30 Temmuz 2009 Perşembe

Bir şapka bir eldiven bir maymun ve inkıláp (Prof. Dr. İlhami Güler)

Kurtuluş Savaşı’nın mümtaz önderi M. Kemal Atatürk, halkın tümünün dişi ve tırnağı ile katıldığı Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra milletin kahir ekseriyetinin katılmadığı bir dizi kültürel devrim yaptı. Bu devrimleri, ‘muasır medeniyet’ (Avrupa Toplumları) ile Türk toplumunun arasındaki tarihsel ‘geriliği’ kapatmak için yaptı. Aynı işi Çin’de 1944’te Mao bir kısım köylüleri yedeğine alarak eski rejimi yıktıktan sonra yaptı. (Kültür devrimi)

Heidegger, bir toplumun ihtiyaç duyduğu kültürel bir yaratım veya yeniliğin ancak toplumun kültürel kökleri ile kurulacak yeni bir ilişki/yorum ile başarılabileceğini; bu bağlamda bir yere (toprağa) ve köke bağlı olmanın gerektiğini; boşlukta/uzayda böyle bir şeyin başarılamayacağını, bunun imkansız olduğunu söyler. Hannah Arendt ise, ‘Hafıza ile derinlik aynıdır; hatırlama olmadan insan derine dalamaz.’ der. Bir toplumun kültürel hayatında kilitlenmeler, donmalar ve kurumalar olabilir. Bundan kurtulmanın yolu, kültürden kopmak veya kültür devrimi değil; kültürel kökler ile yenilikçi bir temas yanında, başka kültürlerle etkileşime ve alışverişe girmektir. Bu da parça başı ıslah ve evrimle organik olarak olmalıdır.

Tarih bilinci asalet hissi

Tarihte bunu en iyi başaran toplum İngilizlerdir. Çünkü tarih bilinci, köklülük duygusu, asalet hissi, kimlik duygusu yaralanmış bir toplum, orijinal bir şey yaratamaz. Sadece taklit edebilir. Necip Fazıl’ın dediği gibi: ‘Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkıláp.’ Bu bağlamda Kültürel ‘devrim’ bana çılgınlık gibi gelir. Böyle bir teşebbüs, -girişenler iyi niyetli de olsa- sonuçlarından bağımsız olarak, ahlaki açıdan problemlidir. Bir kişi veya birkaç kişi, bir toplumun yaşam tarzını veya yordamını belirleme, kimlik ve geleceğini etkileme konusunda kendilerini hangi haklarla yetkili görebilirler? Demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve insan hakları kavramları, tam da böyle bir akıl almaz toplum mühendisliği teşebbüsünün tam karşıtı şeyler değil midir?

Kabuğuna tükürme

Çin’in Doğu Türkistan’da (S(ş)incan) uyguladığı baskı, bana iki ülkenin benzerliklerini anımsattı. İki ülke de ‘Kestaneden çıkıp kabuğuna tükürme’ anlamında kültür devrimi yaparak birer ulus-devlet kurmuştur. Türkiye, tarihi geçmişi olan ve bazı unsurları hayli eskimiş İslam kültüründen nispi olarak kopup Avrupa kültürü ile Çin ise Budist-Konfüçyanist kültürden koparak Komünist kültürle reinkarne (ruh-göçü) olmaya çalışmıştır. Bu bağlamda benzerlikleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1- Her iki devlet de birer ulus devlet projesi olarak etnik-dini azınlıkların haklarını yok sayarak onları eritme politikası gütmüş; fakat, birer geç modernleşme projesi olarak bunu başaramamışlardır. Bu yüzden de seksenlerden sonra bunları entegre etme problemleri yaşamaktalar.

Eskiler müzeye

2- İki millet de eski kültürlerinde/uygarlıklarında parlak başarılar ortaya koymuştur. Çinliler söz konusu olduğunda: Konfüçyanizm/Taoizm felsefesi, birçok bilimsel keşif (matbaa, barut vs.) ipek dokumacılığı, estetik sanatlar ve mimari -bu arada Çin Seddi- vs. Türkler söz konusu olduğunda da İslam kültürüne, mimarisine, siyasi yönetime (Selçuklu-Osmanlı) birçok katkı söz konusudur.

3- Devrimlerden sonra ne Türkler ne Çinliler kültürel ve bilimsel alanlarda yaratıcı bir yenilik ve katkı ortaya koyabilmiştir. Bir tekerleme vardır: Almanlar bir şeyi sağlam, İngilizler ekonomik, Fransızlar estetik, Amerikalılar büyük, Japonlar küçük, Çinliler fason ve çok, Türkler de ‘gibi’ yaparlar. Çin’in seksenlerden sonra ekonomik alanda vahşi kapitalizmi benimsedikten sonra ortaya koyduğu ürünler ortada. Sağlık, estetik ve dayanıklılık (kalite) açısından sıfır. İşçileri (daha doğrusu bütün halkı) köle gibi çalıştırdıkları için ‘ucuz’ a mal ediyorlar. İnsanlar da -Batılıların kulakları çınlasın- utanmadan bu malları tüketiyorlar. Bizim ürettiğimiz malların da Çin mallarından pek farkı yok. Yüzünü cilalayıp içini ihmal etmek, tipik Türk davranış tarzıdır. Japonlar ve Güney Koreliler ‘iyi’ taklit ediyorlar. Çinliler ve Türkler ise, kötü taklit ediyorlar.

4- Kültür devriminden sonra eski rejimin sembolik kapitalleri yeni dönemde ‘müze’ye çevriliyor. Çin’de Yasak Şehir, Türkiye’de Topkapı Sarayı ve Ayasofya bunun örnekleridir.

5- Her iki ülke de kurucu liderlerinden (Atatürk, Mao) sonra ikinci bir lidere ihtiyaç duymuşlardır (İnönü, Deng Xio Ping). İkinci liderlerden sonra ancak lider karizması ve tapınımı tedrici olarak zayıflamaya başlıyor.

Azınlıklara baskı

6- Her iki ülke de bugünkü demokrasi ve insan hakları anlayışı açısından kendi azınlıklarıyla sorunlarını şiddete başvurmadan çözemiyorlar. Her ikisi de AB ve ABD’nin ülkelerini parçalamak istediğini söylüyorlar. Demokrasi deneyimi açısından iki ülke elbette karşılaştırılamaz. Çin, bir tek-parti diktatörlüğüdür.

7- İki toplum da doğulu ve duygusal, soyut/rasyonel düşünce yerine mistik/Şamanist bir ruhları var. Pratik ve duygusal zekáya sahipler.

Sonuç olarak, aramızda şöyle de büyük iki fark var: Onlar, tarih boyunca hiç yurtlarından dışarı çıkmadılar; fakat biz göçebe zamanlarımızda adamların analarını ağlatıp (Çin Seddi), Orhun Yazıtları’na göre, kızlarını da güldürmüşüz; sonra da evimizi/yurdumuzu terk ederek basıp ta buralara ve Avrupa’nın kapılarına dayanmışız. İkincisi ise, Çinlilerin acımasızlığı, Türklerin ise merhametinin büyüklüğü birbirine eşittir.

Prof. Dr. İlhami Güler (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder