31 Ağustos 2009 Pazartesi

En popüler oruç tutmama mazeretleri (Sevilay Abla)

İslamın beş şartı arasında en fazla mahalle baskısına neden olan ibadet oruçtur. Kimse sizin kelime-i şahadet çekip çekmediğinizi bilemez. Namaz kılmak tek başına yapılabilen, kılmadığınızı kimsenin ispatlayamayacağı bir ibadettir. Zekat ve hac zaten parası olanlar için geçerlidir. Oysa oruç öyle mi? Güneşin doğumundan batımına kadar aç susuz gezen, şekeri düşmüş insanların arasında kahvaltısını yapmış, kalorisini, proteinini almış olarak fink atmak en iyimser ifadeyle ayıp kaçar

Hoşgörünün beşiği Anadolu’da alenen oruç tutmamak hâlâ tercih edilen bir davranış değildir. Ancak oruç namaz gibi değildir, ortalıkta yemek yemeseniz bile, oruç tutmuyorsanız bunu saklayamazsınız. Dilinizin üzerinde beyaz bir tabaka olmamasından oruç yerine kaşığın sapını tuttuğunuz şıp diye anlaşılır. Bu yüzden halk arasında başvurulan mazeretler vardır.

Seferiyim: Yaşadığı şehirden 90 km uzağa gidenler seferi sayılır ve oruç tutmayabilirler. En ünlü seferimiz Kenan Evren’dir. Bildiğimiz gibi darbeci Kenan Paşa, 12 Eylül darbesini yaptıktan sonra il il dolaşıp yediği halt için toplumdan destek toplamaya çalışıyor. En çok destek bulmayı umut ettiği yerlerden biri olan Erzurum’da düzenlediği miting Ramazan’a denk geliyor. Konuşması sırasında ağızı kuruyunca önündeki suyu içiyor. Kenan Paşayı alkışlamak için meydanı dolduran dadaşlar, ıslıklamaya başlıyorlar. Kenan Paşa da tarihi cümlesini sarfediyor: ‘Ben seferiyim’

Antibiyotik alıyorum: Bu mazeret günahkârlarla müminlerin ortak kullandığı mazeretlerdendir. Çalıştığı devlet kurumunun kokteylinde kendisine uzatılan içki bardağını şeriatçı damgasını yemeden geri çevirmek isteyen dindarların da sıkça başvurdukları bir mazerettir. Antibiyotik ortalama sekiz saatte bir alınması gerektiği için pekala oruç tutmaya da engel olabilir. Ancak oruçlu kalınan sürenin çok kısaldığı kış günlerine denk gelen Ramazanlarda başvurulmaması tavsiye olunur. Çünkü bu kısa günlerde bir sahurda, bir iftarda bir de ikisinin ortasında ilaç almak mümkündür.

Çalışmak da ibadettir: Özellikle Protestan müslümanların mazeret olarak değil, gerçekten inanarak başvurdukları bir mazerettir. Yaptıkları işin ne olduğunu sormayın. Otomobil lastiği satış temsilcisi de olabilirler, bir bankada kredi kartı uzmanı da. Bu gruba giren insanlar hafta içi oruç tutmazlar. Haftasonu da iftara kadar uyurlar yani orucu uykuya tuttururlar.

Benim kalbim temiz: ‘Dini yükümlülükler bana çok angarya geliyor ama bir taraftan cehennemin gerçekten varolması ihtimalinden de tırsıyorum’ diyenlerin her şart ve koşulda başvurdukları en popüler mazerettir.

Aç olunca sinirli oluyorum, etrafımı kırıp geçiriyorum, daha çok günaha giriyorum: Tanrı, bu ibadeti kulları aç insanlarla empati kurabilsin, merhamet duyguları gelişsin, nefislerini, arzularını kontrol altında tutabilsinler diye emretmiş. Buradan bakınca; oruç halinin sinir yaptığı insanlar üretim hatası olan kullar olsa gerek ki, tezahürleri yaratıcının öngörülerinden farklı olabiliyor.

Ülserden gastrite bilimum mide hastalıkları: En geçerlilerinden biri olsa da ramazan süresince gerçekten ülserli gibi tatsız tuzsuz haşlanmış gıdalar tüketmek; kızartmadan, gazlı içeceklerden uzak durmak gibi ağır bedelleri olan bir mazeret.

Sevilay Abla

Taraf

Evet, 'ordu göreve!' (A. Turan Alkan)

21. yüzyılın onuncu yılındayız ve ülkemizde TSK hâlâ, gündelik hayatı, iç ve dış politikayı, ekonomiyi etkilemeye devam ediyor; acaba bu yüzden mi bize "asker millet" diyorlar?

Ayrıca "asker bizi etkilesin" diye ellerini oğuşturup duran, en mazbut ve demokrat tabiatlı erkânıharpleri bile siyasete bulaşmaya heveslendiren bir "sivil siyaset" kadromuz hep varolmuştur: "Paşa çizmeyi çekti... Ordu kükredi... Yumruğu masaya vurdu... Filan darbe olmasaydı biz şimdi köleydik; nikâhlarımız da boştu" diye müstehcen müstehcen konuşup duran, değersiz adamlardır bunlar. Netekim, "Paşa konuştu, açılım bitti" derken keyiften gözlerinin karası kaybolmuştu bunlardan birinin. A cüdâm! Asker siyaset yapacaksa senin varlık sebebin nedir; ey postal bağcığı...

Konuşulması gerekeni doğrudan konuşalım: Eskiden böyle hâdiseler kapatılır, er ve erbaşlara sıkı talkın verilir ve ailelerine "evladınız şehid oldu" denirdi; şimdi böyle kazalar kışla içinde kalmıyor, sızıyor, sızdırılıyor. Bu kadarı tesadüf olmaz artık. Okuyunca herkes, "yeter artık" diyor, "yeter artık, çoluk çocuğumuzu bazı psikopatların eline zebûn olsunlar diye mi teslim ediyoruz?"

Bu sorular kezzap gibidir, kezzap... İçten yakar, çürütür ve var zannettiğiniz o kurumsal itibarın, -üstelik en gerektiği zamanda- yerinde yeller estiğini görürsünüz. Hafazanallah!

Ordu yıpratılıyor, görüyoruz ve bunun yanlışlığını, fenalığını yine vurguluyoruz. "Fırsat fırsattır" diye ordunun boş böğrüne bir dirsek daha çakmak kolayın kolayı fakat doğru değil. Ordunun itibarı daima yüksek olmalı. Ne için? Toplumumuzun istikbâl, istiklâl ve izzetini muhafaza için!

Ordu, erkân-ı harbinden yanaşık düzen eğitimi veren erbaşına kadar kendi hakkında döne döne düşünmek zorundadır. Orduyu eleştirisizlik zayıflattı. Hatalarını bile alkışlayarak ayyuka çıkaran, sırf riyakârlıktan ötürü ordunun yanlışlarını "badem göz" haline getiren postal yalayıcıları yüzünden ordu, Türk devleti içinde tuttuğu omurga vazifesini savsaklamaya başladı. Yağcılığın, müdâhenenin bu derecesi çürütür, kokutur. Ordu, kendi hatalarını algılamıyor, çünkü bakış açısı müsait değildir; ona dışardan eleştiri yöneltenlerin bir kısmında ise iyi niyet problemi görünüyor; adam hakikaten ordu düşmanı ve böyleleri de var. Neticede ordu, çoğu kendi hatasından kaynaklanan skandalların ifşâsı ile bir "itibarsızlaştırma" operasyonuna tabi durumdadır; bu hâl ki, aklı başında kimseye, "oh olsun" dedirtmez.

İki basit sebebi var: Ordunun yapılanma ve yönetim biçimi, onu politikaya yakın durmaya sevk ediyor; her ağustos dönemi öncesinde, bazılarının kışla ve karargâhlardan çıktığı anlaşılan dedikodu, ses kaydı ve fotoğraf türü belgelerin, hatta Sarıkız, Ayışığı vs. gibi darbe tasavvurlarının arka planında bir terfi ve ıskat ameliyesinin bulunduğu âşikâr. Kaldı ki yakın tarihte askerî darbeleri hep askerî tensikatlar izlemiştir nedense! Sâniyen ordu, kendine rejimin ideolojik muhafızı rolü vermekle muharebe ve ateş gücünü eksilttiğinin farkına varamıyor. Hâlbuki ordular, rejimlere ve ideolojik doğrulara dayakla sağlama yaptırmak için değil, toplumları ve ülkelerine koruma hizmeti vermek için vardır. Bu tutumda ısrar, her farklı görüş sahibini TSK nezdinde şüpheli, tehdid edici haline getiriyor; algı bozukluğu yapıyor; kendi mensuplarını bile yer yer tehdit kapsamında gören bir ordu, bir süre sonra sadece kendi varlığını korumak için kendini kendine karşı konuşlandırmaya başlar. Hafazanallah!.. O fasıl korku filmidir; Allah'a sığınırız.

Türk Ordusu, bayramın kutlu olsun; kazanacağın en büyük meydan muharebesi, en kıymetli zafer, kendi yönetimi ve varlık sebebini modernize edebilme kararlılığını göstereceğin anda tecelli edecektir. Bu süreçte en aziz "görev"in budur.

A. Turan Alkan

Zaman

New age: Müzik ve dans ve dua (Dücane Cündioğlu)

Şems geldiğimi görünce gülümsedi:

"Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz."

— "Ne ayiniymiş?" diye sordum.

— "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb'ı zikredeceğiz." (s. 328)

Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua...

Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ'ı takdimimdir!

Haydi gelin, birlikte, Aşk'ın en neşeli pasajlarından birine göz atalım:

* * *

Yaşlı Bilge ciddiyetle şöyle der: "Kimya'yı muhakkak okula gönderin!"

Kimya'nın bu konuşmaya kulak kabartan annesi hemen atılır: "Kız çocuğuna okul ne gerek?"

Yaşlı bilge de yeni bir öneride bulunur: "Madem okul yok, kızınızı bir âlimin yanına verin!"

Kimya'nın anne-babası da soluğu Mevlâna'nın yanında alırlar. Babası der ki:

— "Efendi hazretleri, kızım Kimya özel bir çocuk. Ama anası da, ben de basit insanlarız. Onu layıkıyla yetiştiremeyiz. Bu yörenin ilmi en kuvvetli kişisi sizmişsiniz. Kimya'yı öğrenciniz olarak kabul eder misiniz?" (s. 217-218)

Bir de servis+yemek ücreti meselesine dair birkaç diyalog daha döktürülseymiş harika olacakmış, değil mi?

* * *

Roman dediğiniz nihayet bir kurgu, kronolojik hatalar da olur, bilgi hataları da, aşırı-yorumlar da! Yazar özgürdür, kurgu özgürdür. Tasavvuf da bir ummandır, herkes o ummandan kabınca içer, vs.

Böylesi savunmaları hizaya sokacak en masum teklif şu olsa gerek:

Gerçekte yorum yorar; yoranı da yorar, yorumlananı da.

13. YÜZYILDAKİ AZINLIKLAR!

Bizlere aktaracağınız doğrulara değil, yalanlara bile inanmaya hazırız; yeter ki bizi ikna etmek için biraz emek sarfediniz, biraz yorulunuz!

Bakalım o hâlde, aşağıdaki yalanların (!) hangisinde bir emeğin izini görülüyor?

— Sözde babam Alamut'un son İsmailî imamıymış. Bana kara büyü yapmayı öğretmiş." (s. 279; krş. s. 254, 267, 396)

— "Eğer insanın taktığı gözlüğün camlarına olumsuzluk sinmişse..." (s. 230)

— "Fildişi kulelerde âlimler, medreselerde şeyhler, makamında şıhlar, tahtında sultanlarla değil, aforoz edilmişlerle, kalbi incinmişlerle, kenara itilmişlerle yarenlik yaptım." (s. 64)

— "Mevlâna oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti, azınlıklara yumuşak davrandı." (s. 313)

— "Hayal perdesinde Karagöz oynatanlar.." (s. 321)

— "Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır." (s. 397)

Sormak gerekmez mi, kara büyü'nün, fildişi kulelerin, aforoz kurumunun, azınlıkların bizim kültür dairemiz içerisinde ne yeri var?

Veyahut, 13. yüzyılda gözlük camlarının, kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasının ya da hayal perdesinde oynayıp duran bir Karagöz'ün?

Bu özensizliklerin miktarını artırmaya gerek görmüyorum. Hakikaten Mevlâna'ya babasından nasıl olup da Kamus'ul-A'lâm kaldığı (s. 253) veya kendisinin nasıl olup da İbn Rüşd'ün Tahafut al-Tahafut ismindeki kitabını okuyabildiği (s. 361) gibi tuhaflıkları açığa çıkarmaktan da hoşlanmıyorum.

Kısacası, kolunda Seiko marka saatle Rumelihisarı'nın surlarında Bizans gâvuruna kılıç sallayan Battal Gazi edebiyatına katkı sağlamak amacıyla vermiyorum bu örnekleri! Bilâkis kutsal metinlerin kutsallığı karşısında duyarsız davranan bir kaleme, ciddiyetsizliğin hangi raddelerde seyredebileceğini göstermeye çalışıyorum.

* * *

— "Bazı eleştiri kaynaklarınca bu roman, edebi tasavvurdan ziyade, bir proje çalışması gibi duruyormuş. Bu çalışmanın gerçek teziniz olan Bektaşilikten farkı nedir?"

Elif Şafak, bu soruyu –biraz da sinirlenerek- şu şekilde cevaplandırıyor:

— "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok. O da tasavvuf üzerineydi ama akademik bir çalışmaydı. Burada bir roman var. İki apayrı tür. Yepyeni bir şey bu."

Soruyu yönelten hanımefendinin, "bazı eleştiri kaynakları" ifadesiyle kimleri kasdettiğini anlayamadığım gibi; romanın "bir proje çalışması"na benzetilmiş olmasına bir mânâ veremedim.

İSLAM'DA KADIN KURGUSUNUN PARÇALANMASI

Fakat hiç değilse bu vesileyle bir şey yaptım, kanaatlerimi yazmaya karar verdiğimde, Ankara'daki bir talebemden, Elif Hanım'ın Yüksek Lisans Tezi'nin bir fotokopisini temin edip adresime göndermesini rica ettim. (Sen misin pencereden dışarı bakan, işte çek cezanı!)

* * *

Tezi ele aldığımda, ilk şaşkınlığımı, tezin başlığı vesilesiyle yaşadım. Çünkü görebildiğim her yerde "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsellik ve Kadınsallık" olarak adlandırılan tezin orijinal başlığı, bilinenden çok farklıydı:

— Destructuring "Woman in Islam" within The Context of Bektashi and Mawlawi Thought (Temmuz 1996).

Elif Hanım bu başlığı şu şekilde Türkçeleştirmiş:

— Bektaşi ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında "İslâm'da Kadın" Kurgusunun Parçalanması.

Giriş bölümünde, genç akademisyenin, tezinin içeriğini nasıl tanıttığına da bir bakalım:

— "Bu çalışma, hem İslam'da Kadın tartışmalarını eleştirel bir biçimde ele almaya, hem de bu alanda alternatif bir yaklaşım geliştirmeye yöneliktir. Burada, Bektaşî ve Mevlevî düşünceleri bu alternatif yolun temelini teşkil etmektedir. Çeşitli İslamî kadınsılık kurgularından biri, ve bunun uzantıları, dervişlerin döngüsel anlayışlarındaki sınırsız yolculukları belirleyen aşamalar etrafında örülerek incelenmiştir."

Bu iddialı tezin, en temel amacının akademik olmaktan çok, ideolojik bir karakter taşıdığını, sadece başlığı ve yazarının sunumu değil, tezin içeriği de açıkça göstermektedir.

Demek oluyor ki yaptığı şu açıklamaya artık inanmamakta mazuruz:

— "Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok!"

Bilâkis, pekâlâ ilgisi var efendim!

Elbette tür itibariyle değil ama yöntem ve amaç itibariyle var!

Anlaşılan o ki amaç, "İslâm'da kadın" kurgusunun parçalanması.

Yöntem ise, tasavvuf edebiyatı üzerinden İslâm'ın temel kaynaklarını farklı okumalara tâbi tutmak. İslâmın kadın tasavvurunu dönüşüme açık hâle getirmek.

Bu bakış açısı tamamen ecnebi bir bakışaçısı. Amerikan akademizminin gazetecilik mentalitesiyle atbaşı giden ritmine uygun bir projelendirme tarzı! Tipik toplum mühendisliği!

Önce marjinal algıları tesbit et; sonra bu cılız malzemeyi zaten karikatürize edilmiş genel algıyla eşleştir; derken, "öyle de olur, böyle de olur, çünkü ortada farklı yorumlar var" de! Ardından, kapitalizme hâlen direnen geleneksel değerlerin çözülmesi için bu curufatı medya aracılığıyla sürekli mazlum halkların bilincine zerket. Direnenleri ise, "Ayol, sen hâlâ orada mısın?" yollu küçümsemelerle marjinallik sınırına it!

Sonuç, istikbal va'd eden genç akademisyenlerin işçiliğiyle, geleneksel/ortak değerler marjinalleşirken, kenardan köşeden toplanan kırıntılar yeniden-yapılandırılarak merkeze çekilir.

Bundan böyle geleneksel/ortak değerlerin çözülmesine karşı koyan her direniş hamlesinin taassub, bu değerlerin çözülmesi amacıyla türbelerimize vurulan her kazma darbesini ise özgürlük olarak adlandırmak kolaylaşır.

Şems-i Tebrizî'nin dediği gibi: "Yazıklar olsun o hastaya ki işi Yâsin'e kalmıştır!"

* * *

İmdi, tezin şahsen bendenizi ilgilendiren en önemli kısımlarından birine atf-ı nazar edeceğim; "Qur'anic Hermeneutics" (Kur'anî Yorumsamalar) başlığı altında yapılan açıklamalara...

— "Okur ve metin arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?"

veya:

— "Anlama-yorumlama edimlerinde, metin ve okur, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkilerler?"

ALTERNATİF YORUMLAR

Bu iki soruya verilecek cevabın, öncelikle, sadece "metin-okur" ilişkisinin değil, "kutsal metin-inançlı okur" ilişkisinin de yorumlamamıza katkı sağlayacağına inanan Elif Hanım, tam da burada kendisine dikkat edilmesi gereken hassas bir noktanın varlığına işaret eder:

— "Hiç kuşkusuz" der; "kutsal metinlerin doğrudan bu bakışaçısıyla ele alınamayacağını, kutsallıklarından ötürü kendi okurlarının gözünde bir 'metin'den çok daha fazlası olduklarını gözönünde bulunduruyorum. Ancak yine de, kutsal metin de en son tahlilde bir metindir ve bu nedenle de farklı yeni-okumalara (rereadings) ve yeni yapılandırmalara (reconstructions) açıktır." (, s. 64-65)

Neymiş, kutsal metin de en son tahlilde bir metin imiş, ve tabiatıyla yeni-okumalara ve yeni-yapılandırmalara da açık imiş!

Elif Hanımın, hadi tezini şimdilik bir kenara koyalım ama diğer çalışmalarında —verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere— sürekli işbu 'açık' noktadan içeri sızmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

* * *

N'olmuş yani? Ne mahzuru var, kutsal metinleri farklı bir biçimde yeniden-okumaya, yeniden-yapılandırmaya çalışmanın?!

BEN YAPTIM OLDU

Bence hiçbir mahzuru yok! Kalkıştığı işin hakkını veren, hiç değilse vermeye çalışan her müteşebbisin ellerinden öperim, —hadi ben de Şems gibi söyleyeyim— ona yüreğimde ısıttığım sımsıcak bûseler gönderirim.

Türkçe'de "Kur'an Hermeneutiği" üzerine ilk yazıları, ilk kitapları bendeniz kaleme aldı. İlk makalemin basım tarihi 1994. "Hermeneutik Bir Deneyim" alt-başlıklı kitaplarım ise 1995.

Kısacası, kutsal metin yorumlarında yeniden-yorumlamanın, yeniden-yapılandırmanın önemini takdir etmekte hiçbir sakınca görmüyor; hatta bu yoldaki çabaları samimiyetle destekliyorum.

Fakat şu koşulla: Meseleyi sulandırmamak koşuluyla! Konunun ciddiyetini ve ehemmiyetini kavramak koşuluyla! Her şeyden önce, kutsal metnin orijinal diline vakıf olmak koşuluyla! "Ben yaptım oldu" bahanelerinin arkasına saklanmamak koşuluyla!

* * *

Bu konuda bir fikir vermesi bakımından sadece bir örnek zikretmekle yetineceğim. Akademik bir örnek!

Elif Şafak'ın tezinin ilk bölümü Fetva kurumuna ayrılmış. İslâm'ın zahirine. Şeriatın en güçlü silahına. Örnek olarak da Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi seçilmiş, hem de Tanrı'nın cemâlini değil, celâlini temsil ettiği düşünülerek. Yaklaşık 60 sayfa.

İşin bu tarafına o kadar önem verilmiş ki tezin daha girişinde Ebussuûd Efendi'nin bir fetvasına yer verilmiş; bir zaviyede ilâhîler okuyup semâ eden dervişler hakkında verdiği bir fetvasına....

Kanlı canlı bir fetva bu! Celâl sıfatının tüm haşmetini yansıtan bir fetva!

Kaynak ise, Ertuğrul Düzdağ'ın "Şeyhülislâm Ebussuûd Efendinin Fetvaları" (İstanbul, 1983) adlı eseri.

Önce fetvanın ilgili kısmını orijinalinden aktaralım:

— "(...) Ehalî-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i mezbureye şeyh olan Zeyde, "Bu makûle evzâ niçin ettirip razı olursun?" dediklerinde, Zeyd, "Ne lâzım gelir? [Cenab-ı Hak] 'İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım' [(Zariyat: 56) buyurmuyor mu?]" demekle cevap verse, şer'an Zeyd-i mezbûra ne lâzım gelir?" (s. 87)

Tez İngilizce olduğu için, genç akademisyen, Ebussûd Efendi'nin fetvasını özetleyerek İngilizce'ye çevirmiş.

Geliniz, şimdi, ilgili kısmı birlikte karşılaştıralım:

— "(...) Şayet âyini yöneten şeyh, kendisine itiraz edildiğinde, "Bunun nesi yanlış? Herşeyi, iyiyi de, kötüyü de Tanrı yaratmadı mı?" diye cevap verse, hükmünüz ne olur?" (If the leader of the ritual, when questioned, replied, "What is wrong with it? Did not God create all, Good and Bad?", what would be your verdict?) [Introduction, s. 1]

Ne demek oluyor şimdi bu?

Metinde geçen Zariyat Sûresi'nin 56. ayeti, nasıl olup da bir ilmihal maddesiyle yer değiştirivermiş?

POSTMODERN AŞK

Bu muammânın çözümü çok basit aslında. Orijinal metinde ayet Arapça harflerle dizilmiş ve bir dipnotla kitabın sonunda gerekli bilgi verilmişse de, tecrübesiz araştırmacımız, oraya bakmayı akıl edemediğinden böyle de kurtarır deyû bir şeyler uydurup metne eklemiş.

Asıl skandal, Ebussuûd Efendi'nin bu suale verdiği cevabın çevirisi. Çünkü Elif Hanım, soruya tam olarak anlam veremediği için, önce cevapta yer alan bütün gerekçeleri budamış, sonra da "Canlarına okuyun o kerataların!" dercesine kısa bir cümleyle zahir ulemasının celâlini gözler önüne serivermiş!

* * *

Pencereden dışarı bakmamın bedelini yeterince ödediğime göre, bir haftama mâlolan bu sevimsiz hikâyeyi herhâlde neşeli bir alıntıyla sonlandırabilirim.

"Şems geldiğimi görünce gülümsedi: "Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz."

— "Ne ayiniymiş?" diye sordum.

— "Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb'ı zikredeceğiz." (s. 328)

Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua...

Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ'ı takdimimdir!

* * *

NOT: Belki bazı dostların aklına, üç gündür bunca zahmeti niçin ihtiyar ettiğim sorusu gelebilir.

Cevabı çok basit: Herkes sustuğu için!

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

Aklın kaleminden kırk kurallı aşk (Dücane Cündioğlu)

— "Mevlâna.... İslâm âleminin Shakespeare'i!" (s. 38)

Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım.

Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya devam ettim.

Sırf siyah ölümün hatırına... bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak...

Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.

Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız.

Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu ('hain' edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.

O hâlde nedir sorun?

Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.

Sözgelimi mülkiyet ve cinsiyet.

Modern Türk toplumunun, mülkiyet ve cinsiyet alanında kazandığı yeni bilinç yapısıyla artık geçmişine ihatalı bir biçimde, en azından müsamahayla bakabilmesi mümkün müdür? Veya mevcut mülkiyet ve cinsiyet kodlarıyla, mirasçısı olduğu o kadim dünyanın asırlık değerlerini sağlıklı olarak anlayıp yorumlayabilmesi?

Meselelerini ciddiye alan her namuslu zekânın bu soruya vereceği cevap olumsuz olacaktır!

GÖNÜL FERMAN DİNLEMİYOR

Aşk'ın kuralları olur mu?

Ne münasebet, Aşk'ın kuralı olmaz ki kuralları olsun!

Aşk koşulsuz olandır. İçinde 'çıkar' ilkesinin olmadığı tek insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî'dir; yani anda varolur; bir anda...

Trafiğin kuralları olur, ama Aşk'ın kuralları olmaz!

Kural, aklın vaz'ettiği ilkelere verilen ad! Bu nedenle hesaba kitaba gelir işlerin kuralı olur. Gönülse akla benzemez, çünkü ferman dinlemez. Hesaba da, kitaba da gelmez. Nedensizdir. Koşulsuzdur. Kuralsızdır. Bu yüzden mehabbet (sevgi) başkadır dilimizde, aşk çok daha başka!

Batılıları mazur görmeli, ne yapsınlar zavallılar, dillerinde tek kelime var: Love veya Die Liebe ya da L'amour!

Love deyince, mehabbet deyince, sevgi deyince, bakınız işte o zaman işin rengi değişiyor. Çünkü sevginin koşulları ve kuralları olur. Hem de üç tane değil, beş tane değil, kırk tane bile olur!

Olmuş da nitekim, meselâ bakınız Elif Şafak hiç üşenmemiş, bizler için tam kırk aded kural uyduruvermiş. Aklınca...

Evet, aklınca. Çünkü düşüne taşına, aklıyla yazmış romanını, gönlüyle değil. Kalbiyle hiç değil!

Son romanının başlığı şöyle: The Forty Rules of Love: A Novel of Rumi.

"Başarının Kırk Kuralı: Jeremy Bentham Hakkında Bir İnceleme" der gibi bir adlandırma!

Çaresiz, hemen sormak zorundayız: Tamıtamına kırk kuralı olan bu Love'dan muradı nedir acaba yazarın: Sevgi mi, Aşk mı?

İngilizce olarak yazılan bu eser henüz yayımlanmamakla birlikte Türkçe çevirisi altı aydır elimizde. Üstelik adı da gayet sade, gayet ekonomik: Aşk. Evet, sadece Aşk.

İşte size Türkçe'nin cilvelerinden biri daha! Çünkü Türkçe'de Aşk denince, kural mural akla gelmez; Türkçe'de aşkın ne kuralı olur, ne de kuralları. Hepsi de bir anda uçup gider.

Yazar, Türkçe düşünmeye başladığında, bilinci kendisine bir oyun oynamış olmalı ki Love'ın yanına koymaktan çekinmediği o meş'um kırk kuralı Aşk'ın yanına koymaya eli varmamış. Hiç değilse kapakta...

BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

Elif Şafak'ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî'ye yüklerken hiç mi sızlamamış?

— Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.

(Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)

Şems, güya diyesiymiş ki: "Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir." (s. 63)

Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon'ın veya John Locke'un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?

Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: "Bu Allah'tan rol çalmak olur!" (s. 120)

Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: "Bizim tek mezhebimiz var: Allah." (s. 78)

Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî'nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: "Hırkamda Allah var!" (s. 200)

O da ne öyle, hâşâ, "Cebimde akreb var!" der gibi!

* * *

Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!

Türkçe Hz. Mevlâna'nın mürşidi Seyyid Burhaneddin'e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım:

— "... ve Kur'an-ı Kerim'de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır." (s. 98

Oysa Kur'an'da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât'ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih'inde bu hadîsi şerh ediyorlar.

Tam da burada, "Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsik?" diyen Sakallı Celâl'in kulakları çınlasın!

* * *

Hakikaten Aşk'ın en büyük eksikliği ciddiyet!

Meselâ Mevlâna'nın mübarek oğlu Sultan Veled'in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu:

— "Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış." (s. 258)

Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile.

* * *

Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems'in irşadıyla hidayete eren bir fahişe.

Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında "Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!" şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:

— "Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha'yı suçlayabilir ki?"

(s. 381)

Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur'an'ın sahibi!

Kur'anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz'in karısının/Züleyha'nın(!) Hz. Yusuf'la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin 'aşk' kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; 'nefs-i emmare' itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra...

Bütün dinler 'yasak aşk' (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.

Elif Hanım'a tavsiyem, Issız Adam'ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur'an'ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara hakettikleri dikkati vermeleri...

Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî va-azlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

— "Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik."

(s. 243)

Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur'an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin.

Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü "Kur'an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek" tamamen mo-dern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi...

Geçelim.

Genç kız Mevlâna'nın yerinde Şems-i Tebrizî'yi bulunca, çaresiz derdini ona açar:

— "Nisa suresi" dedim yavaşça. "İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor."

Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?

Şöyle:

— "Öyle mi, bak sen!" (s. 244)

Kimya'nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:

— "Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?".

— "Evet var!" diye cevap verir Kimya: "Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda 'uzaklaş ya da uzaklaştır' diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?"

Bak sen! (Bu tepkisi bana Şems'ten sirayet etti!)

İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:

— "Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?" (s. 245)

"Hoppala bu da nereden çıktı?" demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems'in bütün ciddiyetini takınarak, Kur'an'ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre...

Böylece Elif Şafak'ın, tıpkı "Aşkın Kırk Kuralı" gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği "Kur'an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi"ni Şems'ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)

ELİF ŞAFAK - YAŞAR NURİ ÖZTÜRK ELELE

Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!

* * *

Şems'in, Kimya'ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır'ın Meal'inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya'mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk'ün çevirisinden.

Roman'ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)

Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur'an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî'nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur'an'ın batınî yorumu bahanesiyle!

Değil öyle 13. yüzyıla, 1980'lere bile geri çe-kilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.

Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur'an'ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî'nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum.

Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna'ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?

* * *

Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.

Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!

Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!

Ne büyük zavallılık!

Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!

* * *

Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı'ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.

Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide'in DAR KAPI'sını hatırlamamak mümkün mü?

Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.

Kim demiş ki Tanrı'ya âşık olmak için O'na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...

Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı'nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!

Şükür ki Şems'in 'Hırka'sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: "Bana göre arayan Tanrı'dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât)

* * *

Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk'tan biraz haberdar olsaydın, aşka kurallar icad etmeye kalkışmazdın!

Senin tüm günahın hakikat ile mecaz'ı birbirine karıştırmak!

Not 1: Örnek vermeye yarın da devam edeceğim.

Not 2: Bu akşam, saat: 22.30'da, TVNET'te tüm ayrıntılarıyla bu meseleleri konuşacağız; Aşk pazarında satılan Hz. Mevlâna ile Şems-i Tebrizî'yi.

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

Mevlana ve Şems ve aşk (Dücane Cündioğlu)

Ramazan, bir yıl içerisinde sadece kendime sakladığım ay! Nâdandan uzaklarda, içinde saklanabildiğim tek ay! Çengelköy'deyim. Evde. Yalınız.

Bildiğim en iyi işi yapıyorum. Okuyorum.

"Ne zaman karanlık artar ve sevgili sana çirkin görünmeye başlarsa, ona daha çok yaklaş!" diyen ustanın, Tebrizli Şems'in öğüdüne uyuyorum. Geceleri, yatağıma uzanıp iki dizimi de karnıma çekiyor ve sevgiliyi ancak üşürken zikredebiliyorum.

Sırf ısınabileyim diye... iniltilerime karşılık vermekte "Yetimlerin Efendisi" gecikmesin diye...

* * *

Ne tuhaf değil mi, Hz. Ali, "Perde açılsaydı yakîn yine artmayacaktı" diye uyarmış hakikat talibini. Yani günün aydınlanmış olması, hakikati görmenin güvencesi değil.

Ürküyorum bu yüzden. Beyaz ölüm'ün hemen yanıbaşına, bu sefer, âdetim hilâfına, siyah ölümü de iliştirmek istiyorum. (Yani kendimi aç bırakmakla yetinemem artık, halka tahammül de etmek zorundayım.)

Siyah ölüm uğruna, bu ilk hafta, ne yapıp edip okumalarım arasına dört de roman sıkıştırdım: Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî hakkında yayımlanmış ikisi tercüme, ikisi telif olmak üzere dört roman...

1. Nefrin Tokyay, 'Tebriz'in Kış Güneşi' (Aralık 2005)

2. Ahmet Ümit, 'Bab-ı Esrar' (Kasım 2008)

3. Saide Kuds, 'Kimya Hatun' (Şubat 2009, Farsça'dan)

4. Elif Şafak, 'Aşk' (Mart 2009, İngilizce'den)

Üşüdükçe, Şems-i Tebrizî'nin —'Hırka-i Şems' olarak da bilinen— 'Makalât'ıyla bir kez daha ısınmayı beceremeseydim, acaba bu dört kitaplık gürültünün üstesinden gelebilir miydim, bilemiyorum.

Neyse ki hepsini okudum. Hem de altını üstünü çize çize.

* * *

Bir vesileyle, rahmetli babamın hususî nüshasını bulup çıkardım kütüphanemden, ve artık iyice sararmış ve yıpranmış yapraklarını karıştırırken, kendisinin sayfa kenarlarına düştüğü bazı notlara tesadüf ettim. Hepsi de "Mart 1982" tarihli...

Bir sayfada bir paragrafı daire içine almış ve yanına şöyle bir not çıkmış:

— "DÜCANE'nin kulağı çınlasın!"

Hemen karşı sayfada Şems'in bir ayetle ilgili teviline şu notu düşmüş:

— "DÜCANE okusun! Ayeti de inkâr edemez ya! Kendine yakın olandan kaçmasın yeter!"

Bir yerde Şems, "Bal içindeyiz, kanadımızı çırptıkça daha çok yapışıyoruz" demiş, babam da yanına şu notu düşmüş:

— "O senin yüzüne bakıyor hâlde iken, (ey oğul), sen hâlâ arkasından gıybetinde bulunuyorsun." (Yani, gönül aynanda O'nunla yüzyüze konuşacağına, başkalarının aktardığı bilgilere güvenip habire o dedi, bu dedi diye dedikodu yapıyorsun!)

Ve daha bu minval üzre yazılmış muhtelif notlar...

Şaşırıp kalmıştım. Niçin sanki çok uzaklardaymışım gibi, babam bana böyle uyarılar gönderme gereği duymuştu acaba?

O tarihlerde ben neredeydim?

Derken, hatırladım; o tarihte, babamla aramda geçen şeriat-hakikat, zahir-batın münakaşaları yüzünden koca (!) kütüphanemi de sırtıma alarak evi terketmiştim. Beş parasızdım. Fakat izzet-i nefsimi de ezdiremezdim ya! Ne de olsa bir dâvâ adamıydım. Zahire sımsıkı sarılan genç bir adam!. Babasına rağmen, kendini kendine ispatlamaya ihtiyaç duyan küçük bir adam! İnsanlar sırf kendisini incitti diye, hakikati insanda arayıp bulmak yerine, onu sadece kitaplarda bulacağına ahdetmiş zavallı bir adam!

19-20 yaşlarında kendimce tutunacak muhkem bir kulp ararken, rahmetli babam her tutamağın bir tasallut sebebi olduğunda ısrar ediyordu. Ben hakikati ötelerde, yücelerde arıyordum, o ise, her defasında "Bir kez de insana baksan â evladım!" deyip işimi zorlaştırıyordu. "Gönlüne baksana!... Kendine!"

Gönül de neymiş!? Ben uçmak istiyordum, bu nedenle de kanatlarıma dayanıyordum. O ise kanatlarıma (ilmime) değil, ayaklarıma (irfanıma) dayanmam gerektiğini söylüyordu. Üstelik uçmak için değil, icab ederse birgün, inmek için!

Hâlâ kanatlarım çok güçlü, ve fakat ayaklarım zayıftır! 30 yıldır kanatlarıma dokunamayan mü'min dostlarım, nedense hep ayaklarıma tekme atmaktan zevk aldılar; yere inersem yürüyemiyeyim diye... ilk fırsatta sol kulağımdaki küpeyi çıkarıp atayım diye...

Hakikat şu ki hâlâ yere iyi basamam. Kolay incinirim. Kolay incitirim. Yedi kat gökte savaşmaya yarayan kılıcım da, kalkanım da ilim cevherinden olduğu için aslâ uzun süre ayakta kalamam, hemen düşerim.

Baba sözü dinlemedim çünkü!

* * *

Her neyse, işte ben böyle, bir kez daha Şems'in Hırkasıyla ısınırken, bari şu romanları da topluca okuyup aradan çıkarayım dedim.

Acaba kimler ne kadar içebilmişti o pınardan?

HAKİKATİN EDEBİYATININ EDEBİYATI

Ne de olsa romandı... şiirdi... sanattı... mecazdı.... bunlar, sözümona kanatları güçlü olanların semâsıydı... Hz. Pir'in nefesi, acaba onları ne kadar yücelere çıkarmıştı, Şems'in ışığı kendilerine hangi hakikati hangi açıklıkta göstermişti?

Sonuç gayet acı vericiydi. Çünkü ortada hakikat değil, hatta hakikatin edebiyatı bile değil, hakikatin edebiyatının edebiyatı vardı. Bildik mağara gevezelikleri... gölgelerle âşinalık... kokusuz edebiyat... tatsız tuzsuz ifadeler... aşksız tutkusuz kelimeler... şiiriyetten yoksun cümleler... yığınla klişe... hep bildik teraneler... pembeleşmiş aşk lafazanlıkları...

Neymiş, ilâhî aşkmış!

İlâhî aşk, beşerî aşk, hepsi de nâdân edebiyatı! Hepsi de birer dil oyunu!

Evet, hepsi de yaşanmamış bir âleme öykünmenin ürünü!

Hakikatten yoksun! Ve samimiyetten! Ferd planında çekilen ızdırabın kokusu duyulmuyor; ne şahsî bir hesaplaşmanın, ne de gerçek bir acının.

ŞARAP ÜZÜMDEN YAPILIR, TERSİ OLMAZ

Mecnundan habersiz bin Leyla! Leylâ diye diye başından yetmiş nikâh geçmiş bin Mecnun!

Hakikatin kokusundan eser olmadıkta, o aşkın adı ilâhî olsa n'olur, beşerî olsa n'olur?

Şems ile Mevlâna aşk şarabından içip sarhoş olmuşlar ama işe bakınız ki sekiz asır sonra kimileri —hem de ayık oldukları hâlde— 'agora'da nârâ atıyorlar!

Hakikat talibinin, bir putperestin sadakatine, bir ateşgedenin içtenliğine, bir fahişenin inkisarına, bir sâkinin hürmetine, bir karıncanın inadına ihtiyacı var; tasavvuf edebiyatı üzerinden aşk klişelerini piyasaya arzeden kısık gözlere değil!

Şarap üzümden yapılır, tersi olmaz!

* * *

Bu romanları okurken, bir İspanyol ressamın, Pablo Picasso'nun beklentisi, benim de biricik beklentimi teşkil etmişti:

— "Hepimiz biliyoruz ki sanat, hakikat alanına ait bir şey değildir. Hakikati —en azından, anlamamız için bize dayatılan hakikati— farketmemizi sağlayan bir yalandır sanat! Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır."

Böylesi bir beklentiyi karşılayabilecek bir sanatsal titizlik tarafından iknâ edildiğimi söyleyebilir miyim?

Ne yazık ki hayır!

Sanat üzerinden hakikate el uzatan dört yazar da "yalanlarının doğruluğuna başkalarını iknâ etmek" gibi sahici bir endişeye sahiplenmeyi düşünmemişler.

KAHRAMANLARDAN KUKLALARA

Sihirli bir sözcük var ellerinde. Sorulursa söylüyorlar: Kurgu.

En nihayet bizimki bir kurgu! Abartıp da kurgumuzu her safhasında gerçekle karşılaştırmayın!

Kim ne diyebilir? Öyle ya, yazarın özgür ve yaratıcı muhayyilesine kim karışabilir?

Hz. Pir-i Mevlâna, oğulları Sultan Veled ile Alâeddin, ikinci eşi Kerra Hatun, ve divânesi Şems-i Tebrizî ve kılıktan kılığa sokulan zavallı eşi Kimya Hatun...

Romancılarımızın hepsinin de ucundan kenarından, kendilerince ve fakat farklı nisbetlerde kuklalaştırdıkları ortak kahramanlar işte bu birkaç tarihî isim. Ne rol verilmişse kendilerine, onu oynamak zorunda kalmışlar. Yazarların özgür muhayyileleri, iplerini ne tarafa çekmeyi dilemişse, kuklalar da çaresiz o yöne meyletmişler.

Sorumluluk sahibi her vicdanın itiraf edeceği üzere, sadece hakikati değil, sanatı da incitmişler.

