30 Temmuz 2009 Perşembe

Kırmızı çizgisiz açılım (Tarhan Erdem)

İçişleri Bakanı sayın Atalay, hükümetin Kürt Açılımı “üslup ve yöntemi”ni açıkladı. Konuşmayı ilk adım için yeterli buldum.
Bu görüşe, konuşmada hükümetin sorun çözüm planını gördüğüm için varmış değilim; tam tersine, bu aşamada hiçbir karar söylenmemesi bana umut veriyor.
Yöntemle sınırlı ve konunun dağıtılmadığı bu konuşma, iktidarın sorunun çözümünde siyasal iradesi bulunduğunu göstermektedir.
Bir siyasal organın ele alınan konuda siyasal iradeye sahip olup olmadığı, her kurum ve çevrenin görüşünü almaya hazır ve açık olmasıyla belli olur. Atalay her fikri beklediklerini ve
her öneriye açık olduklarını söyleyerek, çalışmalarının başındaki iradelerinin sağlamlığını göstermiştir.
Konuşmada, sorunun çözümünde yapılacak bir iş zikredilmediği gibi, yapılması kabul edilmeyecek bir işten de bahsedilmemiştir. Hükümet çözüm yoluna girerken, kırmızı çizgi çizmemiş, yapılması zorunlu işlerden de bahsetmemiştir.
İktidarın siyasal iradeye sahip olduğunu göstermesi ve hiçbir sınırlama getirilmeden, her kurumun ve her kişinin görüşlerine kapıların açık bulundurulması, gerçek bir tartışma
ortamına girildiği izlenimini vermektedir. Ancak böyle bir ortamda tartışılırsa uzlaşmaya varılabilir! Eğer yapılacak ve yapılmayacak işler listesi baştan söylenseydi, listeyi kabul edenler ve etmeyenler çekişmesi yaygınlaşır; uzlaşmayla sonuçlanabilecek bir tartışma başlayamazdı.
Ancak böyle başlamış bir ortamda herkes, kendisinin değişmesini ve başkalarını değiştirmeyi kabul ederek görüşlerini söyler, bir yerlerde buluşulur ve bu buluşmayı siyasal
irade karara dönüştürür; zamanı gelir seçimde hesablaşılır!
Yöntem bakımından bir ilk olan ‘Kürt Açılımı’ deneyiminde başarımızı ölçecek, kazanımımızı göreceğiz.
Bakan Atalay, çok önemli bir hususa da değinmiştir: Herkesin çözüme katkı sağlaması beklenen bu süreç sonunda devlet politikası belirlenecek ve yürütülecektir.
Benim anladığım ‘muhatap meselesi’ yoktur; herkesle konuşulacak, herkesin görüşü alınacaktır; ‘pazarlık’ makamı aranmadan demokratik uzlaşma sağlanarak; sorun
devlet işi olarak çözülecektir.
Sorunun bir çözüm modeli de yoktur.
Hedef, İspanya veya İngiltere’ye benzemek değildir, hedef ülkemizin ve insanımızın koşullarının belirlediği çözümün arkasına siyasal iradeyi koymaktır.
Sayın Atalay’ın bir soruya verdiği “Tabii bir de terör çizgisi var, bu da önemlidir!” yolundaki cevabını yanlış görüyorum.
Ülkemizin sorunları arasında bir de terör sorunu olduğunu kim unutabilir?
Doğru ama konuştuğumuz sorun terör mü, Kürt sorunu mu? Bu iki konu birbiriyle ilişkili evet ama, ne kadar?
Ayrıca, eğer konuştuğunuz konu teröre karıştırılırsa, bulunan çözümün ters yönde karşılaştırılmasıyla karşılaşılır: Kürt sorunu başarıyla çözülmüşse terörde başarısız; Kürt sorununu çözülmemişse terörde başarılı sayılırsınız! İşte bu akla ters gelen değerlendirme her durumda, herkese haksızlık olur!

Tarhan Erdem

CHP ve "solcu olmak..." (Toktamış Ateş)

Eskilerin çok güzel deyişleri vardır. Örneğin; "sapla samanın karıştığı" ortamlardan bahsederler. Şu anda Türkiye tam da öyle bir ortama girmiş bulunuyor.

Biraz, seçim yasasının getirdiği olumsuzluk içinde; biraz siyasal partiler yasasının getirdiği mantıksızlık içinde; biraz da, CHP'nin basiretinin bağlanmasının sonucu olarak, ezici bir AK Parti iktidarını yaşamaktayız.

Aslında, siyasal yaşamımızdaki yapının; doğrudan doğruya, 12 Eylül'ün eseri olduğuna inanırım. Fakat aradan geçen 30 yıl içinde, (kimisi sözde) sivil siyasetçilerin; bu antidemokratik yapıyı değiştirmemelerinin hiçbir mazereti olamaz. Galiba insanlar, iktidara geldikleri zaman; bir melek, üzerlerine bir toz serpiyor ve hem söylediklerini unutuyorlar hem de vadettiklerini.

Örneğin; bugün, YÖK'ü ve mantığını savunan Sayın Süleyman Demirel, siyasal hakları elinden alındığı dönemde; "Bu iş çok kolay" diyordu.

"Tek maddelik bir yasa yaparsınız ve 2547 sayılı yasa kaldırılmış ve eski mevzuata dönülmüş, dersiniz..." YÖK'ün anayasal bir kurum olduğunu, ne o anımsıyordu ne de bizler...

2002 sonrası, AK Parti iktidarına karşı; CHP'nin uyguladığı muhalefeti anlamak da mümkün değil. Türkiye'nin, çağdaş ve laik yapısı elbette çok önemli. Fakat Cumhuriyetimizin üzerinde durduğu, değişmez üç ilkeden birinin de; "halk egemenliği" olduğunu dikkate almadılar. Ve hukuk mantığını alt üst eden, "367 kararına" halkın tepkisi, AK Parti'nin oyunu artırmak oldu. Artık Cumhurbaşkanlığı makamı; devrimci siyasetçilere tümüyle kapandı. "Çankaya'nın kapısına yatarız" gibisinden sloganlarla; Türkiye'yi "yarı başkanlık rejimine" getirdiler.

Herhalde şimdi çok pişmandırlar...

x x x

Yukarıdan beri yazdıklarıma bir göz attım da; "malumu ilan" dışında, hiçbir şey yazmadığımı gördüm. Kendimi "kaptırınca" 40 kez yazdığım şeyler; gene yazıyorum. Kusura bakmayın...

Bugün "sol", "solculuk" ve "CHP'nin solculuğu" üzerindeki düşüncelerimi kaleme almak istiyorum. Zira; CHP'nin, artık solcu sayılamayacağı gibi, "mesnetsiz" düşünceler, belli çevrelerin dillerine pelesenk oldu. Hele, Sosyalist Enternasyonal'in; CHP'yi çıkartıp onun yerine AK Parti'yi almayı planladığı gibisinden "senaryolar" kaleme alınmıyor mu; gülsem mi ağlasam mı şaşırıyorum... Ağırlıklı bir biçimde, "Komünizmle Mücadele Dernekleri" geleneğinden gelen AK Parti'nin; "Solculuğu", nereden geliyor acaba? Yanlış anlaşılmak da istemem; AK Parti iktidarının yaptıklarını görmezden gelenlerden değilim. Ve AK Parti için; "iyi" ya da "kötü" gibisinden bir değerlendirme yapmıyorum. Fakat "solcu" ya da "sosyal demokrat" olmadıklarına eminim.

x x x

Eğer "sol"u, "Bir toplumdaki ekonomik fırsat eşitliğinin ve siyasal katılımın; geniş kitleler lehine düzenlenmesi ve adil bir paylaşım" olarak tanımlarsak, (ki; böyle tanımlamamız gerekir); AK Parti'nin, "kısmen sol politikalar uygulama gayretini" saygıyla karşılayabiliriz. Fakat bu gayret; AK Parti'yi "solcu" yapmaz. Kaldı ki; AK Parti yöneticilerinin önemli bir bölümünün, "sol" denildiği zaman; tüylerinin ürperdiğine eminim. Zaten, bu bir tahmin değil; bildiğim ve yaşadığım bir şeydir ve eminim ki; okurlarım arasında pek çok insan buna benzer şeyleri birebir yaşamıştır.

Bunu, yıllarca ve yıllarca önce de; altını özenle çizerek birkaç kez yazmıştım. 1968'lilerin; yaşamlarını, boş bir hayal peşinde ziyan ettikleri ve hiçbir başarı şansları yokken, sokaklara döküldüklerini dile getirenler vardı. Ve bunlar; akıllarınca bu gençlere acırlardı. Fakat eğer o dönemin sıkıyönetim mahkemelerinde; "suç olarak" iddianamelere giren sözler ve düşünceler; 1970'li yıllarda en tutucu siyasetçilerin dillerinden düşmezken; o gençlerin, "mağlup edildiklerini" söylemek mümkün müdür?

Turgut Özal; "en büyük devrimci benim", derken; acaba aklının bir kenarında; Mahir Çayan'lar, Deniz Gezmiş'ler yok muydu? Türkiye Solu'nun, 1960'larda söylediklerinin önemli bir bölümü, 2000'li yıllarda yaşanmadı mı?

x x x

CHP, "Ortanın Solu" sloganını ortaya attığı zaman; bu slogana karşı, "Ortanın solu-Moskova yolu", sloganını üretenlerden önemli bir bölümü de, bugün AK Parti saflarında siyaset yapıyor. Fakat çok şükür 28 Şubat'ı, iyi okudular ve Türkiye Cumhuriyeti'nin, (kısmen yukarıda da değindiğim) 3 temel ilkesiyle "kavgaya tutuşmama" basiretini gösterdiler. Bunlar; "halk egemenliği", "laiklik" ve "çağdaşlık"tı.

Ve bu anlayış sayesinde; kendilerine iktidar yolunu açtılar.

Ortanın Solu'na karşı, böyle olumsuz bir propaganda başladığı zaman; İsmet Paşa'nın yaptığı, önemli bir açıklama vardı. "CHP" demişti, "Kurulduğu günden itibaren, ortanın solundadır..."

Gerçekten, işin ekonomik boyutu bir yana; meseleyi, siyasal yönüyle ele alırsak, yaşanan olumsuzluklara karşın; Osmanlı'yla mukayese edildiği zaman, "siyasal katılım"ın, Cumhuriyet Türkiye'sinde, çok daha geniş bir tabana oturduğunu görürüz. Bunu başaran da; o günlerin, zor koşulları içinde Cumhuriyet Halk Partisi'dir.

İş, eleştirmeye kalırsa; CHP'yi , saatlerce eleştirebiliriz. Şu andaki merkez yönetiminin; bence de, sayısız kusuru var. Peki ya "taşra örgütü..." Bu insanların, özverili hizmetlerini görmezden gelmek, mümkün mü?

Düşünmeden konuşmamak ve eleştirmemek gerek...

Toktamış Ateş

Şu 'ikinci öğretim' sefaletine 1 lira bile fazla! (Haşmet Babaoğlu)

Baştan söyleyeyim...
Üniversite harçlarına yapılan zamlara itirazım sürecek...
YÖK'e sözüm şudur...
Ya devlet üniversitesi yalanına son vereceksiniz ya da devlet üniversitesini hakkıyla hukukuyla yeniden tesis edeceksiniz!
Ama "ne varmış, dünyanın her yerinde yüksek öğrenim pahalıdır" diyerek insanları kandırmayacaksınız!
Hele şu "İkinci Öğretim" denilen şey var ya...
Hani hiç sıkılmadan bu yıl harçlarına yüzde 500 zam yaptığınız gece öğretiminden söz ediyorum...
O konuda takkeyi önünüze koyup her şeyi yeni baştan düşüneceksiniz!
***

Nedir İkinci Öğretim?
Akşamüstü 5'te evinden çıkıp üç otobüs aktarmasıyla dağ başındaki kampusuna giden öğrenci demektir.
Sabahtan beri ders vermekten baygın düşen, günde beş kez aynı şeyi anlatan ve bildiğini bile unutan hocalar demektir.
Saat 10'a varırken üniversiteden evine doğru yola çıkan; sokak köpekleriyle mücadele eden; kapkaççı korkusuyla yüreği ağzına gelen gençler demektir.
Kendini çok "uyanık" sayan YÖK'ün daha az puan tutturmuş öğrencilere takındığı "bununla idare edin, hatta bu sıkıntıları çekip yol yakınken çekip gidin" tavrıdır.
Şimdi kalkmış bu haksızlık için 2500 TL harç ödeyeceksin, diyorlar!
Yani koca koca adamlar, gencecik çocuklara "öyle yaptık böyle yaptık, yine de bırakmadınız üniversiteyi, artık şimdi bırakırsınız" diyorlar.
***

Üniversite öğreniminin kalitesinin birinci öğretimi, ikinci öğretimi olmaz.
Üniversite öğrencisi aldığı puana göre yerleştirilir ama o öğrencinin eğitimden, bilgiden ve üniversite olanaklarından yararlanma hakkı aldığı puana göre belirlenemez.
Bizim yüksek öğrenim sistemimizde bin türlü yanlış var.
Hiç değilse...
Bu yanlışlar için bir de üste para almayın!
Bu paraları alarak üniversite kapısına yığılmaları önleyeceğiniz zannına da kapılmayın!
Olup olacağı şudur...
Daha kırgın; hayal kırıklığı daha da artmış öğrenciler ve mütevazı aile bütçeleri yüzünden çocukları karşısında mahcubiyeti iyice artan anne babalar...
Ey YÖK, istediğin bu mu?
Morali bozuk, umutları sönmüş bir ülke mi istediğin?

Haşmet Babaoğlu

Demokratik açılım'ın üslûbu (Mümtaz'Er Türköne)

İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın açıklamaları derin, dengeli ve sorumlu bir aklın devrede olduğunu gösteriyor. Sorunun tarafı olarak devlet, bütün kurumları ile ayağa kalkıyor ve sahnedeki yerini alıyor.

Bu açıklamanın bize gösterdiği iki nokta çok önemli. Birincisi devlet kurumları arasında bir koordinasyonun ve buna dayalı bir mutabakatın mevcudiyeti. Devlet kendi içinde müzakere etmiş ve bir politika üzerinde uzlaşmış. İşin en zor olan kısmı aşılmış. Yaklaşık üç yıldır bugüne kadar takip edilen "terörle mücadele" stratejisine yönelik özeleştirilerde bulunan komutanlar, devlet içindeki ağırlık merkezinin değiştiğini zaten göstermişti. MİT'in başında, devletin en birikimli, en geniş ufuklu Kürt sorunu uzmanının yer alması, mutabakatın içeriği hakkında da fikir veriyor. Siyasî iradeyi temsilen hükümet, devlet içindeki uzlaşmanın icra gücü olarak devreye giriyor.

İkinci önemli nokta, İçişleri Bakanı'nın özenle vurguladığı üzere "demokratik açılım"ın bir müzakere süreci olarak başlatılması. Beşir Atalay fikir sahibi herkesin, en başta da toplumu temsil eden siyasî partilerin bu sürece dahil edileceğini açıkladı. Kürt sorununu çözmeye yönelik adımlara "demokratik açılım" adının verilmesi, bu müzakereci perspektife uygun. Demokrasi halkın iradesini hakim kılan yönetim sistemi. Kalabalıkların iradesini egemen kılmak için bir yığın usul ve yönteme ihtiyaç var. Demokrasi bu yüzden öncelikli olarak bir usul ve üslûp meselesi. Varacağınız yerden önce oraya nasıl vardığınız önemli. İçişleri Bakanı, "daha fazla hak ve özgürlük"ün çözülemez sanılan sorunları çözdüğünü söylüyor. O zaman "demokratik açılım"ın içeriği de belli: Kürt sorunu için demokrasi standartlarının yükseltilmesi. Devlet, Kürt sorununu daha fazla hak ve özgürlükle çözmeye çalışıyor.

