30 Haziran 2009 Salı

Buna uyanıklık derler Çelebi! (Ahmet Kekeç)

Deniz Baykal, ortaya, kendisinin de inanmadığı bir fikir attı; darbelerin incelenebileceğini, askeri müdahalelerin tartışılabileceğini, ‘12 Eylül’den hesap sorulabileceğini’ söyledi, siyasetçi ve aydın takımı heyecanla atladı konunun üzerine.

Bunlardan biri de, DİSK’in devrimci başkanı Süleyman Çelebi.

Baykal ‘darbeler’ diyor ama, biz bir tek darbeyi anlıyoruz.

12 Eylül...

Solcu ve sosyal demokratlarımızın sevmediği tek darbe bu... 27 Mayıs ve 28 Şubat’a bayılıyorlar. Bazen 12 Mart’a da mırın kırın ediyorlar ama, darbe 9 Mart’ta gerçekleşseydi, onu da seveceklerdi. Kim sevmez ‘Cemal Madanoğlu İlhan Selçuk konsorsiyumu’nun kotaracağı ulusalcı bir darbeyi!

Baykal ‘12 Eylül yargılansın’ diyor.

Biz buradan Kenan Evren’in yargılanması gerektiğini anlıyoruz.

Darbeye karşıymış gibi bir görüntü veren Baykal, demek ki, darbenin Kenan Evren ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilmiş olmasına karşı...

Bir insan ‘karşı olduğu’ şeyin anayasasını savunur mu hiç?

Baykal savunuyor işte.

Bir insan ‘karşı olduğu’ şeyin kurumlarını sahiplenir mi hiç?

Baykal sahipleniyor işte.

Bu meseleyi de bu şekilde hallettikten sonra, gelelim, ‘Evet, evet... 12 Eylül darbecileri yargılanmalıdır’ diye kafa çıkaran Süleyman Çelebi’ye.

Diyor ki Çelebi, ‘Bugünkü iktidarın temelleri, 12 Eylül uygulamalarıyla atılmıştır. 1981 yılında okullara zorunlu din dersi getirildi, Türk-İslam sentezinin milli kültür olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı, Diyanet İşleri’nde 260 din görevlisinin maaşının Rabıta-ül İslam örgütünce ödenmesi onaylandı. Bütün bunlar 12 Eylül’ün neden yapıldığını ve tahribatının bütün toplumsal alanlara nasıl yayıldığını göstermek için bizce fazlasıyla yeterlidir. Gerçek bir demokrasiye ulaşmak için önümüzdeki tek seçenek, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasıdır.’

Ne kadar ‘sorunlu’ bir açıklama, görüyorsunuz değil mi?

Diyelim ki öyledir...

Diyelim ki, 12 Eylül bugünkü iktidarın temellerini attığı için suçludur...

Peki, gerçek bir demokrasiye ulaşmak için neden sadece 12 Eylül’cülerle hesaplaşıyoruz? 12 Eylül darbecilerini yargılamalıyız da, 27 Mayıs ve 28 Şubat darbecilerini bağışlamalı mıyız?

12 Mart’çıları ne yapmalıyız?

Lahikacılara, andıççılara, e-muhtıracılara, y-muhtıracılara, z-muhtıracılara hiç dokunmamalı mıyız? Ergenekon’culardan, 367’cilerden, ‘psikolojik savaş’çılardan, belgecilerden hesap sormamalı mıyız?

Bu kadar cinayet işlendi, bu kadar bomba yakalandı, bu kadar mühimmat ele geçirildi, bu kadar darbe günlüğü ve harekat planı deşifre edildi... ‘Gerçek bir demokrasi’ arayan Süleyman Çelebi’miz nerelerdeydi?

Neden bir tek cümlesi, bir tek demeci, yalancıktan da olsa bir tek açıklaması yok?

Süleyman Çelebi bıraksın onu bunu da, ‘1 Mayıs katliamı’nı gerçekleştirenlerin yakasına yapışsın...

Kendisine bir generalin ismini vermiştim.

İz sürsün...

Daha da iyi bir iş yapmak istiyorsa, 200 sanıklı ‘1 Mayıs davası’nın neden bir türlü görülmediğini, hangi ‘gizli el’in bu soruşturmayı engellediğini araştırsın.

Davanın görülebilmesi için gerekirse işçilerini sokağa döksün.

Uyanıklık yapmasın.

Ahmet Kekeç

29 Haziran 2009 Pazartesi

Capetown (Hakan Albayrak)

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, "irtica ile mücadele eylem planı" iddiası konusunda nihayet bir basın toplantısı düzenledi; fakat, kamu vicdanını rahatlatmaya dönük açıklamalar değil, "cadı avı"ndan korkan cuntacıları rahatlatmaya dönük açıklamalar yapmayı tercih etti. Sivil mahkemeye, basına, Deniz Baykal'a, herkese 'haddini bildirdi'. Yine kötü bir imtihan verdi. Hülasa: Genelkurmay cephesinde yeni bir şey -uzun uzadıya yazmamı gerektirecek bir şey- yok. Afrika notlarına devam edebilirim…

* * *

Capetown Uluslararası Havaalanı. Pasaport kontrolünü yapan polis "Güney Afrika'ya hoş geldiniz" diyor. Ses tonundaki sıcaklığa bakarak, gerçekten hoş geldiğimizi düşünüyoruz.