* * *

Yazarlar, öte dünyada —meşrebimce, bizzat "bu dünyada"— Hz. Pir'le veya Şems'le karşılaşabileceklerini hiç akıllarından geçirmişler midir acaba?

Muhakkak bir şekilde yüzyüze geleceklerini...

Ve o zatların hikâyeleri hakkında yazdıkları (ve/veya vurdukları) her satırın, bir insan olarak kendi kişisel öykülerini de belirleyeceğini...

Hiçbir muhayyile hakikatin sınırlarını aşamaz.

Hangi romancının muhayyilesi Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî'nin hakikatini, olduğundan daha yukarıya çıkarabilir?

Hangi kalem, onların öykülerini, olduğundan daha ilginç, daha zengin, daha hüzünlü ve daha gerçek hâle getirebilir?

GAZOZ İÇİP SERHOŞ TAKLİDİ YAPMAK

Yazarları hakikate ihanetle suçluyor değilim. Hâşâ! Bilâkis mecaz ve misal'in, metafor ve allegori'nin özüne sadakatsizlik ettikleri için kendilerini eleştiriyorum.

Meyhaneye girip ayık çıktıkları için... Gazoz içip serhoş taklidi yaptıkları için... VE dahi 'Hâmuşan'da susmak yerine nârâ attıkları için...

* * *

Değilse, sarhoş olanınız bir adım öne çıksın! Günah çukuruna batmış olanınız! Aç kaldığı için kendi yaptığı putu bizzat yemek durumunda kalanınız! Bir kez olsun Tanrı'yla başı belâya girmiş olanınız! Küfr-ü hakikî'nin asaletiyle yeryüzündeki tüm tasdikleri redde cesareti olanınız! Terki terk edeniniz!

Şems'in şöyle dediğini duyar gibiyim:

— Siz neyi inkâr ettiniz, neyi terkettiniz? Hani küfrünüz nerede? Reddiniz? İtirazınız? İnkârınız? Öfkeniz? Safi imansınız maaşallah! Hiçbir itikadı (!) incitmeyecek denli sığ suları yeğleyen ikiyüzlü kalbinizin kılavuzluğunda yürüyorsunuz! Zarar edenlerin zararından kâr etmeyi başarıyorsunuz.

Bezirgân takımının ayakları ne de güçlü! Kanatsız iskeletler... dertsiz tasasız kafatasları... tam ortasındaysa aşksız, tutkusuz, kısık gözler... hakikate çok uzaklardan, isteksizce bakan gözler...

* * *

Utanmadan bir de diyorsun ki: Ben kâfirim!

Hayır efendim, sen müslümansın! Müslümanlık kâfirde de vardır.

Bu âlemde hakikî kâfiri nerede bulacaksın? Hadi bul da önünde secdelere kapanayım! Yeter ki hakikatiyle "Ben kâfirim!" desin de bûseler vereyim ona! (Şems-i Tebrizî, Makalât)

Not: Yarın Elif Şafak'ın 'Aşk'ına atf-ı nazar edeceğim.

Dücane Cündioğlu

Yeni Şafak

30 Ağustos 2009 Pazar

Kayıp gençlik nasıl bulunur?! (Gülse Birsel)

Tesadüf, sıkı çalışma, fırsatlara atlama, şans ya da sebebi her neyse, hayallerinin birçoğunu gerçekleştirmiş ya da öyle görünen biri olarak, günde 20-30 tane e-posta geliyor 'Kayıp gençlik'ten! 'Kayıp' olmalarından kastım siyasetin hâlâ 1980 etkisiyle biraz kirli ve tehlikeli kokması dolayısıyle apolitik duruşları, kimlik bunalımları, şu bu değil. Gençliğin yüzde 90'ı meslek seçimi konusunda tamamen kayıp! Ne yapacaklarını, hatta ne yapmak istediklerini bile bilmiyorlar. Yapacakları 'iş'le ilgili hiçbir ipuçları yok. Benden medet umarak ya iş istiyorlar, ya tanıdık, ya tavsiye ya da yetenekleri olduğunu düşünüp yazdıklarını, videoya çektikleri stand-up'larını bana yollamaya, fikir almaya çalışıyorlar. Acizane, buradan, bana şu ana kadar e-posta ve mektup yollamış, yolda durdurup fikir sormuş, iş istemiş bütün gençlere azıcık ukalalık etmek istiyorum. Gözlemlerim ışığında bittabii.
1) Memleketteki gençlerin yüzde 80'i medya dünyasında para ve şöhret kazandıran bir iş istiyor. Ne yazık ki her ülkede böyle 80-90 pozisyon var ve çoğu dolu. Onun için "Arkadaşlar beni komik buluyor, ilk çekeceğiniz filmde rol verin," işlerine girmeden önce, "Acaba başka bir meslek yapsam daha başarılı olur muyum?" sorusunu ciddi olarak kendinize sorun. Dünyada sayısız meslek var ve istatistiki olarak muhtemelen sizinkisi gösteri dünyasında değil.
2) Herkes üniversite mezunu olup ofis işi yapmak zorunda da değil. Villası olan sıhhi tesisatçı, ciple gezen elektrikçi tanıyorum ben, çünkü adamlar çok iyi. Ne yaparsanız yapın, iyi yaparsanız başarılı, kötü yaparsanız başarısız olacağınızı unutmayın. Berbat bir beyin cerrahındansa süper bir çiçekçi olmayı tercih edin. Hangi işi severseniz o işte başarılı ve mutlu olacağınızı unutmayın.
3) Sesiniz bülbül gibi, kaleminiz kılıçtan keskin olabilir, dört haneli sayıları kafadan çarpıyor, yemek yaptığınızda insanları zevkten ağlatıyor olabilirsiniz, mümkündür! Ancak unutmayın ki, annesinin karnından herhangi bir mesleği bilerek doğan olmadı şimdiye kadar. Hesap uzmanı, aşçı, oryantal ya da anchorman, hedefiniz hangi meslek olursa olsun, önce emekleyip, sonra badi badi yürüyeceğinizi ve ancak uzun yıllar sonra koşabileceğinizi lütfen artık bir anlayın. Buradan özellikle "Ben köşe yazmak istiyorum, gazetede kime başvurmam lazım?" diye mail atan arkadaşa sesleniyorum! O köşe yazdığını gördüğünüz insanların (neredeyse) hepsi, yetenekli olmalarına rağmen, en az 10 yıl muhabirlik, editörlük, şudur budurluk yaptıktan sonra o köşeleri elde ettiler. Ve bu 10 yılın ilk iki üç yılı, şahsi tecrübelerime dayanarak söylüyorum, para almadan, mesai saati olmadan, ne iş olsa yapmak ve terlemekle geçti!
4) Tanıdığım işverenlerin çoğu, aynı şeyden yakınıyor. İşe alınan gençlerin çoğu işi küçümseyerek yapıyor ve aslında daha iyi konumlara layık olduğunu düşünerek konsantre olmuyor. Dergi editörlüğüm sırasında işe aldığım birçok muhabirin aynı hastalıktan mustarip olduğunu gördüm. "Benim kadar değerli biri niye bu işi yapsın ki?" diye yola çıkarsanız, yolda kalırsınız! Bilgisayar uzmanı halinizle bir ofiste bilgisayarların tozunu alıyor olabilirsiniz. Dolayısıyla kurallar dahilinde kendi oyununuzu kazanacaksınız. Bilgisayarların tozunu en iyi siz alacaksınız. Belki bir yıl sonra bilgi işlem bölümünde ufak tefek işlere başlarsınız. 10 yıl içinde o bölümün başı olmayacağınızı kim söylüyor?
5) Etrafta gördüğüm en feci hata, iki üniversite bitirip, üzerine yüksek lisans yapıp 27 yaşında iş aramaya başlayanlar! Büyük hayalkırıklığı! Tanıdığım başarılı kişilerin çoğu çok genç yaşta iş hayatına girenler. Yaptığım en doğru şey, 19 yaşında çalışmaya başlamak oldu. Anne babaların bu konuda acımasıza yakın bir gerçekçilikte olmaları lazım bence. Üniversitenin ilk yılından, hatta liseden itibaren bütün gençlerin, illa ofis de değil, ticarethane, maragozhane, market, çiftlik, kafe, ne olursa olsun yazları kesinlikle, kışları da derslerini engellemiyorsa çalışmaları konusunda ısrarlıyım. Çöpe atılan tecrübe yok hayatta. Mimar olmayı hayal eden biri, elbette bir şantiye veya mimarlık ofisinde çalışırsa harika ama bir halı fabrikasının bile yararı olacağı kanaatindeyim. Yedi Kocalı Hürmüz filminin çekimleri boyunca üniversitede okuyan pek çok genç, rejide, kostümde veya bizlerin asistanları olarak filmde çalıştı. Karın tokluğuna staj yapan, bazısı gerçekten parlak bu çocukların ilerde bu sektör olsun, başka meslekler olsun, hiç çalışmamış olanlara göre bir adım önde başlayacaklarına eminim. En azından bu sektörü ne kadar istediklerini ya da istemediklerini anladılar! Aklını kullanan, kendine fırsat yaratır ve işin şartlarını kafaya takmadan çalışmaya başlar. Mızmızlanmayın ve dışarı çıkıp çalışarak kendinizi bulun. Hadi yallah!

Gülse Birsel

Sabah

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Başbuğ'a katılamazsınız! (Hakan Albayrak)

Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının nerede başlayıp nerede bittiğini, bunlara neyin zarar verip neyin zarar vermeyeceğini Genelkurmay Başkanı mi tayin edecek?

Kültürel farklılıkların siyasi temsil aracı olup olmaması, Genelkurmay Başkanı'nın karar vereceği bir husus mudur?

“Kürt Açılımı”nda takip edilen usul ve yöntemlerin ne kadar özenli veya özensiz olduğunu Genelkurmay Başkanı'ndan mı öğreneceğiz?

Siyasi bir tartışmanın devlet ve millet için ne kadar zararlı veya faydalı olduğuna Genelkurmay Başkanı mı karar verecek?

İfade hürriyetinin sınırlarını Genelkurmay Başkanı mı çizecek?

Bunlara “evet” demiyorsanız, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un “Kürt Açılımı”yla ilgili açıklamasını içinize sindirmeniz mümkün değil.

* * *

MHP Meclis Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, Başbuğ'un açıklaması üzerine, “AKP ve yandaşları tarafından Kürt açılımı adı altında bir etnik kimliğin sorunlarının siyasi çözümünü amaçlayan bu proje, bu açıklama ile bitmiştir' dedi.

Siyasi bir proje / tartışma / süreç, Genelkurmay Başkanı'nın racon kesmesiyle bitebilir mi?

Biterse, siyasetin bittiği anlamına gelmez mi bu?

Başbakan Erdoğan, “bedeli ne olursa olsun biz bu süreçten geri adım atmayacağız” dediğine göre, siyaset devam ediyor.

Ama, Genelkurmay Başkanlığı'nı siyasi istinatgâh ilan eden MHP bitmiştir.

* * *

Mehmet Şandır'ın yanından geçemez, ama AK Parti Meclis Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ'ın “Genelkurmay Başkanı'na katılıyoruz” şeklindeki açıklaması da büyük bir rezaletti.

Genelkurmay Başkanı hükümete bağlıdır.

Hükümet ona katılmaz, o hükümete katılır.

'Şu siyasi tartışmada tarafız, şöyle bir düşünce ve duruşa sahibiz' deme hakkına sahip değildir Genelkurmay Başkanı.

'Hükümete katılıyoruz' diye açıklama yapması bile yakışık almaz, çünkü hükümete katılmamak gibi bir lüksü yoktur.

Katılmadığı yerde istifa eder.

Okadar.

* * *

“İşine bak general” manşeti için Taraf gazetesini tebrik ediyorum.

Hakan Albayrak

Yeni Şafak

27 Ağustos 2009 Perşembe

Düşünceden yaşama, bir kendimle hesaplaşma (Ahmet İnam)