İçişleri Bakanı'nın basın toplantısı, çözüm yolunda umutla umutsuzluk arasında tereddüt geçirenlere bütünüyle pozitif bir motivasyon aşılamış olmalı. Cumhurbaşkanı'nın geliştirdiği inisiyatif bir dönüm noktası oldu.

Karşımızda duran tablo herkesi sorumlu ve dikkatli olmaya zorluyor. MHP liderinin "madem öyle, terör örgütünün belini kır, kökünü kazı" söyleminin MHP tabanında bile hiçbir karşılığı olmayacak. İçişleri Bakanı yeni bir başlangıçtan, geçmişe sünger çekmekten bahsediyor. "Terör örgütünü yok etme" formüllerinin, yeni "şehit cenazeleri" davetiyesi dışında hiçbir anlamı yok. Kürtler bu ülkede kendilerini eşit ve onurlu vatandaşlar olarak hissedecek. "Daha çok Türk olmak" Kürtler için "daha çok Kürt olmak" anlamına geliyor. Etnik kimliklerin ve "Küçük Türkiye milliyetçiliği"nin dar sınırlarının dışına çıkmak lâzım. "Daha çok Türk olmak" Kürtlerin Anayasa'da yer alma taleplerine meşruiyet kazandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. İmparatorluk varisi bir toplum kendisini "bölücü ve ayrıştırıcı türden bir Türk milliyetçiliği"nin dar kalıplarına hapsedemez.

Hava artık bütünüyle olumlu. Önümüzde duran sorunun iki farklı veçhesi olduğunu unutmayalım. Demokrasi ve hukuk ile aşılacak Kürt sorunu ve devletin pratik aklı ile çözülecek bir PKK sorunu. Bütün taraflarda olgun ve sorumlu bir hava var. Şiddetin kendi kendini tükettiği yerdeyiz. Denemediğimizi deniyoruz. Demokrasi hem sorunu çözüyor hem de hepimizi olgunlaştırıyor, daha akıllı ve sorumlu kılıyor. Aysel Tuğluk'un özeleştirilerini, demokrasinin yükselttiği ve çoğullaştırdığı akıl ve sorumluluk duygusunun bir tezahürü olarak görmek lâzım. MHP'den biri çıksa ve dağda ölen PKK'lılar için "onlar da bizim vatandaşımızdı, devlete başkaldırmışlardı, ama öldükten sonra sadece yine bizim vatandaşlarımızın kayıp evlatları idiler" dese ne olur?

Kürt sorunu bir Türkiye sorunu. Bu sorun Türkiye'nin bugüne kadar canını yaktı. Ağır bedellere mal oldu. Ama çözersek Türkiye çok ağır bir yükten kurtulmakla kalmayacak, kanatlanıp uçacak. Kürt sorununu demokratik açılım ile çözebilen bir Türkiye'nin sırtını hiçbir güç yere getiremez.

İçişleri Bakanı, dün içeriğe dair bir şey söylemedi; ama çok şey söyledi. En önemlisi devletin doğru üslubu yakaladığını gösterdi.

Mümtaz'Er Türköne

Ben geldim (Ahmet Kekeç)

Ömer Lekesiz benden, kendisini ‘entelektüel’ sanan şairden bozma köşe yazarını ödünç istemiş, ‘Azıcık da ben pataklayayım’ diyor.

Hay hay... Lafı mı olur!

İsterse başka mamuller de var elimin altında.

Biri var ki, kendisini ‘sosyolog’ sanıyor... Her şeyi ‘feodal geri yığınlar’la açıklayan, ‘feodal geri yığınlar’ın ileri bir telakkiye sahip olmalarını bir türlü havsalası almayan ve şaşkın şaşkın ‘irtica, parlamento diktatörlüğü, gerici sınıflar’ diye ünleyip duran orta halli bir ‘sosyal hizmetler uzmanı...’

Bir gazetede yazıyor, (yanlış hatırlamıyorsam) bir üniversitede sosyoloji dersleri veriyor, bir televizyon kanalında Mehmet Barlas’la ‘ağız dalaşı’ yapıyor.

En büyük özelliği şu: Bilmediğini bilmiyor.

Mesela, ‘tarih’ ve ‘sosyoloji’ konusunda (Bkz. ‘Rönesans, aydınlanma, tarım ve endüstri devrimi’ kategorileri) lise öğrencisi kavrayışıyla konuşuyor... Sosyoloji durağan bir alanmış ve son yıllarda hayat (toplumlar) hiç değişmemiş, ortaya hiçbir yeni kuram atılmamış, ‘modernite’ adı verilen vetire hiç yaşanmamış, tarım ve endüstri devrimini icbar eden parametreler hiç değişmemiş gibi yapıyor.

Kafa anakronik, zihin anakronik, kavrayış anakronik...

Hiçbir tedaviye cevap vermiyor. Ona laf anlatmanın imkánı yoktur.

Biri daha var:

Besteci, söz yazarı, piyanist, şarkıcı, şantör, gazeteci, romancı, öykücü, senarist, yönetmen, aranjör, reçmeci, ilikçi, zikzakçı... On parmağında on marifet.

Detonenin önde gidenidir. ‘Yürü-hü-yorum geceleri’ gibi prozodi harikalarına imza atmıştır.

Belediye reisi olacaktı, olamadı.

Başbakanlığa tamah etti, derdini anlatamadı.

Kimse kadir kıymet bilmiyordu... Kimse ondaki ‘değeri’ keşfedemiyordu... CHP’ye genel başkan seçilse, ‘sol’u içinde bulunduğu şu dağınık halden kurtarıp yeniden iktidar alternatifi kılsa, ‘karşıdevrim sürecine’ karşı ‘devrim’in demir yumruğunu indirse, herkes aydınlansa, herkes çağdaşlaşsa, herkes mutlu mesut yaşasa fena mı olurdu?

Olamadı işte...

Şimdi de, çaktırmadan Nobel kovalıyor. Yazdığı birbirinden kötü romanlarla Orhan Pamuk’un ‘rastlantısal’ başarısını ‘hakiki başarı’ haline getirmek istiyor. Fakat bilmiyor ki, tek parti kavrayışıyla roman yazılmaz ve Nobel ödülü karşı devrimciler arasında paylaştırılmaktadır.

Biri daha var:

Bir gazetenin genel yayın yönetmeni.

Kurnaz ve kıvrak... Onunla baş etmek mümkün değil. Fakat, iyi bir polemik öznesidir. Hem nalınadır, hem mıhınadır... Hem keldir, hem foduldur. Duruma göre anlayışlıdır, duruma göre tirandır... Bütün darbelere hem karşıdır, hem değildir. Her sivilcidir, hem askercidir. Hem öyledir, hem böyledir. Patakla dur, ‘kanım aktı’ demez... Dön, bir daha vur... Dön, bir daha vur... Böylesine hoş ve dayanıklı bir adam...

Bir de, ‘Nurettin Veren’ görünümlü, çift kişilikli bir yazar var.

Matbuatın en berbat, en rezil, en terbiyesiz kalemidir. Ki, ona verilecek en büyük ceza, kendi haline bırakmaktır.

Malzeme bol... Ömer Lekesiz seçsin beğensin...

Fakat, anladığım kadarıyla, o benim gibi yapmayacak; bodoslamadan dalıp cam çerçeve indirmeyecek, kafa göz yarmayacak, ağız burun dağıtmayacak... Usturubuyla gidecek, inceden dokunduracak ve ‘edebi polemik’ türünün leziz örneklerini sunacak.

Şimdiden ‘hayırlı olsun’ diyorum.

Orhan Kemal, bu gibi durumlar için, ‘Ortalık şireleniyor yiğenim’ dermiş...

Hem de nasıl şireleniyor...

Ahmet Kekeç

Bir şapka bir eldiven bir maymun ve inkıláp (Prof. Dr. İlhami Güler)

Kurtuluş Savaşı’nın mümtaz önderi M. Kemal Atatürk, halkın tümünün dişi ve tırnağı ile katıldığı Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra milletin kahir ekseriyetinin katılmadığı bir dizi kültürel devrim yaptı. Bu devrimleri, ‘muasır medeniyet’ (Avrupa Toplumları) ile Türk toplumunun arasındaki tarihsel ‘geriliği’ kapatmak için yaptı. Aynı işi Çin’de 1944’te Mao bir kısım köylüleri yedeğine alarak eski rejimi yıktıktan sonra yaptı. (Kültür devrimi)

Heidegger, bir toplumun ihtiyaç duyduğu kültürel bir yaratım veya yeniliğin ancak toplumun kültürel kökleri ile kurulacak yeni bir ilişki/yorum ile başarılabileceğini; bu bağlamda bir yere (toprağa) ve köke bağlı olmanın gerektiğini; boşlukta/uzayda böyle bir şeyin başarılamayacağını, bunun imkansız olduğunu söyler. Hannah Arendt ise, ‘Hafıza ile derinlik aynıdır; hatırlama olmadan insan derine dalamaz.’ der. Bir toplumun kültürel hayatında kilitlenmeler, donmalar ve kurumalar olabilir. Bundan kurtulmanın yolu, kültürden kopmak veya kültür devrimi değil; kültürel kökler ile yenilikçi bir temas yanında, başka kültürlerle etkileşime ve alışverişe girmektir. Bu da parça başı ıslah ve evrimle organik olarak olmalıdır.

Tarih bilinci asalet hissi

Tarihte bunu en iyi başaran toplum İngilizlerdir. Çünkü tarih bilinci, köklülük duygusu, asalet hissi, kimlik duygusu yaralanmış bir toplum, orijinal bir şey yaratamaz. Sadece taklit edebilir. Necip Fazıl’ın dediği gibi: ‘Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkıláp.’ Bu bağlamda Kültürel ‘devrim’ bana çılgınlık gibi gelir. Böyle bir teşebbüs, -girişenler iyi niyetli de olsa- sonuçlarından bağımsız olarak, ahlaki açıdan problemlidir. Bir kişi veya birkaç kişi, bir toplumun yaşam tarzını veya yordamını belirleme, kimlik ve geleceğini etkileme konusunda kendilerini hangi haklarla yetkili görebilirler? Demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve insan hakları kavramları, tam da böyle bir akıl almaz toplum mühendisliği teşebbüsünün tam karşıtı şeyler değil midir?

Kabuğuna tükürme

Çin’in Doğu Türkistan’da (S(ş)incan) uyguladığı baskı, bana iki ülkenin benzerliklerini anımsattı. İki ülke de ‘Kestaneden çıkıp kabuğuna tükürme’ anlamında kültür devrimi yaparak birer ulus-devlet kurmuştur. Türkiye, tarihi geçmişi olan ve bazı unsurları hayli eskimiş İslam kültüründen nispi olarak kopup Avrupa kültürü ile Çin ise Budist-Konfüçyanist kültürden koparak Komünist kültürle reinkarne (ruh-göçü) olmaya çalışmıştır. Bu bağlamda benzerlikleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1- Her iki devlet de birer ulus devlet projesi olarak etnik-dini azınlıkların haklarını yok sayarak onları eritme politikası gütmüş; fakat, birer geç modernleşme projesi olarak bunu başaramamışlardır. Bu yüzden de seksenlerden sonra bunları entegre etme problemleri yaşamaktalar.

Eskiler müzeye

2- İki millet de eski kültürlerinde/uygarlıklarında parlak başarılar ortaya koymuştur. Çinliler söz konusu olduğunda: Konfüçyanizm/Taoizm felsefesi, birçok bilimsel keşif (matbaa, barut vs.) ipek dokumacılığı, estetik sanatlar ve mimari -bu arada Çin Seddi- vs. Türkler söz konusu olduğunda da İslam kültürüne, mimarisine, siyasi yönetime (Selçuklu-Osmanlı) birçok katkı söz konusudur.

3- Devrimlerden sonra ne Türkler ne Çinliler kültürel ve bilimsel alanlarda yaratıcı bir yenilik ve katkı ortaya koyabilmiştir. Bir tekerleme vardır: Almanlar bir şeyi sağlam, İngilizler ekonomik, Fransızlar estetik, Amerikalılar büyük, Japonlar küçük, Çinliler fason ve çok, Türkler de ‘gibi’ yaparlar. Çin’in seksenlerden sonra ekonomik alanda vahşi kapitalizmi benimsedikten sonra ortaya koyduğu ürünler ortada. Sağlık, estetik ve dayanıklılık (kalite) açısından sıfır. İşçileri (daha doğrusu bütün halkı) köle gibi çalıştırdıkları için ‘ucuz’ a mal ediyorlar. İnsanlar da -Batılıların kulakları çınlasın- utanmadan bu malları tüketiyorlar. Bizim ürettiğimiz malların da Çin mallarından pek farkı yok. Yüzünü cilalayıp içini ihmal etmek, tipik Türk davranış tarzıdır. Japonlar ve Güney Koreliler ‘iyi’ taklit ediyorlar. Çinliler ve Türkler ise, kötü taklit ediyorlar.

4- Kültür devriminden sonra eski rejimin sembolik kapitalleri yeni dönemde ‘müze’ye çevriliyor. Çin’de Yasak Şehir, Türkiye’de Topkapı Sarayı ve Ayasofya bunun örnekleridir.

5- Her iki ülke de kurucu liderlerinden (Atatürk, Mao) sonra ikinci bir lidere ihtiyaç duymuşlardır (İnönü, Deng Xio Ping). İkinci liderlerden sonra ancak lider karizması ve tapınımı tedrici olarak zayıflamaya başlıyor.

Azınlıklara baskı

6- Her iki ülke de bugünkü demokrasi ve insan hakları anlayışı açısından kendi azınlıklarıyla sorunlarını şiddete başvurmadan çözemiyorlar. Her ikisi de AB ve ABD’nin ülkelerini parçalamak istediğini söylüyorlar. Demokrasi deneyimi açısından iki ülke elbette karşılaştırılamaz. Çin, bir tek-parti diktatörlüğüdür.

7- İki toplum da doğulu ve duygusal, soyut/rasyonel düşünce yerine mistik/Şamanist bir ruhları var. Pratik ve duygusal zekáya sahipler.

Sonuç olarak, aramızda şöyle de büyük iki fark var: Onlar, tarih boyunca hiç yurtlarından dışarı çıkmadılar; fakat biz göçebe zamanlarımızda adamların analarını ağlatıp (Çin Seddi), Orhun Yazıtları’na göre, kızlarını da güldürmüşüz; sonra da evimizi/yurdumuzu terk ederek basıp ta buralara ve Avrupa’nın kapılarına dayanmışız. İkincisi ise, Çinlilerin acımasızlığı, Türklerin ise merhametinin büyüklüğü birbirine eşittir.

