyi hiçbir sahici özgürlükçü-demokrat unutmuyor... Türk gazeteci ve akademisyenlerinin nasıl utanç verici tavırlar içine girdiğini unutmuyoruz... Kendilerine “liberal” ya da “özgürlükçü-solcu” diyen kimileri de buna dahil... Ama özellikle CHP’liler, Kemalistler ve ulusalcılar o gün sevinçten adeta göbek atmıştı. Büyükanıt gözlerinde kahraman gibiydi... Aynı adamlar bugün utanmıyorlar ve 27 Nisan darbe girişimine denmedik lafı bırakmıyorlar... Yaşar Büyükanıt’a şamaroğlanı muamelesi yapıyorlar... CHP kurumsal olarak Büyükanıt’tan nefret ediyor... İki gün evvel 32. Gün programında CHP’li Şahin Mengü bana “27 Nisan yargılanmalı, hükümet bunu yapsın” deyip durdu... Bizlerin farklı düşünmesi beklenebilir mi? Elbette 27 Nisan özel bir dava konusu olarak yargıya intikal etmeli ve sorumlular yargılanmalı... E iyi de, zamanında, bunlar görevdeyken niye bu darbe heveslilerine yalakalık yaptınız? Niye desteklediniz?

“27 Nisan AKP’nin yüzde 47 oy alabilmesi için yapılmış bir Fethullahçı komplosudur” diyebilecek tıynette gazeteciler ve akademisyenler var bu memlekette... Aslında Büyükanıt’a tepkilerinin sebebi de bu darbe girişiminde başarısız olması yüzündendir... Dolmabahçe sonrası geri çekilmesindendir... “Büyükanıt yargılansın, ceza alsın” derken de “Bu AKP’yi deviremedin Yaşar Paşa. Çek bakalım cezanı şimdi...” demek istiyorlar... Hükümet de anladığım kadarıyla “Dolmabahçe mutabakatı” gereği Büyükanıt’ın üzerine gidilmesini istemiyor... Siyaseten anlaşılır bir tavır ama ilkesel olarak böyle bir şey kabul edilemez... 27 Nisan da kesinlikle yargılanmalıdır...

Peki ya şu kaypak yazarları, dansöz gazetecileri, dönmedolap akademisyenleri kim yargılayacak? Bu zihniyetler bu memlekette hiç mi utanmayacak?..

Rasim Ozan Kütahyalı

Taraf

Yeniden... Yeni bir dil... (Ferhat Kentel)

Aradan uzun zaman geçtikten sonra tekrar köşe yazısı yazmaya başlamak karmaşık bir duygu. Bu zaman zarfında ortalıkta olup bitenler karşısında heyecan, öfke, sevinç, coşku, huzur ya da acı duymuşsunuz; bütün bu olanlar aklınızı, kalbinizi sürekli hareket halinde tutmuş ama zihninizde açılan kapılardan gördüklerinizi yazıya dökmemişsiniz, dökememişsiniz.

Her şey yazılamıyor; her zaman yazılamıyor... Tabii ki bıkkınlık var, zaten yazanlar var; tabii ki yazı duygulara yetişemiyor... Yani yazamamak, yazmak istenmediğinden değil, çoğunlukla kelimeleriniz kifayetsiz... Diliniz yetmiyor, grameriniz yetmiyor... İçinde yüzdüğünüz dil ya da diller içinizdeki dünyanın nefesini kesiyor.

Tabii ki yazmak her şey değil... Hatta okumak, yazmaktan daha fazla yardım ediyor nefesin açılmasına... Okumak ve dinlemek iyi geliyor insana; içinizdeki anlatılamayan duygularla titreşim sağlıyor. Yazanla, konuşanla birlikte düşünme eylemine girdiğinizi hissediyorsunuz. Okuduğunuzla muhabbete geçiyorsunuz. Aklınız ve kalbiniz birlikte çarpmaya başlıyor...

Ama gene de eksiksiniz, anlatamadığınız, konuşamadığınız ya da yazamadığınız zaman... Sonra yazmaya karar veriyorsunuz; kendi içinizde her zaman ve tam olarak nereye gideceğini bilmediğiniz bir yolculuğa çıkıyorsunuz; kendi kendinizle aklınız ve kalbiniz arasında başka bir muhabbete giriyorsunuz, yarım yamalak, şekillenmemiş akıl ve duygu titreşimlerinden kelimelerinizi bulmaya başlıyorsunuz ve iyileşmeye başlıyorsunuz...

İşte bu köşedeki yazıların sebebi de bu... Yeni bir nefese ve yeni kelimelere, yeni kavramlara, yeni düşüncelere ve anlamlara olan ihtiyaç... Bunlara ulaşmak için muhabbet ihtiyacı...

Bu hızlı zamanlarda yeni durumları yani eski kalıplara karşı yeni direnişleri ve isyanı anlatacak, kavrayacak kelime bulmak çok kolay değil. Ve bu kelimeler gökten avucumuza düşmeyecekler. Bizzat bugün, burada yaşadığımız tecrübelerin, pratiklerin içinden biz çıkaracağız onları. Bu kelimeler bildiğimiz, kullandığımız kelimeler olacak aslında. Sadece onlara yeni anlamlar vereceğiz.

Kimsenin mükemmel bir dili yok bu yeni zamanlara denk düşebilecek. Herkes el yordamıyla anlamaya, yorumlamaya çalışıyor. Ama bazıları gerçekten zor durumda. Mesela orduya bağlı bir memurun imzasını taşıyan ve siyasete darbe hevesi taşıyan belgenin ilk olarak fotokopisi ortaya çıktığında aynı kurumun en üstteki yetkilisi her zaman kullandığı dile herhangi bir yenilik getirememişti; daha ziyade ses tonunu yükseltmiş, kendisine verdiği ağır havanın kurumunu da yansıttığının düşünüleceğini zannetmişti.

Ama bazılarının hali ise traji-komik... Mesela Sözcü gazetesi perşembe günü birinci sayfadan bir “One Minute Atam” başlıklı (ve “Bi dakka Atam” tercümesiyle) bir Atatürklü fotoroman hazırlayarak anlatmaya çalışmış derdini. Zaman görsellik zamanı ya, Macbeth resimli roman, Kapital manga roman oluyorsa, Sözcü gazetesi de sadece birazcık abartarak benzer bir şey yapmış. Fotoğraflarda dert yanan vatandaşlara Atatürk’ün orijinal metinlerini değil de, “olsa olsa şöyle derdi” diye düşünerek, daha ziyade mizah dergilerinde kullanılan bir teknikle Atatürk’e cevaplar yakıştırmış. Mesela birinde İsmet İnönü’yü yatıştırıyor: “İsmet, benim kurduğum ordu rejimini de korur, toprağını da... Bunlara pabuç bırakmaz. Korkma.” Bir diğer balondaki cevabı ise harika: “Hastalıktan korkmayın. Ben de İspanyol gribi olmuştum. İyi beslenin, dikkat edin, dinlenin.”

Gazete bir bakıma haklı herhalde... Anlatmak istediği bir şeyler var ama anlatamıyor, anlatacak şeyinin meşruiyetini sağlayacak yeni kelimeleri yok; elinde olan iki-üç kelimeyle idare ediyor... Tekrarlıyor, habire tekrarlıyor... Yeninin karşısında duyduğu korkuyu, aslında zihinsel konforunun kaybolacağını, nasıl esir olduğunu anlatamıyor... Buna karşılık, bu çaresizliğinden kendisinin bile hiç beklemediği bir mizah çıkıyor...

Onlar eski korkularına yeni kelimeler bulamıyorlar. Ama bu toplumda yeni umutlarla beslenenler başka bir dilin üretimine başladı artık...

Artık 90’lı yıllarda TRT’de program yapan Ertürk Yöndem’in, emir komuta zinciri içinde, Kürt köylülerinden “Biz Te Ce devletine bağlıyız beyim...” cümleleriyle devlete biat numuneleri topladığı zamanlarda değiliz.

O Kürt köylüsü ya da TMK mağduru çocuklar tam olarak neler anlatırdı? Uğur Kaymaz’ın ölmeden önce aklından geçen duyguları hangi kelimeler anlatırdı? Bu kelimeler Türkçe mi Kürtçe mi olurdu? Bunları hiç bilemeyeceğiz ama onlardan bugün geriye kalan çok sıradan bir kelime, çok daha derin bir anlamla yeni dilimizin temeline yerleşiyor: Barış! Yerin yedi kat altından yükselen uğultular, üst katlara yükseldikçe kelimelere dönüşmeye başladı artık...

Ferhat Kentel

Taraf

Bir kere de Hayreddin Hoca konuşsun, Mele Mahmud konuşsun… (Hakan Albayrak)

Türk milliyetçilerinin önde gidenleri nasıl ki Konya, Kayseri yahut Çorum'un ortalama Türk'üne hiç benzemezlerse, Kürt milliyetçilerinin önde gidenleri de Diyarbakır, Mardin yahut Hakkari'nin ortalama Kürt'üne hiç benzemezler.

Milliyetçilikte ne kadar önde giderlerse, o kadar benzemezler.

Milliyetçilikte ilerledikçe halklarından uzaklaşır, halklarından uzaklaştıkça milliyetçilikte ilerlerler.

Milliyetçiliği “Din Arabın” deyip İslamiyet'le arasına mesafe koymaya ve elin Macar'ını kardeş kabul edip Kürt'e, Çerkez'e, Boşnak'a, Arnavut'a düşman nazarıyla bakmaya kadar vardıran Nihal Atsız ve takipçileri ne kadar “Türkçü” olurlarsa olsunlar, Türklerin arasında eğreti durular.

Dini bağları hiçe sayıp Türklerle kardeşliği reddeden Kürt milliyetçileri de ne kadar “Kürtçü” olurlarsa olsunlar, Kürtlerin arasında eğreti durular.

Ortalama Türk'le ortalama Kürt anlaşıp kaynaşabilir, ama ortalama Türk'le bile anlaşıp kaynaşamayan Türk şovenlerinin Kürtlere, ortalama Kürt'le bile anlaşıp kaynaşamayan Kürt şovenlerinin de Türklere hitap etmesi mümkün değil.

“Kürt Açılımı” ile ilgili televizyon programlarında Türkleri temsilen Türk şovenlerinin ve Kürtleri temsilen Kürt şovenlerinin (yahut Frenkmeşrep liberallerin) konuşturulması Kürtleri Türklerden ve Türkleri Kürtlerden uzaklaştırıyor, Türkleri Türk şovenlerinin ve Kürtleri Kürt şovenlerinin yanına itiyor.

Geçenlerde Ülke TV'de izledim, kanım dondu: PKK meselesi durduk yerde çıkmış, Kürtlere hiçbir fenalık yapılmamış gibi konuşan bir Türk milliyetçisi ile 'Türklerle kardeş değiliz' diyen bir Kürt milliyetçisinin tartışması bu ülkeyi nereye götürür?

İslam olan öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya mıyız ki, Türkleri de Kürtleri de kardeşlik hukukunu gözeten ve genel olarak da hakkaniyete riayet eden Müslüman âlimlerin, münevverlerin, mütefekkirlerin temsil ettiği bir program izleyemiyoruz televizyonlarımızda?

Bir kere de Hayrettin Karaman Hoca konuşsun, Mustafa İslamoğlu Hoca konuşsun, Urfa/Suruçlu Mele Mahmud Yakut konuşsun, Bingöllü Mele Mücahid Beki konuşsun…

Bir kere değil her zaman konuşsun.

Onlar konuşsun, kanaat önderleri onlar olsun ki, Türklerin ve Kürtlerin kanaatleri doğru dürüst önderliklere kavuşsun.

Ve Kürtler Türklerde, Türkler Kürtlerde kendilerini görsün; Müslüman Müslüman'ın aynası olsun.

Silahların susması konusu elbette PKK'ya yakın olan zevatla tartışılacaktır, bunda bir terslik yok; fakat genel olarak Kürt meselesi ve Türk-Kürt kardeşliğinin adalet zemini üzerinde ihyası konusunda, en çok, İslami kimliğiyle öne çıkan (ve bu kimliğini Kemalizm'e, milliyetçiliğe, etnik asabiyete ezdirmeyen) hakperest zevata söz verilmeli.

Bilhassa “müsbet medya”nın böyle bir hassasiyet göstermesi lazım

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

28 Ekim 2009 Çarşamba

O gün Genelkurmay’da ne görmüştüm (Ertuğrul Özkük)

22 Temmuz 2007 günü genel seçimler yapıldı.

Bundan üç gün sonra, yani 25 Temmuz günü dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la görüştüm.

Yanımda Ankara Temsilcimiz Enis Berberoğlu da vardı.

Seçimden sonra kendisi ile görüşen ilk gazeteciler bizdik.

Randevuyu seçimden önce almıştık.

Bu görüşme “off the record”du.

Ancak sorduğum bir soruyu 21 Ağustos günü köşemde yazmıştım.

Büyükanıt’a Başbakan’la Dolmabahçe’de yaptığı görüşmeyi sormuştum.

“Bunu arkadaşlarımla dahi paylaşmadım” demekle yetinmişti.

* * *

Seçimin üzerinden henüz 3 gün geçmişti ve tabii ki, askerlerin seçim sonuçları ile ilgili görüşlerini merak ediyorduk.

Askerlere siyasi konuları sorma alışkanlığımı çok gerilerde bıraktığım için, pek girmeye cesaret edemedik.

Doğrusu o da pek istekli görünmedi.

Ancak konuşmanın çok kısa bir bölümünde seçimden söz edildi.

“Halkın tercihi hakkında ne diyebiliriz ki” demekle yetindi.

Bu arada bize, odanın sağ tarafında duran kalınca bir kâğıt destesini gösterdi ve “Arkadaşlar seçim sonuçlarını değerlendiren bir inceleme yaptılar” dedi.

İçeriğine ise hiç girmedi.

Dün Radikal Gazetesi’nde Eylül 2007 tarihli “Bilgi destek planı” başlıklı haberi görünce, o günkü görüşmeyi hatırladım.

Acaba, gazetede sözü edilen planın ilk taslağı o gün gördüğümüz değerlendirme raporu muydu?

Ama seçimin üzerinden henüz 3 gün geçmişti ve böyle bir planın o kadar kısa sürede hazırlanmış olması ihtimali yoktu diye düşündüm.

* * *

Çevremdeki insanlar “ıslak imza” olayı konusunda ikiye bölünmüş durumda.

Bir bölümü, artık, Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı iddia edilen belgenin doğruluğuna ikna olmuş durumda.

Bir başka, küçümsenmeyecek bölüm ise, bundan önce olduğu gibi, bugün de belgenin orduya karşı bir “komplo” olduğuna aynı kesinlikle inanıyor.

İhbar mektubunun ve belgenin orijinali olduğu iddia edilen yeni belgenin bugün ortaya çıkarılmasını da şuna bağlıyor:

AKP, PKK’lıların dönüşü konusunda köşeye sıkıştı.

Şimdi bu ihbar mektubu devreye sokularak gündem değiştirildi.

Benim görüşüme gelince.

Dün yazdığım gibi, ben de artık, Genelkurmay karargâhında bir subayın veya bazı subayların böyle bir belge hazırladığına inanıyorum.

Bunun hazırlanmış olmasını da çok vahim buluyorum.

* * *

Ergenekon savcılarına ulaşan ihbar mektubunu da çok dikkatle okudum.

Fransa’da aldığım eğitim sayesinde biraz “metin çözümleme” bilgim var.

Metinde kullanılan ifadeleri ve araya sokulan temaları bu gözle inceledim.

Vardığım sonuç şu:

Adli Tıp’ın ifadesiyle bu belgenin altındaki imza “Albay Dursun Çiçek’in elinin ürünü”.

Bana göre ihbar mektubunu yazan kişinin ifadesi de belli bir “ideolojik bakışın ürünü”.

Yani, o darbe belgesini hazırlayan kafa, olaya ne kadar kendi ideolojisi açısından bakıyorsa, bu ihbar mektubunu yazan kişi de farklı bir ideolojik açıdan bakıyor gibi geldi.

O ideoloji benim veya bir başkasının hoşuna gider, gitmez hiç önemli değil.

Eğer bu mektubu yazan kişi veya kişiler, sadece darbecileri tasfiye etmeyi, deşifre etmeyi amaçlıyorsa, hiç mesele değil.

Acaba amaç bu kadar masum mu?

Umarım öyledir.

* * *

O nedenle ben de Başbakan Erdoğan’a katılıyorum.

Eğer ihbar mektubunu yazan kişi, gerçekten iyi niyetliyse ve bu konuda bildiklerini anlatmaya hazırsa, kendisi mutlaka dinlenmelidir.

Kendisine her soru sorulmalıdır ve sorularla cevaplar kamuoyuna mutlaka açıklanmalıdır.

Yoksa “ıslak imza” olayı, kamuoyunu tatmin etmek yerine, daha da kutuplaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Ertuğrul Özkök

Hürriyet

Ey PKK, sahi hiç pişman değil misin? (Mustafa Akyol)

Silah bırakarak Habur’dan Türkiye’ye giren PKK militanlarının ağzından çıkan en çarpıcı laf, “pişman değiliz” beyanıydı. Son günlerde bazı “solcu” kalem sahipleri de bu söze sahip çıktı, “tabii, haklı adamlar, niye pişman olsunlar ki” mealinde şeyler demeye başladı.

Allah, Allah... Ortada pişmanlık duymayı gerektiren bir şeyler yok mu gerçekten?

PKK üyelerine soralım:

- 1970’lerin sonundan bugüne dek, sadece askeri hedeflere değil, sivillere de saldırmadınız mı?

- İdeolojinizi reddeden, sizle işbirliğine yanaşmayan nice Kürd’ü “hain” ilan edip yok etmediniz mi? Bunların bazılarının köylerini basıp, çoluk-çocuk demeden katliamdan geçirmediniz mi?

- Güneydoğu’ya zorunlu göreve giden öğretmenleri vurmadınız mı? İstanbul’da, turistik kentlerde, hatta Diyarbakır ortasında bombalar patlatıp hiçbir suçu olmayan sivilleri paramparça etmediniz mi?

- Türk devletine karşı “gerilla savaşı” yürüttünüz. Tamam. Ama öldürdüğünüz altı bini aşkın asker ve polisin birer “güvenlik görevlisi”nden öte birer “insan” olduğunu, arkalarında sönmüş ocaklar, kararmış hayatlar bıraktıklarını görmüyor musunuz?

- Kürt sorunundan ne haberdar ne de mesûl olan, ama 17-18 yaşında cepheye sürülüp sizin kurşunlarınızla can veren erler için, “iyi oldu, hak ettiler” diyebiliyor musunuz? Geride bıraktıkları gözü yaşlı annelerin, eşlerin ve çocukların yüzüne bakıp, “anadilde eğitim reformu gecikti, biz de kalktık sizin oğlunuzu, kocanızı, babanızı öldürdük” diyebilir misiniz?

Bizim ülkede “devlet fetişizmi” olduğu için, bizimkiler size hep “devlete nasıl isyan edersiniz ulan!” diye köpürüyor. Oysa mesele bu değil. Bir devlet zalimse, ona karşı koyulur, anlarım. (Aslında en erdemli yöntem, Gandhi’nin yaptığı gibi “sivil” yani silahsız olanıdır, ama neyse, geçtik ondan.)

Mesele, yürüttüğünüz “silahlı isyan”ın bu ülkenin yüzbinlerce insanına yaşattığı acılardır.

Davanızda haklı olduğunuza inanmaya devam edebilirsiniz. İnanmasaydınız zaten bu kadar sene sarp dağlarda ölüm tehdidi altında çileli bir hayat sürmezdiniz. Ancak, haklı olduğunu düşündüğünüz bu davanın, Türkiye’nin çoğunluğu için ne kadar büyük bir kabus olduğunu görmeniz, bu acıları biraz anlamaya, biraz empati kurmaya çalışmanız lazım.

“Provoke etmeyin” derken kast edilen bu... “Adam gibi gelsinler” derken istenen bu...

Zaten eğer Kürt sorunu çözülecek ve ülkeye gerçekten barış gelecekse, bu, başka her şeyden önce taraflar arasında insani bir dil kurulmasıyla mümkün olacak.

“Türk tarafı”nın, onyıllar boyunca bir taraftan inkar ve asimilasyonla ezilen, öte yandan “kuyruklu Kürtler” diye aşağılanan insanların trajedisini anlaması; atılan dipçiklerin, yakılan köylerin, yapılan işkencelerin acısını paylaşması gerekiyor.

“Kürt tarafı”nın ise PKK’nın bu toplum üzerinde estirdiği terörün bedelini görmesi, açılan derin yaraları daha da fazla kanatmak yerine sarmaya çalışması şart.

Bilin ki eğer bu “empati”yi yaratamaz isek, “açılım”ı berhava etmekle kalmayacak, karşılıklı “nefret” üretmeye devam edeceğiz.

Ve bu işin sonu hiç iyi olmayacak.

Mustafa Akyol

Star Gazetesi

Başbuğ için istifanın tek alternatifi… (Hakan Albayrak)

"AK Parti ve Gülen Hareketi'ni Bitirme Planı"yla ilgili son haberler doğruysa, bu iş, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u da illa ki içine alacak kadar büyüyor. Başbuğ, "Böyle bir planın hazırlandığından haberim yoktu" diyebilir belki; ama belgeyle ilgili soruşturma açılması üzerine Genelkurmay'ın ilgili birimindeki bütün bilgisayarların silindiği ve 40 torba dolusu evrakın yakıldığı iddiası doğru çıkarsa "Bundan da haberim yoktu" diyemez. Derse, karargâhına zerre kadar hakim olmadığın itiraf etmiş olur.

Düşünsenize: Delilleri imha operasyonunda birçok subay ve 6 er yer alıyor, ama bunların hiçbiri Genelkurmay Başkanı'na sadık değil… Genelkurmay Başkanı'nın, belgeleri emanet edebileceği bir tek güvenilir adamı bile yok… Herkesin gözünün üzerinde olduğu Harekât Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğü'nde saatlerce ve bekli de günlerce süren bir 'temizlik' operasyonu Genelkurmay Başkanı'ndan habersiz yapılabiliyor… Böyle şey olur mu?

İster bu işin içinde olsun ister dışında; iddiaların doğruluğu kanıtlandığı takdirde Başbuğ kesinlikle istifa etmeli. İstifanın –belki- bir tek alternatifi olabilir, o da kamuoyunun karşısına geçip bu işi en başından itibaren bütün ayrıntılarıyla ve bütün 'kahramanlarıyla' anlatmak, sonra da hem bu iş için hem de bu tür işlerin hepsi için –en başta askeri darbeler için- milletten ve devletten özür dilemek. Kendi adına, Genelkurmay adına, TSK adına özür dilemek. Özür dilemek ve bu tür işlerin bir daha olmaması için alınacak tedbirler konusunda Meclis'in ve Hükümet'im emrine kayıtsız-şartsız amade olduğunu bildirmek.

Erdoğan değil Lieberman saçmalıyor

İngiliz Guardian gazetesi "Türkiye Başbakanı Erdoğan, İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman'ın Gazze'ye nükleer bomba atma tehdidinde bulunduğunu söyledi" diye yazınca, Lieberman'ın dili tutuldu. Dili tutulunca, basın müşavirine "Her saçmalığa cevap verecek değiliz" şeklinde bir açıklama yaptırdı.

Saçmalıkmış!

Bu yılın Ocak ayında, İsrail ordusunun Gazze'deki "Dökme Kurşun Harekâtı" devam ederken, Telaviv'deki Bar-İlan Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Hamas'la mücadeleyi, ABD'nin 2. Dünya Savaşı'nda Japonlara yaptığını yaparak sürdürmeliyiz. O zaman ülkenin işgaline de gerek kalmamıştı." ("We must continue to fight Hamas just like the United States did with the Japanese in World War II. Then, too, the occupation of the country was unnecessary.") diyen, Lieberman değil miydi? Bütün yorumcular bunu "Liebarman Gazze'ye atom bombası atılmasını istiyor, 'Kara harekâtıyla uğraşmayın, sorunu kökten halledin' demeye getiriyor" şeklinde yorumlamamışlar mıydı? Tabii ki öyle yorumlamışlardı, çünkü bu sözlerin başka türlü yorumlanması mümkün değil. İsrail'in 'yarı resmi' yayın organı Jerusalem Post'un 13 Ocak 2009 tarihli ve "Lieberman: Hamas'a ABD'nin Japonya'ya yaptığını yapın" başlıklı haberinde de, Lieberman'ın yukarıdaki sözleri nakledildikten sonra, Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması üzerine ABD'ye teslim olduğu hatırlatılıyor ve "Çıkarma / işgal harekâtı bu gelişme üzerine durduruldu" deniliyordu.

Evet, iki kere iki dört ediyorsa Lieberman Gazze'ye atom bombası atılmasını istemiş, 'Yetki bende olsaydı atom bombası atardım' mesajını vermiştir. Bu, Filistinlilere yönelik bir tehdit ('Yetki aldığımda görürsünüz gününüzü!') olarak da okunabilir.

Başbakan Erdoğan, Guardian'a verdiği beyanatta, Lieberman'ın 'böyle bir imada bulunduğu'nu mu söyledi, yoksa 'böyle bir tehditte bulunduğu'nu mu? Kendi ifadesi tam olarak nasıldı? Kullandığı ifade tercümede değişti mi? Bilmiyorum. Bildiğim şu ki, her halukârda doğru söyledi.

Saçmalığa gelince: Gazze'ye atılacak bir atom bombası İsraillilerin de canına okur, zira Filistin ve İsrail derken çok küçük bir coğrafyadan söz ediyoruz. Lieberman ne dediğini bilmiyor. Fena halde saçmalıyor. Ne kadar saçmaladığı hatırlatılınca da hiç utanmadan zeytin yağı gibi üste çıkmaya çalışıyor. Yakışır İsrail Dışişleri Bakanı'na!

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Baykal’ın huzuru, istikrarı, birliği (Oktay Gönensin)

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal dünkü konuşmasında kendini aştı. Son gelişmelerle ilgili bilinen görüşlerini tekrarladı. Ama en önemlisi, özetle şunu söyledi: İstikrar içindeyiz, birlik bütünlük içindeyiz, huzur içinde yaşıyoruz...

Bu huzur, istikrar ve birlik durumunu ne bozmuş? Son demokratik açılım bozmuş...

Baykal hangi dünyada, hangi ülkede yaşıyorsa, ülkesinin sorunlarına hangi hayallerle bakıyorsa, öylece bakmaya devam etsin. Böylece gerçekten huzur, istikrar ve birlik içinde yaşamaya devam eder...

***


Onun yaşadığı ülkede, teröre 25 yıl içinde 40 bin şehit ve kurban verilmemiş...

Onun yaşadığı ülkede Sivas’ta aydınlar yakılmamış...

Onun yaşadığı ülkede 3 darbe, bir postmodern darbe olmamış, iki askeri darbe girişimi başarısız, 2 girişim de akim kalmamış...

Onun yaşadığı ülkede “irtica” kavgaları olmuyormuş...

Onun yaşadığı ülkede “türban” savaşları olmuyormuş...

Onun yaşadığı ülkede bazı cemaatler siyasi parti gibi çalışıp siyasete müdahale etmiyormuş...

Onun yaşadığı ülkede Alevilerin hiçbir sorunu yokmuş, Müslüman olmayan azınlıklar da herkesten daha çok huzurluymuş...

***


Onun yaşadığı ülkede sıkıyönetimler olmuyor, yüz binlerce kişi gözaltına alınmıyormuş...

Onun yaşadığı ülkede işkence ve kötü muamele sıfırlanmış, işçiler dövülmez olmuş..

Onun yaşadığı ülkede gözaltında ya da cezaevinde bulunanlar şüpheli şekilde ölmüyormuş...

Onun yaşadığı ülkede başbakan, üst düzey komutanlar ve herkes dinlenmiyormuş...

Onun yaşadığı ülkede faili meçhul cinayetler yokmuş, olmadığı için de katillerin yakalanması gerekmiyormuş...

Onun yaşadığı ülkede toprak altına gizlenmiş silahlar bulunmuyormuş...

***


1 Mayıs, İstanbul Üniversitesi kat- liamları onun yaşadığı ülkede olmamış, o yüzden de bunların faillerinin hâlâ bulunmamış olması Baykal’ı rahatsız etmiyormuş...

Baykal’ın yaşadığı ülkede gazeteciler, yazarlar, öğretim üyeleri öldürülmüyormuş, o ülkede hâlâ failleri bulunmamış Abdi İpekçi, Uğur Mumcu cinayetleri işlenmemişmiş...

O ülkede Susurluk gibi çeteleşmeler olmazmış...

***


Deniz Baykal “huzur içinde”, “birlik ve beraberlik içinde”, “istikrar içinde” olan o ülkesinde yaşamaya devam etsin, bizim yaşadığımız ülkenin sorunlarının nasıl çözüleceğine kafa yormasın, kendisini asla ve kat’a çözüm önermek gibi bir yükümlülük içinde görmesin. Koltuğunda eli ayağı tuttuğu sürece huzur, istikrar ve birlik beraberlik içinde oturmaya devam etsin.

Oktay Gönensin

Vatan

27 Ekim 2009 Salı

Paşa paşa istifa et* (Yasemin Çongar)

Taraf’ın ilk olarak 12 haziranda duyurduğu ve şimdi ıslak imzalı orijinali savcıların elinde olan İrticayla Mücadele Eylem Planı ile o plana ilişkin ihbar mektubu ve ekleri, memleketimizin durumu hakkında bize üç temel bilgi veriyor.

Birincisi, ortada bir suç faaliyeti vardır ve “muhtemel suçlular” en tepededir; seçimle işbaşına gelmiş hükümeti ve toplumun geniş bir kesimini adeta “düşman” belleyerek doğrudan hedef alan, AKP’ye ve Fethullah Gülen cemaatine karşı komplo kurulmasını öngören Ergenekon tipi bu suç faaliyetinin, Genelkurmay karargâhındaki en üst rütbeli bazı subaylarca bizzat yürütüldüğü yönünde somut bazı deliller ortaya çıkmıştır.