Şu anda, Türkiye'de ve dünyada yaşayan ve düşündüğünü söyleyen insanların tamamına yakın kısmının yobaz olduğunu düşünüyorum. (Kendim dahil, elbette!). Düşünmeye başladıkları zaman bir tembellik sonucu insanlar, düşüncelerinin götürdüğü yere gitmiyorlar. Gitmek istedikleri yere düşüncelerini götürüyorlar. Bu yobazlıktır. Onlar için düşünme bir serüven, bir seyir, bir sefer olmaktan çok, önceden konulmuş bir hedefe ve mümkün olan en hızlı vasıtayla yapılmış bir nakliyat oluyor. Yazık ki, kendi araştırmaları ve düşünme süreleri içinde yeni keşifler yapamıyorlar! Zaten baştan istedikleri yere gidiyorlar. Bu da onları bilgi olarak da, düşünce olarak da sınırlıyor. Düşünmek bir cesarettir elbette, tehlikelidir; bunu insanlar galiba bilmiyor. Düşünmenin çok konforlu, çok rahat bir şey olduğunu sanıyor. Düşünme, yola kendimizi tamamen bırakmak demektir. Bizi götürdüğü yere gidebilme cesaretini gösterebilmek demektir. Çağımda böyle insanlar göremiyorum. Gerek bizim ülkemizde gerek dışarıda. Böyle cesur düşünen insanlar varsa da (umarım vardır!), ben bilmiyorum.
Düşünme cesareti yoksunluğu, 'malumat dolduruluşuyla' kapatılmaya çalışılıyor. İnanılmaz bir tercüme okuma eğilimi var. Bu tercümeleri satan insanlar da hangisinin daha çok satacağını, düşünen kafaların hangi düşüncelerle gıdıklanacağını, uyarılacağını, yönlendirileceğini hesap edip ona göre tercüme yapıyor. Dolayısıyla okuma yazma bilen birçok insan da bu tercümelerin peşine körü körüne düşüyor maalesef! O yüzden kendi kültürümüzden kaynaklanan etkili, çarpıcı ve bütün insanları ilgilendirebilecek düşünceleri üretmekte başarılı olamıyoruz. Ancak taklit edebiliyoruz.
Bir başka açıdan baktığımda ise edebiyatın edebinin bozulduğunu düşünüyorum. Şu manada yapılıyor edepsizlik; okuru sömürmeye dayalı bir yazma biçimine yaslanan, bir çeşit teknisyenlik ve tezgahtarlık konuyor, ortaya. Bu da, yazan insanların kendi gönlüyle yolculuğa çıkmasını engelleyen, kötü bir kurnazlık çabasıdır. Edebiyatta yasaktır kurnazlık (Yoksa bu sözüm çok mu kurnazca oldu?). Birçok değersiz insanın çok büyük yazar olarak takdim edildiği, kitaplarının çok fazla satıldığı bir çağda yaşamaktayız. Edebiyat alanına ticaret egemen. Bu çok tehlikeli! Batı'nın 'tefessüh ettiğini', kokuştuğunu gösteriyor bu durum; ama aynı zamanda hala bizim bilinçlenemediğimizi de! Biz çok fazla 'mukallit', taklitçi, kopyacı bir kültür olduk. Bizim kültürümüzün köklerinde öyle bir eğilim yok değildir, elbette. Çok kolay uyum sağlayan bir kültürüz, hayatın zorluklarına karşı. Ama bu bizim taklitçi olmamızı gerektiren bir şey değildir. Garip biçimde aşağılık duygusu duyuyoruz, Batı karşısında. Buna bağlı büyük bir öfkemiz de var. Ama bunlar bizi kendimizi keşfe götüren şeyler değil. Kendimizi bulabilmemiz için kendimize güvenmemiz, köklerimizi keşif için yola çıkmamız gerek. Geç kalmakta olduğumuzu hissediyorum.
Bu gecikmeyi geciktirecek felsefe çalışmaları var mı bizde? Nedir felsefe, nasıl anlaşılmalı? Felsefe kesinlikle insanın hayatıyla ilgili! Felsefeyi birçok felsefeci arkadaşımız hem Türkiye'de hem dünyada çok teknik bir şey olarak anlıyor, akademik bir çalışma olarak görüyor. Bir bakıma haklılar ama felsefe bizim kültürümüz açısından bakıldığında başka bir şey ifade ediyor. Felsefenin bu kültürle olan ilişkisini yeni baştan gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Onun için ben de, Batı'da çok yerleşmiş olan akademik felsefe yapma biçimlerinden, kendi yazma serüvenim içinde uzak kalmaya çalışıyorum.
Köklerimizden ve Türkçe'den kaynaklanan bir 'Gönül Felsefesi' yapmak istiyorum. Dolaylı bir biçimde de yapıyorum. Edebiyatı, edebiyatın değişik alanlarını, bilimi, tarihi, sosyal ve doğa bilimlerini içine alan çok geniş bir dolanma alanımın olduğunu ve bunları kuşatabilecek düşüncelerimin de hayatımdan çıkacağını düşünüyorum. Meydana getirmeyi düşündüğüm felsefe, hayatımdan çıkacak bir felsefe olacak. Ben neye benziyorsam felsefem de biraz ona benzeyecek. Hayatım tamamen ona adanmıştır. Sanıyorum bitiremeyeceğim ama yaşadığım süre içerisinde yaptıklarımla benden sonra bu yolu takip etmeyi düşünen insanlara, ipuçları vermek istiyorum. Bu ülkeye, bu kültüre borçluyum. Borcumu da canla başla böyle ödemeye çalışıyorum.

Ahmet İnam

Akşam

Ramazanın marifetleri (Nihal Bengisu Karaca)

RAMAZAN geldi. Pek sessiz bu kez, biraz içe kapanık. Davulla zurnayla karşılanmadı bu yıl. Bir melek gibi gizlice süzüldü şehre. Böylesi daha iyi mi ne?
Aslında ramazanı herkes sever. Oruç tutanları çevresinde görmek istemeyenler bile. Herkesin "iyi çocuk" dediği biri gibidir çünkü; eski moda giysiler giymesine rağmen kendisinden çekinilen adamlara benzer. Kalender ve mazlum tabiatına rağmen saygı uyandıran adamlara. Dikkat çekici biri olmamasına rağmen girdiği ortamı değiştiren insanlara.
Nasihat vermez, elimizden tutup bir deneyimin içine götürür.
"Sabır önemlidir" demez. Ama kucağımıza getirip bıraktığı oruca bir ay boyunca gözümüz gibi bakarken yaptığımız şeyle sabrın kendisi oluruz.
"Yiyip içmek gibi sıradan faaliyetlerin ne kadar önemli olduğuna dair" kafa ütülemez. Gelir ve saatlerce aç-susuz durmanın "sahiden nasıl kıymetli bir şey olduğunu" biz kendimiz anlarız.
"Sen iftara kadar açsın, ama bazı insanlar bu açlığı gece gündüz çekiyor" diyerek bizi utandırmaz; ama emanet ettiği orucu tutarken bunu ister istemez düşünürüz. Kaçınılmaz olarak... En zengin olanlarımız, her zaman en iyi sofralara oturanlarımız bile açlık üzerine düşünmek zorunda kalırlar; tok olanların aç olanlara borçlu olduğunu hissederler.
İnsanları el ele tutuşturup "Haydi kardeş olalım" gibi animasyonlar yapmaz. Ama hiç tanımadığınız insanlarla aynı sofrada bulursunuz kendinizi, organizatörlüğüne diyecek yoktur.
İyiliğin keşfedilmiş, suyu çıkarılmış ve çocuk şarkılarına postalanmış bir sürgüne dönüştüğü şu âlemde, başımızı okşaya okşaya iyilik yaptırır bize. Ramazan geldi diye birdenbire iyi insanlara dönüşmeyiz, ama iyi bir insan olmak diye bir çabamızın olduğunu, çocukken olmak istediğimiz insanı hatırlarız.
Dahası var. "İnsanlık" dediğimiz şeye duyduğumuz güveni tazeliyor. Sabahtan akşama aç durmakla güven duygusu arasında nasıl bir ilişki var diyecekseniz, bir alıntı yapayım. Kendimden.
Geçen yıl şunları yazmışım: "Hemen herkesin, imsak vakti verdiği bir sözü, akşama kadar tutabilen bir organizmanın parçası olmaya ihtiyacı var. Yaptığı bir tercihin sonuçlarına bu kadarcık bile olsa katılabilen ve katlanabilen, eylemlerinin anlamını kavrayabilen ve sorumluluğunu alabilen bir insanlığa inanma arzusu içindeyiz."
Değişmeyen tek şey değişimdir diyorlar. Yalan. Ramazan her yıl geliyor, hiç değişmeden. Ve bu iyi bir şey.
Bu arada, "oruç tutan" ile "sabahtan akşama salak gibi aç duran" adamı birbirinden ayırmak gerekiyor. Vahşi doğasının sesini dinleyerek değil, bizi değerli bulan, bize saygı duyan bir yaratıcının sözüne kulak vererek "insan" olunabileceğine inanan kişilerin konuğudur ramazan. Vahşi doğalarının esiri olup oruç tutmuyor diye adam dövenlerin, ramazan ile bir akrabalıkları yoktur, duyurulur...



'Anlık Hikâyeler'den anlamlı bir kesit

SON günlerde tasfiye edilecek gazeteciler polemiğiyle gündemde olan Ekrem Dumanlı yakın zamanda bir öykü kitabı çıkardı. İsmi "Anlık Hikâyeler".
Dumanlı'nın "Kapının Arkasında" adlı öyküsünde yaptığı bir gönderme, beni tasfiye edilecek gazeteciler derken bir yerlere gönderme yapıp yapmadığı meselesinden çok daha fazla ilgilendirdi. Sizlere de aktarmak istedim.
Öyküde büyük ihtimalle geçmişte "milliyetçi" hareketin içinde bulunan ve belli ki epeyce militan bir tip olan karakterimiz, işittiği gizemli tıkırtıları defterini dürmek için evine girmiş olan bir suikastçıya bağlıyor ve telaşa kapılıyor. Silahını nereye bıraktığını hatırlamaya çalışırken bu zor durumunda arayıp yardım isteyebileceği hiçbir dostunun kalmamış olduğunu fark ediyor. Korku içinde aceleyle Türk polisini aramaya çalışıyor. Fakat zihinsel bir sürçme ile 911'i tuşluyor. Yaptığı hatayı fark etmesine rağmen hiçbir şekilde hatırlayamıyor doğru numarayı.
Sahi acaba kaç Türk vatandaşı, hatta kaç milliyetçi arkadaş, Türk polisini araması gerektiğinde refleks olarak 911'i hatırlamaktan alıkoyabilmiştir zihnini?
Dilediğiniz kadar "kültürel emperyalizm"deyin ve sebep olduğu kültürel tahribattan bahsedin... Bu tahribatın gücünü en iyi anlatmanın yolu, her zaman onu bir duyguya dönüştürmekten geçer. Bu da ancak bir hikâye anlatmakla olur. Kapının Arkasında, bu duyguyu verebilmiş. Ekrem Dumanlı'ya kalemine sağlık diyoruz.

Nihal Bengisu Karaca

Habertürk

Korkuları besleyen iki başlık (Okay Gönensin)

Kürt açılımı sözü söylendiği andan itibaren, tepki gösterenlerin iki ana başlıktan beslendiği açık olarak ortaya çıktı.

Bunlardan biri, son günlerde daha net olarak vurgulanan “üniter devlet” konusu. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ardı ardına “üniter devlet”i vurguladılar. Bu yerinde oldu, çünkü anlaşıldı ki toplumun bir kesimi, korkutucu konuşmalardan etkilenerek açılımın ucunun “federasyon”a çıkmasından endişe ediyor.

Şu ana kadarki tartışmaları izleyenler bilmektedir ki, “demokratik açılım”ın içinde rejim ya da sistem değişikliğine ilişkin herhangi bir unsur bulunmuyor.

Ancak CHP ve MHP genel başkanları başta olmak üzere, “demokratik açılımda bir tür yönetim özerkliğinin bulunacağını” ima edenler etkili oldu.

Bu tarz korkutmaların etkili olmasının bir nedeni de maalesef hafıza eksikliğidir. 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda neler yaşandığını pek az kimse biliyor. Şu anda ortaya atlayıp “önemli olan ekonomi, ekonomiyi düzeltelim yeter” diyenlerin, aynı şeylerin 40 yıldır söylenip durduğunu hatırlamamaları, hatırlasalar bile gizlemeleri de genç bir toplumda olumsuz etkilere yol açabiliyor.

***

İkinci korkutucu başlık ise PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “da” affedilmesi ve yasal siyaset yapma imkânlarına sahip olmasıdır. Burada “da” bağlacının bulunmasının nedeni, daha önce kısmen “af” sayılabilecek bazı yasalardan sonuç alınmamış olması dolayısıyla “tepe kadro” dışında kalanların farklı muamele göreceğinin bir yasal güvenceye bağlanmasının toplumda önemli bir tepki görmeyeceğidir.

Bunun açık işaretini dün Genelkurmay Başkanı, yaşanmış son bir örnekle verdi: Teslim olan ya da yakalanan bir grup PKK’lı yargı önüne çıkarılmış ve tutuksuz yargılanmak üzere salınmıştır. Genelkurmay Başkanı bu örneği boşuna vermedi. Çünkü bu örnek, “af” konusunda devletin tepesinde alınmış bir kararın yönünü de gösteriyor.

***

Bugün mesele, demokrasinin bu ülkede yaşayan herkes için geçerli kılınmasının, etnik kökeni ne olursa olsun, herkesin en geniş insan hakları ortamında yaşamasının sağlanmasıdır. Bu çerçevenin içinde “federasyon” ve “Öcalan’ın affı” bulunmuyor.

Korkutucu unsurlarla ortamı karıştırmak ancak Cumhuriyetin en önemli demokratik projelerinden birinden halkın bir kesiminin soğutulması, dolayısıyla demokrasi konusunda aza razı edilmesi anlamına gelir.

CHP ile MHP, hâlâ aynı hat üzerinde oynuyor ve insanları korkutma faaliyetine devam ediyor. Ama her iki partinin içinde de ufuk sahibi olanlar vardır ve onlar da konuşma imkânı buldukları an her iki partinin yönetimleri tavırlarını gözden geçirmek zorunda kalacaklardır.

Okay Gönensin

Gazete Vatan

Ordu açılımı (Ahmet Altan)

Bir teğmenin eline bir bomba verip pimini çekmesinden sonra mevziden mevzie dolaşırken bombanın patlamasıyla birlikte ölen genç askerin babası, dün sabah bizim gazetedeki haberi görünce koşa koşa askerlik şubesine gitmiş.

“Bu haber nedir” diye sormuş.

Şubedeki görevliler ona aynen şunu söylemişler.

“Sen o gazetede yazılanlara inanıyor musun?”

Eğer o baba bana gelseydi ben de ona sanırım benzer bir söz söylerdim.

“Sen o ordunun söylediklerine inanıyor musun?”

Bizim ordunun doğru söylememek gibi bir alışkanlığı var.

Bu kaçıncı?

Dağlıca’da aynı, Aktütün’de aynı, bulunan LAW silahlarının kime ait olduğu konusunda aynı, mayın konusunda aynı, bu son bomba olayında aynı.

Gidin sorun bakalım, çocukları “bombalı ceza” yüzünden ölen annelerle babalar çocuklarının niye öldüğünü biliyorlar mı?

Anneleri babaları bir yana bırakın Milli Savunma Bakanı bile bilmiyor o çocukların nasıl öldüğünü.

Generaller akıllarını siyasete öyle bir takmışlar ki askerliği unutmuşlar neredeyse.

İttihatçılardan bu yana bu ülke, ordusunun bu alışkanlığını değiştirmeyi bir türlü başaramadı.

Siyasetle uğraşan her ordu gibi askerî konularda çok fazla hatalar yapıyorlar ve sürekli olarak bu hataları saklamaya uğraşıyorlar.

Generaller hep siyaset konuşuyorlar ama halk hiç askerlik konuşamıyor.