Prof. Dr. İlhami Güler (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Obama'nın çelişkileri (Hüsnü Mahalli)

ABD Başkanı Obama, Türkiye'den sonra Suudi Arabistan ve Mısır'a giderek Arap ve İslam alemi ile yeni türden ilişki geliştirmek istediğini söylemişti. Obama, İran ile Suriye'ye de olumlu mesajlar göndererek Ortadoğu'da barış ve istikrar istediğini açıklamıştı.
Söylemekle yetinmeyen Obama, temsilcilerini bölge ülkelerine göndererek barış için neler yapabileceğine bakıyor, barışa direnen İsrail Başbakanı Netanyahu'ya baskılarını yoğunlaştırıyor.
Cumartesi günü Şam'da Başkan Esad ile görüşen Obama'nın Ortadoğu Temsilcisi George Mitchell, Tel Aviv'e geçerek İsrailliler'den barış yolunda adım atmalarını istedi. Bu baskılardan bunalan Netanyahu, İsrail hahamlarından yardım talep etti. Dinci Şas Partisi kurucusu Hahambaşı Afodya Yasef, Amerika'daki Yahudi örgütlerine mektup yollayarak ''İsrail'e sahip çıkın ve Obama'nın önünü kesmek için gereken her şeyi yapın' dedi. Bunun üzerine Yahudi lobileri Washington'daki yandaşlarını harekete geçirerek İsrail lehine farklı adımlar atmalarını sağladı.
Geçen hafta İsrail-ABD ortak yapımı Arow -2 füzelerinin ilk denemesi Amerika'da yapıldı. Peşinden Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates önceki gün İsrail'e geldi.
Gates, Netanyahu ile İsrail'in ABD'den almayı düşündüğü dünyanın en gelişmiş uçağı F-35'leri ve İran'ın nükleer dosya konusunu konuştu. Aynı konuları perşembe günü İsrail'e gelecek olan Ulusal Güvenlik Sekreteri James Jones konuşacak. Gates ve Jones savaş konularını konuşurken, Mitchell ve cuma günü İsrail'e gelecek olan Clinton'ın Ortadoğu Koordinatörü Denis Ross barış konularını görüşecek.
Hani deyim yerindeyse bu ne turşu bu ne lahana!
Yani Başkan Obama bir yandan İsrail'i barış için ikna etmeye çalışırken öbür yandan İran ya Arap ülkelerini vurabilmesi için Tel Aviv'e F-35'leri ve Arow-2'leri vermeyi planlıyor.
Oysa bölgeden gelen haberlere bakılırsa Obama bölgesel barış için yeni bir Ortadoğu Konferansı'nın hazırlıklarını yapıyor.
Bu konferansa Mısır, Ürdün, İsrail, Filistin, Suudi Arabistan, Türkiye, Suriye, Lübnan, Fransa, İspanya, İngiltere, Rusya'nin yanı sıra Arap ve Avrupa'dan başka ülkeler çağırılacak.
Ama bu konferansın olabilmesi için öncelikle İsrail'in ikna edilmesi gerekiyor. İsrail'in ikna edilerek ya da zorla 'evet' demediği bir barışın doğal olarak hiçbir anlamı olmayacak. Başkenti Doğu Kudüs olan ve Gazze ile Batı Şeria'nın tüm toprakları üzerinde kurulacak bağımsız bir Filistin devletine 'evet' denmesi ve Suriye'nin Golan bölgesinden çekilmesi ise Siyonist hareketin sonu olacağı için hiçbir İsrailli bunu kabul etmeyecektir.
İşte bu nedenle ve inandırıcılığını kanıtlaması için Obama'ya düşen görev İsraillilere uçak ve füze vermek yerine onları zorla barışa yanaştırmaktır. İkili oynamak ve bildik Amerikan taktiklerini kullanarak barışın sağlanmayacağını Obama da artık anlamalıdır. Örneğin; Pakistan ordusunu Taliban üzerine süren ve bu ülke üzerinden Afganistan'ı işgal eden ABD, geçen hafta Pakistan'ın can düşmanı Hindistan ile çok kapsamlı askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Hindistan'ın nükleer bombaya sahip olması için İsrail ile birlikte her türlü destek veren ABD yeni anlaşma ile silah sanayinde işbirliği yapacak. Bu işbirliği ile Pakistan'ı mı yoksa Çin'i mi hedef alacağı belli olamayan ABD aynı günlerde Güney Kore'de çok kapsamlı askeri tatbikat yapıyordu. Rusya ve Çin ise buna karşılık olarak son 50 yılın en geniş askeri tatbikatını yaptı.
ABD'nin İran ve dolayısıyla Irak planları ise henüz netlik kazanmadı.
İşte böylesi karmaşık veri ve denklemlerin egemen olduğu bölgesel ve uluslararası ilişkilerde Başkan Obama Ortadoğu'da barışı gerçekleştireceğini söylüyor.
Söylediğim gibi önce İsrail'i ikna edecek ya da zorlayacak sonra da bu coğrafya ile ilgilenen diğer dengelerin aktörleri ile uzlaşarak sonuca gidecek.
Obama'nın gerçekten işi zor. Her an karşısına yeni bir Monica Lewinski çıkabilir!
Baksanıza New Jersey'de İsrail bağlantılı hahamlar bile bir çete kurarak Türkiye'den 10 bin dolara aldıkları böbrekleri 150 bine satıyor ve Yahudi hayır kurumları üzerinden milyonlarca dolarlık para aklama operasyonu yönetiyor.

Hüsnü Mahalli

İbrahim Karagül'ü protesto kampanyası (İbrahim Karagül)

Hafta sonu yoğun e-mail yağmuruna tutuldum. Onlarca, yüzlerce mesaj geliyordu. Avrupa'nın ve Türkiye'nin hemen her yerinden. Mesajların ortak özelliği “TRT'yi” ve “İbrahim Karagül'ü protesto” içerikli olmasıydı.

Kınamalar, şerefsizlikle suçlanmalar, hainlik yaftaları, tehditler, “koynumuzda yılan beslemişiz” yakınmaları… Yahu kim kimi koynunda beslemiş, ne bu?

Önce ne olduğunu anlamadım. Müstear isimler, sloganlar.. Sonra baktım hemen hepsi ortak metin. Bir akıllı, “İbrahim Karagül'ü protesto metni” hazırlamış, yüzlerce insan, ne olduğunu, neden olduğunu bile sorgulamadan sahiplenmiş, iş kampanyaya dönüşmüş. Çirkinliğe dönüşmüş, iftiralarla süslenmiş çirkefliğe dönüşmüş.

Müthiş bir şaşkınlık ve üzüntü yaşadım.

Bu yüzlerce kişinin bir tanesi bile; “yahu biz bu adamı niye protesto ediyoruz” diye sorma gereği duymamış. “Biz neyi protesto ediyoruz” diye merak etmemiş. Metin mail gruplarında çoğalmış ve bana yönelmiş. Gönderenlerin bir kısmı ortak metne ağır ifadeler eklemiş.

Kampanya “milligorus-forum” adlı bir yer tarafından yürütülüyor. Kampanyayı başlatan ve ismi bizce bilinen şahıs, kendisine konuyu açıklamaya çalışan kişiye karşı son derece ağır ifadeler kullanıyor. Müthiş bir öfke… Milli görüş adı kullanılarak, milli görüş camiası kullanılarak, aslında oyuna getirilerek aslı alakası olmayan bir iddia üzerinden insanlar galeyana getirilmiş.

Yazık değil mi? Konu şu:

TRT TÜRK, haftanın her günü “Gazeteci Gözüyle” adlı bir program yapıyor. Son derece başarılı bir program. Haftanın bir günü yorum yapan iki kişiden biri de benim. Geçtiğimiz hafta benim katıldığım program pazartesi günüydü. Güya ben o programda Sayın Necmettin Erbakan'a iftira atmışım. Oysa programın gündeminde öyle bir şey yoktu. Öyle bir konuşma da olmadı. Ama bir zavallı iftira attı dedi ya, yüzlerce insan peşine takıldı. Metinde 22 Temmuz tarihli program diyor ama ben 20 Temmuz'da programa katıldım. Bana bu kadar hakaret edenlerin hiç biri buna bile bakmamış.

Ayrıca; kampanyayı organize eden hanımefendinin kendisi bile programı izlememiş. “Bir arkadaşı izlemiş” o ve arkadaşları protesto kampanyasını başlatmışlar.

Forum'a; “Bu akşam TRT TÜRK'te yayınlanan, "Gazeteci Gözüyle" programında hocamıza atılan iftiralara karşı protesto maili atacağız ve bu mailin metnini sizlere sunuyoruz. Bu metini Bu akşam saat 21.00 - 24.00 arası verilen mail adreslerine yolluyoruz. Tepkimizin kuvvetli olması elimizden geldiği kadar duyuruyu yapmalıyız” diye not yazıp, bir metin oluşturmuşlar.

“Ülkemizin önemli kuruluşlarından TRT nin TRT TÜRK kanalında 22-07-2009 yayınlanan, camiamızın da yakından takip ettiği isimlerden olan sayın İbrahim KARAGÜL'ün sunduğu“gazeteci gözüyle” programında, sayın Prof. Dr Necmettin ERBAKAN hakkında asılsız iftiraların büyük bir pişkinlikle dile getirilmesine hayret ve üzüntüyle şahit olduk” şeklinde başlayan metnin sonuna eklenen “şerefsiz” sözü de bana reva görülmüş.

Ayıptır arkadaşlar! Gerçekten çok ayıp! Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?

İbrahim Karagül

Faiz meselesi (Hakan Albayrak)

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) faizi ayaklarının altına almıştı, biz öpüp başımızın üstüne koyuyoruz.

Bıçak kemiğe dayanmadığında, bir ölüm-kalım meselesi olmadığında bile taammüden faize bulaşıyoruz.

Faizden fellik fellik kaçmamız gerekirken, gidip onun kucağına oturuyoruz.

***

Geçenlerde bir arkadaş, arabasını satacağını söyledi.

Sebebini sordum.

“Şu kadar para eder. Bankadan kredi çekip üstüne şu kadar para eklersem daha iyi bir araba alabilirim” dedi.

“Ama faize bulaşacaksın” diye tepki gösterdim.

“E ne yapalım!” deyip geçti.

(Dikkat buyurun: “E ne yapalım”dan sonra soru işareti yok, ünlem işareti var.)

Ezra Pound bunu duysaydı herhalde şöyle derdi:

“Siz Müslümanlar bile böyle yaparsanız, bir lüks uğruna faize bulaşmayı kendinize yakıştırırsanız, dünya fitneye teslim olmuş demektir.”

***

Pound Müslüman değildi, ama Efendimiz'in niye “Faiz ayaklarımın altındadır” dediğini çok iyi kavramıştı.

“Faiz, karıyla kocanın arasına girer… Faiz, babayla oğlun arasına girer… Faiz, çiftçiyle toprağın arasına girer…” diyordu Pound.

Biz ne diyoruz?

“E ne yapalım!”

Hakan Albayrak

3G ile yalnızlığa yolculuk (Yaşar Sungu)

Geçenlerde Turkcell'den Avea'ya geçen bir dostum, telefonun bazı yerlerde çekmediğini söyleyince, "Ne güzel, insanların seni her yerde bulamamaları, bunun kıymetini bil" dedim.

O zaman anlamamış ne demek istediğimi, bir süre sonra aradı ve şöyle dedi, "Ya bazen ulaşılamamak hakikaten güzelmiş."

***

Yarın Türkiye iletişim teknolojisinin şimdilik son aleti olan 3G ile tanışacak.

Bundan sonra 3 G ile daha hızlı yaşayacağız.

Hızlı yaşamaya ne kadar ihtiyacımız varsa!

Bundan sonra cep telefonu, telefon olmaktan çıkacak süreç içerisinde asli organımız haline gelecek.

Oturduğumuz yerden birçok işi yapabileceğimiz için gittikçe daha hareketsizleşeceğiz.

Bu yüzden sağlık sorunları, ve sosyal sorunlar daha önemli hale gelecek.

Mesai saati kavramı kalkacak.

Yakınlarımıza dokunmak yerine telefona dokunmakla yetineceğiz.

***

Japonya'da 1998'de kullanılmaya başlanan 3G teknolojisi, 11 yıl sonra Türkiye'ye geldi ve yarından itibaren de biz kullanacağız.

Vodafone, Turkcell ve Avea hem yeni bir rekabetin içine daha girecekler hem de iyi para kazanacaklar.

Türk Telekom'da sabit hattı mobile çevirerek rekabete hazırlanıyor.

***

Peki nedir bu 3G dedikleri?

Kısaca, cep telefonları için görüntülü konuşma ve yüksek hızlı internet imkanı sunan bir sistem.

3G'nin hizmete girmesiyle cep telefonlarındaki internet hızı 60 kata kadar artacak.

Cep telefonunun teknik özelliklerinde "3G, WCDMA veya UMTS" ifadeleri olanlar 3G'yi kullanabilecek.

Olmayanlar yeni bir telefon almak zorunda kalacak.

Türkiye'de şu anda kullanılan 66 milyon cep telefonu, 24 milyon da internet kullanıcısı var.

Şu anda 4 milyon cep telefonunun 3G'ye uygun olduğu tahmin ediliyor.

Bu ne demek?

Yarın başlayan teknolojiden şimdilik 4 milyon cep telefonu sahibi faydalanacak. Demek ki cep telefonu satışları patlayacak.

İletişim sektöründe piyasa canlanacak.

***

3G, zamanla iş yapma biçimlerini de değiştirecek.

Kısa vadede ise ADSL nasıl interneti yaygınlaştırarak PC ve çevre birimleri satışlarını büyük ölçüde artırdıysa, 3G de oluşturacağı mobilite ile video, ses ve kablodan bağımsız kapsama alanıyla bilişim pazarını genişletecek.

Kurumlar, rekabet etmek için 3G'yi destekleyen çözümleri hızlı bir şekilde ve yoğun olarak bünyelerine adapte edecek.

Mobil geniş bant uygulamaları üzerinden yazılım geliştiren firmaların sayısı artacak, bu da yeni bir istihdam sahası oluşturacak.

***

1 G, 2 G, 3 G derken yalnızlığa doğru bir adım daha yaklaşacağız.

Teknoloji bir zincir daha vuracak sosyal ilişkilerimize.

***

Peki geri kalan G'ler ne olacak?

"Gençlik", "gelişmişlik", "geçim".

Bu 3 G'yi ne zaman halledeceğiz.

3G hayatımızı ne kadar değiştirecek?

İstediğimiz bir görüntüyü anında aktarabileceğiz.

(Çok büyük bir ihtiyaç ya!)

Yüksek çözünürlük görüntüsü ile aynı ortamdaymış gibi telefon görüşmesi yapılabileceğiz.

(Bayramlarda anne babanın yanına gitmeye gerek kalmayacak. Havuz başından öpücüklerimizi göndereceğiz)

Hangi çantayı ya da ayakkabıyı alacağımızı arkadaşımıza görüntülü görüşme sayesinde sorabileceğiz.

(Böylece büyük bir dertten kurtulacağız!)

Şehir haritalarını rahatlıkla görüntüleyebileceğiz,

(Şehirde kaybolma ihtimali var ya!

İşten eve giderken, otobüste, dolmuşta, serviste televizyon seyredebileceğiz.

(Yani bağımlısı olduğumuz dizileri kaçırmayacağız)

Gezip gördüğümüz yerlerin videosunu anında herkesle paylaşabileceğiz.

(Etrafımızda herkes kategorisine aldığımız kimseler kaldıysa!)

Devletleri yıkan tüm hataların altında nice gururun gafleti yatar. Yavuz Sultan Selim

Yaşar Süngü

Dünya Hilafet Devleti'ni nasıl kurduk? (A. Turan Alkan)

-Alo abi, beni aramışsın; buyur, emret!

-Yahu nerelerdesin sen kardeşim; yukardan sıkıştırıyorlar durmadan; "Alıyorsunuz paraları, doğru dürüst bir icraatınızı görmüyoruz" diyorlar. Ne yaptın, tişört baskı işleri tamamlandı mı?

-Baskı işi mesele değil ki abi, konfeksiyonda çalışan arkadaşlar var, hallettik. Bayağı kaliteli tişörtler, ön tarafta "yaşasın İslam hilafetinin devleti", sırtında ise, "Hizbüttahrir Türkiye" yazıyor. Epey yekûn tuttu valla; bunları bedava dağıtmayacağız değil mi? On kâattan aşağı vermeyelim...

-Para işlerine takma kafanı sen, pankartlar ne âlemde pankartlar?

-Bana pankart için kimse bir şey söylemedi abi. Tişört dediniz yaptırdım. Pankart nasıl oluyor?

-Bak sen şu işe; yahu sana yolladığım talimatın eklerinde var. Mailin altına iliştirdiğim pdf dosyalarında ayrıntılı tarifler var. Görmedin mi be?

-...!

-Oo, sizinle zor kurarız bu hilâfet devletini biz; Dünya İslâm devletine böyle askerlik yapılmaz evladım. Dedik ki siyah bez üzerine beyazla basılacak; hem Arapça hem Latin harfleriyle; eni-boyu hep yazılı orada. Ayrıca hilâfet bayrağının tarifi de vardı orada; tabii onu da ihmâl ettiniz!..

-Etmedik abi, gördüm onu ben; Kelime-i Tevhid yazmıyor mu o bayrağın üstünde?..

-Yazıyor ne olmuş?

-Günah değil mi abi; çarpılmaz mıyız? Ben dursun dedim çarpılırız diye. Hani dini siyasete âlet etmek filan gibi olmaz mı?

-Hey ya Rabbim; bu elemanlarla biz nasıl koca hilafet devleti kurarız bilmiyorum. Oğlum, sen emri mütalaa etmeye kalkışma, söyleneni yap yeter. Adamlar sıkıştırıp duruyor, "Hani nerede Hizbüttahrir faaliyetleri; ortada bir icraat görmüyoruz" diyorlar, sen kalkmışsın günahtan bahsediyorsun. Ha, bu arada harita işi ne âlemde harita?

-Harita tamam abi; şahâne oldu. Bizim mahallede fotoşoptan anlayan bir çocuk var ona yaptırdık bilgisayarda. Baskı merkezinde de üç tane büyük boy renkli çıktı aldırdık. Süper! Baktıkça bakasım geliyor abi. Hilâfet devletimizin topraklarını turuncuya boyattırdım, sınırlarını da kalın beyaz çizgiyle çevirttim.

-ABD'ye bulaşmasaydınız bari; tembih etmiştim; ben görmeden ortalığa çıkarmayın ha!

-Olur mu abi, enayi miyim? Türkiye merkez vilayet, Balkanlar'ın tamamını aldım, tâ Viyana'ya kadar, ordan geçtim Ukrayna üzerinden Kafkaslara, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Doğu Türkistan derkeen...

-Çin'e Rusya'ya da ilişmeyin demiştim, Pekin'i filan almadınız değil mi haritaya?

-Geri zekâlı mıyız abi; alınır mı; Doğu Türkistan'ı almışım zaten, oradan indim güneye Pakistan zaten bizim, Bengaldeş'e elim değmişken Hindistan yarımadasını da katıverdim; ilerde bize dua eder keratalar. Oradan Cava, Sumatra, Endonezya... sonra geldik Afrika'ya. Tarif ettiğiniz gibi dörtte üçünü turuncuya boyayıp Müslüman yaptım. Madagaskar'ı filan da...

-İspanya'yı tembih etmiştim. Unutmadın değil mi?

-Tamam abi İspanya'yı aldım da, öyle bir başına kalakaldı orada tek başına garibim.

-Senin aklın ermez oğlum; bak kapatıyorum, harçlığınız var mı harçlığınız? Bugünlerde bir iki eylem patlatmamız lâzım, arkadaşların moralini yüksek tutun. Seneye kalmaz kuruyoruz Dünya Hilafet Devleti'ni. Seni de Ümraniye sorumlusu yapıyoruz ha; konuştum merkezle, tamamdır dediler, ona göre...

-Abi büyüksün; ellerinden öperim abi; ben şimdi bir koşu pankartçıya gidiyorum hemen...

A. Turan Alkan

Hizbuttahrir Tiyatro AŞ (Mehmet Kamış)

Her kritik dönemde ortaya çıkıp şeriat isteyen garip bir örgüt bu Hizbuttahrir. Üç bildiri, iki gösteriyle Türkiye'ye şeriatı getirecekler! Bir tarafı Viyana'ya bir tarafı Çin'e dayanan, İspanya'yı da kapsayan büyük hilafet kuracaklar! En büyük güçleri de kameralar kayıttayken attıkları sloganlar. Öyle sloganlar ki bunlar, bütün dünyayı sağdan hizaya getirecek, yüreklere korku salacak, herkesin ödünü patlatıp ortalığı bunlara bıraktıracak sloganlar.

Aslında tam bir tiyatrocu gibiler. Her ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkıyorlar. Medyatik olsun diye izinsiz gösteri yapıp polisle dalaşıyor ve 'şeriat isterük' tarzında sloganlar atıyorlar. Bu tarz eylemler çok eskilere dayanıyor. 1950'li yıllarda Kemal Pilavoğlu isimli şahıs 'Ticaniler' adı altında bu tarz bir yapılanma yoluna gitmişti. Pilavoğlu'nun müritlerinin seçimler öncesi CHP'ye üye kayıtları bile yapılmıştı. Seçimlerde olanca güçleriyle DP aleyhine çalışan bu müritler, seçimlerden sonra DP'yi zor durumda bırakacak eylemlere girişmişti. Var güçleriyle büst ve heykelleri yıkmaya başladılar. Onlar heykel kırdıkça CHP'liler de dindarları ve iktidar partisini protesto eden mitingler düzenliyordu. Bu gösteriler sonucunda, Ticanilerin büst kırmalarının önüne geçebilmek için Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartıldı. Ticaniler de CHP'nin dümen suyundaydı ama DP'yi zor durumda bırakmak için provokatif eylemlerde bulunuyordu.

Eskiden beri Hizbuttahrir'in eylemleri bize çok komik gelse de ortalama vatandaşlar için bir korku sebebiydi. Tarih boyunca 'şeriat isteriz, hilafet isteriz' diyen her çıkış sadece provokasyon ihtiva ediyordu. Osmanlı'nın yıkılışına kadar gidecek süreci başlatan, Selanik'in Hareket Ordusu'nun İstanbul'da darbe yapmasına zemin hazırlayanlar da 'şeriat isteriz' sloganlarıyla ortalığa dökülenlerdi. Gayri resmî tarih bu 'şeriat isteriz'cilerin elebaşlarının birer tiyatrocu provokatör olduğunu bize gösterdi. Tıpkı Menemen'dekiler gibi, tıpkı Ticaniler gibi...

Neredeyse yüz yıldır 'şeriat isteriz' oyunu oynanıyor bu ülkede. Ceberut bir yönetim ile ülkeyi yönetmek isteyenler, önce elebaşları tiyatrocu olan 'şeriat isteriz'ci toplulukları ortaya döküyordu. Ama işler bugün eskisi gibi kolay olmuyor. Bugün bu şeriat isteyen tiyatrocuların bağlantıları çok daha kolay çözülüyor. Hizbuttahrir örgütünün Ergenekon ve İsrail bağlantıları teknolojinin sunduğu imkânlarla bütün çıplaklığıyla göz önüne döküldü. Artık bütün bu Hizbuttahrir gibi örgütler tiyatrocu olmaktan öteye gidemiyor.

Korkarım bundan sonra bu ülkede psikolojik harp uygulamak isteyenlerin işleri hiç de kolay olmayacak. Her şeyden önce şebekelerin üzerine giden, elindeki teknolojik imkânlarla onların işledikleri suçları anında deşifre eden bir emniyet teşkilatı var artık. Hem daha da önemlisi, bu tür suçların dava sürecinde hâkim ve savcıların HSYK operasyonlarıyla görevlerinden uzaklaştırılması da mümkün görünmüyor. Çünkü bundan sonra bütün kamuoyunun gözü HSYK'nın üzerinde ve atamalarında olacak. Türkiye hızla çağdaş, demokratik bir ülke haline geliyor. Psikolojik harp çetelerinin bu ülkede işleri çok zor artık.

Mehmet Kamış

28 Temmuz 2009 Salı

367’nin mucidine bir küçük soru (Mustafa Karaalioğlu)

Yaşadığımız günler toplumun tarihe tanıklığının benzersiz örnekleriyle doludur. Başka bir nesle nasip olmayacak tanıklıklar yaşanıyor, ülke kocaman bir üniversite amfisi gibi uygulamalı demokrasi tarihi dersi icra ediliyor. Sadece demokrasi değil, çeşitli vesilelerle hukuk, insan hakları, uluslararası politika ve irili ufaklı sayısız temel disiplin sıradan insanların gündelik hayatlarının parçası haline geliyor. Tabii, öğrenciler dersi ilerlettikçe de konuyu kavrıyor ve her söyleneni yutmuyor.

Türkiye’yi çağdaş bir ülke olma yolunda ve bir arada, birbirinin hukukuna rıza göstererek yaşama paydasında birleştirecek olan bu bilinçlenme sürecidir. Toplum daha fazlasını istedikçe ve her şeyi sorgulayarak daha rafine bir hukuk anlayışına yöneldikçe ikna edilmesi zorlaşacaktır. Zannedilmesin ki TV ekranlarında her dinlediğine, gazetede her okuduğuna itimat ediyor. Ya da kimin neyi, ne amaçla evirip çevirerek aktardığını fark etmiyor.

Bu yüzden de hukuk ve siyaset konuşmayı alışkanlık haline getirenlerin biraz dikkatli olmaları gerekiyor.

Mesela, 367 meselesinden maruf eski başsavcı gibilerin.

Bugünlerde yaptıklarını izliyor musunuz? YÖK’ün katsayı adaletsizliğini bitiren ve bütün öğrencilere eşit yarışma imkanı tanıyan katsayı kararı için dediklerini duydunuz mu?

‘Anayasa Mahkemesi’nin, AKP hakkında almış olduğu o kararın okunmasında, AKP için yarar vardır. Tam zamanıdır şimdi.’

Sakınmadan bir kapatma davasının daha imasını yapıyor. Niye? Anayasal bir kuruluş olan YÖK katsayıyı kaldırdı diye. Eski Başsavcı bu illiyetten yola çıkarak AK Parti’yi tehdit ediyor. YÖK’ün aldığı kararın eşitlikçi ve eğitimi tabiatına uygun olduğunu görmezden geldiği gibi iktidar ile YÖK arasında hukuki ve hiyerarşik ilişki olmadığını da görmezden geliyor.

Peki... Genelkurmay Başkanlığı geçtiğimiz günlerde ilahiyatçı subay istihdam ettiği açıklandı. Hem de bunu 26 yıldır yaptığı anlaşıldı. Genelkurmay YÖK gibi de değil, doğrudan Başbakan’a bağlı. Başbakan da AK Parti’nin Genel Başkanı... Eski Başsavcı muhtemelen bu bağlantıları bilmiyor! Bilse, bu ‘irtica planı’nı deşifre ederdi. Önce Anayasa Mahkemesi’nin odak kararını okumanın bir kez daha faydalı olacağını söyler, ardından da şimdi kendi koltuğunda oturan meslektaşını göreve çağırırdı.

Bilmiyor herhalde; bilse gerçek bir hukuk insanı olarak asker falan da dinlemez bu açık suçu duyururdu muhakkak.

Böyle dört başı mamur bir delili atlamış olmasının başka izahı olamaz. Ya da dalgınlığına geldi. İnsan bazen dalgınlaşabiliyor. Tıpkı, her tarafa bir içtihad yetiştirirken kendi içinde bulunduğu durumu değerlendirmekte dalgınlığa düşebildiği gibi.

YÖK kararı gibi zayıf bir illiyet bağından yola çıkıp iktidar partisine imalı mesajlar gönderen birisine; ‘Madem bu kadar uzak bağlantılardan yola çıkarak ilişkiler kurabiliyorsun, o zaman senin hakkında da Ergenekon’la bağlantı kuranlar haksız sayılmaz ne dersin’ diye sormazlar mı? Bu dava kapsamında evi aranmış birisi için böyle bir iddiayı kim yadırgayabilir?

Madem her şey açık açık yaşanıyor ve toplum da uygulamalı olarak hukuk öğreniyor o zaman sorar bunu.

Bağlantı kurmak böyle kolaysa, hukuku esnetmenin bu kadarı mümkünse; ‘Her söylediğin, yaptığın her yorum o adamların dilinde. Sen de kendi durumunu bir yorumla’ derler insana.

Böyle soruları yadırgamak da olmaz. Zira, sokaktaki insan hukuktan çok anlamaz ama vicdanı vardır, adalet duygusu taşır ve en önemlisi de merak eder.

Mustafa Karaalioğlu

27 Temmuz 2009 Pazartesi

“ILIMLI” MÜSLÜMAN TESTİ! (Alev Alatlı)

Daniel Pipes diye bir adam var. 1949 doğumlu, Bush takımından Orta Doğu ve İslamiyet “uzmanı” bir bir neo-con tarihçi, Harvard ve Şikago üniversitesinde hoca, ayrıca Amerikan Barış Enstitüsü ve Orta Doğu Forumu adlı think-tank’in direktörü, “çok” önemli bir adam. Pipes’ın, daha 2003 yılında Küdus Postası (Jerusalem Post) isimli İsrail gazetesinde yayınladığı bir yazı var ki, “ılımlı İslam” tartışmalarının odak noktalarından dense yeridir. Sözlerine “Benim çoğu zaman iddia ettiğim gibi, sorun militan İslâm, çözüm ılımlı İslâm ise, bu iki İslâm biçimi birbirinden nasıl ayrıştırılacak?” diye başlayan Pipes, “hele de Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar söz konusu olduğunda bu zor bir sorudur” dedikten sonra bir TEST önerir. Ilımlı İslâmı, ılımlı olmayandan ayıracak bir TEST.

Sorular da şöyle:

(1) Şiddet: Sivil düşmanlarını öldürmek için canlarını veren Filistinlileri, Çeçenleri ve Keşmirlileri hoş mu görürsünüz, kınar mısınız? …Hamas…Hizbullah…İslâmi Cihad…El Kaide… (daha bir sürü isim var) gibi örgütleri isim vererek terörist gruplar olarak kınar mısınız?

(2) Modernite: Müslüman kadınlar erkeklerle (örneğin, miras ve mahkemede şahitlik konularında) eşit haklara sahip olmalı mıdırlar? Bir savaş biçimi olan cihat, günümüz dünyasında kabul edilebilir mi? Diğer dinlerin meşruiyetini kabul eder misiniz? Müslümanların Batı’dan öğrenecekleri birşey var mıdır?

(3) Laiklik: Müslüman olmayan birisi Müslümanlarla tamamen eşit medeni haklara sahip olmalı mıdır? Müslümanlar başka dinlere ihtida edebilirler mi? Müslüman kadınlar Müslüman olmayan erkeklerle evlenebilirler mi? Müslüman olmayan bir çoğunluk hükümetinin yasalarını kabul eder, o hükümete/devlete hiçbir çekince koymaksızın sadakat gösterir misiniz? Devlet, örneğin Ramazanda yemek satışlarını yasaklamak gibi, dini kurallar dayatmalı mıdır? İslâm örfü, laik yasalarla çeliştiğinde (örneğin, sürücü ehliyetlerindeki fotoğrafların yüzünü kapatmak gibi) hangi yasa geçerli olmalıdır?

(4) İslâmi çoğulculuk: Sufiler ve Şiiler tümüyle meşru Müslümanlar mıdırlar? Sizin Müslümanlıktan çıktığınızı söyleyen birileriyle hiç karşılaşıyor musunuz? Sizce tekfir (bir Müslümanı kâfirlikle suçlama) kabul edilebilir bir pratik midir?

(5) Öz-eleştiri: İslâmın kökenlerine ilişkin akademik araştırmaların meşruiyetini kabul eder misiniz? 9/11 intihar saldırılarından kimler sorumluydu?

(6) Militan İslâma karşı savunma: Havayolları güvenlik uygulamaları gibi, sizin için fazladan soruşturma anlamına da geliyor olsa, militan İslamla savaşmak üzere güvenlik önlemlerinin arttırılmasını kabul eder misiniz?

(7) Batı’daki hedefler: Batılı ülkelerin çoğunlukta Hıristiyan ve laik olduklarını kabul eder misiniz, yoksa onları çoğunlukla şeriatla yönetilen Müslüman ülkelerine dönüştürmeyi mi arzu edersiniz.