İkincisi, bu suç faaliyeti geçmişe değil bugüne aittir; söz konusu eylem planı 2009’da hazırlanmıştır ve bu plan, eğer belgesi basına yansımasaydı, muhtemelen şu anda çoktan uygulamaya sokulmuş olacak bir dizi suç eylemini kapsamaktadır.

Üçüncüsü, bu suç faaliyetinin sınırları muğlaktır, failleri bütünüyle meçhul olmamakla birlikte, bütün failleri bilinmemektedir; bu nedenle de, ortadaki suç belgesi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurmay kademesini bir bütün olarak “şaibeli” kılmakta ve daha da vahimi, ordunun üzerine bir bütün olarak kara bir leke düşürme potansiyeli taşımaktadır.

Şimdi iş gelip, bu üç temel bilgiye sahip sivil ve asker yetkililerin, Türkiye’yi bu bilgilerin yansıttığı kirlilikten kurtarmak için ne yapacaklarında düğümleniyor. Öncelikle yanıtlanması gereken çok kritik bir soru var:

Genelkurmay karargâhının bulaştığı suç, ne ölçüde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bilgisi dahilindedir?

Başbuğ, daha önce “kâğıt parçası” diye küçümsediği belgenin kendi bilgisi dahilinde hazırlanmış olması olasılığının gündeme getirilmesini bile “hakaret” sayacağını söylemişti.

Şimdi, Başbuğ’un bu belgeye “kâğıt parçası” dediği tarihte, “belgenin aslının imha edildiğine kanaat getirmiş olduğunu” kayda geçiren bir ihbar mektubu var ortada.

Ve bu mektup, Başbuğ’un, belgenin gerçekliği konusunda yalan söylemiş olabileceğini düşündürüyor.

Bu olasılık, Başbuğ’un “böyle bir belgenin hazırlanması emrini vermenin” kendisine yakıştırılmasını “hakaret” sayan sözlerinin samimiyetine kuşku düşürüyor ve suç faaliyetinin birinci derecedeki sorumlusunun Genelkurmay Başkanı olması ihtimalini kuvvetlendiriyor.

Eğer durum böyleyse, Başbuğ, ya paşa paşa istifa etmeli ya da Başbakan tarafından görevden azledilmelidir.

Yok, durum böyle değilse, ortada iki seçenek kalıyor...

Ya Başbuğ –ihbar mektubunun da ima ettiği gibi- kendi bilgisi haricinde hazırlanmış bir suç belgesinden sonradan haberdar olmuş ve karargâhındakileri korumak adına bu belgeyi “yok” saymıştır.

Ya da Başbuğ’un bu suç faaliyetinden ve belgesinden hiçbir zaman haberi olmamıştır...

Her iki seçenek de, bence Başbuğ’u bizzat suç faaliyetinin başında konumlayan olasılık kadar vahimdir.

Zira ilk seçenekte, suçu emretmese bile suça ve suçlulara kol kanat geren bir Genelkurmay Başkanı profili ortaya çıkmaktadır.

İkinci seçenek ise, Başbuğ’un kendi karargâhına sahip olamayan, Genelkurmay’da neler döndüğünden bihaber, yanıbaşındaki cunta faaliyetinin farkına bile varmayan bir general olduğunu düşündürür ki bunun anlamı, Başbuğ’un, Genelkurmay Başkanlığını sürdürmesine engel oluşturabilecek kadar büyük bir komuta zaafı gösterdiğidir.

Hele de, basında bu belgeyle ilgili çıkan bütün haberlerden, AKP’nin yargıya başvurarak konunun üzerine gitmesinden ve karargâhta kapsamlı bir imha çalışması yürütülmesinden sonra Başbuğ’un aynı komuta zaafını devam ettirmiş olmasının hoş görülmesi ziyadesiyle zordur.

Şimdi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a düşen görev, Orgeneral Başbuğ’a, bu suç faaliyetinin neresinde olduğunu, suç belgesiyle ilgili olarak neyi, ne kadar bildiğini sormak ve vereceği cevabın gerektirdiği siyasi kararı almaktır.

Suçu yöneten şahıs ya da suç ortağı olması, Başbuğ’un görevden alınmasını kaçınılmaz kılar... Yok eğer Başbuğ, “suçlu” değil de, sadece “zaaflı” ise ve karargâhını içten içe oyduğu anlaşılan “cunta” konusunda gereğini bundan böyle yapacaksa, o zaman Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın dün söylediği yerden işe başlamalıdır. Yani söz konusu suça adı karışan bütün askerî personeli, dört yıldızlı generaller dahil bütün subayları yargı süreci tamamlanıncaya dek açığa almalıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve komuta kademesini bir bütün olarak lekelenmekten kurtarmanın tek yolu budur.

* Yazımın başlığı, Taraf Spor Servisi Şefi ve Yazıişleri üyesi Kerem Altan’a aittir. Teşekkürler Kerem.

Yasemin Çongar

Taraf

Komplo belgesi, neden şimdi? (Bülent Korucu)

AK Parti Hükümeti ve Fethullah Gülen'e karşı komplo düzenlemeyi öngören belgeyle ilgili birçok soru sorulabilir.

Sorgucuları, demokratik refleksle konuya yaklaşanlar ve minder dışına taşımaya çalışanlar diye iki gruba ayırabiliriz. Birinci gruptakiler tabiatıyla önce muhtevaya odaklanıyor. Meşru hükümeti de kapsayacak şekilde, halkın psikolojik harp taktikleri ile sindirilmesi, yoktan suç delilleri oluşturulması, medya kullanılarak yargısız infazlar yapılması gibi tüyler ürpertici girişimler sorgulanıyor. Kimsenin bu hak ve yetkiye sahip olmadığı vurgulanıyor. Yine bu minval üzerine belgede imzası bulunan Albay Dursun Çiçek'in tek başına olup olmadığının cevabı aranıyor. Albay Çiçek'i günah keçisine dönüştürüp gerçek suçluların aradan sıvışmaması için karanlık bölgelere ışık tutuluyor. Belgenin üretilmesi ve deşifre olunca karartılması fiillerine bizzat katılan veya ihmali ile yardım ve yataklık edenler ırgalanıyor. İddia edilen Ergenekon Terör Örgütü'nün muhtemel uzantılarını kestirebilmek için mesai harcanıyor.

Konuyu minder dışına taşımayı amaçlayanlar da birtakım sorular gündeme getiriyor. Mesela 'neden şimdi ortaya çıktı?' deniyor. En mantıksız soru bu, zira Türkiye'nin gündemi hiç soğumadığı için ne zaman ortaya çıksa aynı şeyler söylenebilir. İşin ilgi çekici yanı bazıları 'neden bu kadar gecikti?' derken, bir kısmı ise 'niye bu acele?' havasında. Askerî şahısların sivil mahkemelerde yargılanmasıyla ilgili kanunun Anayasa Mahkemesi'ndeki sürecine dikkat çekenler ihbarcı subayı 'aceleci' bulurken; gecikme eleştirisini yapanlar somut gerekçe sunamıyor. Ortaya çıkarsa ancak ihbarcı cevaplayabilir. Kişisel kaygılar veya konjonktürel gerekçeler olabilir, hiç önemi yok. Belgenin hazırlayıcıları ve içeriğinin vahametini örtecek malzeme buradan çıkmaz, boşuna uğraşıyorlar.

Diğer soru "neden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na değil de İstanbul'daki Ergenekon savcılarına gönderildi?" şeklinde. Belgenin ilk kez Ergenekon Terör Örgütü davası tutuklusu avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda yakalandığı görmezden geliniyor. Ankara'nın sadece belgenin sahte olma ihtimalini araştırdığı biliniyor. Belge gerçekse ve ilk olarak bir Ergenekon tutuklusunda ele geçirilmişse adresi bellidir. Ankara'ya gitseydi bile Ergenekon savcılarına iletilmesi dışında bir şey olmazdı. Açıkçası bu kapıdan da ekmek çıkmaz.

'Neden medyada ihbar mektubu ile ilgili haberler yer alıyor?' sorusu da çok mantıklı değil. Kamu adına görev yapan medyanın, hükümete ve sivil halka yönelik provokasyon planlarına duyarsız kalması, kendini inkâr anlamı taşır. Aslında soruyu şu şekilde sormak daha doğru olur: Neden bazı şeyler hakkında işlem yapmak için medyada yer alması bekleniyor? Medya bu konulara ilgi göstermeseydi aynı sonuçlar ortaya çıkar mıydı? Kırık kolu yenden çıkarmanın yegâne yolu basın gücü gibi gözüküyor. Mesela nöbette uyuyan askere ceza olarak pimi çekilmiş el bombası verilmesi ve dört erin şehit olması... Basına aksetmeseydi olay kaza ve eğitim zayiatı olarak kayıtlarda durmaya devam mı edecekti? Hükümete ve millete komplo planı, basının takibine rağmen örtbas edilmeye çalışıldığına göre; medya olmasaydı sorusunun cevabını düşünmek bile istemiyorum.

Mızrak bu sefer çuvalı parça parça etti. Eski oyalama taktikleriyle sonuç alma imkânı kalmadı. Artık gerçekliği kesinleşen belgenin muhtevasını ve bütün failleri konuşma zamanı. Hiçbir illüzyon, seçilmiş meşru hükümete karşı komplo kurmayı göze almış bir cuntanın varlığını örtbas edemez. Halk buna müsaade etmez. Kendini inkâr etmeyi göze almayan siyasî irade de bunu hazmedemez. Ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın söylediği gibi "Türk ordusu da bu lekeyi kabullenemez." Kabullenmediğinin en bariz göstergesi büyük riskleri göze alan şerefli Türk subayı değil mi?

Bülent Korucu

Zaman

Bir milat: Ordu kışlasında… (Ali Bayramoğlu)

Islak imzalı belge savcıda… Ortada üç mesele var. Birincisi şu:

Bunun bir kâğıt parçası olduğunu söyleyen, aslı ortaya çıkarsa gereğini yaparız, diyen, sahteciliğin peşinde koşan sözleriyle sivil yargıya işaret veren Genelkurmay Başkanı ne yapacak?

İstifa mı edecek yoksa özür dileyip, temizliğe mi girişecek?

İkincisi:

Genelkurmay Başkanı bu belgenin varlığını biliyor muydu, bilmiyor muydu? Yanlış mı bilgilendirildi yoksa gerçeği gizleme operasyonunun şefliğini mi yaptı?

Genelkurmay Başkanı'nın iktidarı devirmeye yönelik bu girişimden haberi olduğu kanaati hakim olursa, siyasi iktidar sonuna kadar gidecek ve Başbuğ görevden alınacak mı?

Üçüncü mesele şöyle:

Savcılığa gelen ihbar mektubu tümüyle değerlendirildiği takdirde yapılacak soruşturma sadece ıslak mektupla, yani malum “andıç”la mı sınırlanacak yoksa bu çerçevede faaliyet gösteren yüzlerce başka “andıç” hazırlayan ucu mevcut kuvvet komutanlarına kadar uzanan bir yapı mı yargılanacak?

Eğer yargı süreci bu yapıyı hedefleyecekse, Ergenekon davasını aşan, siyasi nitelikli ordunun müdahale geleneğine neşter atan dev adıma dönüşecek mi? Ya da bu skandal ordunun yaşadığı örselenme, meşruiyet kaybetme sürecinin yeni bir merhalesi mi olacak?

Ortada çıplak iki gerçek var.

Doğrulanmış ıslak mektup gerçeği ve imzayı atan subayın, Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi'nde, yani psikolojik hareket biriminde görevli olduğu gerçeği…

İhbar mektubuna gelince…

Bu mektup bir cemaatin işi olmaktan çok, bu işlerin içinde yer almış bir subayın mevcut karargâh politikasından duyduğu rahatsızlıkla yaptığı bir işi kuvvetle andırmaktadır.

Ve mektubun gazetelerde yayınlanan tam metni okunursa, mektupta verilen ayrıntılar, örneğin bilgisayar numaraları, örneğin görevli subay ve ast subay isimleri, tarihler dikkate alınırsa, bundan böyle yürütülecek “gerçek” bir soruşturmanın tüm pisliği ve karanlık yapıyı açığa çıkartacağından şüphe duymak için neden yoktur…

Burada asıl mesele yukarıda sorduğumuz ikinci ve üçüncü soruya verilecek yanıttan oluşuyor.

Başbuğ işin içinde mi, görevden alınacak mı? Derinlemesine tüm orduyu kuşatacak bir soruşturma açılacak mı?

Siyasi iktidarın bu adımı çok kolay atamayacağını biliyoruz.

Türkiye'nin dengeleri, askere yönelik yerleşik tedirginlik, askeri bünyenin kontrol altında tutma endişesi, özellikle son dönemlerde kimi temel sorunlarda, örneğin Kürt açılımında tutturulan uyum bunun önündeki ciddi engellerdir.

Ancak şunu bilmek gerekir:

Böyle bir skandal herhangi hukuk devleti düzeninde ordu komutanını derhal görevden alma ve ordunun içini hallaç pamuğu gibi atmakla sonuçlanırdı.

Bir gün Türkiye de bunları görecek…

Şu aşamada en azından Genelkurmay Başkanı'nın görevden alınması ya da istifa etmesi çok kişinin aklına geliyor ve çok kişiye meşru geliyor. Darbe girişimleri, siyasete müdahale hamleleri düne oranla hiçbir meşruiyet taşımıyor.

Buna demokrasinin derinleşmesi adını vermek gerek…

Türkiye sivilleşme ve askeri vesayet düzeninin kırılması yolunda yeni bir sayfa açmak üzere…

16 Haziran 2009 tarihinde bu olayların en sıcak anında yazdığımız bir yazı vardı.

Şöyle demiştik:

Askeri savcılığın soruşturma süreci bize çok anlamlı gelmiyor...

Ama o belgenin altında imzası bulunan ismi, Kurmay Albay'ı Ergenekon savcısının sorgulayacak olması önemli..

Sonra siyaset var.

Asker, kamuoyuna, gazetecilere meydan okuyucu, had bildirici açıklamalar yapmak yerine, bunu yaptığı, siyasete müdahale etmeye soyunduğu, kaos ortamı yaratmaya çalıştığı için hesap vermelidir.

Aksi halde daha çok andıç ürer...

Bu noktada yargı kadar önemli olan siyasettir.

Hesap sormanın bu açıdan koşulu bellidir:

Siyasetin alanına sahip çıkması, gerekiyorsa Genelkurmay Başkanı'nın görevden alınması...

Bu arada unutmadan, bu koşullarda asker ya sertleşecek ya değişecek, böyle bir dönemin kapısı aralanıyor...

Bizce değişim kaçınılmazdır...

“Hesap sorma ve yaptırım koşuluyla...”

Aynı noktadayız…

Ali Bayramoğlu

Yeni Şafak

İsrail'in çıkardığı krize bir şey demeyecek misiniz? (Hakan Albayrak)

Harem-i Şerif'e bir ay içinde ikinci saldırı… 500 Yahudi “eylemci” ve onlara refakat eden 2000 İsrail askeri… “Eylemciler” bahane, Siyonist İşgal Rejimi'nin komplosu 'şahane': Yahudilerin ayakları Harem-i Şerif'e alıştırılacak, orada mütemadiyen çatışma çıkarılacak ve günü geldiğinde bir çatışmada Mescid-i Aksa'nın yıkılması sağlanacak. Sonrası “Süleyman Mabedi”.

İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamada, İsrail askerlerinin Mescid-i Aksa'ya yönelik tecavüzlerini şiddetle kınadıklarını ve konuyla ilgili olağanüstü toplantıya hazırlandıklarını belirtti. O toplantıdan İsrail'e somut bir yaptırım çıkmayacaksa hiç toplanmasınlar. Zira İsrail laftan anlamaz, eylemden anlar. Güzel laflara karnımız tok ve zaten güzel laflar için İslam Konferansı'na ihtiyacımız da yok. Kudüs Ortodoks Kilisesi temsilcisi Atallah Hanna, çoğu İslam ülkesi liderinden çok daha güzel konuşuyor.

El-Aksâ televizyonuna beyanat veren Hanna, Mescid-i Aksâ'ya saldırının Kıyamet Kilisesi de dahil tüm Kudüs'e saldırı anlamına geldiğini bildirdi, Kudüs kiliselerinin Mescid-i Aksâ'yı savunan Müslümanlarla dayanışmalarını ilan etti, meşruiyetten yoksun olan ırkçı ve zalim İsrail'in gücünün sanal bir güç olduğunu söyledi, işgalin bir gün mutlaka sona ereceğini ifade etti…

“Ayrılık” dizisinin yol açtığı 'kriz' üzerine “Bizi İsrail'le niye karşı karşıya getiriyorsunuz, niye kin ve nefreti körüklüyorsunuz, niye barışçı mesajlar vermiyorsunuz?” diyerek yakamıza yapışanlar, İsrail'in Mescid-i Aksa'da çıkardığı krizle bütün İslam dünyasına meydan okuması hakkında ne söyleyecekler acaba? Bir şey söylemeyecekler mi? Fransız mı kalacaklar bu mevzuya?

Atallah Hanna'ya bakıp utansınlar! Bu topraklardaki eğreti duruşlarından utansınlar!

Hakan Albayrak


Yeni Şafak

26 Ekim 2009 Pazartesi

Islak mıydı, kuru muydu? (Ahmet Kekeç)

Dursun Çiçek Albay’ın, “AK Parti ve Gülen’i Bitirme Planı”ndaki imzası “ıslak” çıkmış.

Islak ve kurunun teknik karşılığını bilmiyorum. Anladığımı yazayım:

İmza Dursun Çiçek’e aitmiş.

Belge de “sahte” değil, dibine kadar “gerçek”miş.

Şimdi ben, “Madem bir kâğıt parçasıdır, neden bu kadar büyütüyorsunuz?” dediğim için, posta kutuma zarif küfür mesajları bırakan psikolojik savaş artıklarından ve bazı Ergenekon çocuklarından özür bekliyorum.

Bekliyorum ama... Özür dilemezler...

Daha bilenmiş ve kararlı devam ederler eylemlerine.

Çünkü, düşünceye küfürle karşılık veren büyüklerinden öyle öğrenmişler.

Necati Doğru ağabeyleri, “Hangi elin kaleminden, ne amaçla çıktığı, ne amaçla Ergenekon sanığı avukatın yazıhanesine konulduğu, yazıhaneye konulduktan sonra da 80 yıllık süzme sızdırma devlet gazeteciliğinin yeni ve taze bir türüne ‘al yayınla’ diye gönderilen belgenin aslında 24 saat içinde netleşmesi gerekirdi” diyecek, biz serinkanlı bir değerlendirme bekleyeceğiz.

Hikmet Bila ağabeyleri, “Komik bir manzara... Bir o kadar da içler acısı... Biri havaya bir fotokopi attı, bütün Türkiye, rüzgârda uçuşan kâğıt parçasının peşinde koşuyor” diyecek, biz suhulet ve anlayış bekleyeceğiz.

Bekir Coşkun ve “bidon kafa”giller olmadık hakaretler yağdıracak, darbeyi tedvire memur edilenleri değil, darbeye muhatap olanları sarakaya alacak, biz bu efkârın (!) müsademesinden “hayır” bekleyeceğiz.
Bu arkadaşların da özür

borcu var...

Derhal özür dileyecekler...

Hemen...

Diyecekler ki, “Türkiye’deki cari darbe geleneği ve psikolojik savaş gerçekliğini gözetmeden, belgenin birileri tarafından uydurulmuş olduğunu yazdık... Özür
dileriz. Bu ülkede darbeler olmuştur, bu türden belgeler hazırlanmıştır, bundan sonra da hazırlanacaktır...”

Böyle diyecekler.

Biz de düşüneceğiz: Özürlerini kabul etsek mi, etmesek mi?

İşin bir de, “bürokratik dayanışma” boyutu var elbette.

Bunu anlıyoruz...

Genelkurmay Başkanı, belge için, “kâğıt parçasıdır” demişti.

Bir bölük siyasetçi balıklama atlamıştı iddianın üzerine.

Bürokratik karar mekanizmalarını işgal edenler, belgede imzası bulunan şahsı değil, belgeyi yayınlayan Taraf gazetesini hedef tahtasına oturtmuştu. Soruşturmalar, davalar açmıştı, filan...

Bütün bunlar olmuştu

Kimse de sormamıştı...

Genelkurmay Başkanlığı’nın görevlendirdiği askeri savcılar aradılar, taradılar, soruşturdular, incelediler, sonunda Dursun Çiçek imzalı “halka karşı psikolojik savaş belgesi”nin “tırt” olduğu hükmüne vardılar.

Bu nasıl oldu?

Belgede imzası bulunan şahıs soruşturmadan yırttı ama malum belgeyi yayınlayan (ve büyük bir gazetecilik başarısına imza atan) Taraf gazetesi birdenbire “sanık” mevkiine terfi ediverdi.

Bu nasıl oldu?

Daha da önemli soru şu:

Dursun Çiçek, belgenin kimden ve nereden sadır olduğu soruşturulurken, kırk yıldır kullandığı imzasını terkedip, mahkemeye “kolpa” bir imza numunesi gönderdi.

Bunu niçin yaptı?

Bu soruları sorun ki, size “gazeteci” diyebilelim.

Konuyla alakasız (belki de alakalı) bir ek:

Sen postal yalayacaksın, “Ergenekon” sanıklarına kefil olacaksın, köşeni ticari işlerine alet edeceksin rezil olmayacaksın, refikin “özür dileme” yürekliliği gösterdiği için rezil olacak ve bu ülkede gazetecilik yapamayacak, öyle mi?

Hadi git yat...

Ahmet Kekeç


Star Gazetesi

Özür diliyorum! (Necati Doğru)

Saklayıp gizlemeyi kalemime yakıştıramam; hiç eğip bükmeyeceğim. Belge gerçek çıktı. Belgenin sahte olduğunu; “Orduyu darbeci gösterme ve iktidar partisi AKP’yi mağdur-mazlum sayma niyeti bulunduğunu, bazı gazetecilerle aydınların bu kötü niyetin aleti yapıldıklarını” yazdım.

Ben bu kez yanıldım.

Aralarında profesörlerin de bulunduğu Adli Tıp uzmanlarının açıklamasına göre, belgeyi Taraf Gazetesi’inde ilk kez yayınlayan genç muhabir Mehmet Baransu’nun haberi doğru çıktı.

Belge sahte değil.

Özür diliyorum.

Bu durumda; orduda darbe ortamı yaratarak halkın seçimle getirdiklerini iktidardan silahla uzaklaştırma eğilimi taşıyanların var olduğunu benim de kabul etmem ve bu niyeti eleştirmem, kınamam gerekiyor.

Siz okurlarım şahitsiniz.

Yıllardır şunu savundum:

Seçimle gelenler!

Seçimle gitmeli!

Hep böyle yazıp durdum.

Değişmiş, dönmüş değilim.

Şu gerekçeyle orduyu savundum: Ankara’da askeri savcılar 12 gün araştırmış, “Bu belge sahtedir” açıklaması yapmışlardı. İstanbul’da sivil savcılar da 46 gün uğraştıktan sonra; “Bu belge sahtedir” demişlerdi. Genelkurmay Başkanı da; “Şu anda elimizde olan hukuki anlamda bir kâğıt parçasıdır” diyerek belgeyi hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek’i korumuştu.

Ben bahane üretemem.

Bahanelere sığınamam.

Bahanelere sığınıp kendimi kurtarma ucuzluğuna giremem, “Beni yanıltan savcılar oldu” diyemem.

Yanıltan savcılar olmadı.

Beni yanıltan şu oldu:

Ergenekon davasından şüpheli avukat Serdar Öztürk’ün bürosundaki masanın çekmecesinde bir belge, ihbar üzerine polis baskını ile bulunmuştu.

Savcıya teslim edilmişti.

5 gün geçmişti.

Adalet yani savcılar; 5 gün içinde bu belgenin doğru olup olmadığını soruşturacak, doğru ise hazırlayanı kulağından yakalayıp “seni darbeci seni...” diye adalete teslim edecek yerde 5 gün sonra bu fotokopi gazeteye sızdırılmıştı.

Pis medya infazı yapılıyordu.

Bu hukuksuzluktu.

Hukuksuzluğu yapanların “yalan söyleyebilecekleri ve sahte belgeyi gerçekmiş gibi sunabilecekleri” yargısına vardım. Devlet ve adalet belgenin gerçekten Albay Dursun Çiçek’in kaleminden çıktığını ispatlayamıyor fakat sahtekârlığı yapanı da bulamıyordu. Bu çelişkili durum da benim “Orduya yıpratama vuruşu yapıyorlar” yargısını güçlendiriyordu.

Şimdi Adli Tıp, “Belge gerçek” diyor.

Ve çok garip bir durum.

Ordunun ismi açıklanmayan subaylarından biri, 2009 Nisan ayından bu yana 6 ay bekledikten sonra orijinal belgeyi Ergenekon savcılarına gönderiyor. Bu subay, 6 ay niçin bekledi? Bu subay, haklı olarak, “Beni ordudan atarlar” diye düşünüp yüzünü saklıyor olabilir fakat niçin zamanlamayı böyle yaptı? Bu soru da önemli fakat benim için ismin ve yüzün saklanıyor olması da “bahane” yapılamaz.

Adli Tıp “Belge gerçek” diyor.

Doğruysa, orduda darbe niyetleri olanlar var. Bunun hesabı sorulmalıdır. Hesabı verilmelidir. Benim kalemim de yine “Unutma! Unutturma!” köşesi açıp “Belge gerçek çıktı, hesap soruldu mu, kaç gün oldu?” diye yazmayı sürdürmeli.

Sürdüreceğim.

Darbeciliği savunamam.

Seçimle gelenler!

Seçimle gitmeli!

Asker askerliğini yapmalı.

Politikacı demokrat olmalı.

Necati Doğru

Vatan

Bizi asıl teslim alan ne (Leyla İpekçi)

Barışın ilk kez bu kadar somutlaştığı şu günlerde bizleri ‘boşuna mı öldük’ hezeyanıyla kışkırtanlar farkında mı: Savundukları ideoloji veya yapmak zorunda oldukları hükümet karşıtlığı yüzünden daha çok kan akıtılmasına razı gelmemizi istiyorlar.

Gerek milliyetçiliğiyle bilinen Bahçeli gibi siyasetçiler, gerekse kimi saygın gazeteciler PKK’ya teslim olduğumuzu söylüyor. Memleketin sekiz PKK’lıya teslim olduğunu söyleyen bu kişileri dinlerken milliyetçiliğin böylesine basit ve sığ hezeyanlara muhtaç olduğunu görmek tuhaf bir ironi oluşturuyor insanda.

90’lı yıllar boyunca Güneydoğu’da yaşanan faili meçhullerin, kimi bombalama olaylarının, yargısız infazların da PKK’yı besleyip büyüten bir ‘devlet içi’ faaliyet olduğu bugün rapor ediliyor. Ancak o vakitler soruşturma isteyenlerin susturulması, imha edilmesi bugün o kadar kolay olmuyor.

Şehit ailelerine, onurlu bir savaş veren evlatlarının yıllarca şerefleriyle şehit olduklarını telkin ettikten sonra, 25 yıldır bitirilemeyen bir savaşın ‘gaddar ve acımasız terör örgütü’ kadar, başka rantçılarının da olduğu ortaya çıktıkça ne oldu peki?

Bitirilemeyen bir savaşta olduğumuzu fark ettik. Sadece kardeş kanına değil, ‘emperyalizmin dayatmaları’na, silah satıcılarına, uyuşturucu kaçakçılarına, ekonomik bağımlılığa, IMF’ye, hukuksuzluğa teslim oluyorduk bu savaşta.

Savaşı bitirecek olanlar bölücülükle suçlanıyor bugün. Savaşanların barışması için, ‘karşı taraf’ın ortaya çıkması gerekiyordu. Şimdi Habur’dan geldiler işte. Onları gördük. Ve çatışma başladı.

Bu kritik süreci basiretle atlatmamız için gayret göstermek yerine süreci baltalamak isteyenlere sormak gerek: PKK ve devlet içinde bu savaşın bitmesini istemeyenlere hep birlikte bir kez daha teslim mi olalım? Bu mu istediğiniz?

DTP lideri Türk’ün, Gül ve Erdoğan’ın, gösterilerin siyasi bir şova dönüşmesi karşısındaki uyarıları elbette çok isabetli. Ama belki de hepimizin bir çeşit otokontrole ihtiyacı var bugünlerde.

CHP’li Mengü, Habur sınır kapısından giriş yapan PKK’lıların pişmanlık belirtmemelerine karşın serbest bırakıldıklarını anımsatıyor ve Ergenekon tutuklusu Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın mı kaçma ihtimali var diye sorabiliyor mesela.

Cumhuriyet’in yaptığı haberde ise Kürt açılımına karşı olmadığını ancak mevcut durumun hukuku zorladığını ifade eden Süheyl Batum, ne ile suçlandığı belirtilmeyen saygın profesörlerin, akademisyenlerin Ergenekon davası kapsamında aylardır cezaevinde tutulduğunu belirtiyor.

“Diğer yandan ise giysileriyle, söylemleriyle çok açık bir biçimde PKK üyesi olduğunu bildiğimiz kişiler, neye dayandırıldığı bilinmeden serbest bırakılıyor” diyor. Ondan daha sert konuşan başka hukukçular da var.

Ergenekon sanıklarının ayrıntılı bir biçimde nelerle suçlandıkları ortada. Haberal’ın, hastanesiyle ilgili SGK müfettişlerinin hazırladığı raporda devleti nasıl bir zarara soktuğu ayrıntılarıyla geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansımıştı.

Ayrıca Halk Bankası’ndan aldığı kredilerle ilgili ve daha birçok başka yolsuzluklarla ilgili oldukça geniş bir soruşturma yürütüldüğü, bu soruşturmanın ne gibi hukuksuzlukları kapsadığı defalarca yazıldı, haber oldu medyada.
Gelen sekiz PKK’lıyla birlikte ‘terör örgütü üyeleri’ olarak anılan Mahmur kampından gelen 26 kişi ise 90’lı yıllarda korucu olmaya zorlanan köyleri küle dönmüş ailelerdendi. Yerlerini yurtlarını bırakarak zorunlu göç etmişlerdi. Haklarında bir soruşturma veya suçlama da yoktu.

