13 Eylül 2009 Pazar

'Son terörist' ve 'son 12 Eylül mağduru' (Mümtaz'Er Türköne)

Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler'in sözleri tam da 12 Eylül'ün yıldönümüne tesadüf etti. Hepimizin ezbere bildiği bir söz: "Son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar", "terör örgütüyle mücadele"nin sürdürüleceği... İnsan ister istemez bu basmakalıp söz ile 29 yıl önceye ait 12 Eylül'ün "devlet terörü" arasında bir ilişki kuruyor.

Yan yana yazınca arada pek fazla fark görünmüyor. 29 yıl öncesine ait bir askerî darbe ve 25 yıldır devam eden kanlı terör. Arada dört yıllık bir zaman farkı var. 12 Eylül yönetimi vatandaşlarına yaygın ve sistematik şiddet uygulayarak on binlerce "devlet terörü mağduru" yarattı. Sonra biz 25 yıl boyunca bıkmadan usanmadan "son terörist"i aramaya giriştik. Mutlaka bir yerlerde sıkıca yapıştığı silahı ile kan dökmeye hazır bekleyen "son terörist"i bir türlü bulamadık.

Galiba yanlış yerlerde aradık.

12 Eylül sistematik, yani bütün devlet kurumlarının iştirak ettiği yaygın bir terör uygulamasının adıdır. Bu uygulamanın adı "terör"dür; çünkü devlet uyması gereken asgarî hukuk kurallarını yok sayarak kendi vatandaşlarını öldürmüş, işkenceden geçirmiş, hayatlarını karartmış, kişilik haklarını onarılmayacak biçimde yaralamıştır. Bu şiddetin amacı siyasî olduğu için adı terördür. Bu şiddetin, devlete ait meşru şiddet kullanma tekeli ile hiçbir ilişkisi olmadığı için, yani kanunsuz uygulandığı için adı "devlet terörü"dür.

Bu "devlet terörü"ne bizzat maruz kalırken kendi kendime hep "neden?" sorusunu soruyordum: "Bu anlamsız, bu bön, bu hayvanca terörün bir amacı var mı?" 12 Eylül'ün izleri ile karşılaştıkça yıllar boyu bu soruyu sormaya devam ettim. 12 Eylül askerî diktasının uyguladığı terör bana hep maksadını aşan, aptalca bir şiddet gösterisi gibi geliyordu. Bir devlet kendi vatandaşına neden böyle acımasızca şiddet uygular? Neden kendisine karşı içi nefret ve öfkeyle dolu on binlerce, yüz binlerce düşman yaratır?

Bu ölçüsüz ve kontrolsüz şiddetin, karşılarına çıkan her sorunu ellerinde bulunan silahla, yani şiddet uygulayarak çözebileceklerini zanneden askerlere özgü iki renkle sınırlı kafanın eseri olduğuna kanaat getirmiştim. Ve bu yüzden askerlerin devlet yönetiminden ve siyasetten mutlaka uzak tutulmaları gerektiği sonucuna varmıştım.

Askerlerin ülkenin, milletin ve devletin hayrına, sadece ülkeyi dış düşmanlara karşı savunmakla sınırlı bir alanda kalmaları gerektiğine hâlâ inanıyorum. Ama 12 Eylül'ün yaygın ve sistematik "devlet terörü"nün sebebine dair düşüncem bütünüyle değişti.

12 Eylül askerî yönetimi, bilinçsizce, akılsızca, ahmakça bir şiddet uygulamadı. Tam tersine kendi geleceğini inşa etti. Gelecekte var olabilmek için düşmana ihtiyacı vardı. Askerî dikta ele geçirdiği dizginleri kendisine düşman üretmek üzere kullandı. Son derece basit bir mantık: Yönetmek isteyen askerî gücün düşmana ihtiyacı vardır.

29 yıl aradan sonra sormamız gereken soru, "son terörist" ile "son 12 Eylül mağduru" arasında bir yakınlık olup olmadığı. Bir türlü bulamadığımız "son terörist" 12 Eylül döneminde Diyarbakır'da 5 No'lu Askerî Cezaevi'ndeki "devlet terörü"nün "son mağdur"lardan biri olmasın?

Bugün karşımıza çıkan manzara, kendisine düşman yaratarak gelecekteki iktidarını garantiye almaya çalışan 12 Eylül diktasının maksadını aştığını, yarattığı düşmanla baş edemediğini gösteriyor. Çare, "son terörist" yerine "son mağdur"un peşine düşmek. "Son terörist"i bulamayabilirsiniz, ama "son mağdur" sizi kendi köşesinde bekliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin "son terörist"in değil, "son mağdur"un peşine düşmesi lâzım. "Son mağdur"un gönlü alınmadıkça "son teröristi" bulamayacağız. "Demokratikleşme açılımı" da tam bunun için gerekli.

Mümtaz'Er Türköne

Zaman

12 Eylül 2009 Cumartesi

Vasiyetimi yenileyemem ama yineleyebilirim (Dücane Cündioğlu)

Bir dağın tepesinde... küçük ve dar bir mağarada... karanlıkta.... taş üstünde... ve tek başına... yalnız... yapayalnız... kimsesiz...

Düşünmekten zonklayan bir zekâ... rikkat ve ızdırap titreyişleriyle seyrelmiş bir kalp... iyice zayıflamış... narin bir beden... neredeyse aç ve susuz... yemekten içmekten kesilmiş... hâlsiz... mecalsiz... ve yorgun... dalmış... bilinmezlik suretine bürünmüş bir belirsizlikler deryası içinde...

Tamat değil, şatahat değil, hakikat... boğulmak üzere... kaybolmak üzere...

Ah!..

Ah efendimiz!

Ah!...

* * *

Tecellînden ümid kestim, hani cilvelerin ey hakikat!

Ne de nazlısın.

Hâlâ müphemsin çünkü... hâlâ meçhul... görünmen, bilinmen, soyunman imkânsız gibi... öyle bir muammâsın ki hâllin müşkil gibi...

Hani rahmetin? Hani hayalin? Hayalin bile mi muhal?

Ah hakikat!

Bir kez düşde olsan.... peçenle olsan... bari olsan... yeter ki gelsen... düşde gelsen... düş yoluyla gelsen... bir kez gelsen... ne yanımda, ne yanıbaşımda, razıyım, gelsen de ötelerde dursan!

Kudretim olsa uruc eder katına çıkardım. Güçsüzüm oysa. Hâlsizim. Rahm etsen de sen gelsen... insen buraya... tutsan elimden, alsan... alsan beni benden... bedenden... beni bana bırakmasan... kızmasan... sadece sevsen... yetim kalmış kalbimi ısıtsan... okşasan... adaletin zahirde kalsın, asıl sen beni bâtında, bâtınında rahmetinle sarsan...

Ah!..

Ah efendimiz!

Ah!...

* * *

VE derken Cibril-i Emîn geldi. Kadir gecesi. Yârin mektubuyla. 'Oku!' dedi haşmet ile.

Tam üç kez Kevser pınarını akıttı bir garibin avuçlarından. Bir kimsesizin. Bir yetimin. Efendimizin. Kana kana içsin diye. Şefkat ve rahmet nedir bilsin diye. Cemâlin görsün diye.

Hakikat bâdesi kadehsizdi bu yüzden. Sureti perdesiz. Çehresi peçesiz.

Gördü ve gözü gördüğünü yalanlamadı.

* * *

Ey talib, her yıl Ramazan kime gelir bilir misin?

Yârin mektubunu bekleyenlere... yetimlere... kimsesizlere... mağaradakilere... 'ah' demeyi bilenlere...

Hüzünle gelir... okuyalım diye gelir... 'ah' demeyi öğrenelim diye gelir... onun kokusunu duyalım diye gelir... 'ah' diye diye gelir...

Tıkınmayı bırak, önce bir 'ah' de!

Al eline 'Lâ" süpürgesini, süpür hayatından ikilikleri, ve önce adam gibi bir 'Lâ' (Hayır) çek şu dünyanın üstüne!

Efendimiz gibi.

* * *

Ramazan ayı tıkınma ayı değildir; karnavallar ayı ise hiç değil.

Kim için? Yetimler için. Mağaradakiler için. 'Ah' demeyi bilenler için.

Ey talib, o pahalı, o şatafatlı, mükellef sofralarda verilen iftarlardan uzak dur, çünkü hem orucun oruç olmaktan çıkar, hem kendini Muhammed'in kokusunu duymaktan mahrum etmiş olursun.

Akşam tıkınmak için sabahtan kendini aç bırakan zavallılar gibi de olma! Çünkü iftar ve sahurlarda şatafat içinde tıkınanların orucu fasiddir.

Zahirde değil, bâtında. Orucun ahkâmınca değil, esrarınca.

Anlamıyor musun onlara helâl, ama bize haram.

Bize, yani 'ah' diyenlere...

Muhammed'in yetimlerine...

Vasiyetimdir.

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

Türkiye-Ermenistan protokolleri (Hakan Albayrak)

Ermenistan'la imzalanan "Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü" ile "İkili İlişkilerin Geliştirilmesi Protokolü"nü savunurken diyorsun ki: "Bu protokollerde Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarından çekilmeye başlaması zikredilmiyor, ama protokollerin arka planında bu hususların kesinlikle yer aldığını bilen biliyor." Ben bilmiyorum kardeşim. Sen nereden biliyorsun?

- Bazı yetkililerle görüşmelerimden biliyorum. Hükümet erkânının öteden beri yaptığı "Karabağ meselesi çözüm yoluna girmeden ilişkiler normalleşmez" yolundaki açıklamalardan biliyorum. Ermenistan'la imzalanan protokollerdeki bazı ifadelerden biliyorum.

- Neymiş o ifadeler?

- "İki devletin, bölgede demokratik ve sürdürülebilir gelişmenin sağlanması, bölgesel istikrar ve güvenin arttırılması için işbirliği yapmak yönündeki ortak amaçları"ndan söz ediliyor. "Bölgesel ve uluslararası uyuşmazlık ve çatışmaların uluslararası hukuk ilkeleri ve normları temelinde barışçı şekilde çözümlenmesi" gereğine işaret ediliyor.

- Ne alâka?

- Şu alâka: İşgal sorunu çözüm yoluna girmeden bölgede sürdürülebilir gelişmenin sağlanması, bölgesel istikrar ve güvenin arttırılması mümkün değil. Demek ki ilgili ifadenin arka planında böyle bir irade var. "Bölgesel ve uluslararası uyuşmazlık ve çatışmaların uluslararası hukuk ilkeleri ve normları temelinde barışçı şekilde çözümlenmesi" denildiğine göre (ve uluslararası hukuk Azerbaycan topraklarındaki Ermeni işgalinin gayri meşru olduğunu kabul ettiğine göre), işgal sorununu çözüm yoluna koymak kesinlikle gündemde. Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, konuyla ilgili bir beyanatında, 'Bu bir süreçtir ve bittiğinde sadece Türk-Ermeni sınırı değil, birçok sınır açılacak. Mesela Azerbaycan-Ermenistan sınırı." dedi. Azerbaycan-Ermenistan sınırı işgal sorunu çözüm yoluna girmeden açılabilir mi? Açılamaz. Ahmet Davutoğlu bunu bilmiyor mu? Biliyor. Öyleyse ufukta çözüm görüyor.

- Ya yanlış görüyorsa? Diyelim ki biz sınırı açtık, ama Ermeniler Azerbaycan topraklarından asker çekmeye yanaşmadılar. Sarkisyan'ın gayri resmi olarak öyle bir söz verdiği söyleniyor, ama diyelim ki o söz tutulmadı. O zaman ne olacak?

- Sınırın açılması, ikili ilişkilerin iyileşmesi ve Ermenistan'ın bu sayede elde edeceği kazançlar, Ankara'ya Erivan üzerinde tesir imkânı sağlayacaktır. Bu imkân, işgal sorununa çözüm yolunda sonuna kadar kullanılacaktır. İstenen neticeye ulaşılamadığı takdirde ise atılan adımlar gözden geçirilecektir.

- Nereden biliyorsun?

- Ahmet Davutoğlu, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine paralel olarak Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin de normalleşmesi gerektiğini, bunun "vizyonun bir parçası" olduğunu söylüyor. Sonra da diyor ki: "Bölgede kapsamlı bir normalleşme olmazsa tek bir normalleşmenin yaşayabilir, sürdürülebilir olması mümkün değildir."

- Yani?

- Gayet açık: Karabağ sorunu çözülmezse Türkiye-Ermenistan protokolleri güme gider.

- Yeri gelmişken: Sence bu sorun nasıl çözülür?

- Karabağ'ın yaklaşık dörtte birini teşkil eden Yukarı Karabağ mıntıkasının statüsüyle ilgili nihai bir anlaşmaya varmak kısa vadede mümkün gözükmüyor. Öyleyse, ilk aşamada, Yukarı Karabağ sorununun çözümü 'öteleyerek', işgal altındaki diğer "rayon"lar üzerinde yoğunlaşmak lazım. Bunların Azerbaycan'a bir an evvel veya hiç değilse aşamalı olarak iadesi üzerinde durmak lazım. Anladığım kadarıyla hükümet de konuya böyle yaklaşıyor. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Elhan Poluhov da dört gün evvel bu yönde bir açıklama yaptı.

- Amerikalı arabulucu Bryza'nın kulakları çınlasın! "Ermenistan, işgal altında tuttuğu yedi rayonun beşinden hemen çekilsin, diğer iki rayondan da beş sene içinde çekileceğini taahhüt etsin, Yukarı Karabağ konusuna sonra bakılsın" demiyor mu Bryza? Aynı şey işte. Demek ki bu açılım bir Amerikan projesi. Hüsamettin Cindoruk'un dediği gibi, "Obama Açılımı"!

- Komik olma! Ne Obama'sı? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Erivan'a gittiğinde Obama daha ABD Başkanı değildi.

- Ama başkan olacağı belliydi.

- 2005'te de belli miydi? Üst düzey bir Hariciye yetkilisi bana bu açılımın işaretini ta o zaman vermişti.

- Türkiye'nin sınırlarını tanımayan Ermenistan'la ilişkilerin nasıl normalleşebileceğini, topraklarımızda gözü olduğunu bildiğimiz bir devletle normal bir ilişkiyi nasıl kurabileceğimizi de izah etmiş miydi o yetkili?

- Protokollerde "toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı" vurgulanmıyor mu? "İki ülke arasındaki mevcut sınır, uluslararası hukukun ilgili anlaşmalarında tarif edildiği şekliyle, karşılıklı olarak tanınacak" denilmiyor mu?

- Kars Anlaşması ve onun hazırlığı mahiyetindeki Moskova Anlaşması zikredilmiyor ama.

- "İlgili anlaşmalar" ifadesinin Moskova ve Kars anlaşmalarını içermediğini söylemeyeceksin herhalde!

- Açıkça "Kars Anlaşması" demek çok mu zordu?

- Ermenistan'ın iç dengeleri bakımından çok zordu, evet. Kars Anlaşması açıkça zikredilmediği halde Daşnaklar isyan bayrağını çekti, görmüyor musun? Onlar "Bu ifade Kars Anlaşması'nın kabulü anlamına gelir, Sarkisyan Türk işgali altındaki Ermeni vatanını satmıştır, haindir" diye bas bas bağırırken, senin "Kars Anlaşması niye zikredilmedi?" diye tutturman çok acayip.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

11 Eylül 2009 Cuma

12 Eylül’ü telin mitinglerinde işim yok (Melih Altınok)

Bir 12 Eylül daha geldi dayandı kapıya. Tüm yurtta ve dış temsilciliklerde törenlerle ‘kutlanacak.’

Sağcısı solcusu ekranlarda boy gösterip “Allah bir daha göster’tmesin o günleri” diyecekler, bir afetten söz edermiş gibi.

Sizleri bilmiyorum ama bu parodi benim ziyadesiyle canımı sıkıyor.

Tamam, insanlar onca yıl içinde hata yaptıklarının farkına varıp günah çıkartabilirler. Demokrasinin yolunu gözleyen herkes gibi bu durum beni de ancak memnun edebilir. Ancak 12 Eylül gibi önemli gün ve haftalara mahsus bu konsensüste öz eleştirinin esamisi bile okunmuyor. Gerçekçi bir çözüm iradesinin ve kapsamlı bir hesaplaşmanın izine rastlamak mümkün değil. Varsa yoksa bir kardeş kavgası ağıdı.

Derdi demokrasi değil müesses nizamın bekası olan Hasan Celal Güzel’i izleyin mesela. Muhtemel 12 Eylül programlarında ekranlarda boy gösterip “Demokraaasi” diye höykürecek yine. Oysa daha geçen bayram yazısında, dağdaki asi kardeşlerinin üzerine bomba yağdırılmasından pek keyiflendiğini yazıyordu köşesinde. Bayram namazını, ordusunun, içlerinde Müslümanların da olduğu bu insanların ‘temizlemesinin’ huzuruyla kılacağını dillendiriyordu.

Ya da 12 Eylül’e varan yolda cuntaya mihmandarlık etmiş Namık Kemal Zeybek’i, bugün ırkçı incilerini Şeyh Edebali sosuyla Radikal’de yayımladığı için mi samimi bulacağız?

Milliyetçilerin, ülkücülerin, kısacası cuntayla ve onların devlet içindeki illegal örgütleriyle yedikleri içtikleri ayrı gitmeyenlerin ‘kullanıldık’ savunmasına sarılmasında anlaşılmayacak bir yan yok.

Ama darbenin gerçek mağduru sola ne oluyor Allah aşkına? Bu kolpocu delikanlıların bir takım imtiyazlar karşılığında darbecilerle yaptıkları anlaşmada mağdur edilmelerinin ağıdını yakmak onlara mı kaldı?

Evet, yıllardır ve büyük ihtimalle yarınki mitinglerde farkında olmadan yapacakları da budur.

Nostaljik bir atmosferde, darbenin acı bilançolarını tekrarlayıp, üzerinde bir ayağı çukurda generalin resmi ve ABD bayrağıyla renklendirilmiş pankartları sallamak 12 Eylül’ü lanetli bir güne indirgemenin resmidir. Bu tablo, kardeşin kardeşe kırdırıldığı, generalin de çıkıp ABD’nin planını uyguladığı türünden bir masalın tasvirinden ibarettir.

Oysa her şey devam ediyor işte. Halkını esir almış o zihniyet hâlâ muktedir. Darbe geleneğinin savunucuları iş dünyasında, siyasette ve medyada köşe başlarını tutmuş durumda.

Ancak darbenin hemen ardından gelen yıllarda bir anlam ifade edebilecek bu ritüelin artık değişmesinin zamanı gelmedi mi? Oldu da bitti mi her şey?

İki adım ötede, Silivri’de cumhuriyet tarihinin en kapsamlı darbe yargılaması yapılıyor mesela. Bakalım yarın Ergenekon davasına dair hangi sloganlar atılacak? Darbenin protesto edildiği bir mitingde, “Şeriat gelecekse darbeye evet” anlamına gelen o kafa karıştırıcı sloganı kaç kere duyacağız?

Demokrasimizi yeterince olgun bulmayan kadılar hakkında ne söylenecek dersiniz? Büyük olasılıkla “Yargıma dokunma” pankartı altında yürüyecek YARSAV başkanı ve üyeleri acaba kortejin neresinde yer alacaklar?

28 Şubat, 27 Nisan ya da 27 Mayıs hatırlanacak mı acep?

Askerlere ‘sivil’ mahkemelerin yolunu açan AKP’ye sert muhalefetiyle tanınan CHP, 12 Eylül’ü lanet mitingine kaç otobüs kaldıracak bakalım? Miting afişlerinde aklanan Deniz Baykal o karanlık darbe günlerini siyasal iktidarın karanlığına nasıl bağlayacak sizce?

Darbe sonrası oluşturulan kukla Meclis’te görev alan Kamer Genç, Meclis postanesinden Kenan Evren’e protesto telgrafı çekecek mi?

Kuşkusuz, şeytan taşlamanın bir adım ötesine geçip, hiçbir komplekse kapılmadan darbe zihniyetini bugünle ilişkilendiren gruplar da yer alacaktır mitingde. Ve muhtemelen seslerini de çıkartacaklardır. Sizce bu kez, hangi sürrealist fraksiyona tuval olacaklardır?

Ben bu kez, yıllardır aksatmadan yer aldığım bu köy seyirlik oyunda rol almayacağım. Çünkü yaşıtım milyonlarca gençle birlikte dünümüzü ve geleceğimizi karartan militarizmle gerçek bir hesaplaşma istiyorum.

“Allah belanızı versin, boynunuz altınızda kalsın emi” demenin politik bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Kenan Evren’i türlü şekillerde karikatürleştiren mizah dergileri de içimi rahatlatmıyor.

Bu yüzden, “Nasıl olsa her şey ABD’nin işi” deyip, devrime kadar kişisel trajedilerini anlatıp tatmin olan ağabeylerin canlı performansına alkış tutmak yerine, ufuktaki darbelerin izini sürmeye kanalize edeceğim enerjimi.

Sizleri de beklerim.

Melih Altınok

Taraf

CHP Yargısının 12 Mart Muhtırası (Ragıp Soylu)

İtiraf etmeliyim Turgay Abi (Turgay Oğur) Adli Yıl açılış konuşmalarıyla ilgili olarak gruba attığı mailde "Bu konuşmalara hazırlıklı olmalıyız Allah bilir ne yumurtlayacaklar" minvalinde bir şeyler söylediği zaman bana pek inandırıcı gelmemişti. Ne bileyim, umut ediyordum ki bu defa rahat dururlar. Fakat Abdurrahman ve Hasan efendiler beni haksız çıkararak Kemalist vesayet rejiminin usta birer defans oyuncusu olduklarını çok güzel kanıtladılar.
Mesela Allı, sırmalı elbiseleri içinde korkunç bakışlar atan Abdurrahmancığım ne demiş;

"Siyasi partiler parti içinde demokrasiyi sağladıktan sonra HSYK'ya üye seçsin".

Burada ne anlıyoruz canişkom? Yargı organları über bir demokrasi zihniyetine, AB çapında bir şeffaflığa, hesap verebilirliğe sahipler(!) Fakat bakıyoruz ki, HSYK'ya üye seçiminde halk iradesinin tırnağı yok. Hani teoride her şey halk egemenliğine aitti? Bu soruya da verilen cevaplar hazır; "Anayasa bize verdi bu yetkiyi lan!"

Zaten Hasancım da geri kalmamış o da şöyle buyurmuş;

"Diğer ülkelerdeki uygulamalar bize örnek olamaz"

Hadi ya! Vay be, bizim demokrasimiz dünya standartlarını da aşmış demek ki. Hiç kimse bize örnek olamıyor, "biz bize benziyoruz yani!"

Şu 4 senelik üniversite hayatımda bütün hukukçulardan şu zırvayı duydum;

"1961 Anayasası mükemmel kanka, süper, Allah bir daha öyle Anayasa göndermez valla. 3 tane adam sallamışlar ama ilik gibi anayasayı da eşantiyon vermişler."

Şimdi açıp bakıyorum 1961 Anayasası'na;

"MADDE 143.- Yüksek Hâkimler Kurulu, onsekiz asıl ve beş yedek üyeden kuruludur. (...) Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu, yüksek mahkemelerde hâkimlik etmiş veya bunlara üye olma şartlarını kazanmış kimseler arasından gizli oyla ve üye tam sayılarının salt çoğunluğu ile üçer üye seçerler. Bu usûlle Yargıtay Genel Kurulunca iki birinci sınıfa ayrılmış hâkimler ile Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu tarafından birer yedek üye seçilir."

Bak kardeşim, iyi bak. 1971 Askeri Muhtırası sonrası yaşanan demokrasi ve insanlık katliamında bu madde kaldırıldı. Yani aradan tam tamına 38 sene geçtikten sonra Militarist zihniyetin yapmak istediğini bugün CHP'li Yargı müessesi istiyor! Ne garip değil mi? Ya da ne kadar beklenilen? Yani pek bir şey değişmemiş, aynı tas aynı hamam. CHP'li yargı organları, Orduyla beraberliklerini, sınıfsal çıkarlarını her daim savunmaktan hiç vazgeçmiyorlar. Halk iradesinin, halk seçiminin bu gibi yerlerde temsil edilmesini kendi çıkarlarına açık bir şekilde aykırı görüyorlar.

Daha Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim usulune gelmedik, oraya gelsek kalp krizi geçirir bazılarımız.

Ama biz yine de bütün bunları unutalım. Hasan'la, Abdurrahman'a kanmış gibi yapalım. Malum açarlar bi kapatma davası da bize, aklımız durur. Bir de Yüce Divan olsalar, Hükümet de kurulamaz bu ülkede ya neyse.

Not; Bundan sonra http://bugunundunyasi.blogspot.com/ adresinden de beni takip edebilirsiniz.

Ragıp Soylu

Genç Siviller

Ankara Garnizonu’nun topluca katılabileceği bir 12 Eylül mitingi (Yıldıray Oğur)

Kendilerine ‘Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri’ adını veren sosyalist sendika, dernek ve partilerden oluşan bir platform 12 Eylül’ün 29. yılında “Emperyalizmi, Faşizmi, Darbecileri, Gericiliği, Şovenizmi Lanetleme Mitingi’ düzenlemekteymiş.

Bu miting için bir afiş hazırlanmış. Kendine yapacak iş arayan Valilik de bu afişi yasaklayarak bu yüzyıla ait bir kurum olmadığını yeniden ispatlamış.

Peki, yasaklanan afişte ne vardı?

Kötü tasarımı saymazsak bir yığın önyargı ve kafa karışıklığı.

Afişe Kenan Evren ile birlikte “12 Eylül’ün ürünü” diye bazı isimlerin resimleri konmuş. Liste şöyle: Veli Küçük, Mehmet Ağar, Yaşar Büyükanıt, Fethullah Gülen, Devlet Bahçeli, Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan.

Gelin afişteki “özenle seçilmiş” bu isimler üzerinden solun 12 Eylül efsanelerine bir bakalım.

● Bu tarz solculuğa göre Veli Küçük, ülkücülük kontenjanından doğrudan darbeciler cehennemine girerken, Şener Eruygur “Amerika Planı olan Ergenekon yalanıyla” kirletilmiş aydın ve vatansever bir darbecimiz olmuş. Hatta özelleştirmelere karşı, vatan topraklarının satılmasına karşı, ABD ve AB emperyalizmine karşı olan bu Eruygur’dan, sıksan platforma dönem sözcüsü bile çıkabilir. 12 Eylül’de Kenan Evren’in özel kalem müdürü olan Çevik Bir ise darbeci değil, çünkü 28 Şubat darbe değil. 2003-2004’te darbe yapacak Eruygur’a, Tolon’a, 1997’de darbe yapmış Çevik Bir’e içinden kızmak gelmeyenlerin, 30 yıl önce darbe yapmış, 100 yaşına gelmiş dayanmış Kenan Evren’e karşı “Seni hasta yatağında yastıkla boğmak istiyorum” gibi öfke patlamaları yaşaması bir nevi suçluluk psikolojisi hezeyanıdır herhalde.

● Ya Büyükanıt’a ne dersiniz? O listeye Şemdinli’den dolayı girdi zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bence onun alamet-i farikası emekli olması. Bir de Kemalistler tarafından bile ıskartaya çıkarılmış olması. Güçsüzlüğü, korumasızlığı. Hatta ehlikeyifliği yüzünden solculara sağcı gibi görünmesi. Diğer emekliler, muhtemel 1 Numara adayları Kıvrıkoğlu ve Karadayı’dan onu ayıran işte bu özellikleri. Aynı listeye daha geçen gün Kenan Evren’i ziyaret edip, saygılarını bildiren İlker Başbuğ’un girme olasılığı ise sosyalist bir partinin 100 yıl içinde Meclis’e girme olasılığından daha düşük.

● Turgut Özal’ı ise Türkiye’yi dünyaya açarak, devlet köfte üretmesin diyerek işlediği büyük darbecilik günahından, ne Evren’e rağmen Başbakan seçilmesi, ne Torumtay operasyonu, ne askerleri şortla denetlemesi, ne 141-142-163’ü kaldırması ne AİHM’e bireysel başvuru hakkını getirmesi ne de Kürt Sorunu’nu çözmeye çalışması kurtarabilir. Bir solcu şehir efsanesidir: 12 Eylül darbesi aslında Özal’ın 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapıldı. Peki, ne diye 12 Eylül onun karşısına MDP’yi kurdu? Syntax Error...

● Fethullah Gülen’siz liste olur mu? Yoksa adama ‘Fethullahçı mı oldun len’ denmez mi? Onun afişe zamanında 12 Eylül’ü öven konuşmalarından girdiğini zannedenler fazla saflar. O, dünyada sadece Türkiye solcularının varlığından haberdar olduğu ‘ABD’nin yeşil kuşak projesinin’ (merak edenler internette İngilizce olarak arasın bakalım ne çıkıyor) bir ürünü. Hiçbir sosyolojik gerçeğe tekabül etmeyen bir nevi pilli bebek. Solcular şuna inanarak mutlu olur: 1980’den önce halkımız aslında tam devrimci oluyor, dinden imandan vazgeçiyordu ki 12 Eylül oldu, İslamcılığı yükseltti. Camiler o yüzden dolup taşıyor. Bir nevi Marx’ın “Din kitlelerin afyonu” sözünün Kenan Evren tarafından hayata geçirilmesi de diyebiliriz buna. Bu yeşil kuşak bir ara BOP projesi oldu, en son olarak da ılımlı İslam projesi. Bu projelerin ortak adı ise: “Beni tutmasalar dövecektim o adamı.”

● Bugünlerde 12 Eylül’ün ürünü olan ne kadar kırmızı çizgi varsa hepsini ihlal eden Tayyip Erdoğan’ı bu afişe ekleyen insafsızlık da yine bu hurafe “yeşil kuşak” tarih okumalarının eseridir herhalde. Listeye 12 Eylül mağduru Devlet Bahçeli’yi ekleyip, 12 Eylül’ün tüm kırmızı çizgilerinin bekçisi Deniz Baykal’ı ayrı tutan da aralarındaki bu ince laiklik farkıdır.

O halde emperyalizmi, faşizmi, darbecileri gericiliği, şovenizmi, Özal’ı, Erdoğan’ı lanetleme mitingine tüm vatanseverler davetlidir. Mitinge Ankara Garnizonu’nun tam kadro katılmasının önünde hiçbir engel görünmemektedir. Bu mitingde Tuncer Kılınç Paşa, aydın, düşünce adamı olarak anons edilip bir konuşma yapsa kimse onun eski MGK sekreteri olduğunu fark etmez, hatta miting korteji GATA’nın önünden geçerken Kenan Evren bile cama çıkıp bağırabilir: Beni yanlış anladınız. Ben buradayım ama fikirlerim sizinle...

Yıldıray Oğur

Taraf

Vatandaşlık (Yağmur Atsız)

Hayır, barış sürecini artık ne PKK durdurabilir ne de statüko silahşorları! İstedikleri kadar kudursunlar ve kan akıtsınlar!

Onun için biz işimize bakalım ve karınca karârınca katkımızı sunalım.

Yeni bir vatandaşlık tanımı olsun diyenler var. Bugün, mevcud vatandaşlık kavramlarına dâir bilgi sunmak istiyorum. Târihden günümüze devletler hukûku alanında bilinen ve tanınan üç vatandaşlık türü var:

“Ius soli” yâni “toprak/yer hakkı” yâhut “territoriyal prensip” denilen tür, “ius sanguinis” (kan hakkı) veyâ “neseb prensibi” denilen tür ve bir de “Osmanlı Millet Sistemi” (das osmanische Millet-System) denilen tür.

Ius soli prensibine göre bir devletin vatandaşı olmak için o devletin hükümranlık alanı içinde, onun topraklarında doğmuş olmak gerekir. Bu hak tabii ki istisnâî olarak başka yerlerde doğmuş olanlara da verilebilir ama bir sürü şarta bağlı olarak.

“Ius sanguinis” vatandaşlığa sâhib olabilmek için o soydan gelmiş olma şartını arar. Yâni eğer o ülkede yaşayan insanların soyundan gelmiyorsanız, bâzı istisnâlar hârici, o ülke vatandaşı olamazsınız.

“Osmanlı Millet Sistemi” ise Türklerin geliştirdiği bir kavramdır. Burada “millet” bizim bugün kullandığımız “ulus/nation” anlamında değil aynı din veyâ mezhebe mensub insanlar için kullanılmaktadır. Buna göre meselâ İmparatorluk’daki Bulgar ve Rumlar Fener Rum Patrikhânesi’ne bağlı oldukları için aynı “millet” dâiresinde mütâlâa edilmekteydiler. Bulgarların, modern mânâdaki “millet” anlayışı sonucu ayrı bir Etnarklık kurma müsaadesi almaları 19. Yy. ortalarına rastlar. Buna göre meselâ Sünnî Müslümanlar da; Türküne, Kürdüne, Arabına, Arnavuduna vs.’ye, yâni etnisiteye/kavmiyete bakılmaksızın bir “millet” oluştururlardı. Osmanlı “millet”lerinin, belirli alanlarda, hattâ yargıyı da kapsamak üzere belirli özerklikleri vardı. Bu sistem 1919’da sona ermişdir.

Bugün artık epeyi esnek hâle getirilmiş olmalarına rağmen “ius soli”ye örnek olarak Fransa’yı ve “ius sanguinis” içinse Almanya’yı örnek gösterebiliriz.

Bizde ise “hünsâ” (hermafrodit) bir durum var. “Türk” kelimesi hem bir kavmi, daha doğrusu kavimler âilesini ve hem de bir milliyeti ifâde etdiği için karışıklık çıkıyor. Meselâ bir Özbek veyâ Âzerî “etnik” anlamda Türk ama “politik” anlamda değil. Üstelik Cumhûriyet devrinde biz bu Türk kelimesine gitgide daha yoğun biçimde etnik bir muhtevâ yükleyerek etnik bakımdan değil ama politik bağlamda “Türk” olanları da canından bezdirmişiz.

Fakat yine de bana öyle gelir ki bu kelimeyi, içine zorla sokduğumuz “assimilatif” safradan kurtararak ırzına geçilmedik tarzda kullanıma devâm etmek en doğrusu. Telefon sapıkları var diye telefonu, trafik canavarları var diye otomobilleri kaldırmıyorsunuz. Çözüm sû-i istîmâli önlemekdir. Bu ülkeye Avrupalılar ve sonra bütün dünyâ 12. Yy.’dan beri “Türkiye” ve halkına da “Türk” diyor.

Ama öyle yâhut böyle, bu anlatdıklarımdan başka vatandaşlık türü YOK!

Yağmur Atsız

Star Gazetesi

Hani insaf Aydın Bey! (Ahmet Kekeç)

Muhterem Aydın Doğan... Saygıdeğer basın patronu... Kıymetli büyüğüm... En zor zamanınızdasınız. Kafanız karışık, acınız büyük.

Bu tür çıkıntılıkları tolere edecek hoşgörüye sahip olmayabilirsiniz.

Hiçbir zaman bu hoşgörüye sahip olmadınız ama, siz hoş görmeyeceksiniz, sıkıntılarınıza bir de “moral bozukluğu” eklenecek diye söyleyeceklerimden imtina edecek değilim herhalde.

Diyor ki mutemet adamınız (kendisi bir ekonomisttir), “Bu büyüklükte vergi cezası olmaz. İnsaf...”

Müdürünüz de “insaf” çekiyor.

Polemikçi kadrosundan köşe tahsis ettiğiniz yazarlarınız da “insaf” çekiyor.

Bence de insaf.

Bu büyüklükte vergi cezası olmaz.

Peki beyefendi, başkalarından beklediğiniz insafı siz niçin göstermediniz?

Medya organlarınızı “şantaj aracı” olarak kullandığınızı yazdığım gerekçesiyle hakkımda dava açtınız.

İstediğiniz meblağ 300 bin TL.

Eski hesapla, 300 milyar lira.

Üstelik, bu cürmünüz Yargıtay’ca onaylandı. Elimde kapı gibi mahkeme kararı var.

Bari 10 bin liralık açsaydınız. 20 bin liralık açsaydınız.

Hadi 50 bin liralık açsaydınız.

Hayatımda birarada görmediğim, bundan sonra da göremeyeceğim bir miktarla karşıma çıktınız... “Bu parayı istiyorum” dediniz.

Hani insaf?

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, tazminat davalarında ölçü “zenginlik sınırı”nın altıdır. Sınır mınır tanımadınız. “Bu adamın eti ne, budu ne?” demediniz. Bu paranın insafla bağdaşır bir miktar olmadığını aklınıza getirmediniz.

Şimdi kalkmış, “Bu büyüklükte vergi cezası olmaz. İnsaf!” diyorsunuz.

Peki, bu büyüklükte tazminat davası olur mu beyefendi?

Hani insaf?

Dilerim kazanırsınız da, 30 yılda biriktirdiklerimi satsam bile
ödeyemeyeceğim bu meblağla azıcık da olsa teselli bulursunuz...

Herşeye rağmen, başınızdaki “vergi cezası” gailesine üzüldüm.

Bir insan olarak üzüldüm.

Bir medya mensubu olarak üzüldüm.

Bazı maaşlı memurlarınız, mecburiyetten, “susturamazsınız”, “bir ölür bin diriliriz”, “kimse bizi bitiremez”, “bu özgürlük bayrağını ilelebet taşıyacağız”, “sansür bize vız gelir tırıs gider” gibilerden güya isyan yazıları yazıp, kendilerini bedavadan “özgürlükçü” makamına oturtuyorlar ama, siz de biliyorsunuz ki, onların özgürlükçülüğü “asker postalı” görünce biter...

Denenmiş sınanmıştır...

Bunlar “andıç ayıbı”nı ilelebet alınlarında taşıyacak adamlar.

Bunlar “411 el kaosa kalktı” diye manşet atan adamlar.

Bunlar, zaten vatan hasreti çeken bir garibanın arkasından “Vay Şerefsiz” diye ünleyen adamlar.

Bunlar, Paşa’nın Başkan’ı hizaya sokmuş olmasından vahşi zevkler devşiren adamlar.

Bunlar Türkiye’de desteklemedik “darbe” ve “muhtıra” bırakmayan adamlar.

Bunlar her türlü karargâh çıktısını, andıçı, lahikayı, psikolojik savaş belgesini öpüp alınlarına koyan adamlar.

Bunlar, iki yıldır Ergenekon’a mazeret üreten adamlar.

Bunlar Hrant Dink’in öldürülmesini “üç beş serserinin duygusal kalkışması” diye pazarlayan adamlar.

Bunlar rakip gazeteye el konulmasını “şampanya patlatarak” kutlayan adamlar.

Bunlar sağa sola küfrederek prim yapmaya çalışan adamlar.

Sizin adamlarınız.

İnşaallah bu belayı hayırlısıyla başınızdan defedip muhasebe yapacak geniş zamanlara erişirsiniz ve yol arkadaşlarınızı gözden geçirirsiniz...

Size “sabır”, “güç” ve hayırlı kazançlar diliyorum.

Şimdilik elimden gelen bu...

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

CHP çok yaşa! (İhsan Dağı)

CHP, kuruluşunun 86. yılını kutluyor. Aslında iyi bir 'devlet töreni' yakışırdı CHP'ye, 'yüksek bürokrasi'nin kortejin başını çektiği... 'Dokunulamaz atanmışlar'ın ve kıymetleri kendilerinden menkul 'beyaz Türkler'in partisidir CHP, adının 'halk partisi' olması kimseyi yanıltmasın.



Şimdiye kadar yapılan hiçbir özgür ve adil seçimi kazanamayan bir parti neyi, neden kutlar, anlamak zor. Yine de demokrasinin bu ülkede ne anlam ifade ettiğini iyi kavramak için CHP'yi hep muhafaza etmek gerektiği kanaatindeyim. CHP'nin varlığı, kendi başına iyi bir 'demokrasi eğitimi'dir; demokrasi olmayınca ülkenin nasıl yönetileceğinin, halkın nasıl güdüleceğinin, ezileceğinin, horlanacağının hatırlatıcısıdır.

Halk, demokrasinin erdemini CHP'nin tek parti diktatoryası altında keşfetmiştir. Bürokrasinin saltanatına karşı demokrasinin nasıl bir güç olduğunu da 14 Mayıs 1950'de CHP iktidarına son verince anlamıştır.

Vatandaş oyu ile iktidarı değiştirebildiğini anladığı anda demokrasiden vazgeçmez oldu. Alternatif belliydi; ya tek partili CHP diktatoryası veya demokrasi. Halk, 'cahil' de olsa, 'dağdaki çoban' da olsa, 'kasketli, şalvarlı' da olsa demokrasinin CHP diktatoryasından kurtuluş için tek yol olduğunu 1950'den beri biliyor... O yüzden CHP hiçbir seçimi kazanamadı.

Dolayısıyla 'CHP çok yaşa'malı, zor olsa da... Demokrasilerde 'nasıl parti olunmaz, nasıl seçim kazanılmaz' sorusuna başka canlı bir örnek bulmakta zorlanırız aksi halde.

CHP, elli yıldır kendini demokrasiye, demokrasinin kurallarına uyarlayacağına demokrasiyi kendine uydurmaya çalışıyor. O yüzden darbelere destek veriyor, darbe anayasasını savunuyor, o yüzden Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyunuyor.

İşin ilginci, 'bu CHP ile olmuyor' diyen de yok. Dünyanın neresinde görülmüş bir avuç azınlık olan yüksek bürokrasi ve onların sivil uzantılarıyla demokratik seçimleri kazanmak? Mümkün değil, yarışmacı seçimlerin, demokrasinin doğasına aykırı bu.

Ama CHP hâlâ bu kafada devam ediyor, çünkü 1960 darbesi ve darbe anayasasının kurduğu 'vesayet rejimi' (yani atanmışların seçilmişleri denetlediği bürokratik yönetim tarzı) yaşadıkça seçim kazanmasa bile bürokratik iktidarlarının devam edebileceğini biliyorlar.

O yüzden CHP'nin 1960'lardan beri derdi seçim kazanmak değil vesayet rejiminin devamını sağlamak.

Vesayet rejimini ne tehdit ediyor? Yeni anayasa. CHP ne yaptı? Taslak anayasayı 'rejimi değiştirme' projesi olarak niteleyip, vesayet düzeninin medya uzantılarının da desteğini alarak bu girişimi boğdu. Başardı da bunu.

Vesayet rejimini başka ne tehdit ediyor? AK Parti. Yeni anayasa fikrinin arkasında da o var, rejimi sulandıran AB sürecinin arkasında da. Kıbrıs'ta çözüm diyen de o, Kürt açılımı yapan da. 'O halde AK Parti'yi kapatalım gitsin' lobisini ayakta alkışlar CHP. Yine vesayet rejiminin ortağı medya kuruluşlarıyla birlikte rakip siyasi partinin kapatılma ihtimaline dört köşe destek verir.

Vesayet rejimini tehdit eden başka ne var? Ergenekon soruşturması. 'Derin devleti çökerten, darbecileri yargı önüne çıkaran, darbe teşebbüsçülerini caydıran bu soruşturma durdurulmalıdır' mantığı yürüten CHP, halkın temsilcisi olma misyonunu bir yana bırakıp darbe sanıklarını, elinde suikastların kanı, LAW silahlarında parmak izi bulunanların 'avukat'lığına soyunur. Yine, soruşturmayı, ya görmezden gelme veya sulandırma siyaseti izleyen medya ortağıyla birlikte.

İşte bu CHP'nin lideri Baykal'ın 86. kuruluş yıldönümünde 'şanlı' Ergenekon sanıklarına 'selam çakması'na şaşılır mı?

CHP'nin misyonu seçim kazanmak değil, vesayet rejimini ve onun bürokratik uzantılarını savunmak.

Kısaca bu partinin demokrasiyle bir işi yok, çünkü demokrasiyle hiç kazanamadılar, kazanamayacaklar. Kazanmak için demokrasiye değil 'vesayet rejimi'nin devamına muhtaçlar. Yani CHP 'demokratik muhalefet' yapmıyor, varoluş mücadelesi veriyor, anlayın.

İhsan Dağı

Zaman

Yoksul kadınların ölümü (Bejan Matur)

İstanbul'da yağmur. İstanbul'da hiç olmadığı kadar yağmur. Orada değilim. Felaket olan yağmurun, nasıl bir sesle çatıları dövdüğünü duymadım. Ama herkesin okuduğu haberleri okudum.



Kadınların ölümünü duydum. İşçi kadınların bir minibüste nasıl öldüklerini. Ve cansız bedenlerinin nasıl beyaz bir örtü altında aynı kadere uğurlandığını. Gazetelerde kadınların cansız bedenini büyük bir gövde gibi gösteren beyaz örtünün fotoğrafları yayımlandı. Ve içlerinde can verdikleri minibüsün çamurla kaplı duvarı. Bir hücrede ölmüş gibiler. İsmet Berkan 'o minibüse iyi bakın' diye yazmış.

Ben yerdeki beyaz örtünün altından taşmış siyah saçlı kadının yüzünü düşündüm. Adı belki Altın, belki Mevide. İşçi kadınların adları gibi insanda naif bir gülümseme yaratan adlardan biri. Menekşe, Kumru, Arife, Satı yahut Döne de olabilirdi adı. Ne fark eder ki? Yoksulların ölümü bir isim olarak dahi haber değeri taşımazken, Mevide'nin, Altın'ın adını bilmemizde bir çare yok. Onlar işçi kadınlar çünkü. Yoksul ve günün başka saatlerinin insanları. Vardiyaların değiştiği alacakaranlıkta ince yataklarından çıkıp evlatlarına bir şişe süt, bir ekmek kazanmak için yollara düşen kadınlar. Ölenlerden Bircan Karataş'ın en büyük hayali, görmeyen babasına ve kardeşine bir ev almakmış. Yarım kalan hayalleri gibi, geleceğini de sele vermiş.

Dün bütün gün T. S. Eliot'un 'suda ölümden kork' dizesini mırıldandım. Suda ölümün kaderle gelen pastoral, trajik yanını düşündüm. 'Hayat veren su boğunca bazen' dedim kendi kendime. Ve neden bilmem onca ölümün, acının içinde kadınların ölümü bana daha çok dokundu. Bindirildikleri minibüsün insanlar için yapılmamış olmasından belki. Selden, felaketten kaynaklanan acıdan çok önce kaderleri patronları tarafından çizildiği için belki de... En fazla buna üzüldüm.

İşçi kadınların sabah telaşını, hayallerini 'Fabrika Kızı' kadar güzel anlatan bir şarkı bilmiyorum. Bizim kuşak için, Cem Karaca'nın 'Tamirci Çırağı' neyse, Fabrika Kızı oydu. Fabrikada çalışan kızın hayallerine o şarkıyla ortak olmuştuk.

"Fabrikada tütün sarar

Sanki kendi içer gibi

Sararken de hayal kurar

Bütün insanlar gibi

....

Dışarıda yağmur başlar,

yüreğinde derin sızı.

Gözlerinden yaşlar akar,

ağlar fabrika kızı."

Fabrika kızının bütün insanlar gibi bir dünyası olduğunu en az romanlar, filmler kadar o şarkı bize öğretmişti. Önlüğü, eşarbıyla, yüzlerce binlerce benzerinin arasında daha da benzeşen kadınlar, genç kızlar. Dünkü fotoğrafta son bir benzerliği yaşadılar. Kar gibi beyaz, büyük bir örtünün altında kayboldular. Bir bulut gibi üzerlerini kaplayan örtünün beyazlığı onları boğan selin çamurunu taşımıyordu. Bir aydınlık ki, içine sığmayan gözler, dünyaya mı, bizlere mi bakıyor anlaşılmıyor...

Yoksulların ölümü bir haber değeri taşımaz. Gazeteleri boydan boya günlerdir kaplayan Münevver cinayetinin dikkat çeken yanı, en az olayın vahameti kadar, katil zanlısının başka bir sınıftan oluşuydu.

Dramatik öğe ne kadar sağlamsa hikâye o kadar iş görür. Dramatik öğeyi koruyacak, köpürtecek araçlar da günümüzde ne yazık ki işçi kızların hayatından çıkamıyor. İnsandaki adalet duygusunu harekete geçirecek ne eski sınıf çelişkileri var ne de o çelişkilerin can yaktığı anları vicdanlara açacak mekanizmalar. Sendikalar deseniz başka telaşların dünyası artık.

Neticede bu ülkenin yoksulları kolay ölüyor. Ucuz ölüyorlar. Hiç yokmuş gibi, serçe nefesleri bir küçük ihmalin kurbanı oluyor.