Ordunun hataları gündeme gelmiyor bir türlü.

Biz, Kıbrıs savaşında kendi gemimizi batırdığımızı kaç yıl sonra öğrendik, hatırlıyor musunuz?

Hatırlamıyorsunuzdur bile.

Ordunun hatalarını konuşmak ve hatırlamak yasak.

Medyaya baksanıza.

Genelkurmay Başkanı siyasetle ilgili açıklama yapınca manşetlerine çekiyorlar, sanki bu çok doğal bir şeymiş gibi.

Generaller siyasetle ilgili konuşamazlar.

Bu, onların işi değil.

Onların işi askerlik.

Bu ülkenin birçok “açılım” yapması gerekiyor.

Bir tanesi de “ordu açılımı”.

Ordunun konumunu, işleyişini, askerî yeteneklerini, hatalarını, yapılanmasını yeniden tartışmalıyız.

Lafa gelince bu “bizim ordumuz”, ordu “bizimse” neden biz ordu hakkında konuşamıyoruz, neden soru soramıyoruz, neden hatalarını soruşturamıyoruz?

Neden hiçbir hatasının hesabını vermiyor ordu?

Bu ülkedeki generaller, hiç mi askerî bir hatadan dolayı istifa etmez?

Kürt açılımı konusunda üstüne vazife olmamasına rağmen uzun uzun konuşan Genelkurmay Başkanı neden ordunun işleyişi konusunda ortaya çıkan aksaklıkların hesabını vermiyor bu halka?

O ordunun sahibi generaller değil, o ordunun sahibi bu ülkenin halkı.

Tabii, o hesabın sorulabilmesi için gerçek bir medyanın ve gerçek siyasetçilerin olması gerekiyor bu ülkede.

Dün MHP yöneticilerinden birinin açıklamasını utançla okudum.

Genelkurmay Başkanı’nın konuşması üzerine, “açılım meselesi bitmiştir” diyordu sevinçle.

Eğer siyasi açılımlar bir generalin konuşmasıyla bitiyorsa, bu ülkede parlamentoya, siyasi partilere, milletvekillerine ne ihtiyaç var?

O siyasetçi o açıklamayı yaparken aslında “ben yokum, partim de yok, seçmenim de yok, parlamento da yok, sadece general var” demek istiyordu.

Bu tür siyasetçilerle nasıl uygarlaşacak, gelişecek, kalkınacak bu ülke?

Örtülü bir askerî diktatörlük olmaktan nasıl kurtulacak?

Böyle, kendi kimliğinden, kişiliğinden, fikirlerinden, seçmeninden vazgeçmiş, kendi iradesiyle “emireri” haline gelmiş siyasetçilerle Türkiye, gerçek bir demokrasiye kavuşabilir mi?

Türkiye ordusunu düzeltmek zorunda.

Ordunun düzelebilmesi için de kışlasına dönmesi, aklını kendi mesleğine vermesi, sağlam bir disipline kavuşması, üstüne vazife olmayan işlerde susması gerekiyor.

Yaşadığımız çağda bizimki gibi bir ordu kalmadı gelişmiş ülkelerde.

Daha yeni, Yunanistan fazla konuşan genelkurmay başkanını görevden aldı.

Onun için zaten Yunanistan Avrupa’nın üyesi, biz değiliz.

Onun için minicik Yunanistan bizden kat kat zengin.

Bir ordu açılımı yapmalıyız.

Orduyu disipline, siyaseti ve medyayı kişiliğine kavuşturmalıyız.

Aksi takdirde kanlı bir hercümercin içinde debelenmekten bir türlü kurtulamayacağız.

Çocuklar ölüp duracak.

Ahmet Altan

Taraf

Sizce o teğmen bu cesareti nereden buldu? (Yıldıray Oğur)

Bir teğmen, emri altındaki bir erin eline pimi çıkarılmış, bırakırsan patlayacak bir bomba tutuşturup onu diğer erlerin içine bıraktığına göre şundan epey bir emin olmalı: Kimse bana hesap sormaz.

Teğmenin ifadesini okuyunca pek tırlatmış biri olmadığı da anlaşılıyor. Dört ölümün üstüne o hâlâ yaptığının “fırsat eğitiminin” bir parçası olduğunu iddia ediyor. Özetle “Asker ölerek ve kendisiyle birlikte üç arkadaşını da öldürerek tedbirsiz davrandı” diyor.

Bu haberi okuyan ve askere gitmiş herkes biliyor ki o ünlü sözde söylendiği gibi “Askerlik mantığın bittiği yerde başlıyor.” Ve yine herkes az çok ayarındaki askerde böyle şeyler olabiliyor.

Peki, genç bir teğmen bu deli cesaretini nereden alıyor?

O dört askerin ailesine bu kadar rahat “oğullarınız kazayla öldü” diye yalan söylenmesinden olabilir mi?

Yoksa Elazığ Valisi’ne “olay tamamen kaza sonucu olmuştur” açıklamasını yaptıran komutanlarına güvenerek mi?

Belki de Taraf ortaya çıkarmazsa bu cinayetin hiçbir zaman ortaya çıkmayacağına olan sonsuz inancınadır.

Ama sadece onlara güvenseydi yine de bu kadarını yapmaya cesaret edemezdi.

Onun güvendiği daha büyük dağlar olmalı.

Mesela o teğmen “Dağlıca ve Aktütün’ün hesabı sorulabildi mi ki bunun hesabı sorulsun” diye düşünmüşse, haksız sayılabilir mi?

Dağlıca ve Aktütün’deki askerî ihmalleri örtbas etmek için asker-medya ittifakının gayretkeşliğinden etkilenmiş, “Er ölse bile bu haberi yazmaya hiçbir gazete cesaret edemez” diye hesap kitap yapmıştır, ne dersiniz?

Hiç olmadı, Ergenekon paşaları gibi tutuklansa bile aniden hastalanıp tahliye edileceğine güvenmiştir.

Tabii ordunun “kol kırılır yen içinde kalır” prensibine, TSK’ya yönelik en ufak eleştiriye Genelkurmay’dan, CHP’den ve medyadan yükselen “malûm çevrelerin askeri yıpratmaya dönük kötü niyeti” açıklamalarına güvenmiş de olabilir.

Kim bilir o teğmen belki de Kenan Evren’i düşünmüştür: “Adam darbe yaptı, çocukları bile astı hâlâ itibarlı, hâlâ el üstünde.”

Çevik Bir’i de düşünmüş olabilir: “Az kalsın darbe yapacaktı. Az kalsın uydurma andıçlarla bir adamı öldürtecekti. Kimse dokunabiliyor mu?”

Ellerini kollarını sallayarak dışarılarda dolaşan, az kalsın “Milli Güvenlik Konseyi” üyeleri olacak Şener Eruygur’u, Hurşit Tolon’u, Özden Örnek’i, Aytaç Yalman’ı da düşünmüştür.

“Terörle mücadelede olur böyle kazalar” diye yırtabileceğine, “Görev zayiatı” diye işin içinden çıkabileceğine, dağlarda teröre karşı mücadele veren bir askerin böyle bir mesele için kolay harcanmayacağına da inanmış olabilir ve haklıdır da.

“15 bin faili meçhulün yanında dört tanenin daha ne hükmü olur ki” diye içinden de geçirmiştir herhalde.

O teğmen Genelkurmay Başkanı’nın iki kelimesiyle iktidarın, muhalefetin nasıl hazırola geçtiğini, “Asıl bizim gibi düşünüyor” diye rütbelerin tutanın elinde kaldığı kahredici siyasi tartışmaları görmüştür.

Bu haber velev ki Taraf gazetesine ulaşırsa “Peki kim sızdırdı bu belgeleri, asıl o açıklansın” reflekslerinden de cesaret almıştır. O teğmenin azmettiricisi “Asker sorgulanmaz, hesap vermez”e olan imandır. Askeri eleştirene hemen yapıştırılan “hain, CIA ajanı, şeriatçı, bölücü” yaftalarıdır.

Şimdi Taraf skandalı ortaya çıkarınca teğmeni apar topar tutukladılar. Peki ya onu azmettiren, sırtını sıvazlayan, yürü koçum diyen askerî vesayet? O ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşıyor. Ve o öyle dolaştıkça bir gün bir başka birimizin eline pimi çıkarılmış bir bomba tutuşturulmayacağını kim garanti edebilir?

Yıldıray Oğur

Taraf

Pimi çekilmiş bomba (Mümtaz'Er Türköne)

Elazığ'da dört askerimizin hayatına mal olan el bombası, belki başka kazaların veya hataların da sembolü. Önce dört askerimize Allah'tan rahmet, kederli ailelerine başsağlığı dileyelim. Olayın kendisine gelince. Taraf'ın verdiği haber doğru ise dört vatan evladının hayatına mal olan bu hata, askerî kayıtlara "eğitim zayiatı" olarak geçecek.

Eğitim araçları öldürücü silahlar olunca, eğitim de riskli bir hale giriyor. El bombası kolay taşınan ve kullanılan bir mühimmat. İşaret parmağının girebileceği kadar bir halkanın tuttuğu pimi çıkarttığınız zaman, el bombasının içindeki düzenek işlemeye başlıyor ve bu düzenek pimi çektikten, gerilip elinizdekini en uzağa atabileceğiniz birkaç saniyeye ayarlı. İçerideki patlayıcı bu kısa zamanın sonunda ateşleniyor ve bombanın etrafında pasta dilimi gibi duran parçalardan her biri patlamayla birlikte bir kurşun gibi sağa sola dağılıyor.

Kaybettiğimiz dört asker, bir tek bombanın yol açacağı tahribat hakkında fikir veriyor. Bu faciadaki hata ise nöbetçi subaya ait. Elde pimi çekilmiş bomba ile askerin dayanabildiği süre, emri veren subayın öngördüğünden az: Sadece 20 dakika. Hata ise şurada: Böyle bir eğitim ve cezalandırma yöntemi yok. Subayın uyguladığı ceza, her şeyden önce sağduyuya aykırı.

"Demokratikleşme açılımı" pimi çekilmiş el bombasının hükümetin eline verilmesine benziyor. Bomba "Kürt sorunu"nun kendisi. Hükümet bu bombayı düzeneği harekete geçmiş biçimde sükunetle elinde tutacak. Mandalı sıkı sıkı kapalı tutarak bombanın patlamasını engelleyecek. Sonra aynı sükunet içinde bombanın düzeneğini çözecek ve etkisiz hale getirecek.

Herkese hakkını verelim. Bu bombayı ne icat eden, ne eline alan ne de pimini çeken hükümet değil. Bu bomba patlarsa sadece hükümet değil, hepimiz zarar göreceğiz. Hükümetin elindeki bu bombayı bırakması için yapılan baskıların, dengesini kaybedip elinden düşürmesi için vurulan her darbenin sağduyuya aykırı olduğunu fark etmek zorundayız. Herkes ağzından çıkan söze, sesinin tonuna ve söz söylerken elinin-kolunun hareketine hakim olmalı.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, yayımladığı Zafer Haftası mesajı içinde yer alan şu cümlenin ne anlama geldiğini acaba kendisi biliyor mu? Genelkurmay Başkanı mesajında "TSK'nın kültürel farklılıklara saygılı" olduğunu belirttikten sonra şunu söylüyor: "Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün görmez." Bu bir anayasa yorumu. Cümleye eğildiğiniz zaman iddialı olduğu da ortada. Peki TSK'nın başındaki bu komutanın yaptığı bu anayasa yorumu doğru mu? Allah aşkına Anayasa'nın neresinde "kültürel farklılıkların siyasallaştırılması"na itiraz var? Cümle içinden ayıklayarak muhakemeyi izleyelim. Karşı olabilirsiniz ama "kültürel farklılıkların ... toplumsal kimlik unsuru haline gelmesini" hangi anayasal hüküm ile ve hangi güçle engelleyebilirsiniz. Daha ötesi, böyle bir şey mümkün mü? Kastedilen şeyin "etnik kültürel farklılıklar" olduğu aşikar; ama metinde sadece "kültürel farklılıklar" diyor. Kısaca "etnik" nitelik taşımayan bütün "kültürel farklılıklar"a da bir yasaklama geliyor. Elinde sayısız el bombası bulunan ve pimi çekilmiş tehlikeli bir bomba da hükümetin elinde iken "kültürel farklılıklara" karşı çıkan bir ordunun söz söylediği ülkede hangi sorunu çözebilirsiniz?

İlker Başbuğ'un muradının her türlü "kültürel farklılıklar" olmadığını biliyorum. Aynı şekilde askerinin eline pimini çekip el bombasını veren komutanın kastının da o askerin hayatı olmadığını bilmemiz sonucu değiştirmiyor. Dört ciğerpare hayatını kaybediyor.

Öğretmen elindeki cetvelle vurur, polis copunu kullanır, asker pimini çekip askerin eline bombayı tutuşturur. Bunlarla bir yere varılmadığı ortada değil mi? Hükümetin elindeki tek araç ikna yeteneği. 25 yıldır yaşananlar ve yapılanlar üzerine kendi içinde bir özeleştiriden geçen ordu da, bu safhada hiç olmazsa elindeki bombalara sahip çıksın ve sorunu çözmeye çalışanlara susarak katkıda bulunsun.

Mümtaz'Er Türköne

Zaman

'Ulus-devlet', ama nasıl bir 'ulus'? (Şahin Alpay)

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, Zafer Haftası dolayısıyla yayımladığı mesajda, medyaya göre TSK'nın "Kürt açılımı" konusundaki "olmazsa olmaz"larını sıraladı. TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi yerinde durduğu sürece, daha doğrusu (Genelkurmay eski başkanı Org. Hilmi Özkök'ün deyişiyle) "herkesin kendi işini yaptığı" Türkiye'ye ulaşıncaya kadar, askerin kendi görev alanına girmeyen konulardaki açıklamalarını izlemeye ve elbette bunları usulden ve esastan eleştirmeye devam edeceğiz.

Başbuğ'un açıklamasında öncelikle eleştirilmesi gereken şu: "Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi..." İnsaf! Bugüne kadar 40 bin yurttaşın, bu arada 5 binden fazla askerin, 7 binden fazla güvenlik güçleri mensubunun ölümüne yol açan, tam da her konuyu tartışabilme özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar olmadı mı? Dert ve sıkıntılarını özgürce ifade edemeyenler, demokratik düzen içinde, siyasi yoldan hak arama imkânı bulamayanlar dağlara çıkıp, terörist olmadı mı? İnsanların dağlardan inip teröristliği terk etmelerini istiyorsak, birinci olmazsa olmaz, "muasır medeniyet"in geçerli olduğu bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de yöntem olarak şiddet savunulmadığı, şiddete çağrı yapılmadığı sürece her görüşün serbestçe ifade edilmesi.

Başbuğ'un ifade ettiği "olmazsa olmaz"ların en başta geleni ise, Anayasa'nın "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir..." diyen 3. maddesinin ve Türkiye'nin "ulus devlet ve üniter devlet yapısının" korunması. Görülüyor ki, "ulus devlet" nedir, "üniter devlet" nedir, "resmi dil" ile bu ikisi arasında ilişki nedir konularında açıklığa kavuşmakta büyük yarar var. "Ulus-devlet" kavramıyla başlayalım.

"Ulus-devlet", çok-uluslu imparatorlukların ve şehir devletlerinin ortadan kalkmasıyla yaygınlık kazanan siyasi örgütlenme biçimidir. İki farklı şekilde anlaşılabilir. Artık "muasır medeniyet" dışında kaldığını söyleyebileceğimiz anlayışa göre "ulus-devlet," yurttaşlık ile etnisite (soy) ya da kültürün örtüştüğü devlet biçimidir. Burada "ulus" (millet) ya etnik bakımdan türdeş bir toplumdan oluşacaktır ya da toplum asimilasyon (kültürel eritme) yoluyla türdeş kılınacaktır. Yani, ulus-millet ya sadece Türklerden oluşacak ya da Türk olmayanların Türkleştirilmesini gerektirecektir. Mümtaz Soysal'ın Türklüğü kabul etmeyen Türkiye Kürtleri ile Irak Türkmenlerinin mübadelesini önerdiğinde kastettiği "ulus devlet" budur. MHP ve CHP genel başkanlarının paylaştıkları "ulus" ve "ulus-devlet" anlayışı da budur.

Öteki, "muasır medeniyet"e uygun "ulus-devlet" anlayışı ise, hiçbir modern devletin kültürel bakımdan homojen-türdeş olamayacağını kabul eder. Burada "ulus," yurttaşların etnisite (soy) ya da kültürel türdeşliğine değil, ulusal topluluğa gönüllü bağlılıklarına dayanır. Yani kültürel değil siyasal bir ulus söz konusudur. Ulus, kültürü değil, yurttaşlığı ve onun getirdiği haklarla yüklediği sorumlulukları paylaşanlardan oluşur.

Bugün Türkiye'de asıl tartışma, ne "Türkiye devleti" kavramı, ne onun "üniter yapısı," ne de "resmi dilin Türkçe olması" üzerine... Tartışma, Türkiye Cumhuriyeti hak ve sorumluluklarda eşit yurttaşlardan oluşan bir ulusa dayanan "Türkiye devleti" olarak yenilenecek mi, yoksa Türklerden ya da Türkleşmiş olanlardan oluşan bir ulusa dayanan "Türk devleti" olarak anlaşılmaya devam mı edecek noktasında odaklanıyor. Yani çağdışı bir ulus ve ulus-devlet anlayışında ısrar ederek sonunda bölünmeye mahkum mu olacağız, yoksa Türkiye Cumhuriyeti'ni kendi anadil ve kültürlerini koruyan, ancak yurttaşlığın getirdiği hakları ve sorumlulukları paylaşanlardan oluşan modern bir ulusa dayanan, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejime sahip bir ulus-devlet olarak yeniden mi tanımlayacağız?

Gelecek yazımın konusu, "Üniter devlet, ama nasıl bir üniter devlet?"

Şahin Alpay

Zaman

Süreç bitti mi, biter mi, bitmeli mi? (Fehmi Koru)

Dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde, bizdeki son girişime benzer bir açılım için, halktan aldığı oyla ülkeyi yönetme yetkisine sahip olmuş iktidar partisinin risk üstlenmesi yeterdi. İngiltere'de İşçi Partisi lideri Blair, İspanya'da Sosyalist Gonzales terör belâsını sona erdirme sürecini böyle başlattılar... Bizde ise askerin süreçle ilgili ne düşündüğü de merak edildi.

Muhalefet partileri askeri konuyla ilgili açıklamaya zorladı.

Askerlerin konuya ilişkin 'kırmızı çizgileri' olduğunu CHP ve MHP'nin zorlaması sayesinde biliyoruz. Demokrasilerin vazgeçilmezi birer 'siyasi parti' olarak kurulmuş olsalar bile, CHP ile MHP'nin demokrasiyi içlerine sindirememiş kadrolar tarafından yönetildiğini bu vesileyle öğrenmiş olduk. Bu iki partinin tavır alabilmesi için iktidar olmak yeterli değilmiş, kışladan ses yükselmesi de gerekiyormuş...

Org. İlker Başbuğ'un 'Zafer Bayramı' vesilesiyle yaptığı açıklamayı işittiler; artık bundan sonra sınırlarını askerin çizdiği bir sürece gönüllü yazılabilirler.

İyi de, Org. Başbuğ'un sorunun çözümü için çizdiği sınırlar, ilk selefi olan Org. Yaşar Büyükanıt'tan başlayıp son 25 yıl boyunca aynı görevde bulunmuş komutanların süreleri içerisinde konuya dair yaptıkları açıklamalardaki sınırlardan çok farklı. Türkiye çeyrek asırda nereden nereye geldi ve bu süre içerisinde askerin konulara yaklaşımı da elbette değişti.

'Üniter devlet' ve 'anayasanın değiştirilemez maddeleri' dışında yapılacak düzenlemelere itiraz etmiyor bugün asker...

Etse ne olur? Siyasi iktidar “Asker böyle diyor” diye doğru bildiği yoldan sapmak zorunda mı? Zorunda olmalı mı? CHP ve MHP'nin bu demokrasi sorusuna ne cevap verdiği artık biliniyor.

Ak Parti'nin işini zorlaştırmak, süreci yokuşa sürmek amacıyla yürüttükleri yıpratma politikası, henüz kendileri tarafından fark edilmese bile, CHP ile MHP'yi demokrasi ile yönetilen ve bu yolda hayli mesafe almış ülkemizde farklı bir kulvara itecektir.

Ülke sorunlarıyla ilgili hayati kararları kendi başına alamayan bir kadronun 'siyasi parti' fiyakasıyla ortalıkta dolaşması bugünün dünyasında o kadar kolay değil. Hayati konuların ince ayarını asker çekecekse, sivil görüntülü tiplerin politika alanında çalım satmasına ne hacet? Bırakırız, sınırlarını çizdiği politikayı asker kendisi uygular...

Davulun sivillerin boynunda olduğu, askerin tokmağı elinde tuttuğu sistemin adı değildir demokrasi... Demokrasilerde davulla tokmak tek bir eldedir; halktan yeterli oyu almış sivillerin elinde...

Sürecin bundan sonra alacağı biçimden çok daha önemli olan, iki muhalefet partisinin demokrasiyle bağdaşmayan tavırlarıdır.

İktidar partisinin bugün ortaya çıkan tabloyla işi zorlaşmış görünüyor. Hükümet 27 Nisan (2007) e-muhtırasına karşı takındığı sağlıklı tavrı bu defa benimsemekte bayağı gecikti. Süreç için önceden kurduğu oyun planında Org. Başbuğ tarafından dile getirilen hassasiyetler dışına esasen çıkmama niyeti var idiyse bile, yayınlanan mesajdan sonra iplerin kendi elinde olduğunu hissettirecek bir politika izlemek zorunda Ak Parti...

Bunu yapmak için askerle sürtüşmesi gerekmiyor elbette; demokrasiyle idare edilen bir ülkede halkın oyuyla iktidar olmuş bir siyasi partinin vesayet kabul etmeyeceğini ifadenin binbir yolu bulunmalı.

Toplumda bu denli heyecanla karşılanmış bir projeyi sıfırlamanın maliyeti çok ağırdır; iktidarın tutacağı yol o maliyeti muhalefetin sırtına yüklerken, sürecin devamını ve sonuç almasını getirecek türden olmalı.

Siyaset bunu sağlamanın sanatı değil midir zaten?

Fehmi Koru

Yeni Şafak

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Genelkurmay Başkanı siyasete yine yol gösterdi (Mehmet Barlas)

Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ "Zafer Haftası Mesajı"nda iyi ki siyasetteki "Kürt Açılımı" tartışmalarına yol gösterici katkı sağlayacak görüşlerini de açıkladı.
Çünkü Türkiye'de siyasetin önemli sorunlarına ilişkin yol belirlemelerin seçilmiş siviller tarafından yapılamayacağına dayalı bir inanç vardır.
Celal Bayar'ın Başbakan olduktan sonra Atatürk'e "Yetkilerim ne" diye sorduğunda aldığı cevabı, bu sütunda kim bilir kaç kez yazdım.
-Elçileri ben tayin ederim, dış siyaset benim yetki alanımda... Valileri, polis müdürlerini ben belirlerim. Ordudaki tayin ve terfileri de ben yaparım, bunlara da karışma.
Her askeri müdahale ile zihinlere iyice kazınan bu "Yetki paylaşımı tablosu" en son 28 Şubat 1997 post modern müdahalesi ile devrilen seçilmişlerin önüne koyulmuştu.
Sivil seçilmişler yol, köprü yapabilir, piyasayı ve ekonomiyi düzenleyebilir, Hazine'yi içeride ve dışarıda borçlandırabilirlerdi.
Ama dış siyasette, eğitimde, güvenliğe ilişkin alanlarda işe karışmamaları kendileri açısından daha doğru olurdu.
Kıbrıs'a kalıcı ve adil bir çözüm bulmak, Güneydoğu'da Kürt Realitesi'ni bölücü terörden soyutlamak benzeri konularda, alışılmışın dışında bir siyaset izlemek gibi bir riski sivil seçilmişler herhalde göze alamamalıydılar.

Herkes haddini bilmeli
Böyle bir davranışa bir sivil seçilmiş iktidar teşebbüs etse bile, diğer siyasi kadrolar ve partiler buna izin veremezdi.
İşte son olarak iktidardaki partinin gündeme getirdiği "Kürt Açılımı"na muhalefetteki partilerin koydukları tepkiler ortada.
Ama artık muhalefet partileri sözcüleri dinlenmeye başlayabilirler.
Çünkü Org. Başbuğ "Kürt Açılımı"na ilişkin "Devlet"in tutumunu açıkladı. Bunları hatırlayalım:
"Türk Silahlı Kuvvetleri;
- Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.
- Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.
- Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.
- Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.
- Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.
- Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır. "

Limitler belli
Evet... Mesela artık "Kültürel farkların siyasallaştırılması" mümkün görülemeyecektir.
Bakarsınız CHP bu açıklamaya dayanarak DTP'nin Güneydoğu illerinde aldığı oyları yok sayar.
Ama CHP ve MHP tek başlarına değiller ki.
AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ da, Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un açıklamalarını değerlendirirken "Burada Sayın Genelkurmay Başkanı'nın söylediği sözlerin hepsine biz de katılıyoruz. Kırmızı çizgileri zaten Anayasa koymuş" diye konuştu...
Aynı sözleri muhalefet söyleyince öfkelenen ama Genelkurmay Başkanı söyleyince "Biz de böyle düşünüyoruz" diyen bir iktidar örneği var önümüzde.
Bari köprü ve yol yapsalar.

Mehmet Barlar

Sabah

Elif Film Sunar… (Hakan Albayrak)

12 yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm Almanya'dan Türkiye'ye yeni gelmiştim. Dindar bir ailenin çocuğu olduğum ve Türkiye'ye gelir gelmez “Akıncı” ağabeylerin kanatları altına girdiğim için memleketi kasıp kavuran tartışmalarda tarafım baştan belliydi, ama büyüklerimden edindiğim 'duruş'un içini doldurmam ve onu içselleştirmem gerekiyordu.

Türkiye nedir, nereden gelip nereye gitmektedir, gittiği yer gitmesi gereken yer midir; bu konularda annem ve babamdan sonra ilk ders aldığım hocalardan biri Yücel Çakmaklı oldu.

Şöyle ki: Piyasada Çile, Zehra, Diriliş, Kızım Ayşe ve Memleketim filmlerinden uyarlanmış romanlar vardı o zamanlar (Yanlış okumadınız: Romanlardan uyarlanmış filmler değil filmlerden uyarlanmış romanlar). Bir gün Develi/Kayseri'deki Hira Kitabevi'nde rafları karıştırırken bu kitaplar dikkatimi çekti. Hepsinin arka kapağında aynı şey yazıyor, 'Türkiye ile beraber Suriye, Ürdün, Mısır gibi Arap ülkelerinde de büyük ilgi gören filmin romanlaştırıldığı' belirtiliyordu. Etkilendim. 'Uluslararası' ilgiye mazhar olan bu filmleri merak edip kitapları aldım. (Sene 1980; VHS, VCD, DVD filan yok ki filmleri bulmaya çalışayım). Birkaç gün içinde hepsini okudum. Okurken içimin müthiş bir aidiyet duygusuyla dolup taştığını hissettim.

Köyde dini bütün bir Müslüman olarak yetiştirdiği kızı Ayşe'yi tıp tahsili için getirdiği İstanbul'da “asrî” züppelerin şerrinden korumak için destansı bir mücadele veren o kahraman anne, eyyamcı sosyete kızı Zehra'yı fedakâr bir Anadolu kadınına dönüştüren o bilge delikanlı, Doğu'yu aşağılayan kibirli Viyanalılara hadlerini bildiren Erzurumlu Mehmet, piyanoda Klasik Batı Müziği icra etmesini bekleyen İstanbul sosyetesini Yine Bir Gülnihal'le şaşırtan Leyla vs, vs, vs ile aynı dünyanın insanı olmaktan inanılmaz bir mutluluk ve heyecan duydum. Onlara gıpta ettim ve onlardan çok şey öğrendim.

Yıllar sonra filmleri seyretmek de –özel televizyon kanalları sayesinde- nasip oldu. Geçenlerde fena halde özlediğimi farkedip filmlerin DVD'lerini Elif Film'den aldım ve iki günde hepsini tekrar seyrettim. Can alıcı sahneleri tekrar tekrar seyrettim. Tekrar tekrar, tekrar tekrar… Seyrederken içim içime sığmadı; öyle coştum ki, bazı replikleri not alıp kendi kendime tekrar edip durdum.

Çile filminin bir sahnesinde Ediz Hun'un canlandırdığı Kenan, Türkan Şoray'ın canlandırdığı Elif'e şöyle diyor:

“Gerçi sen beni sevdiğini söylemedin hiç. Aramızda tek aşk kelimesi geçmedi. Ama bazen ürkek bir bakış, bazen sesindeki bir titreyiş, bazen da dağdan kopardığın bir çiçekle çok şeyler söyledin bana. Aslında her hareketin bir aşk şiiriydi benim için.”

Şimdiki zamanların aşk filmlerine böyle bir üslubun hakim olduğunu düşünsenize; memlekette aşkın kalitesi yükselmez mi?

Ama Yücel Çakmaklı filmlerindeki asıl dava tabii ki ahlak, maneviyat, gelenek ve tarih şuuruydu.

1970'li yılların en büyük film yıldızlarını bu dava için seferber etmişti Yücel Çakmaklı.

“Birleşen Yollar”da Türkan Şoray danslı-içkili partilere sırtını dönüp tesettüre giriyor, namaza başlıyor…

“Diriliş”te Hülya Koçyiğit kocasına Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya'sını okutuyor ve onun doğru yolu bulması için Eyüp Camii'nde dua ediyor…

“Zehra”da Ediz Hun sosyeteyi ti'ye alıyor, Anadolu'daki kadîm hayat tarzımıza övgüler diziyor…

“Memleketim”de Tarık Akan sevdiği kızı Tuna ile Sava nehirlerinin birleştiği yere götürüp orada ona Osmanlı'nın soylu mirasını anlatıyor…

Yine “Memleketim”de Filiz Akın dindar büyükannesinin yolunu dine-diyanete itibar etmeyen anne-babasının yoluna tercih ediyor…

Bunların 1970'li yıllarda sinema seyircisi üzerinde nasıl bir etki yaptığını tasavvur edebiliyor musunuz?

Dindar olanlar, bu ülkenin mana ve ehemmiyetini müdrik olanlar, Batılılaşmaya karşı olanlar, sinema salonlarından özgüven kazanarak veya özgüvenleri tazelenerek çıktılar.

Dindarlığa ve Osmanlı'nın mirasıyla barışmaya mütemayil olanlar, sinema salonlarından bu temayülleri güçlenmiş olarak çıktılar.

“Hacı-hoca takımı”na ve İslam ile yoğrulmuş tarihimize tepkili olanların birçoğu ise sinema salonlarından 'Bu konuları yeniden düşünmeliyim' diyerek çıktılar.

Şule Yüksel Şenler, bir televizyon programında anlatmıştı: Kendi romanından (Huzur Sokağı) uyarlanan Birleşen Yollar filmini izlemek –daha doğrusu bu filmin seyirci üzerindeki etkisini gözlemlemek- için sinemaya gitmiş. Yanında Belgin Doruk saçlı iki “asrî” kız oturuyormuş. Bunlar filmi gözyaşları içinde seyrediyorlarmış. Türkan Şoray hidayete erip İslami hayatın gereklerini yerine getirmeye başlayınca, kızlardan biri “Ben de başımı örtüp namaza başlayacağım” demiş. Diğeri de ona “Senin annen izin vermez, ama ben örtüneceğim inşaallah” diye karşılık vermiş…

Evet; Yücel Çakmaklı, Bediüzzaman'ların, Süleyman Hilmi Tunahan'ların başlattığı ihya hareketini beyazperdeye taşıyan ve Necip Fazıl'ın yükselttiği bayrağı sinemanın burçlarına diken adamdır. Gazası mübarek olsun.

***

Çocuklarıma ilk dönem Yücel Çakmaklı filmlerini izletiyorum. Bence o filmler hâlâ aşılmadı. Yönetmen olsaydım, onları günümüz şartlarına uygun olarak yeniden üretmeye çalışırdım.

Hakan Albayrak


Yeni Şafak

Asıl bölücülüğü Baykal’la Bahçeli yapıyor! (Hasan Cemal)

Einstein’a bir seferinde sormuşlar: “Böylesine korkunç silahları yapabilen akıl ve zekaya sahip insanoğlu, nasıl oluyor da, bu silahların çöpe atılacağı, barışa dayalı bir devlet ve toplum düzeni kuramıyor?..”
Büyük alim demiş ki:
“Siyaset fizikten daha zor da onun için...”
İnce alay bir yana...
Siyaset kolay olsa, bugüne kadar tarihin sayfaları böylesine kanla yazılır mıydı deyip geçebilirsiniz.
Ama bugünlerde özellikle Kürt açılımı konusunda bizim muhalefetin söylediklerine bakınca, Einstein’a hak vermek mümkün.
Siyaset fizikten daha güç!
Muhalefet öyle ki, barışın değil savaşın dilini seviyor.
Artık kan ve gözyaşı akmasın diyenler muhalefetin gözünde vatan haini!
Analar daha fazla ağlamasın diyenler muhalefetin gözünde bölücü!
Düpedüz ırkçılık da yapılıyor.
Anlı şanlı profesörler, insan haklarını hiçe sayarak ve de paçalarından ırkçılık akarak, Kürtleri yerlerinden yurtlarından edecek ‘mübadele’yi bile savunabiliyorlar. (Mümtaz Soysal, Kesin Çözüm, Cumhuriyet, 18 Ağustos 09, s.2)
Açılım ve çözüm, ‘dağdakileri indirmek’le, ‘dağın yolunu kesmek’le ilgiliyken, MHP’nin lider kadrosu, Genel Başkanı’ndan Grup Başkan vekiline kadar elde silah dağa çıkmaktan söz edebiliyor.
Akıl alır gibi değil.
Gerçekten öyle.
Özellikle Baykal’la Bahçeli‘nin şu günlerde akıl tutulmasına uğradıkları söylenebilir.
Hızlarını alamayıp şimdi ‘asker’e de bindirmeye başladılar.
Askeri de kışkırtıyorlar.
Açılımla ilgili olarak Milli Güvenlik Kurulu’nun son toplantısından çıkan kararın altında imzası olanları neredeyse ‘vatan hainliği’yle suçluyorlar.
Baykal’la Bahçeli’nin oyunu tehlikeli, hem fazlasıyla. CHP ve MHP liderleri her türlü ölçüyü kaçırmış durumdalar.
Allah akıl versin!
Kışkırtıcı bir tavır içindeler.
Hem Kürtleri kışkırtıyorlar.
Hem Türkleri kışkırtıyorlar.
Türkiye’yi cepheleştirici, Türkiye’yi kamplara ayırıcı bir çizgi izliyorlar.
Kutuplaştırıyorlar ülkeyi.
Vahim bir sorumsuzluk bu.
Siyaset kurumunda 1950’lerin, 1960’ların, 1970’lerin sorumsuzluğu ne idiyse, bugünkü de bazı bakımlardan farklı değil.
O zamanlar da siyasetçiler öylesine bir sorumsuzluk içindeydiler ki, Türkiye cephelere ayrılmış, kamplaşmış, kutuplaşmıştı.
Demokrat, Halk Partili diye...
Sağcı, solcu diye...
Ülkücü, devrimci diye...
Kan akmıştı oluk gibi. Siyasi cinayetler işlenmişti. Darağaçları kurulmuştu. Binlerce insan Mamak gibi, Diyarbakır gibi askeri hapishane ve işkencehanelerden geçmişti.
O zamanlar Komünizm geliyor diye kışkırtılmıştı, cepheleştirilmişti siyaset meydanı...
Elbette irtica da vardı.
Şimdiyse bölücülük deniyor.
Böyle cepheleştiriliyor ülke.
Geçmişten ders almak yok mu?..
Yazık değil mi?
Baykal’la Bahçeli, barışın değil savaşın dilini seviyorlar. Ve Türkiye’ye iyilik değil, kötülük yapıyorlar.
Böylesine gözükara bir muhalefet anlayışıyla bu ülkede barışın değil savaşın kapısı açılır.
Uzun lafın kısası:
Bugün siyaset sahnesinde asıl bölücülüğü, Baykal’la Bahçeli yapıyor!

Hasan Cemal

Milliyet

Toz Duman (Ahmet Altan)

Genelkurmay başkanı bir devlet memurudur.

Gerekirse, başbakan, çağırıp askerî konularda kendisinden bilgi alır.

Önerilerini de sorar.

Sonra hükümet karar verir.

Genelkurmay başkanı da hükümetin talimatlarını yerine getirir.

Onun dışında genelkurmay başkanı, siyasi konularda fikirlerini kamuoyuna açıklayamaz.

Parlamentoyu ya da hükümeti açıkça eleştiremez.

Eğer böyle bir şey yapmak istiyorsa önce istifasını yazması gerekir.

Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde sistem böyle işler.

Birinci Irak savaşında Amerikan kuvvetlerinin başında “çöl ayısı” denilen çok başarılı bir general vardı.

Savaşı kazanıp Bağdat yolunu açtı.

Gidip Bağdat’ı alabilirdi ve almak istiyordu.

Ona göre askerî açıdan bu gerekliydi.

Amerikan hükümeti ise Ortadoğu dengelerine bakarak Bağdat’ın alınmamasına karar verdi.

Bağdat’ın alınmasının İran’ın bölgedeki gücünü arttıracağını tahmin etmişlerdi.

Meseleye sadece askerî açıdan bakan general, hükümetin hangi nedenlerle böyle bir karar aldığının tam kavrayamadı ve kendi hükümetini eleştiren bir açıklama yaptı basına.

Hemen görevden aldılar.

Doğrusu da budur.

Savaş askerî bir akıl gerektirir ama siyaset için sivil akıl lazımdır.

Biliyorum, gelişmiş dünyanın ölçüleri bizde yadırganıyor.

Türkiye’nin “gelişmemiş” bir ülke olduğunu kabul ediyorlar ve “gelişmesini” de istemiyorlar.

İstiyorlar ki “generaller” konuşsunlar ve siviller onların aklına uysunlar.

CHP ile MHP, Genelkurmay Başkanı’nı “konuşması” ve “kırmızı çizgileri” belirlemesi için çok zorladılar.

Genelkurmay Başkanı da konuştu.

Kürt sorununun nasıl çözüleceği, eğitimin hangi dilde yapılacağı Genelkurmay Başkanı’nın üstüne vazife değil.

O savaşmaktan sorumlu.

Savaş derler, savaşır.

Barış derler, barışır.

Savaşa ve barışa generaller karar veremez.

Savaşa girmeden önce “ordunun hazır olup olmadığını, askerî şartları” hükümete anlatır.

O kadar.

Bizim genelkurmay başkanları maşallah her konuda konuşuyor.

Kendi işleriyle uğraşacaklarına siyasetle uğraşıyorlar.

Kürt meselesini askerin aklıyla mı çözeceğiz?

Bu meselenin çözülebilmesi için yepyeni yöntemler, bugüne dek rastlamadığımız üsluplar ve yaklaşımlar gerekli.

Anlaşılıyor ki barış konusunda Türkiye epey zorlanacak.

Genelkurmay Başkanı konuştuktan sonra iktidar partisinin sözcüsü de “paşaya” hak veren bir açıklama yaptı.

“Siz karışmayın paşam” diyeceklerine, “çok haklısınız paşam” dediler.

AKP, generale ayak uydurmaya çalışırken DTP de öbür uca doğru sertleşti.

PKK zaten bir gün önce esip gürlemişti.

Türkiye’nin siyasi sahnesindeki bütün aktörler, silahlılar da dahil olmak üzere aslında bir “mucize” peşindeler.

Hem barış olsun yeni bir hayat başlasın istiyorlar hem de eski konumlarını sürdürmek istiyorlar.

Bu mümkün değil.

Kürt meselesinin çözümlenmesiyle birlikte her şey değişecek, AKP dünyaya daha hızlı açılmak zorunda kalacak, CHP ve MHP “milliyetçilik ve hamaset” üzerinden oy alamayacak, DTP “tek yönlü politikaları” terk edip halkın refahına yönelik projeler yaratmak zorunda kalacak, ordu kışlasına çekilecek, PKK silahlarını bırakıp dağdan inecek.

Bu aktörler bu gelişmelerden hoşlanmayabilir.

Ama başka çareleri yok.

Bu ülke savaşla gidebileceği yere kadar gitti, bundan sonra ancak barışla ilerleyebilir ya da Avrupa’nın kenarında kör bir apandisit gibi iltihaplı bir fakirliğe teslim olur.

Yeni bir dönem başlıyor.

Yeni laflar gerekli.

Yirmi beş yıldır biz bu ezberlenmiş lafları dinledik, binlerce çocuğumuz öldü.

Bize çocukların ölmeyeceği bir sistem lazım.

Susmayı bilen generaller ve konuşmayı bilen siyasetçiler lazım.

İnsanları öldürmek kolay, bunu herkesin yapabileceğini gördük.

İnsanları yaşatmak zor, bunu becerebileni henüz görmedik.

Ama görmek istiyoruz.

Bunu bütün toplum istiyor.

Bize barışı, huzuru, mutluluğu verecek bir yol görmek istiyor toplum.

Bu eski yollar kan dolu çünkü.

Ve, biz kandan bıktık usandık.

Ahmet Altan

Taraf