Barış için son derece kritik günler geçirirken, böyle kaba toptancılıklar yapmak hukuk kurallarına ve hakkaniyet duygumuza ne kadar uyuyor? Ergenekon sanıklarını böylesine kritik ve iyi niyet gerektiren bir süreçte dilimize dolamak ve kışkırtıcı bir kıyaslama yapmak iyi niyetli bir yaklaşım mıdır?

99’da barış için teslim olmaya dönen PKK’lılar bugünkü kadar büyük bir gösteriye sahne olmamıştı. Çünkü o vakitler barışın devlet ve hükümet kademelerinde bu kadar yaygın bir biçimde istendiğine dair ne bir gösterge vardı ne de faaliyet.

Diyeceksiniz ki, ABD ve konjonktür de bu kadar uygun değildi. İnsan sürece karşı çıkanları gördükçe yine şüpheye düşüyor: Acaba konjonktür dayatıyor olsaydı yine riski göze alırlar mıydı bugünkü gibi? Son on yılda ölenleri bugün yaşatıyor olabilirler miydi?

Bugüne dek hiçbir hükümet barış konusunda somut bir adım atamamışken, bunu yalnızca dış baskılara bağlamak doğru mudur bilmem ama siyasileri bu yönde basiret ve ferasete teşvik etmek yerine, en başından beri hükümeti eleştirmek ne kadar vicdanlı bir yaklaşımdır; anlamak zor.

On bin kişi daha mı onurlu bir biçimde ölsün?

Leyla İpekçi

Taraf

Islak dut (M. Nedim Hazar)

Olayı, 'biz ne demiştik, onlar ne sallamıştı' boyutuna taşımayı sevmem. Çünkü biz de kendimizi biliyoruz, bu ülkeyi babalarının malı gibi zannedip her türlü entrikayı 'meşru' gören müptezeller de kendilerini çok iyi tanıyorlar.

Haktan, hakikatten, vicdandan bahsetmek abes bu nedenle.

Yığıldıkları mevzilerinde uyduruk bir gerçek üretmek ya da gerçeği çarpıtmayı bir hayat tarzı yaptıklarını da tarih biliyor ve yazıyor zaten.

Hangi izbelerde bir araya gelip 'sen şöyle, şuradan saldıracaksın, biz böyle buradan bindireceğiz' türünden taktikler ürettiklerini, olmadı ortada çarpıtacak bir şey yoksa birbirlerini yıkayıp yağlayacaklarını filan da görüyoruz artık.

Sayısal olarak azalsa da mevzilerini koruma uğruna gözlerinin nasıl dönebileceğini de Ergenekon soruşturması tüm çıplaklığıyla gösteriyor zaten.

Hasta ruhların tepesine dikilen kafanın ürettiği paranoyak düşmanlıkları en bayağı yöntemlerle ortaya atıp, sonrasında milleti korku içinde susturacakları psikolojik bir ülke onların tek hayali. Ürettikleri bir milyon imajiner iç ve dış düşman ile yıllar boyu milletin tepesine çökmüşler zira. Çok fazla uzak geçmişe gitmeye bile gerek yok.

'Bilmem ne belgesi' dolayısıyla avaz avaz bağırıp, gerçeği bulandırmak istediklerinde de belirtmiştik. Ha diyelim ki biz bu gerçeğin gerçekliğinden emin olmamalıyız, peki nasıl oluyor da siz gerçek olmadığından bu kadar emin olabiliyorsunuz?

Ergenekon'un kızıl, sert ve yumuşak tosuncukları her ortamda üfledikçe salladılar, salladıkça üflediler. 'Yok efendim sahte belge yapmak kolaymış da, yok isterseniz biz de yapalım da' bir sürü zırva. Oysa 28 Şubat'ın üzerinden daha bin yıl filan geçmedi. Bu tür belgeleri üretenler de, onu gazetelerinde, televizyonlarında yayınlayanlar da hâlâ hayatta. Gerçi muazzam bir pişkinlikle hâlâ eski saz ile eski türkülerini söylemeye devam etmeye çabalıyorlar ama nafile. Mutlak gerçeğin böylesine ezici bir yönü vardır. Bir gün çıkıyor karşınıza ve ıslak bir zemheri yeli gibi suratınıza iniyor. Ha, pişkinliğin, utanmazlığın zirvesi belli de olmadığı için buna anlamazdan, görmezden geldiklerini/geleceklerini de çok iyi biliyor bu millet.

Normal bir ülkede bunlar yaşansa yer yerinden oynayacakken, arsız bir pişkinlikle susmak, topu başka sahaya atmaya çalışmak bunların ortak karakteristiği. Dün 28 Şubat'ta da böyle yaptılar, 27 Nisan'da da, 26 Haziran'da da. Şimdi en azından susarak olayı geçiştirmeyi deniyorlar.

Fakat böyle yağmanın olmayacağını da bilmeliler. Zaten onları kudurtan, akıllarını dumura uğratan şey de bu.

Gerçek ile paranoyak göz arasındaki fark en son ne zaman bu kadar büyüktü inanın hatırlamıyorum. Siyasisinden medyasına, askerinden güdümlü sivil toplumcusuna kadar bazı kesimlerin gerçeği bu kadar farklı algılamasının nedenini iyi araştırmak lazım. Nasıl bir algı ki bu, topraktan fışkıran binlerce mermiyi, bombayı, tüfeği, topu, tabancayı 'av tüfeği' olarak görebiliyor? Nasıl bir ruh halidir ki, suikast planları eşliğinde ele geçirilen LAW silahlarını 'boru' diye küçümseyebiliyor? Ve bu nasıl marazi bir özgüvendir ki, meşru hükümeti ve halkın bizzat kendisini düşman olarak görüp, kendince strateji üretmeyi salık veren andıçları 'Kâğıt parçası, sahte' diye yaftalayabiliyor.

İlk gün ne dediysek o; bu belgeyi kim üretmişse ortaya çıkarmak lazım. Sadece çıkarmak yetmez tabii, neyse kanunlar çerçevesinde gereken ceza verilmeli. Ki gerçeğin mutlaka ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğunu da hatırlatmıştık. İstediğiniz kadar imha etseniz de, format atsanız da, ayakçılarınızla dezenformasyon yapsanız da ortaya çıkar gerçek. Ve ıslak olsa da dut, bülbülü susturuyor bir şekilde!

M. Nedim Hazar

Zaman

Ya istifa ya özür (Ekrem Dumanlı)

Son yılların en hararetli tartışması hiç şüphesiz 'AKP ve Gülen'i Bitirme Planı' diye manşet yapılan belgedir. 12 Haziran'dan bu yana Türkiye bu belgeyi tartışıyor. İlk defa Taraf Gazetesi'nin yayınladığı habere göre TSK bünyesinde çalışma yapan bir grup AK Parti ile ilgili 'kirli tezgâh' hazırlamıştı.

Bu tezgâha göre bazı komplolar kurulacak ve iktidar partisi halkın gözünden düşürülecekti. AK Parti'nin bölünüyor görünmesi için parti içinden 'ajan' ayarlanacaktı mesela. Hedefin diğer ucunda ise 'Fethullah Gülen hareketi' bulunuyordu. Zayıf karakterli bazı kişilerin televizyonlara çıkarak Gülen hakkında karalama kampanyası yapması planlanmıştı. Dinî kisveli bazı kişilerin 'hazırda bekletildiği' ifade ediliyordu. Daha korkuncu, Ergenekon zanlısında yakalanan bu belgeye göre 'ışık evler' diye belirtilecek bazı öğrenci evlerinde 'silah ve mühimmat bulunması temin edilecek'ti. Korkunç bir şey! Devlet milyonlarca insanın oy verdiği bir partiye ve gönül verdiği bir sivil toplum hareketine tuzak kurabilir mi? Ele geçen belgeye göre evet!

Ne var ki belge üzerine fırtınalar kopartıldı. Ta ki hafta içindeki gelişmeye kadar. Türkiye, şok bir haberle sarsıldı. İddiaya göre fotokopisi üzerine aylardır tartıştığımız 'AKP ve Gülen'i Bitirme Planı'nın aslı savcılığa ulaşmıştı. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara ulaşan belgenin orijinali kriminal incelemeye alınmış ve altındaki ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek'e ait olduğu tespit edilmişti. Bir ihbar mektubuyla ulaştırılan belgenin aslını gönderen subay 'Her şey imha edildi, ancak bunu kurtarabildim.' diyordu. İşte bu, Türk demokrasisi için tam bir dönüm noktasıdır. Sadece Türk demokrasisi değil, Türk basını için de bir dönüm noktasıdır. Neden mi?

Bahsi geçen belgenin fotokopisi Ergenekon kapsamı içinde tutuklanan avukat Serdar Öztürk'ün bürosunda ele geçirilmişti. Öztürk, emekli bir üsteğmendi. Öztürk bu belgenin avukatlık ofisine polisler tarafından konulduğunu iddia etti. Bizim medyanın bir bölümü bunun üstüne balıklama atladı. Hal böyle olunca baskını düzenleyen emniyet yetkilileri daha kapıyı açmadan başlayan ve sanık avukatının gözetiminde yapılan kamera çekimlerini ortaya koydu. Her halükarda Ergenekon'u destekleyenlerin kolu kanadı kırılmış oldu.

'HATA YAPMIŞIZ' DİYEN GAZETECİLERE İHTİYAÇ VAR

Belgenin ortaya çıkmasından 3 gün sonra askerî savcılık bir hukuk skandalına imza attı. Bahsi geçen belgenin henüz ellerine geçmediğini ifade eden askerî savcılık belgenin sahte olduğunu açıkladı. Komik ama acı bir teşebbüstü bu. Zira belgenin sahte olduğu beyan edilirken 'TSK'da hazırlanmadığı kanaatine varıldı' deniyordu. Askerî savcılık görmediği belge üzerine nasıl bir kanaate varmış olabilirdi ki! Her neyse... Buna da balıklama atladı bizim medyanın bir bölümü. Dolayısıyla çuvalladı...

Bütün bunlar yaşanırken belge üzerinde oynama olup olmadığına dair bir takım bilimsel incelemeler yapıldı. Bütün incelemeler belgede imzası bulunan Albay Çiçek'in imzasıyla aynı olduğunu ortaya koyuyordu. Albay, askerî yetkililer tarafından sivil mahkemeye verilmedi. Buradaki direnç TSK'ya olan güveni sarsıyordu ama ya bunun farkına varılamıyordu ya da gizlenen bir gerçek vardı. Sonunda Albay mecbur kalıp mahkemeye geldi. Albay Çiçek askerî savcılıkta yepyeni bir imza atmış, bahsi geçen belgedeki imzanın kendine ait olmadığını iddia etmişti. Sivil savcılar kendisine ait 20 imzayı ortaya koyunca Albay'ın 'Adaleti yanıltma suçu' işlediği de ortaya çıkıyordu. Albay, imzasını sadece bir kere o da askerî savcılıkta değiştirmişti. Bu bile başlı başına skandaldı. Ortada sadece etik bir sorun yoktu; aynı zamanda hukuken suç sayılan bir eylem gerçekleştirilmişti...

Eldeki belgelere göre tutuklanması istendi ve tutuklandı. Ancak İstanbul Başsavcılığı şüpheli bir şekilde son dakikada bir nöbetçi hâkim atadı ve Dursun Çiçek 24 saati dolmadan serbest bırakıldı. Ortada müthiş bir telaş vardı. Tutuklanışını dikkate almayan birileri 'tutuksuz yargılanmayı' beraat kararı gibi sundu. Bunu medya yaptı. Kimden teşvik gördü, kime yaranmak istedi bilemem; ama bu yaklaşım ya hukuk terimlerinden habersiz olmanın ifadesiydi ya da kasıtlı bir aklama hareketinin bir parçasıydı. Bunun ölçüsü o kadar kaçtı ki bazen koca koca haber kanalları (maalesef en çok da NTV gibi önemli bir kanal) 'kirli tezgâh'ı 'İrtica ile mücadele belgesi' diye anonsladı. Sanırsınız TSK irtica ile mücadele etmek için belge hazırlamış, bunun üzerine bu belgeyi hazırlayanlar üzerine baskı kurulmuş. Oysa durum çok vahimdi; devletin millete tuzak kurması gibi ağır bir itham vardı ortada...

Bu arada akredite edilmiş gazetecilerle yapılan Genelkurmay toplantılarında bu belge ile ilgili atıp tutmalar oldu. Askerî savcılığın konuyu 'Bu belgeyi kim sızdırdıysa yakalayın' şeklinde komik formülüne çanak tuttu medya. Tamam; sızdıranı da bulsunlar; ancak bu belgenin hesabını vermek zorunda olanlar önce hesap vermeli ki sızdıranın cezaya çarptırılmasının da bir manası olsun. Akredite olmanın dayanılmaz ağırlığı içinde kaleme sarılan bazı köşe yazarları oldu. Hatta birileri ısrarla benim ve Star Gazetesi genel yayın yönetmeninin adını vererek (daha açıkçası hedef göstererek) sanki belge aklanmış, paklanmış gibi mangalda kül bırakmadı. Belgenin aslı ortaya çıkınca yüzleri kızardı mı bilemiyorum; ama tarih huzurunda çok zor bir duruma düştüklerinden şüphem yok...

Bu belge ortaya çıktığından beri siyaset ağır bir sınavdan geçti. Ergenekon avukatlığını yapan bir partinin bu belgenin aslı çıktığında halktan özür dilemesi gerekmiyor mu? CHP özür dilemeli. Sadece CHP değil, onca kriminal raporu dikkate almayarak sadece askerî kaynakların yönlendirmesine boyun eğerek haber ve köşe yazanların bu millete özür borcu var. Kaçacak yer kalmadığında 'soruşturmanın gizliliği' deyip meslektaşlarını savcılara şikâyet eden bazı meslek erbabının da özür dilemesi gerekir. Zira hem gerçeğin en can alıcı kısmını yazmayarak malum plana örtülü bir destek verdiler hem de bunu yazan meslektaşlarını hedef göstermeyi elden bırakmadılar. 'Her şey imha edildi ancak bunu kurtarabildim.' diyerek hukukun üstünlüğüne vurgu yapan şerefli Türk subayı son anda tarihe yanlış bir not düşülmesine engel olmuş. Son anda 'bu konuda hata yapmışız' diyecek şerefli gazetecilere de ihtiyaç olduğu kesin...

Genelkurmay Başkanı şimdi ne yapacak?

Sebebini kimse bilmiyor; ancak bu belgenin ortaya çıktığı andan itibaren Genelkurmay Başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ, bunun doğru olmadığına inanıyor ve bunu kamuoyuyla paylaşıyor. Bu bir yönetici için çok büyük bir risktir; hele bu yönetici 2 bin yıllık bir ordunun başındaysa... 'Ya doğruysa' deyip araştırması gerektiği halde; hatta hukuken bu konuda kendisine sorumluluklar düştüğü halde ta işin başında kestirip atması ya bilgilendirme hatası olduğunu ya da bu krizin Genelkurmay Başkanı tarafından yanlış yönetildiğini akla getiriyor. Üstelik Başbakan'ın bu konuya verdiği önemi bile bile bu yola girdi Başbuğ. AK Parti'nin sivil yargıya müracaat ederek inceleme başlatmasına rağmen tartışılan belgeye ısrarla 'Kâğıt parçası' diyerek tereddütsüz bir reddetme yolunu seçti.