Kadınları kapısı olmayan minibüslere dolduran, onlardan, alacakaranlıkta kat ettikleri yollarda bir nefes almayı esirgeyenler, insana verdiğimiz değeri özetliyor.

Bizler yollarımızı, inşaatlarımızı nasıl yapıyorsak, minibüsleri nasıl ölüm servislerine çeviriyorsak demokrasimizi de o kalitede tutuyoruz. Daha iyi bir demokrasiye bir türlü kavuşmuyor olmamız, yaşama kalitemizle de bağlantılı olabilir mi? 'Devlet nerede' diye soran yokmuş dünkü felakette. Sizce neden? Vatandaş biliyor olmalı ki, sormuyor.

Bejan Metur

Zaman

İnsan unutuyor, dere unutmuyor (Leyla İpekçi)

1990’da Halkalı’daki binasına taşınan Güneş yayınları dergi grubuyla birlikte İkitelli’ye ilk gelen gazete grubu Sabah grubuydu. 1991 yılının nisan ayında orada çalışmaya başladığımda, Halkalı ve İkitelli’deki bazı fabrikalar dışında, etraf boştu. TEM otoyolundan TIR’lar dışında dakikada ancak bir araba geçerdi. Araba kullanmaya orada başladım.

O vakitler ne İkitelli Organize Sanayi Bölgesi vardı, ne otoyol boyunca iki taraflı yayılan semtler, ne de siteler, akıllı binalar, işyerleri. Buradaki zeminin çok kaypak olduğunu, her yanda dereler bulunduğunu, o yüzden buralarda pek öyle kolay yapılaşma olmayacağını söylerlerdi.

1995 yılına gelindiğinde ise Sabah binasından başka birçok yeni akıllı bina ve fabrika o bölgeye yerleşmişti bile. Yan yollar, viyadükler, üst geçitler, adalar yapılıyordu durmadan.

O yıl yine bir sel felaketi yaşandığında Ayamama deresi taştı. Aynı saatlerde, ben de arabamın içinde, birkaç arkadaşımla birlikte Sabah binasına gitmeye çalışıyordum.

Otoyol tamamen tıkanmıştı. Birkaç saat içindeyse sel iyice kendini gösterdi. Yan tarafımızda, suyun arabaların üzerine çıktığını görüyorduk. Güç bela gazeteye ulaştığımızda ise bodrum ve ilk katları tamamen su bastığını görmüştük.

Bir arkadaşımız arabasının camından çıkmayı başararak zar zor kendini kurtarmıştı sulardan. Gazete binasında yaşanan kaybı ve hasarı atlatmak kolay olmayacaktı.

Yanımızda akmakta olan ve etrafa kimi zaman tuhaf kimyasal kokular saçan derenin adını ilk o vakit duymuştum. Mimar Sinan tarafından yapılan köprülerin hasar almamış olmasına rağmen, diğer köprü ve yapıların yıkılması klasiğiyle de ilk o zaman karşılaştım.

Bu sefer daha beteri oldu. Bir yılda yağması gereken yağışın neredeyse üçte biri kırk sekiz saatte yağmış. Meteoroloji uzmanları yağış miktarının son 80 yılın en yüksek yağışı olduğunu söylüyor. İkitelli’ye bir saatte 90 kilogram yağış düşmüş.

Nitekim o bölgedeki otoparka TIR’larını çekmiş uyumakta olan şoförlerden Kadir Değer, aracına birilerinin vurduğunu sanarak uyandığında, suyun iki metre kadar yükseldiğini görmüş. TIR’ın üzerine tırmandığında ise aradan beş dakika bile geçmemişti. Ancak su bir metre daha yükselmişti.

Görgü tanığı Emir Karataş, “sular yükselip hızla aktığında baktım bir halk otobüsü yüzerek geliyor” diye anlatıyor. “Peşi sıra da bir sürü eşya ve araç geliyor yüze yüze. Sonra halk otobüsü TIR’ların arasına daldı, her şey paramparça oldu. Beş dakika içerisinde tüm TIR parkı suyla dolmuştu.”

Dereleri kuruttukça, ıslah ettikçe, üzerlerine beton döktükçe suyun neler yapabileceğini de unuttuk. Çünkü görüp geçirdiğimiz bunca sel felaketi, taşkın ve depreme rağmen, kentin ortasındaki derelerin kenarına bina kondurmaya, yol yapmaya devam ettik.

Çarpık yapılaşma ve rant kaygısı nedeniyle birileri dere yataklarına bina yapmaya göz yumarken, bizler de gerçeğe kapadık gözlerimizi. Tsunamilerin maharetini son derece yıkıcı bir biçimde öğrenmek dahi suyun zihnimizdeki imgesini zenginleştirmeye yetmedi. Ama su unutmuyor, unutmadı.

Islah da edilse, üzerine asfalt da dökülse, otoban da yapılsa, bilmem kaç tonluk kazıklar da çakılsa fark etmiyor. Dere yatağını unutmuyor. Su, onun varoluş hakikati. Asli tabiatı. Biz ise unutuyoruz, çünkü asli tabiatımızı inkâr ediyoruz durmadan.

Akışını engellemeye çalışıyoruz derenin. Bastırmak, kapatmak istiyoruz. Ama suyun tek niteliği dere olup akmak değil. Suyun tek kabiliyeti yataylık da değil. Gökten indiğinde bambaşka özellikleri de ortaya çıkıyor. Bunu da unutuyoruz.

Su, evet, toprağa can verir, yeşertir, insanın canını muhafaza eder. Hayat suyla var. Ancak su aynı zamanda boğabilir, taşabilir, sele, baskına, tufana dönüşebilir. Yerden ve gökten aynı anda harekete geçtiğinde tonlarca ağırlıktaki TIR’ları değil yalnızca, dağları da yerinden oynatabilir.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube Başkanı Eyüp Muhçu, Ayamama deresi etrafındaki yapılaşmaya izin veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni bu felaketten sorumlu tutuyor. 1978’de de çok büyük bir sel yaşandığını hatırlatan Muhçu, o dönemdeki otoyol azlığının ve yeşil alanların daha fazla olmasının sel felaketini engellediğini söylüyor.

Bakalım suyun, toprağın, hava ve ateşin maharetlerini yeniden hatırlayana dek: Çarpık yapılaşmanın rantını yeme hırsıyla daha ne çok kıyımdan geçireceğiz kendimizi?

Leyla İpekçi

Taraf

Bugün 11 Eylül! Ne kazandınız? (İbrahim Karagül)

Bugün 11 Eylül! Amerika'yı vuran o dehşet saldırıdan bu yana sekiz yıl geçti. ABD'nin siyasi, askeri ve ekonomik gücünü hedef alan saldırılar şüphesiz yeni bir dünya düzenini hedefliyordu. Öyle de oldu. Sekiz yıldır, dünyanın en ücra köşelerinde bile bu yeni düzenin etkileri hissedildi. Ülkelerde, şehirlerde, kasabalarda, ailelerde hissedildi. Çatışma, işgal, köleleştirme, kontrol altına alma, yönetme, iradesizleştirme, aşağılama ve yok etme üzerine kurulu, Batı'nın yüzlerce yıllık sömürgeci geçmişinin bütün kirli örneklerinin kullanıldığı sekiz yıl geçirdi dünya.

Her yıl dönümünde yeniden El Kaide tehdidi, yeni terör alarmları ilan edilirdi. Yeni kaset çıkarıldı ortaya. Ancak bu yıl olmadı. Ne, Bin Ladin'in yeni ses kaydı, görüntüsü ne de ABD ve İngiltere'de terör alarmı oldu. En azından bugüne kadar.. Sekiz yıldır değişen tek şey bu oldu. Bunun dışında her yıl dönümünde kötü şeylere yenileri eklenmiş oldu. Kötülük devam etti.

Saldırıların birinci yıldönümünden hatırlatma: (7 Eylül 2002) Amerika'nın küresel ekonomik ve askeri hegemonyasının sembollerine yönelik saldırıların ardından ilan edilen küresel olağanüstü hale rağmen, ortaya atılan iddialar ve enformasyon dayatmasının ötesinde, saldırılarla ilgili gerçek anlamda hiç bir kanıt ortaya konulmadı. Ancak dünya, görülmemiş bir hızla Amerika'nın siyasi ve askeri denetimi altına girdi. İnanılmaz bir saldırganlık ve açgözlülükle istila ve yağma harekatı başlatıldı.

En önemlisi, Amerika'nın başlattığı savaşla 11 Eylül saldırıları arasındaki bağlantı koptu. Bir yıl gibi çok kısa bir sürede en temel insan hakları ve bireysel özgürlükler yok edildi, özgürlük alanları daraltıldı, uluslararası hukuk rafa kaldırıldı, uluslararası kurumlar devre dışı bırakıldı, sivil toplum örgütleri baskı altına alındı, uluslararası sözleşmeler unutuldu, dünyanın her köşesinde insanlar gözaltına alınıp aylarca sorgusuz-sualsiz hapislerde tutuldu, hemen her Amerikan askeri üssü esir kampları haline geldi, katliamlar/toplu mezarlar dönemi başlatıldı, diktatörler güç kazandı, askeri bürokrasi her şeye hakim olmaya başladı. Afganistan işgal edildi. Bütün dünya terör gerekçesiyle kandırıldı. Oysa ABD ve Atlantik güçleri Orta Asya'ya yerleşiyordu.

İkinci yıldönümünden hatırlatma: (11 Eylül 2003)

Soğuk Savaş sonrası entelektüel temelleri atılan "İslam tehdidi" kampanyası fiili savaşa dönüştürüldü. İslam'a ve İslami olan her şeye karşı tasfiye harekatı başlatıldı. Dünya nüfusunun üçte biri resmen düşman ilan edildi. Müslümanlara ABD'nin ve küresel sermayenin önceliklerine göre belirlenmiş bir İslam anlayışı dayatıldı. "İslamcı terör" palavralarıyla kamufle edilen kirli, ahlaksız ve kanlı savaş dahilinde Fas'tan Endonezya'ya kadar her yer kuşatıldı. Petrol ve doğal gaz kaynaklarının, boru hatlarının geçeceği güzergahların, Kızıldeniz'den Doğu Akdeniz'e, Basra Körfezi'nden Malaka Boğazı'na kadar Müslümanların kontrolündeki su yollarının denetim altına alınmasına çalışıldı. 11 Eylül'den çok önce planlanan Afganistan işgaliyle ABD askeri gücü Kafkaslar'a ve Orta Asya'ya yerleşti. Batı Afrika'da ve Basra Körfezi'nde, Filipinler'de, Singapur'da yeni üsler kuruldu.

Ortadoğu'nun kalbi, Dicle-Fırat havzası işgal edildi. İşgal gerekçelerinden hepsinin yalan olduğu birkaç ay içinde netleşti. Dünya, Afganistan savaşının aksine destek vermedi ancak "ABD-İngiliz-İsrail cephesi" Irak'ı ele geçirdi. "Yahudi-Hristiyan siyonistler"den oluşan şebeke Irak'tan sonra İran ve Suriye'yi de tehdit etmeye başladı. ABD'nin Ortadoğu'daki varlığı Türkiye'nin güvenliği için en ciddi tehdit haline geldi. İki yıl içinde üç çok önemli gelişme oldu. ABD'nin geleceği üzerinde derin izler bırakacak üç gelişme Amerika için tarihinin en büyük mevzi kaybı olacaktır.

1- 11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler'e yönelik saldırı, karşı konulmaz askeri ve ekonomik güç olan Amerika'nın "dokunulmazlık büyüsü"nü yok etti.

2- Amerika'nın askeri ve siyasal güç olarak yeni küresel sisteme öncülük edeceğine yönelik genel kanaat yerle bir oldu. Dünya, ABD'nin doğal liderlik rolünü, tek yanlı politikalarından vazgeçse bile, sorgulamaya başladı.

3- ABD'nin artık küresel hegemon olabileceğine de kimse inanmıyor. Böyle bir siyasi olgunluğa, ahlaki sorumluluğa sahip olmadığı ortaya çıktı.

Altıncı yıldönümünden hatırlatma: (13 Eylül 2007

11 Eylül saldırılarının altıncı yıldönümünde, beklendiği gibi, yeni bir Bin Ladin kaseti çıkıyor ortaya. Her zamanki ifadeler, tehditler. "Terörle mücadele" adı altında yürütülen tarihin en sahtekar kampanyasına malzeme sağlayacak konuşmalar.. ABD ve müttefiklerinin öfkesi yenileniyor, savaş azmi artırılıyor, ABD vatandaşının terörle mücadele için fedakarlık duyguları kabartılıyor ve mekanizma işliyor..

Ancak dünya medyası, istihbarat örgütleri konuşmadan çok başka bir şeye odaklanıyor. Kaç El Kaide var? Hangi ülkenin, istihbarat kuruluşunun, hangi çokuluslu şirketin El Kaideleri var, bu güçler terör üzerinden neler yapıyor, El Kaide ihaleleri ile ne kadar dolar kazanılıyor, kaç ülke işgal ediliyor…

11 Eylül'ün altıncı yıldönümü. Ankara büyük bir saldırıdan son anda kurtuluyor. "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" dedirtecek bir hazırlık önleniyor. Kim hazırladı, bilinmiyor. Başbakan yerinden alınıp başka bir yere götürülüyor, kişi ve kurumlar olağanüstü güvenlik önlemleriyle korumaya alınıyor. Hedef kim? Türkiye mi? Başbakan mı? Cumhurbaşkanlığı ile bağlantılı bir öç alma duygusu mu? Aynı günlerde memleketin her bölgesinde patlamaya hazır mayınlar, bombalar tespit ediliyor. Terör üzerinden güç/iktidar devşirme, terör üzerinden dış ve iç politika manevraları, terör üzerinden bölgesel projeler…

İnsanlık bu sekiz yılın yıkımını kaç yılda giderir, ekilen kötülük tohumlarını ne kadar zamanda yok eder!

İbrahim Karagül

Yenişafak

Genelkurmay ve son iki yılda biriken sorular... (Alper Görmüş)

Genelkurmay’ın sessizce geçiştirdiği ya da cevap verse bile bizatihi cevapların yeni sorular doğurduğu haberlerin bir dökümünü çıkarmaya çalıştığımı yazmıştım... Geçen salı için söz verdiğim, güncel iki habere ilişkin yazılar nedeniyle ertelediğim döküme nihayet bugün sıra geldi... Fakat ondan önce, ne zaman “ordu içinden sızan haberler” bahsi açılsa, işin aslıyla uğraşmak yerine “Ne oldu da bu tür haberler son birkaç yılda sökün etmeye başladı” sorusuyla arz-ı endam eyleyen zevata kendi cevabımı vereyim...

Bu “furya”nın Nokta dergisine sızdırılan haberlerle, kabaca 2007’nin bahar aylarında başladığını teslim edeyim (bakın ne polemik pasları veriyorum). Ben, o günlerde, vesayet rejiminin o tarihî momentteki sıkışmışlığına; devlet ve ordu içindeki, darbeci-müdahaleci gruplara karşı durmak isteyen kesimlerin muhtemel varlığına; ülkedeki ve dünyadaki siyasi gidişata ve konjonktürel gelişmelere bakarak, bu “furya”nın devam edeceğini öngörüyordum. Bunu, Darbe Günlükleri’ni Nokta’da yayımladıktan bir hafta sonra, Neşe Düzel’in benimle yaptığı söyleşide açıkça dile getirmiştim de (Radikal, 9 Nisan 2007):

“Devlet denilen yapı yekpare bir blok değil. Biz gazeteciler de bilgilere böyle ulaşıyoruz. Çünkü devlette sadece kurumlar arasında rekabet yaşanmıyor, her kurumun kendi içinde de çıkar ve güç çatışmaları, düşünce farklılıkları, yarılmalar var. Türkiye değişiyor, dönüşüyor ve devlet içindeki bu çatışma çok güçlü yaşanıyor. Daha çoook haber sızacak gazetecilere...”

Nitekim öyle oldu... “Furya” bir başladı pir başladı, hâlâ da devam ediyor. Kanaatimce “ordudan sızan haberler” mevzuunun altında yatan nedenler bunlardır. Eşeğin altında buzağı aramanın âlemi yok ama isteyen aramaya devam edebilir...


Nokta’nın haberleri...

Sözünü ettiğim haberler silsilesi, Türkiye’deki gazetecileri “TSK karşıtı” ve “TSK yandaşı” diye tasnif eden bir “Genelkurmay andıcı”nın Nokta’nın 8 Mart 2007 sayısının kapak haberinin konusunu oluşturmasıyla başladı: “28 Şubat’tan 10 yıl sonra Genelkurmay’dan yeni andıç... İki tür gazeteci vardır: TSK karşıtları, TSK yandaşları!”

Haber, gazeteciler arasında büyük bir tepkiye yol açtı. Orduyla ilgili her haberi “orduyu yıpratıyor” diye lanse ederek meslektaşlarını yıpratma aracı yapan gazeteciler bile rahatsız oldular bu tasniften. Bir hafta kadar sonra, böyle bir andıcın Genelkurmay’da hazırlandığı, fakat bir taslaktan ibaret olduğu açıklaması yapıldı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ise 12 nisandaki, “sözde değil özde laik cumhurbaşkanı” istediği ünlü basın toplantısında taslağın kendi onayına sunulmadığını ve dolayısıyla görmediğini söyledi. Her iki açıklamada da özür yoktu. Belli ki Genelkurmay bu türden “meşru” çalışmalarını sürdürecekti ve galiba çıkartılan yegâne ders, bu çalışmaların dışarıya sızmaması için azami gayreti göstermek gerektiği kararından ibaret kalmıştı.

29 Mart 2007’de Nokta “Darbe Günlükleri” kapağıyla çıktı... Büyükanıt, 12 nisandaki konuşmasında, “Genelkurmay arşivlerini tarattım, böyle bir belgeye rastlamadım” diyerek konuyu kapattı. Sonraki günlerde, aynı gerekçeyle soruşturmaya izin vermedi.

Nokta, sadece bir hafta sonra, 5 Nisan 2007’de Genelkurmay İstihbarat Başkanı, Korgeneral Aslan Güner’in imzasını taşıyan bir raporu yayımladı. Rapor, “Toplumsal gelişime destek faaliyetleri” kapsamında müşterek hareket edilebilecek sivil toplum örgütleriyle ilgiliydi. TSK’nın siyasete açıkça müdahale ettiğini gösteren bu belgeyle ilgili olarak Genelkurmay’dan hiçbir açıklama yapılmadı.

Nokta, bu haberden iki hafta sonra kapandı. Fakat Pandora’nın kutusu açılmıştı bir kere... Bu kategoriden haberler, nereye gitmeleri gerektiğini kısa süre içinde anladılar: Yeni adres Taraf’tı. (İşte bir polemik pası daha... Fakat bu topa girmeden önce 1 eylül tarihli ‘Hakikati duymak istemeyenler ve Taraf” başlıklı yazıma bir göz atılmasını rica ediyorum.)


Taraf’ın haberleri...

Haziran 2008’de Taraf gazetesinde bir jandarma istihbarat raporu, bir de “Toplumsal gelişime destek faaliyetleri” çerçevesinde hazırlanan Genelkurmay istihbarat raporu yayımlandı.

Jandarma raporundan, 13 askerin şehit olduğu Dağlıca’ya baskın düzenleneceğinin baskından dokuz gün önce Genelkurmay’a ve diğer tüm ilgili birimlere gizli bir raporla bildirildiği anlaşılıyordu. Buna rağmen ciddi hiçbir tedbir alınmamıştı. (Taraf, benzer bir haberi, 17 askerin ölümüyle sonuçlanan Aktütün baskınıyla ilgili olarak ekim 2008’de verdi. İddia burada da aynıydı: Saldırı önceden belirlenmiş fakat ciddi hiçbir tedbir alınmamıştı.)

“Lahika” diye adlandırılan ikinci rapor ise, Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlıkları tamamlanan ve Eylül 2007’de yürürlüğe konan “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” uyarınca, kamuoyunu, “irticacı hareketlerin sorumlusu” olarak görülen hükümete, “milli devlete karşı” olarak nitelenen yeni anayasa paketine, “terörist” olarak adlandırılan DTP’ye karşı TSK’nın görüşleri doğrultusunda yönlendirmek ve “topluma öncü olma” rolünü sürdürmek için bir dizi karar alındığını ortaya koyuyordu.

Dağlıca ve Aktütün’le ilgili olarak Genelkurmay’dan bazı açıklamalar yapıldıysa da bunlar ikna edici olmadı. Bunu, iki baskınla ilgili bugün oluşmuş kamuoyuna bakarak da anlayabiliriz. O kanaat, maalesef, şöyledir: Olmuş bir şeyler ama TSK meselenin fazla kurcalanmasını istemiyor.

Fakat bunlardan çok daha kötü “yönetilen” gelişmeler de oldu... Hemen aklıma gelenlerden:

Birincisi: Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Poyrazköy kazılarında bulunan LAW silahlarıyla ilgili olarak “Araştırdık, bizden çıkmamış” açıklaması yapmıştı. Daha sonra açıklanan MKE raporunda, bunların büyük bölümünün orduya teslim edildiğinin belgeli olduğu açıklandı. Başbuğ, bu gelişme üzerine hiçbir şey söylemedi.

İkincisi: “AKP’yi ve Fethullah Gülen’i bitirme planı”nın Taraf’ta yayımlanmasından bir gün sonra, yine Taraf’ta yayımlanan söyleşiyle ilgili olarak Başbuğ, hiçbir açıklama yapmadı. Orada emekli bir orgeneral, Genelkurmay’daki “bir ekip”le ilgili olarak İlker Başbuğ’u uyardığını, fakat onun kendisine “ben kontrol ederim, sorun çıkmaz” yollu bir cevap verdiğini anlatmıştı. Orgeneral Başbuğ, bu manşetle ilgili olarak hiçbir şey söylemedi, haberi tekzip etmedi.

Üçüncüsü: “El bombasını çekip erin eline veren teğmen” olayında TSK en kötü sınavlarından birini verdi. Dört erin hayatını kaybettiği olayla ilgili olarak “kazaydı” açıklaması yapıldı. Gerçeğin Taraf’ta yayımlanmasından sonra, ki aradan 10 gün geçmişti, “teğmen ilk günden tutuklanmıştı” açıklaması geldi. Aradaki gecikme, “daha seri hareket edebilirdik”le izah edilmeye çalışıldı. Kabahatten bile büyük bir özürdü bu. Zihinlerde ister istemez, “Ordu, yapılması gerekeni yapıp teğmeni adalete sevk ettiği halde hakikati gizlemeye çalıştığına göre, kimbilir başka neler gizleniyordur” kuşkusu uyandı.

Dördüncüsü: Çukurca’da PKK mayınlarına basıp hayatını yitirdiği söylenen dört erin, aslında “bizim” mayınlar nedeniyle öldükleri konusunda çok ciddi kuşkular yaratan ses bandı kayıtları... Genelkurmay, bu kayıtlarla ilgili olarak hiçbir açıklamada bulunmadı. (Yasadışı yollarla yapılan kayıtların hukuki değeri olmayabilir, fakat kamuoyunu etkileme konusunda gayet “değerli” olduğunu hepimiz biliyoruz.)

Bu listeyi neden yaptığımı, salı günkü yazımdan bir alıntıyla anlatıp bitireyim: “Peşinen söyleyeyim: Amacım ‘orduyu yıpratmak’ değil, tam tersine, ‘bir çubuğu hemen kırarsınız, ama biraraya gelmiş on çubuğu kıramazsınız’ türünden kadim mesellerin anlattığı şeyin tersinin de geçerli olduğunu göstererek orduya bir nevi yardımcı olmak: Bir kötü örnek zihinlerde iz bırakmadan uçup gidebilir, fakat on kötü örnek biraraya geldiğinde bıraktığı izi bir daha silemezsiniz...”

Alper Görmüş

Taraf

10 Eylül 2009 Perşembe

Daha yandaş nasıl olunur? (Ahmet Kekeç)

İşsizliği yaz... Ekonomiyi yaz... Sel felaketini yaz... İlk vergi cezasından küçük rakamlarla yırtan, ikincisinden nasıl yırtacağı merakla beklenen muhterem Aydın Doğan’ı yaz... Sıradan bir vergi olayını “Bu bir rejim sorunudur” diye değerlendirerek Medya Towers’lıların gönlünde taht kuran büyük Türk milliyetçisi Deniz Baykal’ı yaz...
Ben böyle şeyler yazamıyorum.

Kalemimi icara verdim.

Hem, “yandaş medya” mensubu değil miyim?
İsmim Zafer Mutlu olsaydı, “müşteri memnuniyeti” gözetirdim.

Hani demişti ya muhterem, o en şişman ve en sevimli haliyle, “Ne gazeteciliği kardeşim, biz burada dükkân açtık para kazanıyoruz...”

Ben esnaf değilim.

Tüccar da değilim.

Bir meslek örgütünde kaydım bulunmuyor.

TÜSİAD’a aza yazılmadım.

İşletmecilik yapmadım.

Devletle alengirli ve parasal ilişkilere girmedim.

İş takip etmedim.

İhale kovalamadım.

Deve sırtında poz vermedim.
Eh, “müşteri memnuniyeti gözetmek” gibi bir derdim de yok. Dolayısıyla bildiğimi

okuyorum. Yani işime geleni yazıyorum.

Siz de işinize gelmiyorsa okumazsınız, olur biter.

Bugün de, işime gelen bir konuyu yazacağım... Kıymetli Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in kavramlaştırdığı “yandaş yargı” bahsine devam edeceğim.
Hasan Bey neyi kastetti, tam olarak bilmiyorum ama, “yandaş yargı” deyince benim aklıma Ali Çetinkaya, Kılıç Ali, Necip Ali, Refik Şevket İnce filan geliyor...

Sonra, “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor Adnan Bey...” diyen Yassıada Mahkemesi yargıcı Salim Başol geliyor... Türk adaletini “Köpek davası”, “Bebek davası” maskaralıklarıyla aylarca meşgul eden Ömer Altay Egesel geliyor... Günahsız üç gencin idamına hükmeden Sıkıyönetim Mahkemeleri geliyor...

Sonra kim geliyor?

“Millet iradesiymiş, ıvır zıvırmış, geçin efendim bunları, geçin” diyen, “telekulak çeteleri”yle ilişki kurup yasa dışı yollarla elde edilmiş kaseti “parti kapatma davası”nda Anayasa Mahkemesi’ne “ek delil” olarak sunan; bunlar yetmezmiş gibi, her fırsatta muhatabını “habis ur”, “kandan beslenen vampirler”, “bölücü”, “vatan haini” sıfatlarıyla aşağılayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları...

“Bu ülkeyi sevmiyorsanız, gidin uzayda yaşayın” diyen DGM hâkimleri...

Önüne gelen temyiz dosyasını “Atatürkçü savunma yapan sanığın beraatine...” diye imzalayan yüksek yargı üyeleri...

Öbek öbek BÇG merkezine taşınarak brifinglenip tütsülenen, bu brifingleri “yargıya müdahale” olarak görmeyen Cumhuriyet savcıları...

Başka?

Kent Otel Toplantıları geliyor... HSYK tavassutları geliyor... Bazı YARSAV mensuplarının katıldıkları sosyal ve siyasal etkinlikler geliyor... “Bu mahkeme bizdenmiş” sözleri geliyor... “Koçum Ömer’im” yakıştırması geliyor...

Başka?

Biri daha geliyor:
Anayasa Mahkemesi’ne başkanlık ettiği yıllarda, kökü dışarıda bir örgütün toplantısına katılmış, orada yaptığı konuşmada “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin değildir” buyurmuştu. Sonra da, “laik olmayanın insandan sayılamayacağına” ilişkin o ünlü açıklamasını yapmıştı. Görevi Anayasa’yı korumaktı...

Yemin etmişti...

Sonra ne yaptı, biliyor musunuz?

12 Eylül’de darbe yapıp Anayasa’yı ortadan kaldıranları tebrik ziyaretine gitti.

Daha “yandaş” nasıl olunur, bilmiyorum!

Ahmet Kekeç

Star Gazetesi

9 Eylül 2009 Çarşamba

Zavallı (Dücane Cündioğlu)

Geçmiş bilinci, yenilgilerle oluşur. Önce yenilgi, sonra zafer! Yenilgi tatmamış hangi nefis zafer duygusuna ihtiyaç duyar?

Her zaferin, her zafer isteğinin ardında unutulması güç yenilgiler vardır; telâfisi güç yenilgiler... başarısızlıklar ... yetersizlikler... eksiklikler...

Geçmiş bilinci, öncelikle yenilginin, yenilgilerin bilincidir; sonra o yenilgiler nedeniyle kendisine ihtiyaç duyulan zaferlerin...

Zayıflıktan veya zayıf olmaktan değil sadece, zayıf görünmekten bile korkar böyleleri.

Zafer kazanma isteği bu yüzden pathetique'tir. Hastalığı hastalıkla tedavidir. Zıddıyla.

Varlık sıkıntısı! Güçsüzlük korkusu! “Yıkılmadım ayaktayım!” zavallılığı!

* * *

Kimse bugünü için geçmişe ihtiyaç duymaz. Geçmiş ihtiyacı, bizatihi gelecek içindir. Tıpkı tarih gibi.

Tarihe de bugün için değil, gelecek için ihtiyaç duyarız. Gelecek için, yani umut edebilmek için...

Geçmişin mevcudiyeti, geçmişe ilişkin bilinçli bir tavrın mevcudiyeti demektir. Geçmişini bütünüyle kavramaya ihtiyaç duyan her bilinç, hakikatte, geleceğini yeniden modellemeye ihtiyaç duyuyor demektir.

* * *

Tarihsizlik, anda yaşamaktır. Gelecek ve geçmişten mahrum bir hâlde yaşamaktır.

Kim ne derse desin, tarihsizlik, mutlu bir hâlde yaşamaktır.

Evet, geçmişten ve gelecekten mahrumiyet, aslında mutluluk sebebidir.

Hâlinden memnunsan, ne geleceği bilmeye ihtiyaç duyarsın, ne de geçmişi!

Tarihsiz olanın derdi de olmaz çünkü. Olsaydı, tarihi de olurdu. Tarihi, yani geçmişi... ve dolayısıyla geleceği... hatıraları... iyi ya da kötü hatıraları... kısacası, kayıtları...

O kayıtların insanoğlunun ayağını dünyaya perçinleyen vidalara dönüşmesi işten bile değildir.

* * *

Kişi, şu veya bu şekilde eksikliğinin farkına vardığı an, hemen kollektif bir geçmişe mensub olduğunu/olması gerektiğini hatırlar ve bütünlüğünü, o kollektif geçmişin üzerinden ele geçirmeye çalışır.

BEN işe yaramazsa oralarda bir yerlerde bekleyen bir BİZ vardır her zaman. Yoksa bile kolayca icad edilir ve bir çırpıda Ben'in geçmişinden Biz'in geçmişine geçilir.

* * *

Tarih zincirinin hem zaaf, hem kudret anlamına geldiği noktadır burası!

Birbirine sımsıkı bağlı muhkem halkalar, ah o ne büyük kudret!

Bir yaşam boyu, o muhkem halkalardan birine bağlanmış olmak, ah ne büyük zaaf!

Halkalar, yani insanın geçmişinden ve geleceğinden kurtulmasına izin vermeyen kayıtlar...

* * *

İzafet ve kayıt düşkünlüğünün ardında zeval korkusu vardır; zeval bulma korkusu!

Kemâl yetkinlik ve tamlık demektir. Karşıtıysa zevâl.

Zevâl da eksiklik ve noksanlık demektir. (Daha teknik bir karşılık vermek istesem, karşılık olarak 'düşkünlük' sözcüğünü seçerdim.)

Kemâl sahibi, sözde yetkinliğe, tamlığa ulaşmış, yani bütünlük dairesinin tepesine çıkmış olan demektir; zevâl sahibi ise, bu bütünlük dairesinin dibine düşmüş olan...

İkisi aslâ birbirinden bağımsız düşünülemez. Çünkü zevâlsiz kemâl, kemâlsiz zevâl olmaz!

Kişi zevâldeyken kemâli arzular ve tabiatıyla kayd u izafet aracılığıyla tamamlanacağını zanneder; aid olmakla, mensub olmakla...

Yani bir bütüne/bütünlüğe aid ve bir bütüne/bütünlüğe mensub olmakla...

* * *

Geçmiş bilinci, yenilgilerle oluşur, demiştik. Ben'in bilinci de, Biz'in bilinci de.

Üç semavi din de insanın yeryüzündeki mâcerasını bir yenilgi anlatısıyla başlatır; Adem-Havva anlatısıyla...

Bu yenilgiyi bir başka yenilgi izler: Kabil hikâyesi.

Sonra zaferler gelir; birbiri ardısıra galibiyetler ve mağlubiyetler...

İnsanoğlu bu süreçte, bütünlük dairesinin bazen tepesine çıkar (kemâl), bazen dibine düşer (zevâl)...

Nitekim zavallı kelimesinin kökeninde zevâl'in bulunması ve 'düşkün' anlamını taşıması, hiç de sebepsiz yere değildir. İnsan zavallı (düşkün) bir varlıktır; çünkü öncelikle bu dünyaya düşmüştür ve düşüşü bu dünyada da hâlen devam etmektedir.

* * *

Komik olanı da şu: Bazı insanlar sadece bazı insanların zavallı olduklarını düşünüyorlar. Oysa bütün insanlar zavallıdırlar.

Düşkün olmayanı olmaz insanın!

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

Elif Şafak meselesi... (Nihal Bengisu Karaca)

1) Elif Şafak ‘işini iyi bilen’ bir yazardır. Sorun şu ki, biraz ‘fazla’ biliyor. Tanıdığım pek çok kişi ‘işini bu kadar iyi bilen’ birinin kendisini her dem çok hüzünlü, çok diğerkâm, çok göçebe, çok anne, çok İngilizce, çok solcu, çok demokrat, çok kadın, çok derin, öfkeden arınmış ve çok acı çeken bir imaj üzerine inşa etme çabasından, aynı anda herşey olma arzusundan rahatsız oluyor. Sonuna kadar haksız sayılmazlar. Ama unutulmamalıdır ki yazarın olmak istediği ya da olduğunu düşündüğü şeyler arasında isabet kaydettiği nitelikler de var. Öte yandan, yazar değer atfettiği her şeyi kavrama isteğiyle, her frekansta salınabilme umuduyla, bu merkezsizliği ve aidiyetsizliği ile yani, en azından postmodernlikte samimidir diyebiliriz.

2) “Bu değerler nasıl oluyor da hep politik takvimle özdeşlik arzediyor? Ermeni meselesi sözkonusu pat Baba ve Piç çıkıyor, ‘ötekileştirmek’ mi dediniz, ‘Araf’ geldi, tasavvuf revaçta, ahan da size ‘Aşk’…Hadi oradan, bunlar tesadüf değil” diyenlerinizi duyuyorum. Evet yazarımızın böyle bir durumu var, çünkü ‘politik duyarlılık’ gibi bir iddiası da var. Bu ‘bilinçlilik’ hali, sanatın aslen ‘bilinçdışı’ ile akraba olması haline ters, ‘eyvallah’… Ama ‘roman’ dediğimiz şey, ne zaman o kadar saf, o kadar ‘pure’ ve bilinçliliğin pürüzlerinden arınmış oldu ki?

3) ‘Bunlar tesadüf değil’ ise eğer, Elif Şafak’ı ‘sevmeyen’ ve bu sevmeme işini çok ciddiye alanlara da bir göz atın. Dikkatle bakın. Kimler sevmiyor Elif Şafak’ı? Başta Turgut Özakman sevenler. Cumhuriyet gazetesi aboneleri. ‘Kavgam’ kitabını beğenerek okuyanlar. Metal Fırtına’ya bayılanlar. Fethullah Gülen’den nefret edenler. İslam’ın içini boşaltmaya çalıştığını düşünenler. Reklam yapma işini abartmasının başlı başına ideolojik bir tercih olduğunu düşünen anti kapitalistler ve ‘kadın meselesi’ ile ilgili çıkışlarından hazetmeyenler. Takdir edersiniz ki bu ‘sevmeme’ gerekçeleri de hiç tesadüfi değil ve her biri bir ‘politik’ tutumla ilgili.

4) Gelgelelim ‘politik duruşu eleştirmek’ var iken, en düşük profilli edebiyatçılar bile ağzını ‘yaptığı edebiyat değil, ona edebiyatçı diyemeyiz’den açıyor. Pinhan’ın, Şehrin Aynaları’nın, Mahrem’in iyiliklerinden bahsetmeden olaya direkt Siyah Süt’ün ne büyük bir felaket olduğundan, Aşk’ın okuru ‘ kes-yapıştır-kolajla’ manyağı yapmasından bahsedenleri ‘insaf’a davet lüzum ediyor. Yazarın giderek hafifliyor oluşunu da, Aşk’ta yapılan tarihsel hataları da eleştirmek gerekir, ama Şafak bu kitaptan ibaretmiş gibi yapmak doğru değil.

5) Elif Şafak’ın soy-sop, iyi kazanmak gibi bazı yeterlilik şartlarını taşımasına rağmen tam anlamıyla bir ‘con con’ olmaması da sevmeyenlerinin iştahını açıyor : ‘Laiklik bir lifestyle işidir’ dışavurumculuğu ile agresif, yeni kentli şımarık seçkini oynayan partileme çevrelerine dahil olup, köşe yazılarında ‘zerafetinden’ bahsettiremiyor olması! Zira Şafak bu tür kliklere de uygun değil. Dakikada beş adet acımasız tesbit yapma, dört tane mesnedsiz itham uyduruklama gibi renkli vasıflara(!) sahip değil. Kalp kırmayı da sevmiyor üstelik. İşi çok zor.

6) ‘Aşk’ ile ilgili birkaç eleştiri yazısı kaleme alan ve TVNet’de bu konu üzerinde konuşan Yeni Şafak yazarı Dücane Cündioğlu’nun irfan ve ihlas gibi kavramlar eşliğinde yaptığı tesbitleri anlamlı buluyorum. Kapitalizmi taşlamayan bir nefs terbiyesinden hiçbir hayır gelmeyeceğini, ‘satar-satmaz’ ölçüsünün hayatımıza, inancımıza ve kitaplarımıze verdiği zararı daha iyi anlatabilecek birini tanımıyorum.

Ama ne oldu biliyor musunuz? Yeni Şafak gazetesi, Dücane Cündioğlu’nun ‘Mevlana, Şems ve Aşk’ başlıklı yazısını internet ortamında ‘Mevlana’yı kukla yaptılar’ başlığıyla yayınladı; dile ilişkin olağanüstü bir sevgi ve rikkat sahibi olan Dücane beyin kullanamayacağı ölçüde ‘sattırıcı’ ve ‘okutturucu’ bir başlıktı bu. (01.09.2009) Daha kötüsü bu başlığın hemen kenarında, neredeyse yazara ait olduğunu düşüneceğiniz bir yakınlığa konuşlandırılmış şöyle bir ‘link’ yer alıyordu: ‘Elli dokuz bin liraya ev alana tatil hediye- emlakkulisi.com’...Edebiyatın en klişe cümlelerinden biriyle ifade edeyim; ‘acı acı gülümsedim’.

7) Bir bahsi diğer, Rumi ile Şems’in hikayesine ihanet etmek ise, en şedit ses tonunun ‘Kara Kitap’a yöneltilmesi gerektiğidir. Pamuk’un, Kara Kitap’ta Mevlana ile Şems arasına yerleştirdiği ‘ilişki’, İslam ahkamı ve Tasavvuf geleneği adına yenilir yutulur türden değildi. Şafak’ın tasavvuf geleneğine yaptığı ‘haksızlıklar’ Kara Kitap’ taki olay örgüsünün yanında devede kulak kalır.

Nihal Bengisu Karaca


Habertürk

8 Eylül 2009 Salı

Erivan'ın Mavi Cami'si (Hakan Albayrak)

Hükümetin Ermenistan açılımını, Türkiye-Ermenistan protokollerini, Karabağ meselesini uzun uzun konuşacağız inşaallah. Ama önce bir Erivan hatırası…

***

Roma'da doğmuş, Almanya'da büyümüş, İran'da evlenmiş. Şimdi Ermenistan'ın başkenti Erivan'ın en işlek caddesindeki bir yazıhanede İran'ın güzelliklerini anlatıyor. Adı Sara. Katolik Kilisesi'ne mensup İran vatandaşı bir Ermeni. Cumhur-i İslami'nin turizm temsilcisi. Ayrıca Mavi Cami'nin hizmetkârı.

Yazıhanenin birkaç adım ilerisindeki camiye gidiyoruz. Camiyi görünce içim açılıyor. “Çınarlı kubbeli mavi bir liman” mısraı geçiyor içimden. Bahçesindeki ağaçların çoğunu kesmişler, yine de vaha gibi bir şey. Kasvet çölü Erivan'ın ortasında bir neşe adası. Tatlı mavi ağırlıklı bir mimari şenlik.

“Üç kubbesi, bir minaresi olan bu nefis cami ve külliyesi 1765 yılında Hasan Ali Han tarafından yaptırıldı” diye anlatmaya başlıyor Sara hanım. “O zamanlar Erivan, İran'a bağlı bir hanlıktı...”

Persler'le Ermeniler akrabaymış. Çok eskiden dinleri de birmiş (Zerdüşt dini). Ermeniler Hıristiyanlığı kabul edince aralarında savaş çıkmış. Persler Ermenileri savaş meydanında yenmişler, ama yeni dinlerinden döndürmeyi başaramamışlar.

“Müslüman İranlılarla da savaşlarımız oldu. O savaşları da genellikle biz kaybettik. Ermeni halkı uzun süre İranlıların tahakkümü altında yaşadı. Buna rağmen İranlılara kin duymayız. Çünkü İranlılar bizim haysiyetimize dokunmadılar. Nezaketlerini, zarafetlerini gördük. 19'uncu yüzyılda Erivan nüfusunun yarısını oluşturan Müslüman komşularımızla esenlik içinde yaşadık. Bunu unutamayız. Onun için bu cami hâlâ ayakta.”

Aslında Erivan'da bir zamanlar sekiz cami varmış. Stalin iktidara gelince Erivan'daki bütün mabetlerin yıkılmasını emretmiş. İki mabet hariç, hepsini yerle bir etmiş komünistler:

“Başını şairlerin çektiği bir heyet, Komünist Parti nezdinde girişimlerde bulunarak bir kilise ile beraber bu camiyi de kurtardı. İranlılara her zaman saygı duyduk ve hâlâ da saygı duyuyoruz. Bugün Ermenistan'ın en yakın dostlarından biri İran'dır. Türklerin Suriye ve Lübnan'a sürdüğü Ermenilere kucak açan, ekmeklerini mazlum Ermenilerle paylaşan Araplara da minnet borçluyuz. Türkiye'den başka hiçbir İslam ülkesiyle sorunumuz yok bizim. Belki inanmayacaksınız, ama biz aslında Türklerden de nefret etmiyoruz. Benim annem Alman okullarında başarısız olan Türk çocuklarına yardım ederdi. İşini gücünü bırakıp onların dersleriyle, ev ödevleriyle ilgilenirdi. Aşırı milliyetçi olan babam bunu duyduğu zaman çok öfkelenmişti. 'Halkımızı mahveden Türklerin çocuklarına nasıl yardım edersin?' diye gürleyerek fena halde dövmüştü annemi. Annem de ağlayarak şöyle demişti: 'Bu çocukların ne günahı var? Nefreti niye yeni nesillere taşıyalım?' Babamı dinlemedi. Türk çocuklarıyla ilgilenmekten asla vazgeçmedi. Ölene kadar onların yanında oldu. Ve öldüğünde, kasabamızdaki bütün Türkler mezarına çiçek bıraktılar.”

Sara hanımın gözleri nemleniyor. Nemli gözlerini camiye çeviriyor. Nefrete yenik düşmediklerinin bir kanıtı olduğunu söylüyor bu caminin. “İyi güzel de, bir zamanlar Ermeni nüfusuna yetişen Erivan Müslümanlarından geriye niçin kimse kalmadı? Kadın ve çocukları öldürmekten bile imtina etmeyen Daşnak'ın, sonra ASALA'nın kör şiddeti Ermeniler arasında büyük itibar görmüyor muydu?” gibi sorular sormuyorum. Karabağ'da Azerilere kusulan nefreti de gündeme getirmiyorum. 1915'le ilgili bir şeyler söyleyeyim, bir kısım İttihatçıların ve başıbozuk çetelerin Ermeni halkına karşı işlediği büyük suçu mazur göstermese de kavgayı binlerce Müslüman'ın kanına giren Ermeni milliyetçilerinin başlattığını hatırlamak gerektiğini belirteyim diyorum, ona da dilim varmıyor. Sara hanım bunun için uygun muhatap değilmiş gibi geliyor bana. Derin hüzünlü bir hali var. Ayrıca, bizim çocuklara emeği geçmiş annesinin hatırı var. Onunla tartışmak gelmiyor içimden. Zaten Türklerin ve Ermenilerin bu meseleyi artık geride bırakıp önlerine bakmaları gerektiğini düşünüyorum.

Camiye giriyoruz. Mihrap nedense üç tane. Halılar buram buram İran kokuyor. Cam kenarlarında mahzun gibi duran mushaflar var; bir tanesine dokunma gereğini duyuyorum.

Sara hanım, Mavi Cami'nin serüvenini anlatmaya devam ediyor:

“İranlıları Erivan'dan çıkaran Rusların ordu deposu olarak kullandığı cami, Sovyet döneminde tarih müzesine dönüştürüldü. Caminin bahçesi ise aydınların, sanatçıların, özellikle de ressamların buluşma yeri oldu. Ermenistan'ın bağımsızlığa kavuşmasından sonra İranlılar camiyi restore edip yeniden ibadete açtılar...”

Mavi Cami şimdilik sadece üç-beş İranlı diplomat ve öğrenciye hizmet veriyor. Şimdilik diyorum, çünkü Türkiye-Ermenistan sınırı açıldığında cemaat büyüyecektir inşaallah…

Yolunuz Erivan'a düşer de Mavi Cami'yi ziyaret ederseniz, Sara hanıma uğrayıp, Müslümanların emanetine iyi baktığı için şükranlarınızı sunmayı ihmal etmeyin.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Din sömürüsü yaparak geldiler" diyenler... (Yiğit Bulut)

CÜMLEYİ tamamlamayarak başlamak istiyorum; "Din sömürüsü yaparak iktidara geldiler" diyenler, şimdi aynı metotlarla kendilerini "yeniden yapılandırmayı", delinen ceplerini onarmayı deniyorlar. Din ile siyasi "rant maksimizasyonu" veya din ile "ekonomik rantın" zorlanması... Pek bir fark yok!
Sevgili dostlarım, 2002'den bugüne yıllarca aynı şarkıyı dinledik, istenenler yapılmayınca "nakaratların" altının çizildiğini gördük... İddia hep aynıydı; din sömürüsü yapıyorlar, imam hatip okullarını arka bahçelerine çevirdiler, insanları kandırıyorlar! Olabilir, bunlar yapılmış olabilir!
Peki şimdi ne yapılıyor? İnanın "iddia edilen din sömürüsünü" yapanların, şimdi Kâbe'den "Bakın buradayız" diye yayın yapanlara göre, geçmiş kayıtları aslında oldukça masummuş! Şimdi daha da iyi anlıyorum. Birileri için strateji belli: Borsayı, ekonomiyi, maliyeyi, reel sektörü, depremi... Hatta dini... Neyi "kendine araç seçersen seç" ama mutlaka kazan!
Sevgili dostlar, inanın bir basın mensubu olarak utanıyorum, bir gazetede her gün çıkan çarşaf çarşaf "Biz kutsal topraklardayken" vurgularını esefle, kınayarak, sömürülen değerlere bakıp üzülerek izliyorum!
Fazla uzatmayacağım; ne diyelim! Allah hepimizi "siyasi rant için dinimizi sömürenlerden de, kaybolan itibarlarını kazanmak ve bilançolarını düzeltmek için aynı sömürüyü yapanlar da" korusun!

Not 1: Yazı dizisinin adını utanmadan "Peygamberin İzinde" koymuşlar. Bu arkadaşlardan birinin geçen sene Ankara'da "Peygamberimiz hakkındaki" düşüncelerini kendinden dinlemiş ve daha fazla dinleyemeyerek salonu terk etmiştim! Bu sömürüye devam ederlerse, o görüşleri paylaşmayı "sömürünün önüne geçmek adına" borç bilirim...