Hele de internet ortamında neyin dezenformasyon, neyin provokasyon, neyin de sahici olduğu bilinmez; ama bu test ve öneriler yıllardır üzerinde konuşan şeyler olduğundan kulakarkası edilir gibi değildiler. Pipes, bu testin bireylerin ve/ya da tüzel kişiliklerin evraklarına, internet kayıtlarına vb. özel yazışmalarına girilip, saptanmasını öneriyor. Aydınlar, eylemciler, imamlar gibi “evrak izi” bırakanlar izlenirlerse, sonuçlar pek verimli olurmuş. Diğerleri için de sözlü sorular gerekirmiş. Sorular basit ve net olmalymış, zira “İslam bir barış dini midir” ya da “Terörizmi kınar mısınız?” gibi muğlak soruların kıymeti yokmuş, çünkü tanımlar farklılaşabiliyormuş. ( http://www.danielpipes.org/article/1322 )
Şimdi, eğri oturup doğru konuşalım, siz yüzde doksan dokuzu Müslüman bir ülkenin üstelik inançlı bir başbakanı olsanız, kendinizi her an yukarda çevirisini sunduğum türden aşağılık bir oryantalist sorgulanma iklimi içinde kabasaba muhabirlerin sorularına muhatap olurken bulsanız, nasıl bir tepki verirdiniz?

Bana sorarsanız, Erdoğan’ın "Ilımlı denilince, ılımlı olmayanı varmış gibi oluyor. Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey konulamaz. Bu İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir” cevabı, örneğin, benim başaramayacağım kadar soğukkanlı bir cevaptır. Kaderin cilvesine bakın ki, kendi ülkenize döndüğünüzde bu defa da kendi devletinizin başsavcısı yaraya tuz basar gibi sizi “laiklik ilkesine aykırı demeç” vermekle suçluyor. (bkz. 4 numaralı iddia) Hani, diyorum, şu Pipes testi “laiklik ölçütü” olarak kullanılamaz mı, acaba? Harvard, Şikago filân derken, ne güzel bilimsel de olur, tartışmaya mahal bırakmazdı :)!

Alev Alatlı

Plâjda yoğurt yeme hakkı engellenemez! (A. Turan Alkan)

Okuyucu diyor ki: Geçtiğimiz hafta ailece denize gittik. Ablam ve ben denize haşemalarımızla girdik. Denizden çıktık kıyıda yürümeye başladık. Kıyıda 50 yaşlarında bir bayan, eşiyle birlikte oturuyordu.

Tebessüm edip yanlarından geçiyorduk ki; bize bişeyler mırıldandı... Biz de teyze bir şey mi soruyor diye nezaketen "buyrun" dedik. Teyze bize "O üzerinizdekiler suyu hissettiriyor mu?" diye kinâyeli bir şekilde sordu. Biz de gerçekten merak ettiğini düşünerek "Evet hissettiriyor ve rahat" dedik. Birden çirkinleşti, "Hiç zannetmiyorum, doğru söylemiyorsunuz" diyerek sesini yükseltti. Ben de "Hanımefendi biz böyle rahatız, herkes nasıl rahat olacaksa öyle girsin denize. Bu kimseyi ilgilendirmez." dedim. Teyze teyzelikten çıktı ve saldırıya başladı. "Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, yazık size!" diyerek haşemayı kasıtlı giydiğimizi söylemeye çalışıyordu. Ben de hâlâ saygımı korumaya çalışarak, "Hanımefendi ben sadece özgürlüğümü kullanıyorum, siz de öyle" dedim. Kadın bize hakaretler yağdırmaya devam ederken, eşi de "Bırak bırak onlar ülkeyi İran a çevirmek istiyorlar, onlar İran istiyor" diyordu. Ardından bize mesleğimizi sordu o sinirin arasında. Ben öğrenci, ablam da öğretmen olduğunu söyleyince daha da sinirlenerek "Yazık size yazık! Ülke size mi kaldı" diye bağırırken anladık ki bu insanlar saygıdan ve hoşgörüden çok uzaklar! Oradan uzaklaşırken de adam arkamızdan "Bırak İran'a gitsinler" diye bağırıyordu.

***

Halkın değil ama vatandaşın denize girdiği nezih plajlarda haşemalı insan görmek istemeyen teyzeyi anlıyorum fakat bu yol çıkar yol değil; benim de görmek istemediğim ve kendimce fena bulduğum bir kamyon dolusu şey var. Meselâ ben de halkımızın değil ama vatandaşların girdiği itibarlı plâjlarda elâlemin deniz kıyafetine bulaşan sinirli teyzeler görmek istemeyebilirim. Ne olacak? Şu kavuran sıcaklarda suda serinlemek yerine plâjın aslında kimin mülkiyetinde bulunduğunu öğrenmek için kadastro çalışması mı yapacağız?

Sana ne teyze, sana ne? İsteyen haşemayla girsin denize, isteyen suni elyaflı taklit kürk manto ile. Denizin haberi bile olmaz, hattâ umurunda bile değildir böyle şeyler. Farzımuhal, denize girdiğinizde "yallah dışarı; kimyamı bozuyorsun" diye hırçınlaşıp karaya mı atıyor sizi? Yoo. Aldırmıyor bile. Siz de aldırmayacaksınız. Estetik açıdan uzaktan eleştiri hakkınız var ama sadece o kadar...

Gel de eğri oturup doğru konuşalım teyzeciğim: Artık yaşını başını alma raddelerine gelmiş bazı hanım gazeteciler haber kıtlığı çekince çirkin ördek yavrusu kılığına girip geziyor, kimse karışmıyor. 367 meselesinden müseccel sâbıkalı kötü hukukçular, allâme kılığında geziyor ona da kimse karışmıyor. Bir sayfasına tam tamına 28 tane üryan hatun fotoğrafı yerleştirmeyi başararak görmemiş okuyucularına kadın anatomisi hakkında ince detaylar sunan gasteler "gazete" kılığına bürünüyor ona da kimse karışmıyor; karışamaz da. Arz talep meselesi; divânelerin hemdemi divâne gerektir teyzeciğim.

Gir denize sereserpe, ferahlan; dulun, bir daha dulun, bir daha dulun. Oh de. Çık kıyıya palamut gibi. Tak güneş gözlüğünü, al eline ucuz polisiye romanını; istakoz gibi kızar, keyfine bak, fakat elâlemin çoluğuna çocuğuna hayat tarzı dersi filan vermeye kalkışma lütfen.

Becerebiliyorsan 367'nci hukuk allâmesine mektup yaz, plâjları kamusal alan yapsın; beceremiyorsan otur yoğurdunu ye. Senin plajda yoğurt yeme hakkın engellenirse o zaman seni de savunuruz canım benim. Söz!

A. Turan Alkan

Ahmet Kekeç'e açık mektup (Ömer Lekesiz)

Sevgili Ahmet Kekeç,

Sen de bir edebiyatçısın ve benim derdimi en iyi sen anlarsın. Bu satırları okuduğun köşeyi bana "edebi polemik"ler yazmam kaydıyla verdiler. Elbette konu edebiyat olunca ve yedi ceddini, kişiliğini, aklını, izanını peşkeş çerek köşe yazarı olanlar kendilerini bir de edebiyatçı sanınca malzemeden yana sıkıntı çekilmez ama ben asıl "edebi polemik" türünde, edebiyattaki yeteneksizlikleri tescil edildikten sonra yazarlık mesleğini kendilerine mahsus bir midilli sanıp, onların sırtında salya-sümük ağıtlarla yalvararak gazete-yazarlığı payesine ulaşmış uyanı-k-omiklerin, kirli zihin hallerini yazmak istiyorum.

Eskisi kadar sık görüşemiyor olsak da şunca yıllık arkadaşımsın; beni iyi tanırsın. Spor salonlarında başkalarının çalıştığı kum torbalarında onlardan izin almadan asla çalışmam; neme lazım ben çalışırken patlarlar, dipleri delinir, kumları yele savrulur, kum torbasını delen adam ünü de benim üstüme kalır. Ben kendi ünümü kendi ellerimle yapmak isterim. Bu kum torbalarından emsal, yukarıda sözünü ettiğim yeteneksizlerden biriyle şunca zamandır sen antrenman yapmaktasın ve ben onu senden birkaç yazı için ödünç istiyorum.

"Niye ille de onu?" diye soracaksın biliyorum; merakını gidermek için kısaca anlatayım:

Babam, beni İmam Hatip Okulu'na yazdırdığı gün, dizleri eprimiş pantolonumu yenilemek için bir hemşehrimizin giysi dükkanına götürmüştü. Bu hemşehrimiz, bizden yıllarca önce Kırıkkale'ye göçüp, yoksul hemşehrilerine malı veresiye (yani çok pahalı) satarak "yürü ya kulum olmuş" bir hacı-ağaydı. Babam, biraz da benim okullu oluşumun verdiği heyecanla sesi titreyerek ona geliş nedenimizi anlattı. Hacı-ağa, bir babama bir bana bakıp, "Hangi okula yazdırdın?" diye sordu. Babam, "İmam Hatip'e" diye cevaplayınca Hacı-ağa yüzünü ekşiterek "Yahu" dedi, "Açlıktan nefesin kokuyor ama çocuğu götürüp İmam Hatip'e yazdırıyorsun. Sanat okuluna yazdırsaydın, bir meslek edinseydi, seni de kendisini de kurtarsaydı, olmaz mıydı?" Babam, tıpkı senin "Atlas" adlı öykündeki baba gibi "Ne bilirim ulan ben Mezopotomya'yı" türünden bir cevapla geçiştirdi onun sözlerini. Evet, o geçiştirdi Sevgili Ahmet ama Hacı-ağa'nın sözleri benim aklıma mıh gibi çakılıp kaldı.

Duygu sömürüsü, mektep fanatizmi yaptığıma yormayasın diye bu kadarını anlatmakla yetiniyorum ama bilesin ki, çoğu çocuk İmam-Hatip'e onları küçümseyen dillerin açtığı yaralarla başladılar; tırnaklarını hayatın kalın postuna bu ve benzeri örneklerin verdiği azimle öyle batırdılar ki, kan oturdu parmaklarına; aldırmadılar direndiler, dayandılar, okudular ve katıldılar hayata gürül gürül akan sular gibi. Elbette o yaralar yüzünden ahir ömürlerinde kaşıma olup, dermandır diye yanlış itikatlarla, yanlış kapılara kul olanlar da çıktı ama onların sayısı küsüratla bile ifade edilemez Sevgili Ahmet, çabuk çürüyen cinsten bir keresteye atılmış bir ya da iki kertik, hepi topu bu kadar.

Nicedir izliyorum senden istediğim kişinin İmam-Hatip'lileri ikinci sınıf vatandaş saydırma gayretlerini, onları küçümseyen bakışlarını, onlar için kullandığı çirkin dili; onların adları çevresinde üretmeye çalıştığı fitneyi... Ve istiyorum ki, İmam-Hatip'li olmak nasıl bir duygudur, bunun için hangi bedeller ödenmiştir ona anlatayım. İşte bu nedenlerle onu senden istiyorum.

Tamam, haklısın, ben de biliyorum kafası kalındır biraz, zor anlar ama ben ona ince ince, tane tane anlatacağım. Sen hep ona karşı o gür sesinle ünlediğinden, korkusundan kulakları da kapandığı için sanırım sana karşı kalıcı bir duyamama özürlüsü olmuş adam; izin ver bir de ben deneyiyim şunu. Hem ben senin gibi doğrudan, dümdüz anlatamam zaten, bu konuda pek becerikli değilimdir bilirsin; biraz teşbihin dilini, biraz mecazın maharetini kullanırım; elifi anlatacaksam "bu mertek değildir", minareyi anlatacaksam "bu boru değildir", ezanı anlatacaksam "bu şarkı değildir", imamı anlatacaksam "bu ölü yıkayıcısı değildir" diyerek başlarım söze; gerekirse üşenmem ince ince çizgilerle, şekillerle de anlatırım ki, kolay anlasın.

Dedim ya, "derdimi en iyi sen anlarsın". Bilvesiyle, bir taşla iki kuş vurmak da istiyorum tahmin edeceğin gibi. Hem ahir ömrümde "yıkılası hanedeki evladı iyal" yüzünden kabul ettiğim gazete yazarlığında başarılı olayım hem de "edebi polemik" türünün alanını şöyle biraz genişleterek matbuat tarihimize mütevazı bir katkıda bulunayım.

Ne dersin Sevgili Ahmet, düşünecek misin bu teklifimi? "Biraz daha çalışayım şunun üstünde" demeyesin sakın, patladı patlayacak zaten, patlak kum torbasını ben ne yapayım?

Ömer Lekesiz

Turizm: Yeni barbarlık biçimi (Yusuf Kaplan)

Türkiye gibi ülkeler, turizme ekonomik gelir kaynağı olarak bakıyorlar. Hatta turizmi, "millî servet" olarak görebiliyorlar.

Peki, turizme, bir kültür meselesi, bir tabiî ve tarihî zenginlik meselesi olarak da bakılamaz mı?

Bence hayır; çünkü turizmin doğası izin vermez buna. Turizme ekonomik gelir kaynağı olarak bakanlar da, bir kültür meselesi, bir tabiî ve tarihî zenginlik meselesi olarak bakanlar da, hem baktıkları şeyin ne olduğunu bütün boyutlarıyla göremiyorlar, hem de soruna yalnızca turist bakışı'yla bakıyorlar, demektir.

Turizm, bir kültür meselesi olarak da, bir tabiî ve tarihî zenginlik ve güzellik meselesi olarak da değerlendirilemeyecek kadar kültürden, tabiîlikten ve tarihten uzak bir olgudur.

Turizm, bir yağmalama biçimidir: Tabiatı, tarihi, kültürü yağmalama, tarumâr etme biçimi.

Sekülerliğin hayatımızın her alanına nüfûz etmesi, tabiata, tarihe ve kültüre karşı kolaylıkla duyarsızlaşmamıza yol açabiliyor. İşte turizm, tabiata, tarihe ve kültüre karşı duyarsızlaştığımız, barbarlaştığımız en ayartıcı alanlardan biri.

Turizmin ilk bakışta masumane gerekçeleri var: Seküler iş hayatının mekanikliği, bunaltıcılığı ve boğuculuğundan kaçma ihtiyacı vesaire gibi.

Seküler iş hayatının mekanikliğinden, bunaltıcılığından ve boğuculuğundan kurtulmanın başka yolları yok mu? Bütünüyle sekülerleşmiş Batı toplumlarında bunun başka yolu pek yok, ne yazık ki. O yüzden Batı toplumlarında İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki süreçte yani refah toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte, toplumun en alt gelir gruplarına mensup insanlar da, handiyse yalnızca yılın iki haftası tatil yapabilmek için çalışır hâle gelmişlerdir. Yeni bir köleleşme biçimidir bu.

Turizm, seküler-kapitalist sistemi ayakta tutabilmek için geliştirilmiş en yeni mekanizmalardan biridir oysa. Sekülerleşen, sekülerleştikçe atomlaşan, atomlaştıkça fetişlerine, hazlarına ve arzularına tapınmaya, din-dışı kutsallıklar atfetmeye, fetişlerinin, hazlarının ve arzularının kölesi hâline gelmeye başlayan postmodernleşen toplumların bireyleri, sadece yaz mevsimlerinde değil, yılın bütün zamanlarında, medyanın da oryantalistleştirici, indirgeyici, imajlar üzerinden kimlikleri ve duyarlıkları sığ ve yüzeysel şekillerde inşa edici ayartıcılığı nedeniyle, hayata ve her şeye turist gibi bakıyorlar artık.

Turizm, insanları hayattan, hayatın bunaltıcılığından bir süreliğine de olsa kurtarıyor, hazlarının dünyasına hapsediyor. Ama bu arada olan, kültürel, tabiî ve tarihî doku ve zenginliğe oluyor. Bir yandan en muhteşem tabiî güzellikler, turistlerin yağmalamasına hazır hâle getirilerek bizzat turist alan ülkeler tarafından yağmalanıyor.

Turizm mevsimi geldiğinde de, turistler, sadece hazlarına kilitlendikleri için başta tabiî güzellikler olmak üzere, gittikleri ülkelerin tarihî ve kültürel değerlerini çözmekte, tahrip etmekte en küçük bir sakınca bile görmüyorlar. Çünkü turist bakışı, insanın bakışını sadece kendi hazlarına, egosuna, libidosuna kilitleyen barbar, yağmacı ve duyarsızlaştırıcı bir bakıştır.

İşin daha da ürpertici yanı şu: Batılı ülkelerin turizm politikalarıyla bizim gibi ülkelerin turizm politikaları taban tabana zıt bir görünüm arzediyor: Batılı ülkeler, turizmle bile kendi kültürlerini, tarihlerini ve zenginliklerini gelen turistler üzerinden yeniden üretiyorlar: O yüzden "medeniyet"-kurucu Londra, Roma, Paris, Prag, Viyana gibi kentlere yılda ortalama 30 ilâ 60 milyon turist çekmesini biliyorlar. Ve bu turistlerin kendi kültürel, tarihî ve tabiî dokularına zarar vermelerine aslâ izin vermiyorlar.

Ama Batılı ülkeler, Batı dışındaki dünyalara, coğrafyalara gönderdikleri turistlerin bu konuda en küçük bir duyarlık geliştirmeleri konusunda hiçbir şey yapmıyorlar. Batılılar, sadece Batılıları insan olarak görüyorlar; sadece Batı kültürünü korumaya değer bir varlık olarak değerlendiriyorlar çünkü.

Batılı turistlerin Batı dışındaki kültürleri, tabiî ve tarihî zenginlikleri yağmalamaları, tarumar etmeleri, Batılıları zırnık kadar tedirgin etmeye yetmiyor bile. Barbarlık tam da böyle bir şey işte artık. O yüzden mevcut turizm anlayışlarını ve turizmin, bakışı sakatlayan, insanı hazlarına kilitleyen ve her tür tabiî, tarihî ve kültürel zenginliği ayaklar altına alan saldırısını insanlığa, tabiata ve tarihe karşı işlenen barbarca bir saldırı olarak değerlendiriyor ve kınıyorum.

Yusuf Kaplan

Artık marjinal değilim (Hakan Albayrak)

23 Temmuz 2009 tarihli Sabah'ta, Bülent Aras'ın köşe yazısının başlığı:

"Ortadoğu'da işbirliğinden entegrasyona".

24 Temmuz 2009 tarihli Star'da, Ardan Zentürk'ün haber-yorumunun başlığı:

"Ortadoğu'da dev birlik".

Bu başlıklar acayip hoşuma gitti, tekrar etmekten kendimi alamıyorum:

"Ortadoğu'da işbirliğinden entegrasyona".

"Ortadoğu'da dev birlik".

Kilit kelimeleri hep beraber bir kere daha okuyalım:

ENTEGRASYON.

BİRLİK.

Çok değil, daha bundan bir-iki sene evvel, Ortadoğu'nun mutlu yarınlarını bu kelimelerde aradığım için bazı arkadaşlar beni marjinal diye tefe koyuyorlardı.

"Realist ol" diyorlardı bana.

Ben de, bazı olağanüstü gelişmelerin (olağanüstü güzel gelişmelerin) işaret ettiği ufka bakarak, "bazen realite realistleri utandırır" diyordum.

Utandırıyor işte.

Türkiye, "realist"lerin yetişemeyeceği kadar büyük bir süratle, uzak ufuklara doğru yol alıyor.

Ardan Zentürk'ün yazısından bir kesit:

"Ortadoğu'nun Arap olmayan devleti Türkiye, bölgede geliştirmekte olduğu yeni bir mekanizma ile bölgede 'imkânsız' görüleni başarma yönünde dev adımlar atmaya başladı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile İstanbul'dan Belgrad'a yaptığımız yolculuktaki sohbetimizde, Türkiye'nin Irak'la başlattığı 'hükümet birliği' çalışmasını Suriye'ye de taşıyacağı ortaya çıktı. / 'Biliyorsunuz, Türkiye olarak, Irak ile yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyi anlaşmasını imzaladık ve bu konseyin ilk toplantısını da gerçekleştirdik' diye söze başladı Davutoğlu, şöyle devam etti: 'Bu mekanizma, iki komşu devletin, ortak projeler ile işbirliğini ve ortak yönetim anlayışını güçlendirmesini sağlıyor. Dışişleri Bakanları koordinasyonunda, her iki ülkeden icracı sekiz bakanın katılımıyla gerçekleştirilen bir konsey çalışması bu. Başkanlığını iki ülke liderleri yapıyorlar. İcracı bakanlar kendi aralarında yılda en az iki kez görüşüyorlar. Bir kez, dışişleri bakanlarının koordinasyonunda toplanılıyor, bir kez de liderlerin. Böylece iki devlet, ortak projelere dayalı ortak hükümet kurmuş gibi çalışıyorlar.' / Davutoğlu, Irak ile başlatılan bu çalışmanın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son Halep ziyaretinden sonra, Suriye ile de başlatılma kararının alındığını vurguluyor. / 'Ortak hükümet toplantısı' mekanizması, günümüz dünyasında sadece iki bölgede var: Almanya-Fransa ve Amerika-Meksika. Bu devletlerin bakanları düzenli aralıklar ile biraraya gelip 'ortak yönetim anlayışını' geliştiriyorlar. / Davutoğlu, 'İki Arap ülkesinden sonra sırada İran var mı' sorumuzu, 'Sadece İran değil, Gürcistan'dan Azerbaycan'a tüm komşularımız ile benzer hedeflerimiz var. Komşular ile sıfır sorun stratejisinde arzu ettiğimiz hedeflere vardık, şimdi, yeni siyasi entegrasyona geldi sıra' diyerek yanıtladı."

Bülent Aras'ın yazısının şah cümlesini da aktarayım:

"Davutoğlu vizyonu ile Türkiye'nin Ortadoğu politikası yakın geçmişte işbirliğini uzak hedef olarak gören bir ufuktan, birçok alanda entegrasyon projeleri geliştirebilen düzeye erişti."

"Entegrasyon" (yani bütünleşme, kaynaşma, iç içe geçme) ve "birlik" kelimelerini her kullanışımda "Hakan Albayrak gene kendi kendine hayal kuruyor" deyip duran hayal düşmanları çatlasın da patlasın; bölgesel entegrasyon ve birlik artık "marjinal" bir dava değil, devlet politikası!

Ahmet Davutoğlu'nu yaratan Allah'a şükürler olsun.

Hakan Albayrak

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Felsefede mizah, mizahta felsefe (Ahmet İnam)

Mizahta doğru dürüst yapılırsa, elbette felsefe bulunur. Peki, felsefede mizah var mıdır? Ne anlamda mizah arıyoruz felsefede? Felsefecilerin başından geçen komik olayları mı kastediyoruz? Yoksa felsefenin kendisi 'gülünç' bir etkinlik midir? Batı felsefesinin başlarındaki büyük düşünür Thales'e atfedilen bir olay vardır: Ünlü düşünür, bir gece gökyüzündeki yıldızları seyrede seyrede yürürken önündeki çukuru görmez, çukura düşer. Trakyalı olduğu söylenen bir genç kız Thales'in bu durumuna kendini tutamaz, gülüverir. Filozof denen adam, gözünü gökyüzüne dikmiş, önündeki çukuru görmemiştir. Trakyalı kızın gözünde ne zavallı varlıktır Thales diye düşünebilirsiniz. Oysa şöyle de görebiliriz olup biteni: Trakyalı kız her çukura düşene gülmüyordu herhalde. Belki onlara acıyor, yardımlarına koşuyordu. Peki neden gülmüş olabilir o halde, Thales'e? Saygısının beslediği şaşkınlıktan! Böyle yüce bir filozof, yıldızların gizini bilmeye uğraşan, bilgili, bilge kişi nasıl olur da dünyadaki basit bir gerçeği, önündeki çukuru göremez? Yıldızları bilen nasıl olur da yürüdüğü yolu bilemez? Gülünçlük buradan geliyor: Bir anlayıştan: Yıldızları, herkesin bilmediği bilgileri bilip de, herkesin bildiği bilgilere sahip olmamak tuhaf, tuhaf olduğu ölçüde gülünç olmalı.

Felsefe soyut düşüncelerle uğraşır ama yaşamın somut sorunlarına yanıt vermez. Felsefenin gülünçlüğü yaşanan sıradan, olağan yaşama ters düşmesinden ileri geliyor diye düşünebiliriz, Thales örneğinden yola çıkarak. Oysa, filozoflardan biridir, Thales. Örneğin Bulutlar komedyasında Aristofanes, Sokrates'i komik durumlara sokarak dalga geçer onunla.
Yine Anadolu'da Roma döneminde yaşamış Samsatlı Lucianus'un da felsefeye, filozoflara ilişkin mizah gözlüğünden eleştirileri vardır.
Örneğini verdiğim durumlar felsefeye 'dışarıdan' bakılarak, ondaki gülünç yanları bulma çabalarıdır. Oysa felsefe yaşama ironiyle bakmaktan kaynaklanır, Sokrat gibi örneklerde. İroni, bir açıdan kara mizahtır. Mizah sıradan dünyaya sıradan bakıldığında ortaya çıkmaz. Mizah, olağana olağan dışı bakabilme gücünden gelir. Aklımızla yaptığımız mizah belli bir biçimde, olup biteni, gülünç bulacak bakış açısıyla gördüğümüzde ortaya çıkar. Böyle bir açı bir zeka ile oluşturulabilir.

Felsefe de olup bitene, alışılagelen kalıpların dışında, belli sorgulama tavrı ile yaklaşır. Felsefe olağana, olağan dışı bir açıyla bakar. Bu açıdan mizaha benzer. Mizah, kalıpları kıran, ezberimizi bozabilen özellikler taşır. Felsefe de kalıpları kırma, kalıpları sorgulama etkinliğidir.Tıpkı kimi büyük sanatçılar ve bilim insanların da olduğu gibi, kimi büyük filozofların da mizah duyguları vardır. Mizah duygusu, bilimde ve felsefede yaratıcılığın çekirdeğini oluşturabilir. Mizah duygusu, araştırdığımız konuları, alışılmamış açılardan görmeye katkıda bulunur. Zihnimizi, duygu dünyamızı geniş bir ufukla görmemize yardımcı olur. İnsan olarak zenginleştirebilir bizi, farklı açılarla bakmayı sağladığı için, bizi katı görüşlü bir insan olmaktan alıkoyar.
Mizah, sık söylendiği gibi, ciddi çok ciddi bir iştir. Sorumluluk ister. Mizahın bir ahlakı, bir edebi vardır. İnsanı, dünyadaki, giderek evrendeki yaşamı güzelleştirmek içindir. İnsanları aşağılamak, sahip oldukları değerleri küçümsemek, onlara hakaret etmek için değildir.
Başkalarına gülmeden önce kendine gülmeyi bilmeyenin mizahla ilgisi olamaz.

Ahmet İnam

Eyvah! İmam hatipliler geliyor! (Mehveş Evin)

Meslek liselerinde katsayı uygulaması kalktı, panik başladı: İmam hatip mezunları şimdi Siyasal Bilgiler'e ve Hukuk'a yönelecek. Kaymakamlık, valilik, savcılık yapacak. Allah muhafaza, Cumhurbaşkanı, Başbakan olacaklar, bürokrasiyi ele geçirecekler... Hem, imam eksiği varken neden imam olmak istemiyor bunlar?

Affedersiniz ama bu fikirlerin hiçbiri, meslek liselerine ve imam hatiplere üniversiteye girişte uygulanan ayrımcılığı geçerli kılmaz. Aynı zamanda 'katsayı uygulamasının kaldırılması, eğitimde eşitliği getirecek' demek de saflık olur. Balık baştan komuş, eğitim sisteminin baştan aşağı revize edilmesi gerekiyor. Bu revizyon, ne 28 Şubatçı mantaliteyle, ne de muhafazakar anlayışla mümkün olabilir.

Katsayı meselesiyle ilgili küçük bir egzersiz:
1. Bu ülkede imam hatipliler zaten bürokrasinin, siyasetin, medyanın etkin konumlarına geldiler. Sonraki kuşakları suni yöntemlerle engellemeye çalışmanın anlamı ne?

2. Madem imam hatiplilerin siyasala hücum etmesinden bu kadar korkuluyor, o zaman Anadolu liselerinde, kolejlerde okuyan çocuklar da siyasala girmek üzere hırs yapsın! İşletme veya iletişim değil de, hukuk, siyasal, tarih okumak üzere teşvik edilsinler.

3. Türkiye'de siyasaldan mezun olan herkes, siyasete mi atılıyor? Ya da psikoloji okuyan psikolog mu oluyor? Hayır! ÖSS sisteminde öğrenciler ne yazık ki istedikleri bölümlerden ziyade, tutturabildiklerine giriyor. Mezun olunca da sudan çıkmış balığa dönüyorlar.

4. 'İmam hatipli imam olsun' demek, 'Anadolu liseli mühendis, kolejli bankacı olsun' demek kadar absürd. Çocukların mesleklerini seçme hakkı, okudukları liselerle kısıtlı olmamalı.

5. İmam hatipliler bile imam olmayı seçmiyor, yani imam olmak hiç de arzulanan bir meslek değil!

6. Olaya bir de meslek liseleri açısından bakalım: Ülkede bunca işsiz var ama kalifiye işçi yok. Meslek liseleri, hala önemsenmeyen, hor görülen bir kategori. Meslek liselerini itibarlı hale getirecek önlemler alınmadan, sistemle habire oynamanın manası yok.

7. Katsayı uygulamasının kalkması, en çok özel okulları olumsuz etkileyecek: Devlet liselerinde eğitim çok geri kaldığından, orta gelirlinin tek çabası, çocuğunun iyi bir lisede okuması. Fakat iyi liselerde dersler ağır; ortaöğretim başarı puanını yükseltmek, meslek liselerine göre çok daha zor. Bu durumda aileler, çocuklarını özel okulda okutmak için niye kendilerini heba etsin?

8. İmam hatiplerde asıl sorun, kız öğrenciler. Kadın imam olamadıkları gibi üniversiteyi kazansalar, başı örtülü üniversiteye giremiyor. Yani katsayının kaldırılması, kızlar için şu anda bir şey ifade etmiyor. Tabii, hükümet bundan sonra üniversitede başörtü yasağını kaldıracak, asıl korku da bu.

9. YÖK, bundan bir süre önce Sabancı Üniversitesi'ndeki 'seçmeli sistem'e karşı çıktı. Bu sistemde ÖSS puanıyla bu üniversiteye giren, bölümünü ancak 1 yıl sonra, ortak dersler aldıktan seçebiliyor. Bence bir an evvel her üniversite bu uygulamaya geçmeli. ÖSS'ye giren öğrenciler, ne yazmayı, ne düşünmeyi biliyor, ne de meslek seçimi yapabilecek durumda.

10. İmam hatiplilerin varlığından bile haberi olmayan Beyaz Türkler, bugün bazı imam hatiplilerin göz önünde olmasına alıştı, hatta tanıdıkça sevdi, her hareketlerini takip eder oldu. Demek ki o kadar kötü bir şey değilmiş...

Mehveş Evin

Bağnazlık! (Ayşe Böhürler)

Cübbeli Ahmet Hoca'yı ilk defa görenlerden birisiyim. Sert, ciddi, katı bir hoca beklentisi ile ekranlarının başına oturan herkes gibi hayal kırıklığına uğradığımı itiraf ediyorum. Fatih Altaylı'nın konuğu olan Hoca, eminim bir çok kişiyi ekran karşısına kilitledi. Ekranlardaki Cübbeli Hoca, hoş sohbet, inandığı gibi konuşan sevimli bir dini şahsiyet profili ile hepimizi şaşırttı. Görüntüye bakıp “aman Allah'ım Cumhuriyet Türkiyesi'nde bu tablo” nefreti ile ekranlarını kapatanlar çok şey kaçırdı diye düşünüyorum.

İnanıp inanmamak, fikirlerine katılıp katılmamak ayrı meseleler. Ancak din gibi önemli bir alanda dinleyecek insan bulmakta zorlandığımız ortada. Çünkü mevcut dünya düzeni, insanların dini alanda ihtiyaçları olabileceği gerçeğini görmezden geliyor. Din adamı, imajını alaycı ve çağdışı figürlerle özdeşleştirerek böyle bir ihtiyaç alanını yok edeceğini düşünüyor. Nitekim Sovyet modelinde bunun en acımasızca örneği uygulandı ancak başarısız oldu. “Rusya'da Tanrıya Dönüş” kitabı sanırım 1970 lerde basılmıştı.

Yaklaşık bir 10 yıl önce Cevat Akşit hoca ile Hayat Dersleri programını başlattığımızda bu ihtiyacı gelen izleyici ilgisi içinde görmüştük. İyi bir konuşmacı, içten ve samimi bir şekilde din anlattığında her kesimden büyük ilgi görüyor.

Toplumdaki din algısına zaman zaman eleştiri getirenlerden birisi olarak, inanıyorum ki; dini anlayışın çarpıklığının nedenlerinin başında, dini eğitime ilişkin doğru bir modelin olmayışı geliyor. Evet bu halk din diye hikaye dinlemekten hoşlanıyor, defalarca abdest gusul şartlarını soruyor, büyü- cin meselerine çok ilgi duyuyor ancak yine de soruyor, bilmek istiyor asıl önemli olan bu. Aynı halk, çocuğunu kendisinden daha iyi dini eğitim alsın diye imam hatip okullarına gönderiyor. “Hem dünyasını hem ahiretini öğrensin” formülüdür bu talepteki en önemli neden.

Din eğitimi meselesi sadece Türkiye'de değil bir çok ülkede önemli bir mesele olarak karşımızda duruyor. Önemli; çünkü kişisel mutluluğu ve huzuru etkiliyor. Çağdaş dünyada dinler geri dönüyor evet ama bireysel haklar çerçevesinde, kurumlar olarak değil. Mesele;İslam devleti kurmak değil, mesele; devletin rejimi ne olursa olsun kişinin kendi dünya ve ahiretine ilişkin kaygısıdır. Kısaca iç huzurudur.



Din eğitimi meselesi Almanya'da tartışılıyor. Alman Anayasası'na göre din dersleri cemaatler tarafından denetlenebiliyor. Mesela Hristiyanlık ile ilgili derslerin içeriği ve hocaları Kiliseler tarafından belirleniyor. Ancak Müslümanlar bir cemaat kategorisinde görülmediği için, verilecek dini eğitimi içeriğinin ve hocalarının tayini yasalar açısından bir sorun. Ancak model arayışları ve eyaletler düzeyinde denemeleri sürüyor. Çünkü orada yaşayan Müslümanların yüzde 76'sı İslam ya da Alevi din dersi talep ediyor.

Geçtiğimiz ay Federal Göç ve Mülteciler Dairesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre Almanya'da 3,8 ile 4,3 milyon arasında Müslüman yaşıyor. Tahmini rakamlara göre Müslümanlar, Almanya nüfusunun yüzde 4,6 – 5,2'sini meydana getiriyor. Müslümanların yüzde 55'i geldikleri ülkenin vatandaşı, yüzde 45'i de Alman vatandaşlığına geçmiş durumda. Türkler, Almanya'daki Müslümanların yüzde 63'ünü teşkil ediyor. yüzde 36'sı kendini “dini inancı güçlü”, yüzde 50 si “inançlı” olarak görüyor. Yüzde 20'si kadarı dini dernek ve cemaatlerde örgütlü olduğu kaydediliyor.

Müslüman kadınların yüzde 70'i başörtüsü takmıyor. İkinci kuşak arasında başörtüsü takanların oranı ise yüzde 17.

Yüzde 7'si kız öğrencilerini dini gerekçelerden ötürü spor ve yüzme dersine göndermiyor. Müslümanlar arasında Türkler, eğitim seviyesi en düşük kesim olarak öne çıkıyor.

Din eğitimi ya daTürkiye özelinde İmam Hatip tartışmaları yaparken, sosyolojik verileri bir tarafa bırakarak kendi varsayımlarımız üzerinden konuşmak, çağdaşlığı değil bağnazca bir tutumu yansıtıyor sadece.

Mesele imam yetiştirmek değil, imam hatip okulları da değil (bence de imam hatip okulları miladını doldurmuştur), mesele insanların dini eğitim ihtiyacıdır.

Müslümanların nüfusun yüzde 4'ünü geçtiği Almanya'da bu konuda bir model arayışı var. Nüfusunun yüzde 99'u Müslüman olarak gösterilen Türkiye'de ise arayış bir yana hala “İmam meslek okulları” tartışması yapılıyor.

Modern Türkiye tarihi içinde yüzümüz gözümüz batıya mı, doğuya mı, nereye döndü anlamadım gitti!

Ayşe Böhürler

Yazın doğup hep sonbaharda yaşayanlar (Elif Şafak)

BU hafta, pek çoklarının "kasvetli sonbahar çocuğu" sandığı ama aslında bir "güneşli yaz çocuğu" olan Ernest Hemingway'in yaş günüydü. Dünyaca ünlü sıradışı yazar temmuzda doğdu, gene temmuzda öldü. Ama bu aralar hayatının ayrıntılarıyla değil, sarsıcı intiharıyla değil, ölümünden sonra kitaplarının başına gelenlerle gündemde. Zira vârisleri kendi aralarında fena halde çatışmaktalar.
Bir işadamının vârisleri, onun fabrikaları ya da malları için kapışır. Bir emlak zengininin vârisleri, merhumun arsası veya evleri için birbirine girebilir. Peki ya bir yazarın vârisleri ne yapar? Onlar da bazen kelimeler için kapışırlar. Kiminin çıkardığı bölümleri, kimi akrabalar geri koymak ister. Vârislerin ellerinde yazarın kitapları değişim üstüne değişim geçirir. Yeni baskılar eskileri tutmaz bazen. Araya editörler, yayıncılar, eleştirmenler girer. Okurlar da tartışmaya dahil olur. Ve tüm bu kelime savaşları yaşanırken yazarın kemikleri çürümeye, namı ise yürümeye devam eder.

***

Yeni basılan Ernest Hemingway kitaplarından bazı kısımlar çıkartıldı. Aile üyeleri hangi bölümlerin, hangi kelimelerin yeni baskılara konacağı konusunda mahkemelik durumda. Mesela "A Moveable Feast" kitabının yeni kopyası, eskisinden farklı. Zira bu kitabın editörlüğünü Hemingway'in torunu yaptı. Ve kitapta kendi anneannesi (Hemingway'in ikinci eşi olan kadın) hakkında yapılan yorumları beğenmediği ve bunların kitabın aslında olmadığına inandığı için bu kısımları çıkardı, sansürledi. Bunu yapan torun bu haliyle kitabın şimdi daha doğru olduğunu, zaten dedesinin anneannesi hakkında o olumsuz bölümleri yayınlamayı asla düşünmediğini söylüyor.
İddiasına göre Hemingway'in dördüncü eşi olan kadın, bu kitabı yazarın ölümünden sonra bölük pörçük notlarından derledi. O esnada yazarın eski eşine dair olumsuz notlarını da metne ekledi ve öyle yayına verdi. Böylece iki ayrı eşten olan çocuklar ve iki farklı yayınevi, Hemingway kitaplarının nasıl basılması gerektiği konusunda ciddi bir fikir ayrılığı içindeler. Yazarın kendisi hayatta olsa ne derdi kimse bilemiyor. Kimbilir belki de bu tuhaf kavgaya hiç karışmaz, sessizce ve muzipçe izlerdi bir köşeden.
Düşünün, hayatınızı yazıya adıyorsunuz. Yazıya ve aşka. Zeki, yaratıcı, dik kafalı, maceracı, çalışkan, gözlemci, dirençli, biraz da hırçın bir tabiatınız var. Kadınları seviyor ama onlara tahammül edemiyorsunuz. Sık sık âşık oluyor, aşksız ve sevgisiz yaşamıyor, yalnız kalmaya dayanamıyor, buna rağmen habire sevgililerinizi terk ediyorsunuz. Sevdiklerinizi hem çok mutlu hem kahrediyorsunuz. Acıtmakta da, aşkta da, kavuşmakta da, ayrılıkta da biriciksiniz.
Zaman zaman herkesten ve her şeyden kaçmak istiyor; yok olmak, toz olmak, hiç olmak istiyor; toplumdan bunaldıkça yazıya sığınıyorsunuz. Kelimeler en değerli varlığınız. Harfler inci topları gibi ışıldıyor parmaklarınızın arasında. Harflere mücevher muamelesi yapıyorsunuz. Sevdiğiniz kadınlar sizden elmas, yakut, pırlanta beklerken, siz onlara harflerden yüzükler, kolyeler, bilezikler takıyorsunuz. Dili "kullanmıyor", adeta dille dans ediyorsunuz. Her bir kelime için ayrı ayrı uğraşıyor, yazmayı delice seviyorsunuz.
Ve siz bu dünyadan çekip gittikten sonra kelimelerinize akrabalarınız tarafından el konuluyor. Hiç görmediğiniz torunlarınızın torunları, kitaplarınız hakkında söz sahibi oluyor. Vârisleriniz gruplara ayrılıp, veryansın tartışıyorlar. Kitaplarınız iki grubun elinde uzun, ince bir ip gibi iki tarafından sündüre sündüre çekiştiriliyor. Kapanın elinde kalıyor.

***

Hemingway yaşasaydı bir öykü çıkartırdı bunlardan. Kısa cümlelerle. Yazarlık formülü, gazetecilik mesleğinin etkilerini taşıyan bir formüldü. "Lafı uzatmadan kullan. Kısa paragraflar kur. Hep canlı bir dili tercih et. Olumsuz değil, olumlu ifadeler seç."
Buna inandı ve hep böyle yazdı. Ölümü de böyle kurguladı. Kısa, net, dolaysız. Hayatına son verecek tüfeği kendisi gidip seçti, dükkânda denedi, satın aldı. Kimseye bir şey hissettirmeden. Edebiyat tarihinde intihar eden epeyce yazar vardır ama genellikle kimse tüfekle intiharı seçmez. Hemingway bu anlamda da bir ayrıkotu olarak kaldı.
Yaz çocuğuydu. Ama hayat boyu sonbaharda yaşadı. Amerika'da, Idaho'daki mezar taşında şu kelimelerin yazması tesadüf değil: "O en çok sonbaharı sevdi... "

Elif Şafak

Teşhirciliğin dindarcası (Dücane Cündioğlu)

“Bir lokma, bir hırka felsefesine inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır.”

MÜSİADın kurucusu ve eski başkanı Erol Yarar, kendisiyle yapılan bir röportajda böyle söylüyordu.

Dikkatle tartışılması ve değerlendirilmesi gereken bir açıklama.

Çok iddialı. Özgüveni yüksek. Bilgiççe. Kontrolsüz çünkü.

— “Bir lokma, bir hırka felsefesine inanmam.”

Olabilir.

En nihayet beyefendinin kişisel kanaati, kişisel inancı. Kim ne diyebilir? Nitekim kendisi de mahalle baskısına karşı olduğunu söylüyor.

Ya açıklamanın ikinci kısmı:

— “Bu bize yutturulmuş bir zokadır.”

Bize?..

Sormazlar mı adama: Peki ama 'siz' kimsiniz?

Zurnanın zırt dediği yer de işte burası: 'biz'.

'İnanmam' diyen 'ben'in cılızlığı ile, güya zokayı yutmuş şu 'biz'in heybetini bir mukayese eder misiniz lütfen!

Ben'e işlerlik kazandırmanın yolu, Türkiye'de işin içine biz'i sokmaktır!

Hoşunuza gider veya gitmez ama gerçek şu ki bu ülkede 'biz' yoksa, 'ben' de yoktur!

* * *

'Biz' sayesinde varolabilmeyi başaran 'ben'ler, şayet —şu veya bu nedenle— istiklâllerini ilân edecek mertebeye geldiklerine inanırlarsa, ilk yapacakları iş, 'biz'le aralarına mesafe koymaktır. Tabii olan da budur.

Osmanlı modernleşmesi, gerçekte, böyle bir mesafenin hikâyesidir. Cumhuriyet ideolojisi de bu hikayenin bir bölümü.

İstiklâl, kıllet'ten gelir, azlık'tan yani. İstikâl, “azalmayı istemek” demektir. Bir bütünden kopmak. Bağımsızlık. Yani az da olsa, küçük de olsa, bir parçadan yeni bir bütün(cük) yaratmak demektir.

Müstakil işadamlarının kopmayı istedikleri bütün, acep hangi bütündür?

Bilen konuşsun!

* * *

'Biz' bilinci taşıyor olmadıkça, güçlü 'ben'lerin varolması imkânsızdır bu yüzden. Önce biz, sonra ben!

Evet, bazen 'biz'e rağmen 'ben'!

Biz'le de çatışan bir ben!

Ama her halukârda 'biz'e, yani geçmiş'e hürmeti elden bırakmayan bir 'ben'.

Mahalle baskısından kaçma çabaları, gerçekte, bir geçmişten kurtulmaya çalışmakla eşanlamlıdır.

Dindar ben artık özgür olmak istiyor, çünkü toplumsal bağlantıları (vicdanı) kendisine ağır geliyor.

Yeni bir hayat, yeni bir yorum demektir. Dindarlar, yeni hayatlarını özgürce yaşamak istiyorlar. Geçmişten bağımsız bir hayat.

* * *

Hem o kadar para kazanacaksın, hem de “bir lokma, bir hırka” deyû kazandıklarını harcayamayacaksın, hiç olur mu?

Kapitalizm öncesi oluşmuş bir biz'le kapitalizm sonrası oluşan bir ben'in çatışması, işte İslâmcılığın bugünkü sefaletinin gerçek sebebi.

Ne istenilen hızda biz ben'e uyuyor, ne de 'ben' —bunca kazanımdan sonra— 'biz'in sözümona köhne felsefeleriyle zarara uğramak istiyor.

Ne büyük bir ıstırap değil mi?

— “Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister. Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değil. Ölçü minumum giyinmekse İmamı Azam'ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat'ın en güzel eviydi. Zekatımı veriyorsam İslam'da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah'ın Resulü de izin vermiyor. Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok.”

Bir tarafta Osmanlı padişahı, diğer tarafta Karacaoğlan!

Şimdi 'benchmark'ımız bu mudur yani?

Zavallı nefsin savunma dili kendini nasıl da ele veriyor.

(İstim arkadan gelince, hep böyle olur.)

* * *

— “Zekâtımı veriyorsam İslâm'da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor.”

Sayın Yarar'a hatırlatmak gerekir, dinî yükümlülüklerin sadece ahkâmı olmaz, ayrıca âdabı da olur. (İşadamlarının irfanî felsefelere karınları tok olduğu için, ibadetlerin bir de esrarı vardır bile demiyorum.)

Hâsılı, dindarlığın kıvamı hükümle değil, edebledir. Nefis ahkâm'dan çok âdabla terbiye olur. İlim'den çok irfanla. Haram'dan çok mekruh'la.

Düşünce ve sanatın inceliklerinin kıvamına katılmadığı bir dindarlık, hukuk'un ve siyasetin oyuncağı olur. Dörtköşe olur. Dümdüz olur. Kaskatı olur. Nezaket ve nezahetten mahrum olur.

* * *

Gazeteci “Ölçü ne olmalı?” diye sorunca MÜSİAD eski başkanı da cevap veriyor:

— “Bir insanın kibirli yürümemek kaydıyla zengin olduğu anlaşılmalı sokakta. Fakir anlasın da gelip derdini anlatsın diye.”

İşte cumhuriyet dindarlığı böyle bir şey! Alemi kör, el-âlemi sersem sanan bir cıvıklığın mahsulü. Zavallılığı ise bilmediğinden değil, bilmediğini bilmediğinden.

Yazık, hakikaten çok yazık!

Dücane Cündioğlu

Senegambiya notları (Hakan Albayrak)

Senegal ve Gambiya 1982 yılında Senegambiya Federasyonu çatısı altında birleşmişti.

Birlik 1989'da dağıldı, ama ben bu iki ülkeyle ilgili notlarımı yine de Senegambiya başlığı altında birlikte sunmak istiyorum.

* * *

Senegal 1950'li yılların sonunda bağımsızlığını ilan ederek Fransız sömürgesi olmaktan resmen çıkmış, ama Fransa'nın arka bahçesi olmaktan kurtulamamıştı.

Daha yeni yeni kurtulmaya başladı.

Resmi dil hâlâ Fransızca olmakla beraber, halkın kendi arasında konuştuğu Volof dili artık devlet katında da itibar görüyor, dilbilimciler tarafından geliştiriliyor, yazıya geçiriliyor.

'Kültürel gözlemciler'e göre Fransızcanın egemenliğini sona erdirebilecek bir sürece girildi.

Fransız mallarının egemenliği de sona ermek üzere.

2004 yılına kadar ithalatın yaklaşık yüzde 90'ı Fransa'dan yapılıyordu; bu oran son beş yılda yüzde 60'a kadar düştü ve düşmeye devam ediyor.

Fransız arabalarına ilgi azalıyor mesela.

Piyasaya fırtına gibi giren İran arabaları ise peynir ekmek gibi satılıyor.

Dakar Havaalanı'nda gördüğümüz 10 taksiden 7'si İran malı Samand, 3'ü Fransız malı Peugeot idi.

Tamam, Samand'ın motoru da Peugeot; ama İran Khodro firması sonunda kendi motorunu üretti ve önümüzdeki birkaç yıl içinde bütün Samand'larda bu motorun kullanılacağını açıkladı.

Söz otomotivden açılmışken…

Yedek parçaların yüzde 90'ı Türkiye'den geliyor.

Bizim uyanıklar, Senegal piyasasının yeni gözdesi olan Samand'ı parçalarına ayırıp iyice 'etüt' etmekte gecikmemişler tabii…

'Kopyalama' işlemi çoktan başlamış; İran arabasının yedek parçaları da yakında geliyormuş Türkiye'den.

* * *

Gambiya ordusunun subaylarının Türkiye'de eğitildiğini biliyor muydunuz?

Hem de 20 senedir…

Banjul Havaalanı'nın güvenlik müdürüyle tanıştık.

Türkiye'de eğitilen subaylardan.

Su gibi Türkçe konuşuyor.

Sıcak su.

"Abi" diyen, "n'olsun işte" diyen, "yapma ya" diyen bir Gambiyalı!

Devlet Başkanı Yahya Camme'nin koruma müdürü de öyle.

Böyle 300'ü aşkın subay varmış.

Camme, 'stratejik' görevler için hep onları tercih ediyormuş.

Gambiya ordusuna destek olmakla kalmayıp, bu ülkeye bir demir döküm fabrikası da armağan eden Türkiye, devlet nezdinde fevkalade muteber.

Halk nezdinde de öyle.

Ama halk daha ziyade Hasan Şaş üzerinde duruyor.

Türk olduğumuzu öğrenen bir adam, "Dünya Roberto Carlos'u konuşsun, biz hâlâ Hasan Şaş'ı konuşuyoruz" dedi.

Hamiş:

Senegal'de İlhan Mansız daha muteber.

2002'deki Dünya Kupası'nda Senegal'i eleyen (Türkiye'yi yarı finale taşıyan) golü o atmıştı.

Senegalliler bunu dert etmiyorlar.

"Yaman oyuncu, saygı duyuyoruz" diyorlar.

Yalnız, büyücüler biraz homurdanıyormuş.

"Türk takımına büyü yapmıştık, ama İlhan Mansız'ı hesaba katmadık" diyorlarmış.

Malum, İlhan Mansız maça uzatma dakikalarında girmişti.

* * *

Gambiya'da Kunta Kinte'nin köyü Cufure'ye gittik.

Yolda fotoğraf çektiğimizi gören bir delikanlı "Çekmeyin! Bizi rahat bırakın! Defolun gidin!" diye bağırdı.

"Selamun aleykum" dedik, yüzü kızardı.

"Kursa bakmayın, Müslüman olduğunuzu bilseydim böyle bir şey yapmazdım, ben sizi İngiliz zannettim. Onlar bizi hep kötü gösteriyorlar" dedi.

Tepkisini takdir ettik.

Kunta Kinte'nin hemşerisine de bu yakışır zaten.

Yine hamiş:

Cuffure'deki bakkalın duvarında Filistin Başbakanı İsmail Heniye'nin resmi asılıydı.

* * *

Afrika'nın hemen hemen her yerinde olduğu gibi Senegal'de de HİZMET erlerinin açtığı Türk okulları var.

Gambiya'da yok, ama yakında olacak inşaallah.

Türkiye ve Afrika'nın ortak selameti için canla başla çalışan HİZMET erleri, yoğun eğitim-öğretim faaliyetlerinin yanında bir de bizim gibi gezginlerle uğraşmak zorunda kalıyorlar.

Senegal'de dünya kadar nazımızı çeken sevgili Mehmet Ali Bey ve arkadaşlarına, Gambiya'da bize yoldaşlık neymiş gösteren sevgili Burhan kardeşimize teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler…

Allah hepsinden razı olsun.

Hakan Albayrak

24 Temmuz 2009 Cuma

Dünyayı ikiye bölen, tarihi değiştirecek sınır çizildi… (İbrahim Karagül)

Son günlerde ısrarla Avrasya'nın doğusuna dikkat çekmeye, Türkiye'nin Doğu'ya bakmasının önemine vurgu yapmaya çalışıyorum. Bugün devam edeyim.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Çarşamba günü Tayland'da görünüşte sıradan ama dikkatle değerlendirildiğinde çok önemli bir açıklama yaptı. Barack Obama döneminde İran politikasını değiştirmenin işaretlerini veren Washignton'ın, gerçek niyetini ortaya koyan sözler sarfetti. Bu sözlerin sadece ABD'nin İran politikasının esasını ortaya koymanın ötesinde anlamları vardı; Doğu ile Batı'nın yeni sınırlarını belirlemek gibi..

"İran'ın nükleer çalışmalarından vazgeçmemesi durumunda, komşularının silahlandırılacağını ve bölgede Amerikan savunma şemsiyesinin kurulacağını" açıklayan ABD Dışişleri Bakanı; "İran ile görüşmeler için kapımız açık ancak aynı zamanda bölgesel ortaklarımızın güvenliğini sağlamak için harekete geçeceğimizi, üstelik karşı tarafı felce uğratacak şekilde harekete geçeceğimizi net bir şekilde belirttik" diyordu.

Son günlerde Mısır-İsrail anlaşmaları çerçevesinde Süveyş Kanalı'ndan geçen İsrail savaş gemilerinin ve Dolphin cinsi, nükleer füzelerle donatılmış denizaltıların amacı da bu sözlerle açıklığa kavuşuyor aslında. İran'a karşı ABD Savunma şemsiyesine girecek ülkelerin Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve bölge ülkeleri olacağı bilinen bir durum. Bu savunma şemsiyesinin de İran ve Asya karşıtı bir bölgesel cephe olacağı aşikar.

Clinton'ın sözlerini İran'la değerlendirmeyi bir tarafa bırakalım. Daha önemli bir gelişme var. ABD ve Avrupa, Batı'ya yeni Doğu sınırı çiziyorlar bugünlerde. Bütün güvenlik politikalarında bunun izlerini görüyoruz. Gürcistan krizi ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'ın ziyareti, Irak'a yüklenecek yeni misyon, Afganistan-Pakistan hattındaki gelişmeler, Rusya-Çin-Hindistan üçgenine yönelik müdahaleler ve son olarak Ortadoğu'da ABD güvenlik şemsiyesi…

Soğuk Savaş döneminde bu güvenlik kalkanı Doğu Avrupa'daydı. Şimdi Ortadoğu'ya kaydı. Batı'nın yeni savaş bölgesinin Ortadoğu olmasıyla sınırlı değil bu. Bölge, Batı tarafından kontrol altına alınmış görünüyor ki, savunma hattı daha Doğu'ya kaydırıldı. Önceden Doğu-Batı sınırı, Batı'nın savunma hattı daha doğrusu sınırları Doğu Avrupa, Boğazlar, Süveyş olarak görülüyordu. Bu hattın Doğu'su tehditlerle doluydu. Şimdi sınır daha Doğu'ya kaydırıldı. Dikkat edelim, yeni sınır Gürcistan, Doğu Karadeniz, İran-Türkiye sınırı ev Basra Körfezi.

Bundan sonra krizler yoğun olarak bu hattın doğusunda çıkacak. Türkiye-İran sınırı dünyayı ikiye bölen çizgi olarak belirlenmiştir. Bunun sonuçları dikkat çekici. İran; Doğu'nun cephe ülkesi, Türkiye ise Batı'nın Doğu kapısı. Anadolu, bu yeni çizim sonrası Batı sayılacak. Lübnan, Suriye ve İsrail de. Bu ülkeler giderek daha çok Batılı kurumlarla iç içe olacak.

Jeopolitik denklemi bundan sonra böyle düşünelim. Birkaç yıldır Basra Körfezi'nden Doğu Karadeniz'e uzanan kuşak üzerine yazılar yazarken, "terör neden Karadeniz'e taşınıyor" sorularını sorarken, "Güneydoğu kadar Doğu Anadolu'ya da dikkat" derken "Doğu Karadeniz geleceğin Doğu Akdeniz'i olacak" derken bunlara işaret etmeye çalıştım.

Şimdi, bölgemizdeki ülkeler silahlandırılmakla kalmayacak, bir güvenlik kalkanı oluşturulacak. Batı'nın savunma hattı da saldırı hattı da bizim sınırımız olacak. Batı, tehdit sınırlarını kendinden daha da uzağa taşıdı. Bu çok önemli bir gelişme ve etkisi belki de yüz yıl sürecek.

Türkiye'nin Doğu sınırı dünyanın en önemli sınırı oldu bile...

İbrahim Karagül

Kültür Bakanlığı uyuyor mu? (Yusuf Kaplan)

Türkiye'de traji-komik bir modernleşme tecrübesi yaşıyoruz: Türk modernleşmesi denen şey, Türk toplumunun, İslâm'ın sunduğu, tarih yapmasını mümkün kılan, insanlığın en mükemmel medeniyet tecrübesinin yaratıcı kaynağını oluşturan, seküler ve sömürgeci Batı uygarlığı gibi monolojik, dışlayıcı ve ötekileştirici değil, aksine herkese hayat hakkı tanıyıcı, herkesi nasılsa öylece kabul edici, kucaklayıcı, dolayısıyla diyalojik medeniyet ufkumuzu, ruhumuzu, iddialarımızı ve dinamiklerimizi yok sayan, yok etmeye kalkışan bir kendi kendini sömürgeleştirme tecrübesine dönüştü.

Türkiye'nin sekülerleştirilmesi projesi, tarihin henüz aşılmamış medeniyet tecrübelerinden birini yok ederek, bizi tarih yapan bir aktör konumundan, tarihte tatil yapan bir figüran konumuna sürüklemekten başka bir işe yaramıyor çünkü!

Dünyada sömürgeleştirilemeyen tek ülke olmamıza rağmen, kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığına soyunarak tastamam metamorfoz yiyen tek ülke de biziz yine! Üstad Necip Fazıl'ın deyişiyle "tersi dönmüş ahmaklık" böyle bir şey olsa gerek!

Amerikalılar son 50 yıldır, baba üniversitelerinde çatır çatır Osmanlı kürsüleri kuruyorlarmış; büyük Osmanlı tarihçileri, -Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Şükrü Hanioğlu, Kemal Karpat gibi Türk kökenli Osmanlı tarihçileri bile- Amerika'da yetişiyormuş! Bunlar bize hâlâ bir şey söylemiyor anlaşılan!

Amerikan deneyimi, farklı kültürleri melting pot / erime potası ilkesinin ötesinde -tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi- nasılsalar öylece, kendileri olarak ve kendileri kalarak yaşatabilme tecrübesi üretebilmiş değil. O yüzden, Reagan'ın rahmetli Özal'la yaptığı bir görüşmede "sizden öğrenebileceğimiz ne kadar fazla şey olduğunu fark etmeye başladık" demesi, bizim suratımızda bir tokat gibi yankılanabilmeli.

Dünya, Osmanlı medeniyetinin yaratıcılığını, kuşatıcılığını, başkalarını entegrasyon veya asimilasyon politikalarıyla u/yutmak yerine herkesi özneleştirici özgüvenini, bizden çok daha önce ve çok daha derinlikli bir şekilde keşfederken; biz, dünyayı yakıp yağmayan, büyük savaşların ve katastrofların eşiğine getirip bırakan Batı uygarlığını ve laikliğini putlaştırmaya devam ediyoruz ve "insanlığın son adası" Osmanlı'yı hâlâ "gericilik, ortaçağ özlemciliği" filan gibi son derece ilkel, metamorfoz yemiş, bön ve berbat bir sığlıkla değerlendirmekte bir sakınca görmüyoruz.

Dünya, Osmanlı medeniyetini keşfederken, biz örneğin 2010 Avrupa Kültür Başkenti gibi uluslararası bir projede Osmanlı medeniyeti üzerinden bütün dünyaya yepyeni bir medeniyet fikri ve ufku sunabilecek projeler geliştirmek yerine, bir yandan, insanlığın son adası bu büyük medeniyet tecrübesini karartmaya, bastırmaya, yok saymaya çalışıyoruz, öte yandan da Osmanlı medeniyetini atlayarak İstanbul'un sanki Osmanlı'yla değil de Bizans'la ve Roma'yla tarih yaptığı, tarihin akışını değiştirdiği efsanesini öne çıkan projelere imza atmaya kalkışıyoruz.

Düşünebiliyor musunuz? 2010'da Sinan'la ilgili bütün sinema projeleri reddedilmiş! Bu nasıl bir kafadır, anlayan varsa beri gelsin! İnsanı çıldırtan bir şey bu gerçekten!

Kendi kendini sömürgeleştirmek ve metamorfoz yemek tam da böyle bir şey olsa gerek!

Ama şu ân yeni bir ekip var ve bu ekip, kısa bir süre içinde aşkla, heyecanla büyük işlere imza atmak için vargücüyle çalışıyor!

Bütün bunları şunun için yazdım aslında: Yavuz Selim'in, Kanuni'nin ve Abdülhamid'in türbelerinin kapısına şu ân kilit vurulmuş durumda! İnanılır gibi değil! "Gerekçesi ne?" diye sorduğumda, "eleman yetersizliği!" gibi son derece ilkel bir cevap aldım.

Kültür Bakanı, dekadant, vulger ve ilkel konserler için Topkapı Sarayı'nı dekor yapacağına ve bu dekadant, vulger ve bön girişimleri protesto edenleri "ilkel, barbar bunlar" diye "gaza geleceğine", Yavuz'un, Kanuni'nin ve Abdülhamid'in türbelerinin kapısına kilit vurmak gibi bir saygısızlığın ve ilkelliğin nasıl olup da yapılabildiğini açıklasın bize lütfen!

Oysa bu tarih kurucu figürlerin türbelerini kapatmak yerine; türbelerini zengin kültür ve tarih müzelerine dönüştürmenin, bu büyük tarih-kurucu öncü kişiler üzerinden genç kuşaklara ve dünyaya neler verebileceğimizi gösteren görsel, sinemasal, arkeolojik, müziksel çığır açıcı çalışmalara imza atmanın yollarını araştırmalı bakanlık.

Ama önce bu tarih kurucu figürlerin türbeleri derhal açılmalı. Çok ayıp oluyor! Tam bir skandal çünkü bu! Bu kafayla nasıl olur da Avrupa Kültür Başkenti olduğumuzu iddia etmeye kalkışabiliriz?

Kültür Bakanımız Sayın Ertuğrul Günay'ın duruma derhal et atacağından kuşku bile duymak istemiyorum! Sayın Bakan, umarım Topkapı konserine gösterdiği tepkiyi buna da gösterir herhalde! Böyle ilkellik olmaz çünkü!

Yusuf Kaplan