Daha da kötüsü, devletin genetik kodlarını zorlayarak teamüle aykırı hareket etti Sayın Başbuğ. Nedir teamül? Bir devlet yetkilisi hakkında bir şüphe oluşursa o kişi hemen açığa alınır ve 'soruşturmanın selameti açısından' denerek kamuoyunun tepkisi göğüslenmiş olur. Bu, idari bir soruşturmadır; adli soruşturmanın seyri başkadır. Türkiye'nin bir ucunda bir okul müdürü hakkında bile ciddi bir iddia ortaya atılsa aynen böyle yapılır. Önce geçici olarak işten el çektirilir. Daha sonra bir müfettiş gönderilerek durum netliğe kavuşturulur. Bu arada da kamu vicdanının zedelenmemesi sağlanır. Genelkurmay Başkanlığı öyle yapmadı. Türkiye'yi ayağa kaldıran belgede imza sahibi olmakla suçlanan hatta önce tutuklanıp sonra şaibeli bir şekilde 'tutuksuz yargılanması'na karar verilen Albay'ın işine devam etmesini sağladı. Yani açığa bile almadı. Aslında benzer olaylarda da Genelkurmay böyle yapıyor. Ama yanlış. Çünkü hakkında ağır ithamlar bulunan kişilere sivil hayatta nasıl bir hukuki süreç uygulanıyorsa asker kişilere de aynı sürecin işletilmesi gerekir. Aksi takdirde zanlıların korunup kollandığına dair çok ciddi endişeler ve şüpheler oluşur. Cumartesi günü TSK tarafından yapılan açıklama da bu endişe ve şüpheleri artırıyor.

Şimdi belgenin gerçeği elde olduğuna göre Başbuğ'un ne yapacağı önemli. Bu ülke bir muz cumhuriyeti olmadığına göre Genelkurmay Başkanı'nın hukuki sürece riayet etmesi şart. Aslında belgenin aslı ortaya çıktığına göre Başbuğ'un bu belgede başka yetkililerin de adının geçip geçmediğini söylemesi gerekiyor. Çünkü fotokopisi tartışılırken ısrarla şöyle diyordu bazı uzmanlar: 'Bu iş sadece bir albayın tek başına yapabileceği bir şey değil.' Manzaranın tamamı karşımıza çıktığında Başbuğ'un durumu da net anlaşılacaktır.

Ekrem Dumanlı

Zaman

Darbecilikle Mücadele Eylem Planı (Hakan Albayrak)

AK Parti Hükümeti'nin türlü çeşit manipülasyon, provokasyon ve sabotajlarla yıkılmasına, Gülen Cemaati'nin de aynı şekilde bitirilmesine ilişkin terörist eylem planı belgesinin ıslak imzalı orijinali nihayet ortaya çıkmış...

Adli Tıp, Genelkurmay Harekat Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğü antetli “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinin altındaki imzanın Albay Dursun Çiçek'e ait olduğunu teyit etmiş...

Çiçek'e ısrarla sahip çıka gelen Genelkurmay Başkanlığı, bu iddialar üzerine, “Hukuk devletinde her şeyin yasalara uygun olarak yürütülmesine hiçbir kimsenin ve hiçbir kurumun itirazı olamaz” demekle beraber, haberi 'patlatan' basına yüklenmekten de geri durmadı tabii.

Başbakan Erdoğan ise şunları söylemekle yetindi:

“Türkiye'yi, Türkiye Cumhuriyeti devletini biz bu tür olaylara mahkum etmemeliyiz ve bu tür olaylarla da devletimizi lekeletmemeliyiz. Devletin üzerinde herhangi bir lekelenmeye de müsaade etmeyiz. Kaldı ki Türk Silahlı Kuvvetleri zaten böyle bir gölgelenmeyi kabullenmez, böyle bir lekeyi kabullenmez.”

Soru:

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin böyle bir gölgelenmeyi ve lekelenmeyi kabullenmesi mümkün değilse, generaller 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan için neden hâlâ özür dilemediler?

Bir soru daha:

Terörist eylem planı belgesinin Genelkurmay Harekat Başkanlığı'na ait olduğu kesinlik kazanırsa hükümet ne yapacak?

Diyelim ki Albay Dursun Çiçek hapse girdi ve Genelkurmay'dan “Suçlu bulunmuş ve konu kapanmıştır” gibi bir açıklama yapıldı…

Hükümet, “Kurumları daha fazla yıpratmanın alemi yok” deyip geçecek mi?

İnşaallah öyle olmaz.

Kurumların (hem askeri hem sivil) yıpranmasını kaçınılmaz kılan statükoyu radikal bir şekilde değiştirmek lazım.

Genelkurmay'ın resmi bir biriminde hükümet ve sivil topluma karşı terörist eylemler planlanabiliyor ve bu planlar resmi bir belgeye dökülebiliyorsa, darbeciler bu kadar pervasız davranabiliyorsa, pervasızlığın bu kadarına imkân tanıyan bir yapı varsa o kurumda, sorun kurumsal ve yapısaldır, çözümü de kurumsal ve yapısal olmak zorundadır.

Millet iradesini temsil eden Meclis'in ve Hükümet'in otoritesini garanti altına almak ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin darbe planları / darbe söylentileri ile yıpranmasını önlemek için;

1. Vaktiyle darbelerde kullanılmak üzere başkentte konuşlandırılan zırhlı birlikler en başta olmak üzere bütün askeri birlikler (yabancı devlet adamlarını karşılayacak sembolik bir 'tören birliği' hariç) başkent ve çevresinden uzaklaştırılmalı.

2. Anayasa ve TSK İç Hizmet Kanunu'nda ordunun 'durumdan vazife' çıkarabileceği şeklinde yorumlanabilen düzenlemeler değiştirilmeli.

3. Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmalı. Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı, Milli Savunma Bakanlığı binasında mesai yapmalı.

4. Kâğıt üzerince İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma, gerçekten de İçişleri Bakanlığı'na bağlanmalı. Jandarma Genel Komutanı, İçişleri Bakanlığı binasında mesai yapmalı. Jandarma bünyesindeki bütün komutan atamalarında son söz İçişleri Bakanı'nın olmalı.

5. İsimleri darbe söylentilerine karışan subaylar Savunma Bakanı tarafından 'kızağa' çekilebilmeli ve bunların soruşturulması / yargılanması kolaylaştırılmalı.

6. Bütün üst düzey askeri yetkililerin atamalarında 'sivil otoriteye tam bağlılık' şartı aranmalı, bu şartı yerine getirmesi kuşkulu görünen subaylar sivil otorite tarafından rahatlıkla veto edilebilmeli.

7. Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulu kararı ile görevden alınabilmeli.

8. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Savunma Bakanlığı'nın özel yetiştirilmiş müfettişleri istedikleri zaman istedikleri askeri birimi denetleyebilmeli.

9. Başbakan, siyasetin “s”sini telaffuz eden –veya astlarının telaffuz etmesine göz yuman- bir genelkurmay başkanına derhal telefon açıp “İki saat içinde istifanızı bekliyorum” demeli ve bunu kamuoyuna da anında duyurmalı.

10. Bundan sonra göreve gelecek ilk genelkurmay başkanı, askeri darbeler / müdahaleler / muhtıralar için TSK adına milletten özür dilemeli ve bütün darbecileri eşkıya diye anmalı. Bunu taahhüt etmeyen kimse genelkurmay başkanı yapılmamalı.

Bunları yapmak için “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın gerçek olup olmadığını beklemeye bile gerek yok.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan gerçekleri yeter de artar bile!

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Bu böyle kalamaz (Ahmet Altan)

Bizim yayımladığımız “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”, Genelkurmay Karargâhı’nda birilerinin hükümeti devirmeyi planladığını gösteriyordu.

Genelkurmay Başkanı, televizyon kameralarının önüne geçip, bu belgenin gerçek olmadığını, “kâğıt parçası” olduğunu, böyle bir planın hazırlandığına dair hiçbir kanıt bulamadıklarını söyledi.

Ya yalan söylüyordu.

Ya da karargâhında olup bitenler hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi.

O planın “gerçek” olduğunu bilen astları onu düpedüz kandırmıştı.

Genelkurmay Başkanı, “bu tür hazırlıklar olduğunu saptadıklarında gereğini yapacaklarını” da açıkladı.

Türk medyasının önemli bir kısmı Genelkurmay Başkanı’nın sözlerine inanmayı tercih etti.

O dönemde bizim gazete hakkında çıkan yazıların, iftiraların, karalamaların haddi hesabı yoktu.

Genelkurmay Başkanı da dahil hepsi, bu saldırılarına dayanak olarak belgenin “fotokopi” oluşunu gösteriyorlardı.

Bu planı hazırlayan Albay Dursun Çiçek’in “ıslak imzasını” taşıyan orijinal belge ortaya çıkmadıkça bu plan hakkında bir işlem yapılamayacağını söylüyorlardı.

Şimdi orijinal belge ortaya çıktı.

Altında Çiçek’in ıslak imzası var.

Ve, o belge savcıların elinde.

Artık herkes Albay Çiçek’in o planı yazdığını biliyor.

O planın suç olduğunu da biliyor.

Bilmediğimiz, o planın hazırlanması için kimin emir verdiği.

Emri kim verdi?

Bizzat Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un emriyle mi hazırlandı o belge?

Yoksa, Genelkurmay Başkanı’nı haberdar etmeden “hükümeti devirecek” bir planın hazırlanmasını başka bir general mi emretti?

Bu planın hazırlanmasını kim emrettiyse, o suç işledi.

Üstü örtülüp geçiştirilebilecek bir olay değil bu.

Mutlaka araştırılması gereken tehlikeli bir planla karşı karşıyayız.

Bu ülkede darbeleri, darbe hazırlıklarını önlemek için bu işin sonuna kadar üstüne gitmek zorundayız.

Sadece darbeleri önlemek için de değil...

Yalanı, bu ordunun içinden çıkartmak, orduyu kendi halkına karşı dürüst kılmak için de yapmalıyız bunu.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan dün akşam yapılan açıklama bizim generallerin buna niyeti olmadığını gösteriyor.

Onlar hâlâ medyayı suçlamayı sürdürüyorlar.

Genelkurmay Başkanlığı’nda bir darbe planı hazırlanıyor, bu plan ortaya çıkıyor, bu planın orijinali bir ihbar mektubuyla savcılığa gönderiliyor ve generaller “bu ihbar mektubunun niye medyada yayınladığını”, haberi veren gazetelerin “ölçü ve duyarlılık derecelerini” dert ediyorlar kendilerine.

Darbe planıyla, hazırlanan belgeyle ilgili tek satır yok.

Bu planın gerçek olduğunun kanıtlanması üzerine ne yapacaklarına dair hiçbir şey söylemiyorlar.

Asıl söylemeleri gereken bu halbuki.

Bu planın hazırlanmasını kim emretti, ordunun açıklaması gereken bu.

Onlar hiç oralı değiller.

Gazetelerin “duyarlılığıyla” uğraşıyorlar.

Hiç üzülmesiler bunun için, darbe planının orijinalinin gazetelere yansımasına baktıklarında, gerçeğe “duyarlılığın” epey düşük, Genelkurmay’a duyarlılığın epey fazla olduğunu görecekler.

Bırakın medyayı generaller.

Siz bize gerçeği söyleyin.

Yalana, saptırmaya, tehdide yer vermeden açıkça, dürüstçe gerçeği söyleyin.

Bu planın hazırlanması için kim emir verdi?

Emri veren ya da verenler hakkında nasıl işlemler yapılacak, bize bunu söyleyin.

Niye Genelkurmay’da hâlâ darbe planları yapılıyor, bize bunu anlatın.

Neden bu belgenin gerçek olduğunu, bir ihbar mektubu bunu ortaya çıkarana kadar anlayamadınız, ondan söz edin.

Planı hazırlayan Albay “hazırlamadım” diye yalan söylediğinde siz ve savcılarınız ona nasıl hemen inandınız, bunu açıklayın.

Bu olayı, böyle tuhaf açıklamalarla geçiştiremezsiniz.

Genelkurmay suçüstü yakalandı.

Şimdi bu “suçun” hesabını verin.

Ahmet Altan

Taraf

25 Ekim 2009 Pazar

Osmanlı kurşun sıkanı da, yiyeni de aynı türbede yatırdı (Mustafa Armağan)

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nin Vezneciler kapısından girerken sağ tarafta bir 17. yüzyıl türbesi göze çarpar. Burası kitaplarda, bir zamanlar Anadolu'yu kasıp kavurmuş Celali isyanlarını acımasızca bastıran Kuyucu Murad Paşa'nın türbesi diye geçer.

Ancak içinde bir "paşa" daha gömülüdür ki, onu çoğu kimse bilmez. Bu mezar, bir zamanlar Kuyucu Murad Paşa'nın bastırdığı isyanı küllerinden diriltmiş olan Abaza Mehmed Paşa'ya aittir.

Peki nasıl olmuştur da Osmanlı devlet aklı, isyanı bastıran, aynı zamanda sadrazam da olan "paşa" ile yıllar yılı onca kan dökülmesine sebebiyet veren "paşa"yı aynı türbenin içine gömmekte sakınca görmemiştir? En önemlisi de, bugün bize çok ters ve uzak gelen bu tavrın açıklaması nedir?

Sır, aslında zamanın hafızamıza oynadığı oyunda yatıyor. Biz geçmişte yaşanmış olayları kaçınılmaz bir şekilde bugünün algı kadrosu içinde anlamaya çalışırız. Oysa kafamıza göre sahaya çıkarttığımız "onbir" ile tarihteki maç kadrosunun ilgisi yoktur. Geçmiş hakkındaki bilgimizin tarih sahasında tel tel dökülmesi bundandır.

İşte birilerinin canını sıkan Mümtaz'er Türköne'nin "Osmanlı Öcalan'ı paşa yapar, maaşa bağlardı" cümlesini de bu doğrultuda anlamamız gerekir. Tarihteki olayları bugüne aynen taşıyamayacağımızı aziz dostum Türköne benden iyi bilir. Burada söylemek istediği, Osmanlı'nın meseleye bizden daha geniş bir açıdan baktığı, isyancı ile pazarlıktan, hele onu affetmekten korkmadığı, bunun da kendisine olan güveninden geldiğidir ki, haklı. İşte o türbe Osmanlı'nın ne denli farklı düşündüğünü gösteren yeterince çarpıcı bir örnek değil mi?

Önce bundan yaklaşık 400 yıl önce yaşamış Abaza Mehmed Paşa'nın hikâyesine göz atalım.

İsyankâr bir ruha sahip midir bilmiyoruz ama isyan etmeyi, kendisine kapılandığı Halep'i yöneten Canboladoğullarından öğrenmiş olmalı. Osmanlı yönetimine ecel terleri döktüren Canboladoğlu Hüseyin ve kardeşi Ali paşaların yanında stajını tamamladıktan sonra bir baskında Osmanlı'ya esir düşer. Kendisini yakalatan Kuyucu Murad Paşa tam onu idama gönderecekken Yeniçeri Ağası Halil sayesinde kurtulur. İlk affedilişidir bu. Artık Halil Ağa'nın adamıdır. Şansa bakın ki, Halil Ağa bir süre sonra sadrazamlığa yükselir, böylece Abaza Mehmed de birdenbire kendisini Maraş Beylerbeyiliği'nde bulur.

"Zaptiyenin iyisi eşkıyadan çıkar" sözünü düstur bellemiş olan Osmanlı yönetim aygıtı, bir asiyi beylerbeyilikle ödüllendirmiştir. Üstelik "Genç Osman"ın Polonya seferine de birlikleriyle katılır, gösterdiği başarı üzerine bu defa Erzurum Beylerbeyiliği'ne getirilir. Sayesinde önemli yerlere geldiği Sultan Osman'a büyük ümitler bağlamış, onu çok sevmiştir. Ancak 1622'de hakikaten genç yaşında öldürülünce Abaza Paşa'nın dadaşlığı tutar ve sultanın intikamını almak için Erzurum'da yeniçerilere saldırarak korkunç isyanın fitilini ateşler. Bir vali, merkezî yönetime isyan etmiştir.

Derken İstanbul'dan giden komutanları şehre sokmaz. Bir beylik kurmuştur adeta Erzurum'da. Vergi salar, asker toplar. Maraş ve Sivas'ı alır. Ankara'nın üzerine yürür. Yakalattığı yeniçerilerin tabanlarına nal çaktırmak gibi lüzumsuz zulümlerle kendince padişahın intikamını alır. Bu arada üzerine gönderilen iki sadrazamın ordusunu yenilgiye uğratır. Üçüncüsü olan Hüsrev Paşa, en tedbirlisi çıkar. Sadrazam, 1628 yazında kuşattığı Erzurum'u ablukaya alır. Abaza Paşa bakar ki kurtuluş yok, af diler, teslim olur.

Osmanlı, büyüklük göstererek ikinci kez affeder kendisini. İstanbul'a geldiğinde zafer alayına, sanki zafer kazanmış gibi bölüklerinin başında katılır. Yakışıklıdır, süslü giyinmeyi sever, bu yüzden İstanbul'da "Abaza Paşa kesimi" giyinmek moda olur. Sultanahmet Meydanı'nda Erzurumlu askerleriyle İstanbullular cirit oynar, Padişah IV. Murad keyifle seyreder İbrahim Paşa Sarayı'nın balkonundan. Ardından huzuruna kabul eder. Şaşıracaksınız belki ama bu kez isyancımızı Bosna Beylerbeyiliği'yle ödüllendirir.

Bu sırada Polonya sınırlarına akınlarda bulunur. Başarılarından dolayı vezirlik rütbesi verilir. Artık Osmanlı yönetim aygıtının zirvesindedir. Üstelik kıvrak zekâsıyla padişahın gözünü de doldurmuş, danışmanı olup saraya girmiştir. Hatta padişahın huzuruna kılıcıyla çıkma ayrılacağına bile ermiştir.

Ne var ki, günün birinde talihi tersine döner. Birileri Anadolu'ya geçip fitne ateşini yeniden yakacağını fısıldamışlardır padişahın kulağına. Ermenilerden rüşvet aldığı dedikoduları da cabası.

"Saray tekinsiz yerdir" derler. IV. Murad bir gece Abaza Paşa'yı sessiz sedasız konağından aldırıp Çinili Köşk'e getirtir ve kimsecikler duymadan boğdurur. Cesedi de bir zamanlar kendisine kurşun sıktığı Kuyucu Murad Paşa'nın türbesine gömülür. Tarih 24 Ağustos 1634'tür.

Osmanlı asileri affeder, ödüllendirir, hatta Abaza Paşa'nın yeğeni olan İbşir Mustafa Paşa örneğinde gördüğümüz gibi, asileri sadrazamlığa kadar yükseltir, ancak kimsenin yaptığını da yanına kâr olarak bırakmazdı. Tam her şey unutuldu derken, günün birinde sessiz sedasız yağlı bir ip dolanırdı gafilin boğazına. Sonra da kendisine "paşalık ırzı" verdiği için götürülür, kendisine kurşun sıktığı sadrazamın türbesine gömülürdü.

Anlıyor muyuz Osmanlı'yı?

Mustafa Armağan

Zaman

24 Ekim 2009 Cumartesi

Kavramla değil, resimle düşünmek! (Dücane Cündioğlu)

İlk sahne...

Gerçekte, son sahne...

Hüzün dolu gözler...

Bir kadın,

VE bir ölüm...

* * *

Mick Davis'in 'Modigliani' (2004) adlı filminin girişi...

Unutulmaz bir giriş...

Unutulmaz bir melodi...

Modigliani'yi Andy Garcia, Jeanne'ı ise Elsa Zylberstein oynamıştı. Filmin seyirciyi kalbinden kavrayan müzikleri ise Guy Farley'e aitti.

Girişini unutamadığım filmlerden... melodisini, hüznünü, hikâyesini...

Batmak üzere yola çıktığı sırada, güneşin, karanlıklar içinde bıraktığı çaresiz gözlerin hüzünlü hikâyesini...

* * *

Yağmurlu bir Paris akşamı...

Chatelet'den çıktım ve uzunca bir yürüyüşten sonra eski bir apartmanın önüne geldim.

Panthéon'un arka sokaklarında, sevimsiz bir apartmanın...

Karnında çocuğuyla, Jeanne'ın, kendisini beşinci kattan boşluğa bıraktığı o meş'um apartmanın...

Jeanne Hébuterne'nün...

Amadeo Modigliani'nin bahtsız eşinin...

* * *

Genç ressam, uçlarda gezinmenin bedelini sadece kendisi ödememiş, sevdiklerine de ödetmişti.

Ölümüne bir hayattı onunkisi. Öyle ki, 24 Ocak 1920'de, bir hastahanede hayata gözlerini yumduğunda, henüz 35 yaşındaydı.

Zavallı Jeanne, bu ayrılık acısına dayanamamış ve ertesi gün intihar etmişti.

Şimdi, o evin önündeydim.

Jeanne'nın, beşinci katından hüzünle kendisini boşluğa bıraktığı o evin önünde...

Bana sorarsanız, o ilk sahnenin içinde...

Gerçekte, son sahnenin...

* * *

İki haftadır İstanbul'dan uzaklardayım; şehrimden...

Aklımca, eksiklerimi tamamlıyorum.

Önce Berlin...

Bir dostu, Hegel ve Fichte'nin mezarlarına götürdüm. Ve sonra, iki adım ötede bulunan Bertolt Brecht'le eşi Helene Weigel'ın mezarlarına... Hemen evlerinin yanıbaşında...

Evin bahçesi at kestaneleriyle doluydu. Misafirim, "Bunlar yatak altına konulursa sırt ağrısı filan kalmaz" dedi ve şevkle çantasını at kestaneleriyle doldurdu.

Derken, Humbold kardeşlerin aile mezarlığına da gittik... Alexander Humbold ile Wilhelm Humbold'un... Biri devlet adamı ve seyyah, diğeriyse büyük bir dilci...

Bu iki bilimadamının Berlin Akademisi'nin girişindeki heykellerini çok kişi bilir ama mezarlarının yerini bilen pek yoktur.

Bazılarına tuhaf gelebilir, mezarlığın içinde bulunduğu büyükçe bahçeden hatıra olarak birkaç ayva aldık. Ne ki göz hakkıdır demedik, yardım kutusuna gönüllüce birkaç kuruş bırakmayı da ihmal etmedik.

* * *

Yolculuğumun sebeplerinden biri de Prag'dı. Hüzünlü günlerimin ortağı Kafka'nın yurdu... Kafka'nın dünyası...

Doğduğu, büyüdüğü, oturduğu evler... soluk alıp verdiği Prag...

Prag, hakikaten küf kokan bir şehir. Çünkü Kafka'yı hasta eden şehir...

VE Kafka'nın mezarı...

(Mezarlıkları severim. Mezarlıklarını tanımadığım bir şehri tanımış kabul etmem kendimi. Kimsenin kuşkusu olmasın, bir şehrin büyüklüğü, bağrında misafir ettiklerinin büyüklüğü nisbetindedir.)

Kafka haklıydı. Prag, insanı bir anda böcekleştiriveriyor.

Yoksulluk ve yüksek kültür, ancak bu kadar yakışır bir şehre!

* * *

— "Benim bir tasavvurum olmadı, ben sadece bir resim/bir suret aracılığıyla düşündüm." (Je n'ai pas eu d'idée, je n'ai pensé qu'à une image!)

Resmin filozofudur René Magritte...

Evi Brüksel'de. (Meraklıları bilir, geçen ay soyulmuştu.)

Tabii ki müzesi de...

Bu gezide, ayrıntılarını ikmal etmek istediğim ikinci isim Magritte'ti.

Brüksel'in Güzel Sanatlar Müzesi'ni de plana dahil edince (Flaman ressamları, bilhassa Rubens'ler bakımından) çektiğim zahmetlere değdi. (En büyük sürpriz, David'in tablosuydu: Marat'nın Ölümü)

İnkâra kalkışmayınız, sizi sadece deneyimlere istinaden iknâ edebilirim:

Sürrealizm realizmdir!

* * *

Yolculuğumun son etabında Madrid vardı. Madrid demek, benim için biraz da Prado Müzesi demekti. Dünyanın en zengin pinokotek'lerinden biridir Prado. Kimler yok ki? El Greco, Velasquez, Ribera, Dürer, Raphael, Titziano, Tintoretto, Verones, Bruegel, Bosch...

Modern sanatın ustalarını ziyaret de ihmal edilemezdi. Empresyonistler ve bilhassa Picasso, Dali ve Miro...

Hâl böyle olunca, hem Thyssen Bornemisza, hem de Museo Nacional Centro de Arte Reine Sophia fethin sınırları içine alındı.

Heyecanlarımı biriktiriyorum, merak etmeyiniz, onları ilk fırsatta dostlar meclisine getireceğim.

* * *

Bu satırları alelacele Paris'ten yazıyorum. Bir sergide yaşlı Bruegel'in "Bethlehem Katliamı" tablosunun önünde bir ömür geçirdikten sonra, kalkıp geldiğim o meş'um evin önünden...

Jeanne'nın kendini boşluğa bıraktığı evin tam karşısından...

Duvarın dibinden...

Hüzünle...

Not: 27 Ekim 2009 Salı günü saat 18.00'de, Taksim-Tünel'de, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde Metafizik Soruşturmalar başlıyor. İlk ders, ilk hüzün ve dalından düşen ilk yaprak. Asırlar sonra.

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

Gerilla giysilerine kurban edilmemesi gereken gerçek (Hakan Albayrak)

Tamam, gerilla giysileriyle geldiler, zafer işareti yaparak geldiler, "önderliğe" saygılarını sunarak geldiler, ama sonuçta geldiler işte. Silahlarını bırakıp da öyle geldiler.

PKK'lıların geliş şekillerini ve DTP'nin onlar için Habur'da düzenlediği karşılama törenini yadırgasanız da, "Barış umudu böyle manzaralarla yeşereceğine hiç yeşermesin, savaş aynen devam etsin, daha iyi" diye düşünemezsiniz. Tabii, aklınız ve vicdanınız varsa eğer.

Şekil ne olursa olsun, içerik barıştır. Söylem ne olursa olsun, mesaj uzlaşmadır. Bu gerçek, gelen PKK'lıların ayaklarındaki Mekap'lara kurban edilmemeli.

Kutlamalar, şölen ateşleri, kahraman gibi karşılamalar, PKK ile savaşta can veren Trabzonlu, Kayserili, Antalyalı, Çanakkaleli askerlerin annelerini tabii ki incitiyor, ama başka annelerin ağlamaması için bunları sineye çekmekten başka çare yok.

Bir karakol baskını, bir katliam değil kutlanan. Dağlardaki PKK'lıların silah bırakıp eve dönmesi kutlanıyor. "Şehit cenazeleri"nin sonunu getirecek bir süreç. Bunun hatırı için bağırlara taş basılmaz mı?

PKK, kendi kendini lağvediyor. En azından, lağvedebileceğinin işaretini veriyor. Bu işareti verirken 'burnundan kıl aldırmaması'na fazla takılmamak lazım. Fehmi Koru'nun dünkü yazısı, buna fazla takılan CHP ve MHP'lilerin kulaklarına küpe olmalı:

"Kusura bakmayın, ama terörden daha başka nasıl kurtulacağımızı sanıyordunuz? /…/ Yenilgiyi zafer gibi göstermesine izin vermeden bir terör örgütünü dağıtamaz, eylemden vazgeçiremezsiniz. Şu anda olan bu: Düne kadar elde silâh dağda bekleyenler yıllardır ayrı kaldıkları aileleriyle buluşmalarını sağlayacak bir sürece tâbi tutuluyorlar... Biraz şımarıkça ve arsızca görünebilir onlar için yapılanlar; ama sınırlı bir şımarıklık ve arsızlığın meşru sayılabileceği nadir hallerden biridir şu sıralarda yaşanan... / Terörü bitirecek bir sürecin en keskin virajı dönülmek üzere. /…/ Olanlara bundan dolayı tahammül ediliyor."

Tahammüle devam!