Not 2: Kim yaparsa yapsın, insanların inançları üstüne "siyasi-ekonomik" sistemler kurmak "dürüst" bir strateji olmadığı gibi, bu tip "yapılar" mutlaka çöker!





Reklamı neden eleştiriyorlar?

TÜRK ekonomisini canlandırma adına "birkaç reklam" filmi çekildi ve bildiğiniz gibi TV ekranlarında sürekli yer alıyor. Son birkaç hafta içinde gazete köşe yazarlarının "bu reklama" çok ağır yüklendiğini ve sürekli eleştirdiklerini görüyorum. Eleştirilerinde haklı oldukları noktalar olabilir ama "bu kadar sert ve acımasız vurmanın" anlamı var mı, anlamış değilim.
Amaç "ekonomiye devinim" kazandırmaksa, birileri en azından deniyor. Olmayabilir, taş yerinden kıpırdamayabilir. "Denenmesi" önemli.
Tekrar ediyorum; kazandırmayabilir, hiç işe de yaramayabilir ama atılan adımlar, anlamsızca sert vuracak kadar "büyük bir hata" değildir.
Eleştirilecek, eleştirilmesi gereken "noktalar" yok mu? Var, ben de eleştireceğim...
Satıcıların parayı alıp, paraya bile bakmadan cebe veya kenara atmaları ve asla "para karşılığı fiş verilmemesi" bence en büyük "hata"! Ekonominin canlanırken "kayıt altına alınması gereği" unutulmuş! Unutulmuş ama dediğim gibi "vurun abalıya" seviyesinde bir eleştiriye de gerek yok.
Bu arada benim aklıma başka bir şey geliyor; ağır eleştirenler bence "filmde oynaması için teklif götürülmeyenler"!
Diyeceksiniz ki; sana teklif geldi mi? Yiğit Şardan bu film önerisiyle ilk beni aradığında kendisine, "görevim gereği" yapmamın etik olmayacağını ama destek vermek için şahsi ve kurumsal sınırlarımız içinde, elimden geleni yapacağımı belirttim.
Bugün de aynı düşüncedeyim; hatalar var, olacaktır, ben de yazdım, yine yazacağım. Bu hatalar "bu kadar" yerin dibine batırmayı gerektirecek cinsten değil. Birileri iyi niyetle bir şeyler yapıyor, birileri de sadece "istemezük" diyor. Mübarekler sanki "yeniçeri"! Tek bildikleri "istemezük". Buyur o zaman sen yap!

Yiğit Bulut

Habertürk

7 Eylül 2009 Pazartesi

Bu iddia doğruysa ne yapacağız (Fatih Çekirge)

Soru şu:
- İsrail’in Filistin’e ördüğü duvarın çimentosunu kim veriyor?

(Not: Lütfen bu yazıya şöyle bir yorum göndermeyin: Fatih Bey yeni mi anladınız? Ortadoğu’ya güven olmaz...)



İddia şu:

- Filistin Meclis Başkanı Ahmed Kurey...


Evet inanılır gibi değil.. Üstelik büyük ihtimalle doğru.


Düşünün ki, İsrail, Gazze’yi kuşatmış. Açlık ve sefalet var. İlaç bile giremiyor. İsrail işte bu çağdışı kuşatma için duvar örüyor...


Ve o duvarın çimentosunu Filistin Meclis Başkanı sağlıyor...

Kahire sokaklarında duydum bunu... Aslında daha önceden biliniyor olabilir. Ama ben böyle bir skandalın duyulup da neden Türkiye’de bizi çarpmadığını merak ediyorum.


Örneğin İstanbul’da her gece İsrail konsolosluğu’nun önünde gösteri yapan kardeşim, bunu duysa o anda ne yapacaktı?


Gidip Filistin temsilciliğinin önünde “ikiyüzlü” diye Filistin Meclisi’ni protesto mu edecekti?


Eder miyiz?


Etmeliyiz...


Her türlü ihaneti, ikiyüzlülüğü, sahici olmamayı protesto etmeliyiz...



İKİNCİ YAZI



‘Keşifçi Türkler’den çekiniyorlar



İslam dini, firavunlara, diktatörlüğe karşı bir din olarak büyüdüyse eğer;

- Bugün İslam coğrafyasının neredeyse tamamı neden yalnızca diktatörlüklerle yönetilir?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile çıktığım 1 haftalık Bağdat, Şam, Kahire Lefkoşa, Stockholm gezisinden bana kalan soru işte budur?


Bir süre önce Tahran’daydım... Sudan’dan, Bağdat’a... Suriye’den Arabistan’a, oradan emirliklere kadar krallar, diktatörler rejimini gezdim..

İnternet yasak. TV’ler tek kanal. Sinema kısıtlı.

Sıvası dökülmüş duvarlarda kocaman diktatör resimleri... Sefalet ve korku... İşte Mısır...

Bir zamanlar dünyanın en büyük uygarlığının aktığı o ihtiras ve keşif nehri Nil, şimdi bir işsizlik, umutsuzluk, insanı dünyadan koparan bir bataklık ritminde... Kahire Müzesi’ni gezerken içeride gördüğümüz uygarlık, bugün Mısır’da gördüğümüz insanlara mı ait acaba?

Fehmi Koru’nun şu sorusu her şeyi anlatıyordu:

- Müzede gördüğümüz bu uygarlık, gerçekten bugün Mısır’da yaşayanlara ait olabilir mi? Bu nasıl bir çelişki?

Sonra müzeden sokaklara çıktım...

Ve o sokaklarda dolaşırken Amin Maalouf’un “Çivisi Çıkmış dünya” isimli kitabını hatırladım...

Bu coğrafyanın bir çocuğu olarak Amin, şu sözleriyle anlatıyor yürüdüğüm sokakları:

“Arap-İslam alemi tarihsel bir kuyuya gömüldükçe gömülüyor. Bütün dünyaya karşı, Batılılara, Ruslara, Çinlilere, Hintler, Yahudilere ve her şeyden önce kendisine karşı öfke duyuyor...İç savaşlarla, salgın hastalıklarla, iğrenç kaçakçılıklarla, rüşvetle yüksek işsizlik oranıyla boğuşmak durumunda.”

Sosyal adalet gelirse tüm ölçüler değişecek

Ben de bunu gördüm işte...

Daha önce Nijerya’da... Sudan’da...

Şimdi yine Şam’da, Bağdat’ta, Kahire’de..

Peki niye?

Allah’a kul olmayı, insana saygıyla açıklayan bir din, neden böylesine insana değer vermeyen kanlı bir coğrafyaya rastlıyor?

Allah’la kul arasına kimseyi sokmayan bir din, nasıl oluyor da böyle ‘öfke dolu bir diktatörler, şeyhler coğrafyası’na denk geliyor?

Kahire’de halkla konuştum. Dokundum. Han Halil Çarşısı’nda fakirlikten nasıl bir kahkaha yükselebilir, sefaletten nasıl bir Ramazan eğlencesi çıkartılır gördüm... Halkta bir sorun yok...

Belli ki sorun, demokrasi sorunu...

Ve belli ki birileri bu coğrafyada demokrasiyi istemiyor... Neden?

Çünkü eğer Suudi Arabistan’da, Bağdat’ta, Emirliklerde, krallıklar, şeyhlikler, diktatörlükler devrilirse, petrolün akış yönü değişecek. O petrol bu defa sefalet içindeki halka akacak... Özgürlükle, demokrasiyle birlikte gelir dağılımı Ölçülecek. Sosyal adalet gelecek..

Evet bu gezide bir kez daha anladım ki;

Demokrasi, milli mücadele istiyor, özgürlük istiyor. Kahire’deki son gün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu El Ahram Strateji Merkezi’nde Mısırlı entelektüellere bir konuşma yaptı...

Osmanlı’nın ‘fetihçi modeli’ değil artık

Davutoğlu’nu dinlerken bir Türk bakanını değil de bu sorunu ve bu coğrafyayı tartışan çözüm arayan öneren bir teorisyeni gördüm...

Gelen sorulara baktım. Yorumları dinledim...

Çıkardığım sonuç şu:

- Bizden çekiniyorlar.

Neden mi?

- Çünkü tarihte olduğu gibi, Türkler şimdi yine çok kavrayıcı bir modelle karşılarında duruyor.

Bu Osmanlı’nın “fetihçi modeli” değil, Türkler bu defa “demokrasiyi, bağımsızlığı ve özgürlüğü, İslam’la yaşayabilen” “keşifçi” bir toplum olarak çıkıyorlar karşılarına...

Çünkü kurtuluş savaşı olmadan özgürlük olmuyor.

Ve özgürlük olmadan demokrasi olmuyor.

Geniş özgürlük ve demokrasi coğrafyası

Davutoğlu bunu öylesine anlattı ki;

Bu yüzden hayranlık ve korkuyla izlediler..

Şu açık: Bu coğrafyadaki soruların çözümü için Arap Birliği artık yeterli değildir.

Artık Türkiye’nin de içinde olduğu daha geniş bir coğrafyaya ihtiyaç vardır...

Bu da “özgürlük ve demokrasi coğrafyası”dır...



ÜÇÜNCÜ YAZI



Önüne gelene yaptırmayın bu büstleri



ESKİŞEHİR yolundan Kavaklıdere’ye giderken, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın duvarındaki o muazzam “şey”i /_np/2252/8752252.jpggösterdim oğluma:

- Kuzey; tanıyor musun kim bu?

Kafasını kaldırdı, bir süre baktı ve sonra elindeki bilgisayar oyununa döndü...

Arabayı durdurdum. Bir daha baktım...

Şimdi siz de bakın bu fotoğrafa...

Kim bu?

Atatürk mü?

Lütfen iyice bakın...

Bakın çünkü sizin sözünüze ihtiyacım var.

Erzurum kongresinden, Sivas’tan gelen, yüzündeki muzip gülüşle, salıncağa binen Mustafa Kemal bu mu?

Nişantaşı’ndaki evde Madam Colin’in piyanosunu dinleyen o entelektüel bu mu?

Nâzım’ın “Sarışın bir kurda benziyordu” dediği kahraman, ya da dünyanın en güzel
giyinen silahşoru böyle mi gözüküyor bize?

Elinde tahta bavuluyla Trablus’un çöllerine çıkan “sergüzeşt” bu mu?

Arkasında idam fermanıyla dolaşan devrimci bu mu?/_np/2253/8752253.jpg

İşte buradan söylüyorum;

Bendeki Mustafa Kemal bu değil...

Ve işte buradan bir çağrıda bulunuyorum:

* Çocuklarımıza Mustafa Kemal’i sert, soğuk, koyu, demirden bir büst gibi gösteren bu girişimlere bir son verilsin...

* Önüne gelen, “ben herkesten daha Atatürkçüyüm” diyerek büst yarışına girmesin...” (Benzeri bir tanesini de Anayasa Mahkemesi’nin eski Başkanı Yücel Özden yaptırtmıştı. Saçlarından acayip alevler çıkan korkutucu bir Atatürk... Hâlâ duruyor.)

* Acaba Genelkurmay Başkanlığı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın duvarındaki bu “estetik sorunu” çözebilir mi?

* Çocuklarımızı korkutmayan, içimizi aydınlatan bir Mustafa Kemal varken... Atatürk’ün kendisi gibi renkli bir zihniyeti yaşamak yerine...

* Onu “betona ve demire hapseden” bu “estetik cinayeti” kim durdurabilir?

* Bunun için Türkiye çapında bir estetik kurul oluşsa. Güzel sanatlar Akademilerinden bir kurul örneğin.. Heykelden anlayanların kurulu...

Ben şimdi burada bekliyorum...

Ve öncelikle göreve yeni başlayan Deniz Kuvvetleri Komutanı’na soruyorum:

* Sizin baktığınız yerden Atatürk böyle mi gözüküyor?

O zaman da size söyleyeceğim şudur:

* Şehre bakan her duvarın sahibi, aslında o şehirde yaşayanların göz zevkidir. Estetik kültürüdür...

* Lütfen buna saygı gösterin...

Fatih Çekirge

Hürriyet

Provokasyon değilse nedir bu? (Hakan Albayrak)

Şehit Aileleri Dayanışma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği (ŞADDER), 14 Ağustos günü, İstanbul Edirnekapı Şehitliği'nde, hükümetin Kürt Açılımı'nı protesto etti.

Bana göre protestonun konusu da yeri de çok yanlıştı.

Ama daha yanlış olan, bu protestoya aynı yerde -ve üstelik aynı saatte- cevap vermeye kalkışmaktı.

Barış Ve Kardeşlik İçin Gençlik Birliği diye bir grup, Kürt Açılımı'nı güya desteklemek için Edirnekapı Şehitliği'nde toplanınca, bütün Türkiye'yi sarsabilecek bir çatışmanın eşiğine gelindi.

PKK ile savaşta evlatlarını kaybeden acılı ailelerin gruba tepkileri ancak polisin olağanüstü gayretleriyle bastırılabildi.

Bastırılamasaydı, o gün Edirnekapı Şehitliği'nde kan akabilirdi.

Akan kan Türkiye çapında bir çatışmayı tetikleyebilir ve Kürt Açılımı'nın sonunu getirebilirdi.

"Barış ve Kardeşlik" adına savaş ve düşmanlığı kışkırtacak kadar densiz (veya kötü niyetli) olan bu "Gençlik Birliği"nin yanlışı (veya provokasyonu), Kürt Açılımı'nın kazasız-belasız devam etmesini isteyen bütün gruplara ders olmalıydı.

Emekçi Kadınlar Derneği o gruplar arasında mı yer alıyor, yoksa Kürt Açılımı'na sabotaj cephesinde mi?

Geçen Cuma günü "Hükümetin Kürt Açılımı'na destek" ve "Onurlu Barış" için inadına Edirnekapı Şehitliği'nde toplanan, yarım kalmış provokasyonu tamamlamak istercesine "şehit" yakınlarını kışkırtan ve üç hafta önceki çatışma ortamını yeniden oluşturarak kamuoyunu infiale sevk eden Emekçi Kadınlar Derneği üyeleri, aslında Kürt Açılımı'na köstek eylemi yaptıklarını idrak edemeyecek kadar 'saf' olabilirler mi?

"Onurlu Barış" benim başım-gözüm üstüne, ama DTP ve dolayısıyla PKK çağrışımı yapan bu söylemi Edirnekapı Şehitliği'ne taşımak düpedüz provokasyondur.

Diyelim ki "Emekçi Kadınlar" başta işin vahametinin farkında değillerdi…

"Burası bizim şehitliğimiz. Sizi burada istemiyoruz. Defolun gidin buradan. Kahrolsun PKK!" gibi sesler yükselip ortam gerilmeye başlayınca, akıllarını başlarına almaları gerekmez miydi?

Yangının üstüne körük misali, o ortamda uzun uzun "basın açıklaması" yaptılar.

Bunu bir meydan okuma olarak gören öfkeli "şehit" yakınları üzerlerine yürüdü, yine çatışmanın eşiğine gelindi, araya giren polis çatışmayı engellemek için yine akla karayı seçti, ama onlar hiç 'tınmadılar'.

'Yahu, hayra çağıracağız derken şerre hizmet ediyoruz. Doğruyu yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış şekilde savunarak onu yanlışa kurban ediyoruz. İnsanların öfkelerini üzerimize çekerek barış ve esenlik davasını yükseltemeyiz. Bu hatadan dönelim, bu eylemden vazgeçelim' demediler.

Muratları gerçekten barış ve esenlik olsaydı, demezler miydi?

* * *

Ergenekon Davası'nda bir gün "Barış Ve Kardeşlik İçin Gençlik Birliği yahut Emekçi Kadınlar Derneği gibi örgütleri manipüle ederek onları barış inisiyatifi kisvesi altında Kürt Açılımı'na karşı sa-botaj eylemlerinde kullanan -mesela Edirnekapı Şehitliği'nde provokatif eylem düzenlemeye yönelten- Ergenekon elemanları" bahsi açılırsa hiç şaşırmam.

Böyle bir rezaletin tek makul izahı da bu olabilir zaten.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

Hayır, bölünmeyeceğiz (A.Turan Alkan)

Milliyetçilerin ağzına bölünmek fiili hiç yakışmıyor, "Memleketi yeniden fethederiz, dağa çıkarız; bu gaflet bizi bölünmeye götürüyor" yollu ekşimiş sözler, milliyetçi fikriyatın psikolojik seviyesini ve zihnî perişanlığını gösteriyor.

Bölünmekten değil, aslında bölünme korkusunun nüzûl indirttiği bu hâletin kitlelere bulaşmasından korksak yeridir.

Milliyetçilik evvelâ milletin hukukunu savunmak demek; milliyetçilik, milletin tarihi, sosyolojik ve hatta mistik varlığına ve şahsiyetine iman etmek demek. Bölünme lâfları, millet mefhumunun varlığını inkâr, tâbir caizse küfürdür. Milletine inanmayan birinin gideceği yer devlet fetişizmi, nâm-ı diğer faşizmdir o kadar.

Ne çabuk vazgeçiverdik milletimizin akl-ı selîminden, basiretinden? Bölünebilme lafızları, milletin basiretine yöneltilmiş pek düşkün mânâlar gizleyen bir güvensizlik alâmeti ve -Her kimse o düşman?- düşmana karşı zihnî tırsaklık göstermek değil midir? Düşman -varsa eğer-, ancak sizin korkularınız ve inançsızlığınız kadar güçlüdür.

Tâ başından beri "millet" diye içini doldurduğumuz mefhumun içinde Kürtler yok muydu; ve Araplarımız ve Çerkezlerimiz ve Arnavutlarımız ve Gürcülerimiz ve Ermenilerimiz? Ne zaman ve kimdir ki o, sadece Türklerden müteşekkil bir millet resmi çizmiş olsun gökyüzüne? Böyle güdük, tekil ve hakikatinden sıyrılmış bir millet târifi ile nereden kalkıp nereye varırız ki? Yok öyle bir yer!

En büyük numaramız, kardeşlerini, akrabasını mutlu etmeyi beceremediğimizde kötü koku yayan unsurları kapı dışarı atmaktan mı ibâret? Bu nasıl bir hesap, nasıl bir yılgınlık? Bunlar nasıl bir tarih, nasıl bir sosyoloji okumaları ki en üfürük kriz ânında, "bölünmeye bölünürüz ama hudut nereden geçer bilemem" diye cıvık bedbinliklere, ucuz kasaba kabadayılıklarına kapılıveriyoruz?

Millet isek bölünmeyeceğiz; aksine, bu krizi aşıp büyüyeceğiz; eğer millet değilsek bizi bölünme de kurtarmaz. Türkiye'nin dirliğini bu haritada tutamazsak, hiçbir haritada ricati engelleyemeyiz. Bu kadarcık tâbiye bilginiz yok mu?

Hayır bölünmeyeceğiz, küçük korkularımızı dar hayalhânemizin dev aynalarında büyüterek heyula haline getirmeyeceğiz; milliyetçiler bile farkında olmayabilir ama biz bir milletiz; birbirimize bühtan etmeyelim.

Ve lütfen kimse, çok daha millî ve milliyetçi olduğunu isbata kalkışmasın; böyle şeylerin müdafaası hazindir. Müdafaa hâletine girdiniz mi, zaten bitmişsiniz demektir. Çorbanın baharatıdır o, tek başına bir işe yaramaz milliyetçilik; küçük ruhları karaya vurmaktan başka...

Bunları söylemek bile ayıp, özür dileyerek yazıyorum: Ben bu memleketin Kürtlerine, Ermenilerine, Gürcülerine, Türklerine, Çerkezlerine dağlar kadar güveniyorum. Benim millet tarifimin içinde Kürtler ve sair unsurlarımız olmazsa bundan hicâp duyarım; böyle bir millet ve milliyetçilik fikriyatından utanırım; zora girince bölmeye memur bir milliyetçilikten hayâ ederim.

Memleketi neresinden böleceğinizi hesab edeceğinize, cesaretiniz varsa oturup şu fersûdeleşmiş fikriyatınızı muayene ediniz! Bunca yıldan beri neresini onarmış, neyini takviye etmişsiniz? Bitiştirmekten ziyade bölmeye yarayışlı şu fikriyatı tahkim etmeden geçirdiğiniz nisbi saltanat yıllarının hesabını verebilecek misiniz? Emin değilim, aslında şu soruyu kavrayacağınızdan bile emin değilim.

Şu dar günde milliyetçi fikriyatın krize katkısı sadece üst perdeden tehdit ve bir adım sonra "bölünmeye gidiyoruz" feryadı mı olmalıydı? Nerede şu beğenmediğiniz içi boş açılım planına çöp tenekesini boylatacak çok daha iyi bir açılım projeleri? Milliyetçilik, çok daha iyi bir plân ortaya koyan bir siyasetin dili olmalıydı. Militan milliyetçiliği herkes yapabilir, fikrî ve teorik manada milliyetçiliğe katkı yapmak ise herkesin kârı değil...

Ve bir şey daha biliyorum: Bir ülkeyi, milliyetçilerinden başka kimse bölemez!

A.Turan Alkan

Zaman

Asimilasyoncu Fransa' yerini 'demokratik Fransa'ya bıraktı (Baskın Oran)

Bir değil iki Fransa var. Mitterrand'ın 1981'de yaptığı şu saptama da bu 'İki Fransa'nın olabilecek en veciz anlatımı: 'Fransa'nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir

Ulus-devlet ve Üniter Devlet’in Batı’daki en mümtaz örneği Fransa idi. İdi. Bizde hep bu ülkeye gönderme yapılmasının sebebi de bu, zaten. Mesela deniyor ki Fransa ‘azınlık’ kavramını reddediyor, hemen seviniyoruz: “Koskoca Fransa reddederken, biz azınlık mı yaratacağız?”


Mesela deniyor ki Fransız Anayasası “Cumhuriyet’in dili Fransızcadır” (La langue de la République est le Français) diyor (madde 2), hemen atılıyoruz: “Bak, aynen bizim anayasamızın “[Devletin] Dili Türkçedir” demesi gibi (madde 3/1) Fransa da ‘resmî dili’ dememiş!”


Yalnız, daha ileri gitmeden söylemek zorundayım: Bir değil, iki Fransa var. Biri tarih içinde kalmış (asimilasyoncu) Fransa, biri bugünkü (demokrat) Fransa: 1) Fransa tarih içinde Merkeziyetçi Devlet’i hep yücelten bir ülke olageldi ve 19. Yüzyılda kurduğu Ulus-devlet modeliyle ciddi biçimde asimilasyon yaptı; 2) Fransa şimdi bambaşka bir ülke. Çünkü:
Bir kere, ‘azınlık’ kavramını reddeden Fransa, bugün ülkesinde kolektif azınlık haklarının ‘teritoryal’ (bölgesel) diye anılan en aşırı türünü tanımış durumda. Sınır boyları (İspanya ve Almanya sınırları) ve ada (Korsika) dahil. Bu iki noktayı vurgulayışımın sebebi: Ulus-devlet olmayan çok daha özgürlükçü devletler bile böyle ‘uçtaki’ yerlerde (hele de, adalarda!) bölgesel haklar tanımaktan nefret ederler, bir gün ayrılabilir diye.
İkincisi, “Cumhuriyetin dili” diyor ama, onun yanında (bizde çok kimsenin hiç duymadığı) “Fransa Dilleri” (Les Langues de France) diye bir kavram da var. Anayasa Madde 75-1 aynen şöyle: “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dahildir” (Les langues régionales appartiennent au patrimoine de la France).
Zaten, Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın 1981’de yaptığı şu saptama da bu ‘İki Fransa’nın olabilecek en veciz anlatımı:
“Fransa’nın KURULABİLMESİ için, geçmişte, güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise, DAĞILMAMASI için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir.”
Önce birinci Fransa’yı tarih içinde anlatalım, sonra ikinci Fransa’ya geçelim.
Aslında Fransa, merkeziyetçi olması açısından Batı Avrupa’da büyük bir istisna. Diğer ülkeler (Hollanda, İsviçre, İspanya, İtalya, Nazi dönemi hariç Almanya, vb.) hep daha ademimerkeziyetçi oldular. Hele de İngiltere. Fransa’yı anlayabilmek için asıl İngiltere’yle birlikte tahlil etmek lazım.
İngiltere tarih içinde bırakınız Ulus-devlet’i, merkeziyetçilikten bile hep uzak oldu. Çünkü henüz Merkeziyetçi Krallık’ın kurulması döneminde (buna biraz aşağıda geleceğiz) Galler’i, İskoçya’yı ve İrlanda’yı yutmak/asimile etmek istediyse de iç ortam ve koşullar bunu engelledi.
Bireysel hakları güçlendiren bu ortam ve koşullar, İngiltere’de, Ulus-devletin ruhunu oluşturan asimilasyona izin vermeyen, gerek duyurmayan, aksine, uzlaşmayı öne çıkaran bir durum yarattı.
Fransa’da olay çok farklıydı. İktidarı evrimle değil devrimle ele geçiren Fransız burjuvazisi bireysel haklar’ın yanı sıra, ilginçtir, devlet’i de yüceltti. Ama isterseniz konuyu başından alalım.

Burjuvaziyi yetiştiren ortam
İngiltere’de burjuvazinin ortaya çıkmasının ardından Fransa onu takip etti. O tarihlerde, Paris’teki kralın amacı basitti: Aristokrasiyi (feodal beyleri) zayıflatarak krallık topraklarını genişletmek. Tüccarların, yani istikbaldeki burjuvazinin de amacı basitti: Daha geniş topraklarda, hukuk ve huzur sayesinde ticareti geliştirebilmek. Çünkü iç gümrükler, farklı hukuklar ve asayişsizlik ticaret yaptırmıyordu.
Güçlerini birleştirdiler. Sonuç, aristokrasiyi denetime alan ve burjuvazinin zenginleşmesine yardım eden Mutlakıyetçi/Merkeziyetçi Devlet türü oldu; doruğu, Louis XIV dönemidir (1638-1715). Bu sayede asayiş sağlandı ve ülkede tek bir hukuk geçerli oldu. Gelişen ticaret çok daha geniş bir Ekonomik Pazar yarattı. Bunun sınırları içinde çok farklı halklar temelde aynı kültürü paylaşmaya başladılar. Böylece, 16. yüzyılın sonunda, bugün ulus adını verdiğimiz toplumsal olgu filiz vermeye koyuldu.
Bir süre sonra burjuvazi, kendisinden aldığı vergileri İngiltere’yle nafile savaşlarda ve zevkü sefada harcayan kralı 1789 ayaklanmasıyla devirdi.
Burjuvalar, iktidarlarının meşruiyet temelini (o zamana kadar tarihteki istisnasız bütün hükümdarların yaptığı gibi) Tanrı olarak ilan etmeye devam edemezlerdi, çünkü adamın kafasını uçurtmuşlardı. Zaten, dinsel etkileri temizleyen bir Aydınlanma Çağı yaşanmıştı.
Meşruiyet temeline kendi sınıflarının adını da koyamazlardı çünkü halk tabakaları tepki gösterirdi. Egemen bir etnik grup da yoktu adını verecek.
J.-J. Rousseau’nun (1712-1778) fetvasını yazdığı gibi, meşruiyet temelini millet olarak ilan ettiler, halloldu.
Yani, milliyetçilik ideolojisinin Fransa’daki ilk işlevi, iktidarın kraldan/aristokrasiden burjuvaziye geçişini temellendirmek oldu.

Burjuvazi devleti yıkıyor ama devletçi çıkıyor
Mutlakiyetçi/Merkeziyetçi Devlet sayesinde gelişen burjuvazi onu yıkmıştı. Ama, dediğim gibi, bireysel haklar’la birlikte güçlü devlet kavramını da getirmişti.
Bunun somut ifadeleri, bizzat, tarihte ilk defa ‘insan hakları’ kavramını ortaya atan ‘1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’nde görülür. Şu tip cümle ve terimlerde: “Yasaya uygun olarak yakalanan, direnirse suçlu olur” (madde 7), “...meğer ki, bu inançların açıklanması, yasayla kurulan kamu düzenini bozmuş olsun.” (madde 10), “Yurttaş, ifade özgürlüğünün kötüye kullanılması hallerinden sorumlu olur” (madde 11), “Kamu gücü, herkesin yararı için kurulmuştur” (madde 12).
Çünkü Fransız burjuvazisi devlet’e muhtaçtı:
1) Bir İngiliz veya Amerikan burjuvazisine oranla zayıftı. Nitekim, İngiltere dünyayı egemenliği altına almış, mesela 1763’te Fransa’yı Kuzey Amerika’daki bütün sömürgelerinden atmıştı.
2) Fransa’da krallık, aristokrasiyi Versailles Sarayı’na bir tür hapsetme sonucu topraklarının başından uzaklaştırarak bir karikatür haline sokmuştu. Yani güçlüydü. Burjuvazi onu devirmek için aşağı sınıflarla (sans-culottes, ‘Donsuzlar’) ittifak kurmak zorunda kalmıştı. Şimdi onlardan korkuyordu. Tabii, gelişmekte olan işçi sınıfından da.
3) Burjuvazinin nispi zayıflığı nedeniyle, Fransa topraklarında yerel diller (patois) güçlüydü.
4) İngiltere emperyalizme başlamıştı ve gittikçe hızlanan Sanayi Devrimi’nin hammadde, pazar, sermaye ihracı gibi ihtiyaçları karşısında rekabet etmek gerekiyordu.
İşte, zaten merkeziyetçi gelenekten gelmekte olan Fransa, 1789’dan sonra bu muhtaçlıklar nedeniyle Ulus-devlet mekanizmasını icat ederek içte asimilasyon’a, dışta emperyalizme girişti.
Asimilasyon; çünkü Fransa’da Bask, Breton, Norman, Kors gibi yerel kültürler ve diller yeni ‘ulusal’ kültüre direniyorlardı. ‘Birlik-beraberlik’ sağlanacaktı ki kolayca yönetmek mümkün olsun. Birlik-beraberlik deyince, tabii, 1871 Paris Komünü denemesini yapmış olan proletaryanın baş eğdirilmesini de unutmamak lazım.
Emperyalizm; çünkü hem ulusal sınırlar ticarete artık dar geliyordu, hem de İngiltere’yle rekabet edebilmeliydi.
Bütün bu anlattıklarımı şu formülle özetleyebiliriz:


Burjuvazi + Kral ‡ Mutlakıyetçi/Merkeziyetçi Devlet ‡ Asayiş ve Tek Hukuk ‡ Ticaret ‡ İç Ekonomik Pazar ‡ Ortak dil, kültür, vs. ‡ Millet ‡ Milliyetçilik ideolojisi ‡ Ulus-devlet ‡ İçte Asimilasyon, Dışta Emperyalizm.

İngiltere niye ‘Ulus-devlet’ olmadı da özgürlükçü oldu?
1) İskoç ve İrlanda aristokrasisi (/feodalitesi/asilleri) İngiltere’nin işgal ve asimilasyon çabalarına ciddi biçimde direndi (‘Cesur Yürek’ filmini hatırlayınız); 2) İngiliz burjuvazisi çok erken güçlenerek bütün bu bölgeleri ekonomik (ve tabii, kültürel) etkisi altına aldı; asimilasyon uygulamasına lüzum kalmadı; 3) İngiliz burjuvazisi, Fransa’da olduğunun aksine, aristokrasiyi bir devrim’le (ihtilalle) alt edip iktidarı zapt etmedi. Geçiş, bir evrim biçiminde oldu. Çünkü: a) Aristokrasi, Merkeziyetçi Krallık’ı çok erken bir tarihte, daha Osmanlı Beyliği’nin kurulmasından bile seksen dört yıl önce, 1215’te Magna Carta’yla sınırlamıştı. Düşününüz ki, Osmanlı’da bu belgeye karşılık düşen Senet-i İttifak 1808, can ve mal emniyetini getiren Tanzimat Fermanı ise 1839 tarihlidir. Biri beş yüz doksan üç, öteki altı yüz yirmi dört yıl sonra! b) Bizzat bu aristokrasi, daha 16. yüzyılın başından itibaren burjuvaziye dönüşmeye başladı. Zorla çevirip otlak haline soktuğu köylü tarlalarında (‘Çitleme Hareketi’) koyun otlatıp yününü satarak. Dikkat ettiyseniz, bizim kestirmeden ‘İngiltere’ diye etnik bir adla anıverdiğimiz devletin isminin katiyen bu olmayışı, ‘Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’ gibi tamamen teritoryal (toprağa ilişkin) bir isim oluşu çok şey söylüyor.

Yarın: Fransa’da Fransızca ne zaman öğrenildi?

Baskın Oran