Şehre giden yol. Yolun iki tarafında fakir kenar mahalleler, perişan teneke evler. Sonra villa tadında iki-üç katlı şık apartmanlar. Belediye bunları kenar mahalle ahalisi için yapmış. Daha da yapacakmış. Hedef, "getto" utancından kurtulmak.

Şehir merkezine doğru, tek katlı şirin ve yer yer görkemli evlerden oluşan pırıl pırıl mahalleler…

Temizliğin, estetiğin ve zenginliğin altını kalın çizgilerle çizen bir şehir merkezi…

Table Mountain (Masa Dağı) ve okyanusun telkin ettiği ferahlık ve özgürlük duygusu... Sokaklarda, dükkânlarda, resmi dairelerde, camilerde, her yerde, verdiğimiz selamı ciddiye alan ve selamımıza mukabele etmekle yetinmeyip mutlaka halimizi-hatırımızı soran güleryüzlü, sıcakkanlı, nazik insanlar…

İster "siyah" olsun, ister "renkli", ister "beyaz"; Afrika yerlisi, Malayi, Hintli veya Avrupalı; Müslüman veya Hıristiyan; kime bir şey sormak istesek, kimden bir şey rica etmek istesek, terslenmeyeceğimizi bilmenin müthiş rahatlığı…

Yediğimiz yemeğin helâl olduğunu bilmenin de müthiş rahatlığı…

Lokantaların belki yarısı İslami kurumlardan aldıkları "halal" sertifikasının gereğini yapıyor. Bu sertifikaya sahip olmayan lokantalarda da Müslümanlar için helâle-harama dikkat ediliyor. Mesela; "Ben Müslüman'ım. Ete bulaşmamış sebzeli makarna istiyorum" diyorsunuz, Hıristiyan garson sizi "Burada yemenizi tavsiye etmem efendim. Yemekleri hep aynı tencerelerde pişiriyoruz" diye uyarıyor.

Halkıyla ve devletiyle Müslümanlara saygılı bir ülke. Nelson Mandela'nın ülkesi. O Nelson Mandela ki, ırkçılığa karşı verdiği mücadelenin bedeli olarak 30 küsur sene yattığı zindandan çıkıp yeni Güney Afrika'nın başına geçer geçmez, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde üçünü ve Capetown nüfusunun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan Müslüman vatandaşlarıyla kucaklaşmış, 1600'lü yıllardan itibaren sömürgeciliğe, ırkçılığa, diktatörlüğe karşı mücadele eden Müslüman liderlere saygılarını sunmuş, "Şeyh Yusuf'ların, Tuan Said'lerin, İmam Harun'ların özgürlük yolu"na çiçekler dizmişti.

1794'te yapılan Mescid-ul Evvel, yani ilk mescit… 1884'te Sultan Abdülhamit'in gönderdiği yardımla yapılan Nur-ul Hamidiye Camii… "İmamın Öldürülüşü" adlı romana konu İmam Harun'un 1956 yılından Apardheid rejiminin zindanlarına düşüp şehit olduğu 1969 yılına kadar imamlık yaptığı Camia Camii… Ve daha 200 küsur mescit ve cami… Bunları dolduran binlerce, yüzbinlerce Müslüman… Hepsi özgürlük ve esenlik içinde.

Özgürlük ve esenlik. Capetown'da bu duyguları hücrelerimize kadar hissediyoruz. Gerçekten hoş gelmişe benziyoruz. Ve kesinlikle hoş bulduk.

Yine Capetown Uluslararası Havaalanı. Pasaport kontrolünü yapan polis halimizi hatırımızı soruyor, pasaportumuzu iade ederken teşekkür ediyor, yüzünde tatlı bir tebessümle iyi yolculuklar diliyor. Giderayak, biraz daha ısınıyoruz Güney Afrika'ya.

Hakan Albayrak

28 Haziran 2009 Pazar

Bir aydın namusu:Cemil Meriç (Sadık Yalsızuçanlar)

2002 yılında, Cogito'nun 32. sayısında yayımlanan bir söyleşisinde (Bkz : Safa Mürsel vd.) 'bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür' diyordu. Cemil Meriç, dergiler için kullandığı ifadesiyle, 'hür tefekkürün kalesi' idi. Ahirete göçeli 22 yıl olmuş. Çeyrek yüzyıla yakın. Bendeniz kendisini hiç göremedim.

Haluk İmamoğlu, Safa Mürsel, Cemal Uşşak ve özellikle Muhsin Demirel'den çok dinledim. Muhsin ağbi, Hattat Hamid'in, Cemil Meriç'in ve daha birçok kıymetin huzurunda bulunma şansını yakalamıştı. Demirel'in, Risale okumalarına ilişkin anılarını ilgi ve heyecanla dinlerdim. Bilhassa, Muhakemat'ın Mukaddime'sine dair yorumları çok ilgimi çekmişti. Muhakemat'ı onlarca kez okumuş biri olarak, Mukaddime'de neden Bediüzzaman hazretlerinin oldukça 'iddialı' bir dil kullandığını, Meriç'in bu yorumundan sonra anlayabilmiştim. Osmanlı ilim (medrese) geleneğinde, ilim minderine çıkacak olanların, böylesi bir iddianın sahibi olmaları halinde, Muhakemat'ın önsözündeki gibi bir dil kullandıklarını söylemiş Meriç. Demirel, onlarca sayfa okuyormuş, merhum Meriç, o güçlü hafızasına aldığı 'malzeme'yi kısa bir sürede tasnif ediyor ve onların kavrayabileceği biçimde özetliyor, yorumluyormuş.

Meriç'in bilinmeyen yönlerinin keşfi ise, Dücane Cündioğlu Bey'e nasib oldu. Bir yazısında (Yeni Şafak, 5 Ağustos 2006) belirttiği üzere, "bugün 'Cemil Meriç' dendiğinde akla gelen, 70'li, 80'li yılların Meriç'idir; 60'lı yılların Meriç'i henüz keşfedilmeyi bekliyor. 40'lı ve 50'li yılların Cemil Meriç'inden hakkıyla haber veren bir kaynağı, evet, bir tek kaynağı bugün değil tesbit, tahayyül bile mümkün değildir ne yazık ki. Neden? Çünkü Meriç, hâlâ çocukça ilgiler tarafından tüketilmektedir de ondan. Tercüme ve tenkid edebiyatımıza katkıları açısından nisyana terk edilen Meriç'i, meçhulün karanlıklarından çıkarmak için bugün elimizde bir 'Cemil Meriç Haritası' bulunsaydı ne iyi olurdu, ama yok!"

Geçen yıl, Dücane Bey'in ve Ümit Meriç Hanımefendi'nin çabalarıyla, 13 Haziran 2008, Cuma günü, vefatının 21. yıldönümünde, Üsküdar Belediyesi, tarihî bir anma toplantısına ev sahipliği yapmıştı: 'Üsküdarlı Bir Entelektüel: Cemil Meriç' Bağlarbaşı Kültür Merkezi'ndeki bu toplantıya, arzu etmeme ve çağrılı olmama rağmen maalesef katılamamıştım. İştirak edemediğim için üzüldüğüm bir toplantı olduğunu, katılanları dinledikçe daha çok anladığım, son derece yararlı, işlevsel ve 'hasbi' bir çalışma idi. Başbakan'ın da katılarak bir konuşma yaptığı toplantı, Dücane Bey'in gramın binde birini tartan hassas teraziler kadar duyarlı, titiz ve sabırlı, bir dalgıç gibi ısrarlı ve keşifçi çabalarının meyvelerinin sergilendiği bir çalışma olmuş.

Cemil Meriç'in 'eser'leri arasında biri var ki, kıymeti anlatmakla bitmez: Ümit Meriç. Sadece birikimi ile değil zarafeti ve imanı ile de bize sürekli ders veren Ümit Meriç hanımefendiden bir Cemil Meriç yorumu bekleme hakkımızı mahfuz tutuyoruz. Cemil Meriç, benim kuşağımı, 'Bu Ülke'siyle, 'Kırk Ambar'ıyla, 'Mağaradakiler'iyle, 'Umrandan Uygarlığa'sıyla ve 'Bir Facianın Hikâyesi'yle özellikle etkilemiş bir düşünce adamı idi. Daha çok ansiklopedistler gibi, bize, Doğu'dan, Batı'dan, Uzak ve Ortadoğu'dan, tarihten, gelenekten, edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefeden bilgiler, belgeler, anekdotlar, yorumlar aktarmakla kalmadı, duruşu, tecessüsü, ilgileri ve yaklaşım biçimi ile de dersler verdi.

O zamanlar (seksenli yılların ilk yarısı) 'Türkoloji' öğrencisi idim. Edebiyatı, sosyoloji, felsefe, tarih ve tasavvuftan yalıtılmış, ideolojik kalıplara hapsolmuş bir öğretici kuşağın kılavuzluğunda okuyorduk. Oysa Cemil Meriç, bizi, sağır ve cahili olduğumuz nice yerli-yabancı dünyaya ısrarla çağırıyordu. Sadece bunu yapmıyordu. Onun, o zamanlar sadece yüceltilen bir değerimize, Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti'ne ilişkin yazısını okuduğumda nasıl bir tecessüse ve eleştiri biçimine sahip olduğunu hayretle görmüştüm. Eleştiri geleneğimizin (varsa böyle bir şeyimiz) bu, en güzel örneğini öğretmenlik yıllarımda, öğrencilerime defalarca okuttum.

MERİÇ,AKILDAN GÖNÜLE ,BİLGİDEN İRFANA ERMİŞ BİR DERVİŞTİ..

Adalet Ağaoğlu'ndan Attila İlhan'a, Celal Nuri'den Nazım Hikmet'e, Marks'tan Ahmet Midhat Efendi'ye, kadim Hint bilgeliğinden sofestailiğe, Bediüzzaman'dan Peyami Safa'lara, Tarık Buğra'lara, müthiş bir ilgi alanı, bir merak ve dikkat, bir zihinsel çaba, bir tenkit, bir teyakkuz... Bu, sadece Cemil Meriç'te gördüğümüz, önyargısız, insaflı, yorucu, bir o kadar da yol gösterici aydın tutumudur. Bu tutum, o çok önemsediği 'aydın namusu' gereğidir ve ülkemizde oldukça zayıf olan bu meziyetin güçlenmesine hayli hizmet etmiştir. Bu anlamda Meriç'in, kendine has, biricik bir damar olduğu mutlaka söylenmelidir.

"Mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim" diyen Meriç, bir otobüs yolculuğunda yanındaki öğretmenin, 'sen yabancısın, bizden değilsin!' uyarısını aldığında ömrün kırılma noktasındadır: "Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli "sen bizden değilsin" dedi. "Sen bizden değilsin!" Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimat'tan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği görebilir miydik?"

Kültürden İrfana... O'nun yorgun, çaba ile, çalışma ile geçen çileli ömrünün özeti bu idi. Şöyle diyordu: 'İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan, kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim.' Bundan daha güzel bir armağan olabilir mi?

Kitaplar arasında geçen, bilgiyle, kelimelerle, nakille dolu bir hayatın böylesi bir bilgelik bahçesine ermesinden daha güzel ne olabilir? Meriç, akıldan gönüle, bilgiden irfana ermiş bir dervişti. 'Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel' deyişi bundandır. Kitabın ise, 'istikbale yollanan meçhul' olduğunu biliyordu. Ondan kalan kitapların en muhteşeminin Jurnal oluşu bundandır. Zira, insanın düşünme macerası, kendi derginin hikâyesidir. Hele varılan şey, 'kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur' ise... Ölümünden yirmi iki yıl sonra, başındaki göz kapanmış ama içindeki göz açılmış bu çilekeş düşünce adamını, kendi kelimeleriyle selamlıyorum:

"Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi.. Hakikat ve sevgi."

Sadık Yalsızuçanlar

Keşke' demek bize yasak! (Dücane Cündioğlu)

Etimoloji'nin aslı, Yunanca Etymologia. Anlamıysa, sözcüklerin kökeni inceleyen bilim dalı.

İlginç olan, ilgimizi çekmesi gereken: sözcüğün kendisine dayandığı kökün, yani "étymos"un 'hakikat' anlamına gelmesi. Bu açıdan bakılırsa, etimoloji, birdenbire, sadece sözcüklerin kökenini değil, eşyanın/nesnelerin de kökenini inceleyen bir dilim dalı anlamı kazanır. Çünkü bir zamanlar bir sözcüğün anlam köküne/kökenine ulaşmak, hiç değilse kadîm dünyanın sâkinleri açısından, hakikate ulaşmakla, hakikati bilmekle eşdeğerdi.

'Kelime' demek, 'Hakikat' demekti. Küçüle bozula en nihayet '-loji' ekine dönüşse de bilmeli ki önce 'Logos' vardı.

Logos, yani 'Kelâm', yani 'Akıl', kısaca "Dil ve Düşünce".

Zâhir ile bâtının tam ortasında insan vardı. Berzah'ta. A'raf'ta. Yani arada.

Evet, bilmeli ki önce insan vardı.

* * *

Etimoloji'nin bizim düşünce geleneğimiz içerisindeki karşılığı İlm-i İştikak.

İştikak, yarma/yarılma demek. Dilerseniz, toprağın yarılışını akla getiriniz; toprağın yarılışını ve köklerin ortaya çıkışını... Dilerseniz karanlığın yarılışını... ve tâ derinlerden kendini gösteren hakikat ışığının o pırıl pırıl yanışını...

Kelimelerin köklerine inmek demek, yarılan dil çatlağından içeriye bakmak, bakışı köklere, kökene değdirmeye çalışmak demekti.

Bir zamanlar, hakikati örten perdeyi ortadan kaldırmak, ve böylelikle insan bilincinin derinliklerine uzanmak, en azından bir zamanlar, ancak 'dil' ve 'söz' aracılığıyla mümkündü; 'lisan' ve 'kelâm' aracılığıyla...

Zâhir ile bâtının ortasında insan vardı.

Önce insan...

Bütün haşmetiyle ve bütün zavallığıyla insan!

* * *

Dün, Taraf gazetesinde Sevan Nişanyan'ın 'Paradise' başlıklı yazısına tesadüf ettim.

Hakikatle aramızdaki perdenin, onca çabalardan sonra incelir göründüğü anlarda bile birdenbire nasıl da kalınlaştığına değinmek için küçük bir fırsat olarak telakki ediyorum o masum yazıyı.

Dilin, muhatabına tam da gerçeği gösterecekken âniden bir oyun oynayıp gerçeği gizleyebileceğini iştikak oyunlarını tecrübe edenler bilir. Bu yüzden her defasında daha derine kazmak zorunluluğu vardır, hep daha derine...

Yarma teşebbüslerinin neticesinde elde edilecek yargılar, kocaman yarıklardan ziyade küçük çatlakların arasında da gizlenmiş olabilir.

Değil mi ya, hakikat sürprizden hoşlanır.

* * *

Nişanyan, Yunanca 'parádeisos' hakkında, Pers kralının etrafı duvarla çevrili cennet misali bahçeleriymiş diyor; Atina'lı tarihçi ve komutan Ksenofon'a dayanarak. Kelimenin Farsça aslını, 'paridaeza' olarak tahmin edenlere de işaret edip 'pari-'nin 'çepeçevre', 'daeza'nın da "duvar veya sur" anlamına geldiği gösteriyor. Sonra, MS 1. yüzyılda 'parádeisos'un İncil'de karşımıza çıktığını belirtiyor, Aramice gannetâ kelimesinin çevirisi olarak. Bu da "saklı bahçe" demekmiş, "etrafını duvarla çevirmek, tahkim etmek, saklamak" anlamına gelen g-n-n kökünden... [Burada hemen 'cennet' kelimesi hatırlanmalı.]

Kelimenin Yunanca'dan Latince'ye (Paradisus), oradan da modern Batı dillerine geçtiğini, hepsinin de 'cennet' anlamına geldiğini kaydettikten sonra, Yahudilikte bu kavramın bulunmadığını, ama Hz. İsa'nın sık sık bahsettiği, doğru yolu seçen müminlere tanrının vaadettiği mucizevî bahçe'nin işbu bahçe olduğunu söyleyen Nişanyan, biraz tereddüt içinde şöyle diyor

— "Benzer bir bahçe, daha ayrıntılı servislerle donatılmış olarak, İslami mitolojide de mevcuttur yanılmıyorsam."

Birdenbire "İslâmî mitoloji"ye geçtik, ne ilginç değil mi?

Oysa sözlüklerin dini olmaz, olsa olsa sınırları olur?

Neyse geçelim.

Son olarak, yazarın, dört yanı yüksek duvarla çevrili Ortaçağ usulü iç bahçelere paradise garden yahut jardin de paradis dendiği şeklindeki açıklamasını da zikredelim. ["cennet bahçeleri" yani.]

* * *

Özetlersek, Farsça Paridaezas kelimesi, önce Yunanca Parádeisos'a, sonra Latince Paradisus'a, oradan da Paradis/Paradise/Paradies hâlinde diğer Batı dillerine geçiyor.

Anlamı da 'bahçe' demek, etrafı surlarla veya duvarlarla çevrili bahçe... hatta Aramice kökenine binaen: saklı bahçe... gözlerden saklı bir tür iç bahçe... [Görmüş olanlara kadîm Şam evlerinin iç avlularını hatırlatırım, otantik yapısını koruyan bu iç avlular, hakikaten birer cennet bahçesi gibidir. Endülüs bahçeleri de aslında işbu Suriye bahçelerinin ardılıdır.]

* * *

Sözü daha uzatmadan sadede geleyim:

Nişanyan'ın kısa tedkikinin en büyük zaafı, kendisine Farsça, Yunanca, Latince silsilesini takibe izin vermesine, hatta Aramîce 'gannetâ' (cennet) köküne ulaşmasına yardımcı olmasına rağmen, elindeki kaynakların, Paridaezas'ın karşılığı olarak Kur'an'da geçen Arapça 'Firdevs' kelimesini görmekten kendisini mahrum etmiş olmasıdır.

Sayın Nişanyan "İslâmî mitolojiyi" (!) öğrenmeye vakit ayıramayabilir ama bari Arthur Jeffery'nin 1938'de basılan "The Foreign Vocabulary of The Qur'an" adlı kitabını el altında bulundursa! Tavsiye ederim, gerçekten istifadeye şâyândır.

İlgilisine büyük hatalar yaptırsa bile kesinlikle onu küçük hatalardan korur.

Lâtife yapmıyorum, küçük hatalar, ciddi araştırmacılar nezdinde, büyük hatalardan daha tehlikeli ve daha örseleyicidir.

NOT: 'Paridaezas' ve 'gannetâ' sözcüklerinin anlam-analizini derinleştirmek ve daha sahih sonuçlara ulaşabilmek için, Etymology'nin, hatta Lexicography'nin tarama teknikleri yeterli gelmez, tarihsel anlambilim'in ufkuna da dahil olmak gerekir; yani geleneğin "fıkh'ul-luga" şeklinde adlandırdığı bir dil felsefesinin ufkuna.

Keşke bu fıkaralığımıza rağmen Fârâbî'yle olsun yola düşebilecek bir coşku ve heyecanın adamları olabilseydik!

Ne ki "Keşke!" demek bize yasak!

Dücane Cündioğlu

Kopernik, devrimini bir Müslüman'dan mı çaldı? (Mustafa Armağan)

Bize sadece Osmanlı tarihi değil, Avrupa tarihi de tek yanlı öğretilmiştir. Kopernik'in gezegenler teorisini Şamlı bir İslam alimi olan İbnü'ş-Şâtır'dan alışı (veya çalışı) da Avrupa tarihinin meçhul kalmış yönlerindendir. (Bu konuyu ve diğerlerini merak edenler yakında Timaş'tan çıkacak olan "Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı" adlı kitabıma bakabilirler.)

20. yüzyılın en büyük bilim tarihçilerinden A. Koyre'nin, TÜBİTAK tarafından yayınlanan kitabında bize Kopernik hakkında hoş bir ipucu uzattığını görüyoruz. Okuyoruz:

"Kopernik, teorisine nasıl ulaştı? Bunu söylemek çok zor; çünkü bu konuda kendisinin bize söyledikleri onun astronomisine götürmüyor. Onun güneşe taptığına inanmamak için hiçbir neden yoktur sanırım; modern astronomiyi gerçekten başlatan büyük astronom Kepler, Kopernik'ten daha da fazla tapar güneşe." (Bilim Tarihi Yazıları)

Avrupa'nın ilk astronomları arasındaki "güneşe tapma" modası da ne ola? Hani modern bilim? Nerede bilimsellik?

Bırakın onları, koskoca Newton'un bile simya, kehanet, falcılık gibi bugün bilimden saymadığımız alanlarla ilgili yazdıkları, sayfa olarak fizik, optik vs. ile ilgili yazdıklarından fazladır.