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Aliya'ya selamlar (Nihal Kemaloğlu)

Avrupalı siyasi liderlerin entelektüel ve ahlaki sığlığını takip ediyoruz. Berlusconi'nin, Sarkozy'nin kulağına ne fısıldadığı açıklanınca Avrupa medeniyetinin ayaklarını oluşturan bu ülkeler için acıklı bir durum söz konusu oldu!
Berlusconi, Arjantin'de cunta döneminde uçaktan atılan gençler için 'çok uygun bir yere indirme yolu' dedi ve Arjantinli kayıpların anneleri büyük tepki gösterdi.
Avrupa'nın kendinin karikatürü olmuş bu liderleri, ortak zihinlerinin hezimetini temsil ediyorlar.
Eski kıtanın düşünsel ve etik maluliyetinin bir göstergesi de siyasetçileri ve devlet adamları.
20. yüzyılın son çeyreğinde, duru zihniyle modern zamanların gölgesini aydınlatan Aliya'yı yeniden hatırlamak gerekiyor.
Avrupanın biricik bilge liderini kendi sözleriyle duyalım.
'Kendimi hem Müslüman hem de Avrupalı hissediyorum.
Bu kimliklerden birinin diğerini nakzetmeyeceğini düşünüyorum.
İnancımız Doğu'dan, eğitimimiz Avrupa'dandır.
Kalbimiz bir dünyaya aklımız bir başka dünyaya aittir.
Bunun içinde bir affedicilik ve iyilik mevcuttur.
Ben Avrupalı bir Müslümanım. Bu tanımdan da gayet memnunum.
İnsanlar ve kültürler arasında aşılmayacak hiçbir farklılık olduğuna inanmıyorum.
Eğer bir medeniyeti bir değerler bütünü olarak kabul edersek ki bu son tahlilde ahlaki değerler olmalıdır.'
Bosna'nın devlet başkanı, düşünür Aliya İzzetbegoviç, gerek aydın kişiliği gerek ahlaki duruşuyla göz kamaştırıcı bir liderdi...
Avrupa medeniyetinin bütün ikiyüzlülüğünü hayatı boyunca tecrübe etmişti.
Komünizm, Nazizm gibi Avrupanın çocuğu olan totaliter rejimleri o, tarihin içinden yaşadı.
Komünist dönemde hüküm giyerek 4 yıl cezaevinde kalmıştı.
Tito sonrası dönemde de tutuklanarak 14 yıl hapse mahkum olmuş, 1988'de serbest bırakılmıştı...
Büyük bir halk lideriydi. Halkının umudu ve direniş gücüydü.
Aliya'yı anlamak için dört yılda Avrupa'nın ortasında 250.000 Boşnak'ın katledildiği 1992-1996 yıllarına dönmek gerekir.
Aliya, bu dönemle ilgili Bosna'da yaşanan vahşeti anlatmaya dünyadaki hiçbir dilin yetmeyeceğini söyler.
O zamanlar 4 günde 4 bin kişinin öldürüldüğü zamanlardı.
Uygar dünyanın, dehşet dolu savaşı, ölüm kamplarını ve etnik temizliği görmezden gelmesini ahlaki olarak sorgular.
Şiddeti dinmeyen savaşla, önü alınamayan yaşamın iç içe geçtiği Saraybosna'da savaş esnasında 250 konser verildiğini, 1000 kadar tiyatro oyunu sahnelendiğini, üniversitelerin bir gün bile çalışmalarına ara vermediğini anlatır.
Aliya'nın büyüleyici liderliği, gaddarlığa karşı bu insanca karşı duruşu ve insanı, hayatı kutsamasıydı.
Daha sonraları da 'Başımıza gelenler bizi sonsuz intikam hırsıyla doldursa da çok şükür bu hırsın üstesinden gelebildik. Savaş, demokratları ve demokrasileri zor sınavlara tabi tutar. Bizim ahlaki zaferlerimiz, yenilgilerimizden daha büyüktür' demiştir.
Hayatta kalma ve özgürlük mücadelesinde büyük bedel ödeyen Bosna'da her 10 Bosnalı'dan biri savaşta ölmüştü.
Putin, Obama, Sarkozy, Berlusconi'nin lider olarak tasarımlandığı bugün Aliya daha da devleşiyor.
Söylemlerindeki kofluğa yamanmaya çalışan karizmanın yetmediği bu isimler dünyayı belirliyor.
Karizmatik liderliğe endekslenen boy, yaş, sempatiklik, çapkınlık tasnifleriyle kurulan imgelerin yanında sahih bir adam var.
Hayatı boyunca ırkçı şovenizme karşı gelmiş Aliya aynı zamanda Osmanlı'nın da bir mirası.
Avrupa karşısında Batılı ve Müslüman varlığını gururla taşıyan bir miras.
Türkiye'nin Aliya'yı ve hayatını, felsefesini yeniden idrak etmesinin gerektiği zamanlardan geçiyoruz.
Hem Ortadoğu'da hem Avrupa'da Türkiyenin gücü, Aliya'nın gücünün geldiği köklerde aranmalıdır.
Dünya Aliya'nın dediği gibi olsun 'Bizler cehennemi yaşamış, her şeye rağmen aklını muhafaza etmiş insanlarız. Bu da bizim gücümüzdür.'

Nihal Kemaloğlu

Akşem

23 Ekim 2009 Cuma

Yaşantısıyla iz bırakan örnek lider: Aliya (Murat Yılamz)

İnsan olgusunun bileşenlerini yorumlamada çok önemli görüşlere sahip bir düşünür olan Bosna’nın eski Cumhurbaşkanı, Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'i vefatının 6. yılında anıyoruz.

Aliya İzzetbegoviç, hepimizin kabul edeceği üzere öncelikle özel bir insandır. Allah (c.c.), kimi dönemlerde kişiliğiyle, ahlakıyla, ilim ve irfanıyla ve birçok alandaki örnekliğiyle insanlar için rehber olabilecek kişiler yaratmıştır, Aliya da böyle bir şahsiyettir. O, sadece Balkan Müslümanları için değil tüm dünya Müslümanları için örnektir.

Aliya, zor bir dönemde; Bosna’nın Osmanlı‘nın ardından Sırp-Sloven-Hırvat Krallığı’na bağlandığı, tanınmış herhangi bir statüsünün olmadığı bir dönemde; Boşnakların çeşitli vesilelerle her alanda baskıya uğradığı, göçe zorlandığı ve katliamlara uğradığı bir dönemde dünyaya gelmiştir.

Aliya, II. Dünya Savaşı’nda 150 bine yakın Boşnak’ın katledilmesinin şahidi olmuştur. Biri ilk gençlik döneminde, diğeri olgunluk çağında olmak üzere iki defa hapse girmiş; toplam dokuz senesi Medrese-i Yusufiye’de geçmiştir. Soğuk Savaş döneminin son bulmasıyla bu kez milletinin en önünde büyük imtihanını vermiş; yine en büyük acıların şahidi olmuştur.

Aliya’nın örneklik teşkil eden ilk özelliklerinden biri, sürekli acılar içerisinde olmasına rağmen mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmemesi ve köleliği asla kabul etmeyen bir özgürlük anlayışına sahip olmasıdır. Aliya bir mücadele insanıdır ve en zor dönemlerde bile Allah’a olan tevekkül ve inancını asla yitirmemiştir. Aliya, “kaybedilen hiçbir bağımsızlık savaşı olmadığını” belirterek halkına peşinen zafer vaat etmiş ve Allah’ın zafer hediyesini sunmasına da bizzat şahitlik etmiştir. Onun hatırda kalan en önemli mesajlarından birisi de “Allah’a söz veriyoruz ki asla esir olmayacağız!” sözü değil midir? Aliya sözünü tutmuştur.

Aliya, ilim ve hikmet insanıdır. Cehaletten kurtulmanın özgürlüğe ulaşmakta yegâne yol olduğuna inanır. “Doğu ve Batı Arasında İslam” kitabında, “İslami Deklerasyon”da ve diğer eserlerinde, makalelerinde, katıldığı toplantı ve konferanslarda yapmış olduğu en ince akıl ve hikmet ürünü değerlendirme ve yorumlarıyla Müslümanlar için bir rehber olmuştur. İlerlemenin ve köle olmamanın yolu farkındalıktır. Farkındaysanız düşmanlarınız size galip gelemez.

Aliya İzzetbegoviç her daim heyecanlıydı. Onun “Genç Müslümanlar”a katıldığı dönemden vefatına değin, hayatının her aşamasında en belirgin özelliktir heyecan. Aliya’yı görüp, onunla görüşüp heyecanından bir pay almamanız mümkün değildir. Aliya’nın bu heyecan ve aşkı, Hırvat ve Sırpların savaş öncesi paylaşım hesaplarını bozduğu gibi, savaş sırasında Srebrenitsa örnekliğinde görüleceği gibi tüm Batılı ittifakın da tekerlerine çomak sokmuştur. Srebrenitsa, Batı’ya rağmen yapılan bir soykırım olmamıştır; bizzat Batı’nın destek ve oluruyla işlenen ve yine aynı Batı’nın kıyamete kadar taşımak zorunda olduğu kara lekelerden biridir.

Aliya her zaman vakarını korudu. Ve bize örneklik ettiği en önemli değerlerden biri de bu oldu. Hepimiz onu, hem Boşnakları toptan yok etmeye çalışan düşmanları karşısında hem de çok sevdiği yakın dostları yanında hep vakarlı duruşuyla tanıdık. Aliya asla boyun eğmemiş, aman dilememiştir. Savaşını da, barışını da tutulmayan sözlere, oynanan her türlü oyuna rağmen şerefli bir biçimde yapmıştır. Gerek ülkesi düşman eline geçtiğinde Bosna’nın muzaffer kumandanı olarak gerekse devletin en zirvesinde cumhurbaşkanı olarak asla kaybetmediği en önemli özelliklerinden biriydi vakarı.

Aliya bize dürüstlüğü öğretmiştir. Dürüst ve kabiliyetli iki kişi arasında tercih yapılması gerektiğinde kesinlikle tercihin dürüst olan kişiden yana yapılması şeklinde kanaat belirtmiştir. Tüm Müslümanları Bosna topraklarından temelli olarak silmek isteyen azılı düşmanlarına bile doğruluk ve dürüstlükten başka bir şey göstermemiştir. O, tüm savaş boyunca attığı her imzanın arkasında olmuş, hatta yazılı olmayan sözlerini bile üstün ahlakı gereği yerine getirmiştir. Saraybosna’da yaşayan ve Müslümanlarla savaşmayan Sırplar, onun bir sözü ile savaş süresince korku duymadan emniyet içerisinde yaşayabilmişlerdir.

Aliya’nın derin hoşgörüsü hemen her alanda kendini göstermiştir. Savaş boyunca 600’e yakını cami olmak üzere 1000 civarı Osmanlı eseri Çetnik ve Ustaşalarca yok edilirken Müslümanlar, Ortodoks ya da Katolik kiliselerine, tarihi eserlerine el sürmemişlerdir. Aliya kindar değildir; avantajlı ve güçlü olduğu zamanlarda bile katliama teşebbüs etmemiştir.

Kindar değildir; fakat aynı zamanda geçmişin de silinip atılmasını, unutulmasını istemez Aliya. Şehitlerin naaşlarının bulunduğu mezarlıklara mütevazı anıtların dikilmesini ve Bosna’nın vermiş olduğu mücadelenin daima hatırlanmasını ister.

Aliya, yaşamının her döneminde İslam’ın ve ümmetin bir parçası oldu. O, bütün hayatı boyunca İslam dünyasının bir bütün olması gerektiğine inandı ve bunu ilk olarak Boşnak toplumu içerisinde uyguladı. Bosnalı ve Sancaklı ayrımı yapanlardan başlayarak dünyanın öte ucundaki bir Müslüman’a kadar ümmetin her karış toprağını kendi toprağı bildi. Aliya, ümmetin öylesine bir parçasıydı ki, ihtişamlı anıt mezarlar yerine Saraybosna’nın, Bosna’nın aslanlarıyla birlikte Kovaçi’de onlarla tıpkı yaşamında olduğu gibi ölümünde de ayrılmamıştı.

Aliya bize tevazuyu öğretti. Elindekiyle yetinmesini bilen bir adamdı. Vefat gününe kadar emekli maaşıyla geçindi, kanaatkârdı. Aliya’nın ayağı her daim toprakta oldu. Kendisi için hiçbir zaman ulaşılmaz makamlar ve mekânlar öngörmedi. Onu, savaş döneminde dahi sokakta sınaper mermilerine hedef olmamak için koşturup duran kişilerin arasında sakince dolaşırken görebilirdiniz. Bir toplantı sırasında salona asılan kendi resmini gördüğünde “Bizim âdetlerimizde yoktur.” diyerek resmin indirilmesini istediğinde yine aynı tevazu vardır üzerinde.

Aliya, Allah’a sonsuz bir güven ve tevekkül içerisinde olmuştur. Savaş döneminde ve öncesinde uluslararası destek için Türkiye’ye ve bazı Avrupa ülkelerine gitti fakat umduğunu bulamadı; bol vaatlerle geri döndü. O durumda dahi Boşnaklara tüm imkânlarıyla mücadele etmelerini, Allah’ın yardımının geleceğini söylüyordu. Ve nitekim öyle oldu. “Üç günde tüm Bosna’yı ezip geçeriz.” diyenler üç yıl sonra neye uğradıklarını şaşırdılar.

Aliya bize her zaman metin olmayı öğretti. Kucağında şehit olan on binlere rağmen metin olması gerekiyordu ve Allah ona o metaneti verdi. Savaş başladığında bir ordusu dahi olmadığı halde, asla metanetini kaybetmedi. Yoksa Boşnakların ebediyen bu topraklardan silinmeleri işten bile değildi. Onun metaneti bütün bir Boşnak toplumu için moral ve motivasyon oldu. Toprağa düşen her şehit rahmet ve bereket oldu.

Yaradılışındaki letafet ve iyi niyetinden olsa gerek, rahmetli Aliya’nın belki de tek yanılgısı, Bosna’da büyük bir savaşın başlayacağına ihtimal vermemesi ve dünyaya bu konuda fazlaca güvenmesi oldu. Slovenler, Sırplar ve Hırvatlar cephanelerine cephane katarken, askerlerini daima savaş için hazırlarken Aliya, son raddesine kadar barış için, savaşın ve acılarının hiç tadılmaması için diplomatik çalışmalarda bulundu. Fakat savaş kararı çok önceden verildiği ve Batı sürekli bir oyalama içerisinde bulunduğu için Aliya, diplomasi girişiminde muvaffak olamadı. Dolayısıyla böylesi büyük bir savaşa en gelişmiş mühimmat ile hazır olan düşmanları karşısında Boşnaklar, gerekli mühimmatı çok sonradan edinebildiler.

Aliya cesur bir adamdı, maceracı değildi. O, halkını bağımsızlığa ve özgürlük için koşmaya ikna etmişti ve sonuç olarak da Bosna dimdik bir şekilde ayakta kaldı.

Aliya’nın mirası sadece Boşnaklara ait değildir. O miras, bütün İslam ümmetine hatta insanlığa aittir. Biz Müslümanların Aliya’dan öğreneceği çok şey vardır. Ve maalesef Aliya yaşarken olduğu gibi vefatının ardından bile tam olarak anlaşılabilmiş bir insan değildir.

İslam ümmeti olarak en önemli eksikliklerimizden biri Aliya gibi bir öndere, lidere, ilim ve hikmet insanına, kumandana ve devlet adamına sahip olmamız; ancak buna rağmen onu tam olarak anlayamamamız ve anlatamamamızdır. Yapılması gereken en öncelikli işlerden birisi de bu açığımızı kapatmak için çalışmaya başlamak olmalıdır. Aliya İzzetbegoviç Enstitüsü’nün kurulması bunun için önemli bir adım olabilir.

Aliya, tüm hayatı boyunca örnek bir Müslüman olma gayret ve mücadelesinde olmuş; en zor kararlarda, en sıkışık dönemlerde bile bunu bir an olsun aklından çıkartmamıştır. Aliya’nın bize miras bıraktığı en önemli şeylerden birisi de iyi bir Müslüman olma gayretidir.

Şimdi Aliya’nın öğrettiği ve gösterdiği gibi, ümmetin her karış toprağını sevmeli ve korumalıyız. Bosna ile Filistin arasında nasıl bir fark yoksa, ümmetin her karış toprağı için hepimiz teyakkuz halinde olmalıyız.

Aliya’nın emaneti olan Bosna ve tüm Balkan coğrafyamız için sinsi planlar yapılmakta. Bosna ve Balkan coğrafyamız, sayısı 2500’e varan misyoner kurum ve kuruluşların edepsizliği, ahlaksızlığı ve maneviyat düşmanlığı ile karşı karşıyadır. Bu oyuna gelmeyerek de Aliya’nın yolunu takip edebiliriz.

Murat Yılmaz

www.timeturk.com