Kopernik'in gezegenler teorisinin merkezine güneşi koymasının sebebi, eski Mısır kökenli gizli bilimlerin etkisiyle açıklanabilir. Ancak bu teoriye teknik olarak hangi yollardan ulaştığı henüz açıklanabilmiş değildir.

1950'li yıllarda Kopernik üzerine çalışan bilim tarihçisi Otto Neugebauer müthiş bir buluş yapmıştı. Şamlı astronom İbnü'ş-Şâtır'ın "Nihâye" adlı Arapça eserini, matematik profesörü Edward Kennedy'nin tavsiyesi üzerine dikkatle incelemiş ve tek kelime Arapça bilmemesine rağmen içerisindeki çizimlerin Kopernik'inkilere müthiş benzerliği karşısında şoke olmuştur. Yoksa Kopernik'in eseri orijinal değil miydi? Ve acaba nereden aldığını bilmediğimiz teorisinin kaynağı bulunmuş muydu?

Bilim tarihçisi George Saliba, bu buluşun, Avrupa biliminin kökenleri ile İslam bilimi arasında bir bağlantı noktası olabileceği görüşündedir. Dolayısıyla bir 'Avrupa mucizesi' yok, İslam bilim mirasından aktarmalar vardır. Vaktiyle Müslüman alimler de Yunanlılardan pek çok şey öğrenmişlerdi ama üstadlarından aldıklarını açıkça belirtiyorlardı. Oysa Kopernik bilgilerini nereden aldığını ısrarla gizlemişti.

Zamanla araştırmalar derinleşti ve görüldü ki, Kopernik aslında sadece İbnü'ş-Şâtır'dan değil, ondan 1,5 asır önce yaşamış Nasirüddin Tûsi'den de "Tusi çifte bağı" denilen teorem ve bunun çizimini aynen almış ama yine kaynak belirtmemişti.

Bunlara, 1973 yılında yeni bir kanıt eklendiğinde heyecan doruğa çıkmış gibiydi. Willy Hartner adlı bilim tarihçisi bir adım daha atmış ve Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir yazma eserde, Kopernik'in kopya çektiğinin en ciddi kanıtını yakalamıştı.

Buna göre Kopernik, kendisinden yaklaşık 300 yıl önce benzer bir kanıtlamaya giden Tusi'nin çizimindeki harfleri bile aynen kopya etmekten çekinmemişti. Tusi 'elif'i kullanıyor, Kopernik ise ona Latin alfabesinde A diyordu. Tusi 'be' derken Kopernik B yapıyordu onu. Aynı şekilde 'dal' harfi yerine D, 'ha' harfi yerine de H demişti. Fakat tek bir harf, orijinaldekinden değişikti: Tusi'nin 'ze' dediği yeri Kopernik F diye işaretlemişti. İşte bu tek harf değişikliği kafaları karıştırmış, ancak uzmanlar bunun, Arapça bilgisi kıt birinin bu metnin bir nüshasını Kopernik'e okurken 'ze'yi F diye okuduğu hükmüne varmışlardı. Çünkü Arapça el yazısında bu iki harf, yani 'ze' ile 'fe'nin yazılışları birbirine çok benzemektedir.

Böylece uzmanlar Kopernik'in, kaynak göstermeden Tusi ve İbnü'ş-Şâtır'ın çizim ve teoremlerini kitabına aktardığını tespit etmişlerdi. Ancak bir sorun kalmıştı geriye: Acaba Meraga astronomlarının eserlerindeki bu bilgiler veya eserler Kopernik'in eline hangi yolla ulaşmış olabilirdi?

Bu sorunun cevabı da çok geçmeden bulundu. Neugebauer, Vatikan Kütüphanesi'ne girdi ve oradaki Bizans kaynaklarını incelerken Gr. 211 kodlu bir Rumca yazma buldu. Eser Arapçadan Yunancaya çevrilmişti ve Yunanca bilen Kopernik zamanında, 1475'te kütüphaneye ulaşmış bulunuyordu. Ayrıca Kopernik'in kitabını yayınlamasından sadece 7 yıl önce Venedik'te Latince astronomi hakkında bir risale de basılmıştı. Eser, Tusi'nin modellerinden yararlanmaktaydı.

Bu iki eser de bulununca, tabii ki yüzde yüz değil ama Kopernik'in güneş kısmı hariç gezegenler teoremini İslam bilim adamlarından yararlanarak kurduğu, ancak kaynağını gizlediği anlaşılmıştı. Fakat Kopernik bu gizleme işini beceriksizce yapmış ve mızrağı çuvala sığdıramamıştı. Nitekim Noel Swerdlow adlı bilim tarihçisinin belirttiği gibi, Kopernik 1514'te yayınladığı ilk eserinde Merkür modelini incelemişti ama modelin ne kadar devrimci bir açıklama sunduğunun farkında değildi; ayrıca model ile Merkür'ün görünen hareketi arasındaki ilişkiden haberi yoktu. İşin garibi, modelini yanlış yorumluyordu. Swerdlow bu kanıtlardan hareketle "Kopernik, İbnü'ş-Şâtır'a ait olan bu modeli 'tam anlamadan' kopya etmişti." diyor.

Koyre'nin sorusuna dönecek olursak, gerçekten de Kopernik bu teoriye nasıl ulaştığını bilmiyor olabilir mi? Mısır kökenli Hermetizmden aldığı güneşin merkezde yer aldığı gezegen sistemini Arap bilim adamlarından aldığı matematiksel modelle tamamlamış bir Kopernik, Avrupa konusunda kös dinlemeye alışkın kulaklarımıza hâlâ bir şeyler söyler mi acaba?

Meraklısı için not: George Saliba'nın "İslam Bilimi ve Avrupa Rönesansı'nın Doğuşu" adlı kitabı tavsiye edilir (Butik Yayınlar, 2008)

Mustafa Armağan

Ruslar neden İslam’ı seçiyor? (Andrei Ignatiev)

İslam Rusya’da ve geleneksel olarak Hıristiyan kabul edilen diğer ülkelerde uzun zamandan beri dini liderlerin, gazetecilerin ve halkın dikkatini çekiyor. Rusya’da İslam genelde dine yeni girenlerden oluştuğundan İslam’ın ne kadarının yaşandığını kestirmek güç olsa da, İslam’ın bu ülkede artık bir fenomen olduğu gerçeği yadsınamaz. Henüz Rus Müslümanlarının arasından Rene Genon, Roger Garaudy ya da Claudio Muti gibi önemli isimler çıkmasa da yarın bunun olmayacağını kim söyleyebilir? Ayrıca Rus Müslümanları oldukça etkin sosyal ve siyasal duruşa sahip insanlar. Bugün Haziran 2004’te kurulmuş olan Rus Müslümanları Ulusal Konseyi kamuoyuna varlığını açıkça deklare etmiş bir organizasyon. Fakat şu ana kadar birçok iç sorunla karşılaşan bu organizasyon bize İslam dinine geçmenin söz konusu insanlar için – şiddetli polemikleri ve karşılıklı suçlamaları göz önüne alırsak - her zaman çok da uyumlu bir süreç olmadığını gösteriyor. Tabii bunda insanların İslam’a geçme nedenlerinin çok farklı olabilmesi ile birbirinden çok farklı insanların aynı dine geçmesinin de etkisi var. İşte bu yazının amacı da Rusların İslam’ı neden seçtiklerini incelemek.

Birinci grupta Müslüman birisiyle evlenen ve evliliğini dinle birleştiren insanlar var. Bu gruptakiler başka bir sebeple İslam’a giren insanlardan ayrı olarak değerlendirilmelidir çünkü bunlar genelde önce İslam’a geçip, sonra Müslümanlar arasından bir eş bulmaktadırlar. Bir kural olarak bu hem kadınlar hem de erkekler için geçerlidir. Örneğin, bu makalenin yazarı şuana kadar birçok Rus erkeğinin Müslüman bir aileden gelen kızlarla evlenmek için İslam inancını benimsediğine şahit olmuştur. Bunlar İslam dini hakkında çok az şey bilirler ve camide de evlenme merasiminden sonra pek görünmezler. Bu gerçeklik söz konusu erkeklerin İslam’ı resmi bir prosedürden başka bir şey olarak görmediğini ve ciddi bir ideolojik motivasyondan da beri olduklarını gösterir. Gerçi içlerinden bazıları çevrelerine uyum sağlayıp, eşleriyle beraber ibadet etmeye de başlayabiliyor. Ancak bilinmeli ki bu grupta yabancı erkeklerle – yani Müslümanlarla - evlenen ve kocalarının ülkelerinde yaşamaya başlayan Rus kadınları daha ağır basıyor. Bu kategorideki kadınlar İslamofobia’ya sahip kesimin nefret odağında bulunuyorlar.

İkinci gruptakiler ise Sufi Mistizmden etkilenenlerdir. Bu çok iyi bilinen batini görüş batıda genellikle Budizm ve Hinduizm olarak bilinir. Bu gruptakiler genellikle etnik Müslümanlarla iletişime geçmeyi ya da geleneksel İslami bir çevreyle irtibatlı olmayı pek önemsemezler ve kendi çevrelerinde takılmayı yeğlerler. Buna benzer olarak Rus Hare Krishna üyeleri de Hindularla irtibatlı olmakla ya da Hindistan’da yaşamakla pek ilgilenmezler ve sık kullandıkları ifadeler vardır ‘Ruhun milleti yoktur.’ ya da ‘Krishna aslında Rusya’da’ gibi. Bu satırların yazarı 2000 yılında İran asıllı Nimetullahi tarikatlarla iletişime geçme şansını yakalayabilmiş ama İran dışındaki vaazları sıkı takip eden birisidir.[1] Tanıştığım bir sofinin ismi Alex’di ve kendisi bir bilgisayar programcısıydı. Alex’in anlattığına göre tarikata katıldığında İslam’a gireceğine dair söz vermiş (ama söylediğine göre tarikata katılmak için illa da Müslüman olmaya gerek yokmuş, İslam’a daha sonra da geçilebilirmiş) fakat kendisi hala buna hazır değil ve yine söylediğine göre ‘ Sufizm İslam’dan daha da öte.’ Alex’e göre tarikatın Moskova şubesi Müslüman; ama doğulu insanlar değil.

Üçüncü grup ise İslam’ı tarihi, etnografik ve kültürel kodlarıyla birlikte bilinçli olarak kabul eden insanlardan oluşuyor. Birinci ve ikinci gruptakilerden çok daha ciddi olan bu gruptaki Müslümanlar İslami Doğu’nun ilgisini çok daha fazla çekiyor. Bunların bazısı dil öğrenerek etnokültürel çevrelerine uyum sağlamaya çalışırken, bazısı da yurt dışına gidip İslami eğitim merkezlerinde eğitim alıyor. Bu gruptakiler kendilerini İslam’ın her hangi bir yorumuyla – Sünni, Hanefi, Selefi ya da Şii gibi - sıkı sıkıya tanımlıyorlar. İşte Astrakhan’daki acemi müminlerin gazetesi ‘Today’den bir alıntı: ‘Astrakhan’daki Rusların arasında – ki bunların arasında da eski Ortodokslar var - İslam’a geçenlerin sayısının gittikçe artması gerçekten dikkate değer. Şeraite bağlı bir hayat tercih eden bu yeni Müslümanlar arasında oldukça eğitimli ve güçlü maneviyatları sayesinde çabuk öğrenen kişiler var. Ayrıca sağlam bir yönlendirmeden yoksun ve anlam arayışında olup anormal bir yaşam süren insanlar bu sosyal gruplara girme ihtiyacı hissediyorlar. (…) Bunların inancı çok daha duygusal, yüzeysel ve dinin bir kuralı gereği her hangi bir ulusal renkten yoksun. Karşılaştığımız Rus Müslümanlar oldukça dindar insanlar ve Allah’a kendilerine şeriatın yollarını açtığı için şükretmekten asla yorulmuyorlar ve hem bu dünya için hem de öbür dünya için dua edip duruyorlar.’ [2] Bu üçüncü grup ayrıca Hizbullah, Hamas ve Taliban gibi radikal İslami akım ve örgütlerin de ilgisini çekiyor. Müslüman olanların bazıları gençlik arasındaki radikalizminden uzaklaşırken, bazıları radikal kalmaya devam ediyor ve çevrelerinde İslam’ı anlatmaya – davet ya da tebliğ deniliyor buna – başlıyorlar. Bu fenomen Batı’da da bir akıma dönüştü ve örnek verecek olursak İngiltere’de İslam’a girenlerin bazıları Neo-Nazi. [3] Rusya’da ise eski NBP’den (Ulusal Bolşevik Partisi) bazı isimlerin - 2004 yazında İslam Kartı adlı kitabı yayınlanan Limonov ve ünlü Fatima - Tatiana Tarasova ile Ahmad Paul Zherebin da dahil - İslam’a geçmesiyle kızılca kıyamet kopmuştu. Bu isimlerden Tatiana Tarasova NBP’den ayırılırken, Paul Zherebin üyeliğini devam ettirmişti.

Aslında bu durum pek şaşırtıcı değil; zira Julius Evola, Friedrich Nietzsche, Ernst Yunger, Konstantin Leont'ev gibi sağ kanattan idoller İslam’a hep sempatiyle bakmışlardı. Guillaume Faya’nun ruhunda kendini bulan İslamofobia ise tarihsel olarak henüz yeni bir fenomen. [4]

Bununla birlikte bu genç insanlar geleneksel olarak Müslüman olan din kardeşleriyle karşılaştıklarında genellikle hayal kırıklığına uğruyorlar; çünkü din kardeşleri için şantiyede çalışmak ya da ticaret yapmak emperyalizme karşı mücadele etmekten daha önemli.

Son olarak dördüncü ve en ilgi çekici grup olarak, analoji yaparsak ‘zenci Müslümanlar’ı sayabiliriz. Bu grubun temsilcileri İslam’a - ya da Rus milliyetçiliğine – ve ırkçılığa bağlılar. Önceleri Slavların kutsal kitabı Velesova’yı temel aldıklarından Slavlar arasında popüler olan bu milliyetçilik, daha sonra terkedilmiş. Fakat İslam onlar için sadece ‘Rus ulusunun yeniden dirilişine giden bir yol’ ya da ‘Mazlumların tüm dünyada özgür olması için bir araç’ olmuş. Yine bu kesim İslam’ın spesifik etnografik ve kültürel belirtilerini pek ilgi çekici bulmuyor. Örneğin bir Rus Müslüman olan Fatima-Anastasia Ezhova ‘bir Ortadoğu şehrinin gölgeli ve dar sokaklarının’, ‘gürültülü kara gözlü çocuklarla çevrili peçeli Arap kadınlarının’, ‘çizgili cübbe giyen yaşlı bir adamın’, ‘yavaşça demlenen çayın’, ‘müezzinlerin çinili minarelerinin’ ve ‘Şeriat’ın idam sahneleri ile dolu bir şehirde eşekle gezmenin’ İslam’la eşleştirilmesinden pek memnuniyet duymaz. Etnik Müslümanlar ‘Beyaz Müslümanları’ - özellikle de Rusya’ya yeni gelmiş olanları – sık sık gizlenemeyen bir üstten bakma ve düşmanlık ile karşılıyorlar. Örneğin Kondopoga’daki o kötü olaylardan sonra Müftü Aşirov görevden alınmak zorunda kalmıştı. Ayrıca bu senenin başında da Paul-Ahmad Zherebin blog sitesinde yayınladığı makalede tüm ‘okuma – yazma bilmeyen Asyalıların’ (kendi deyimiyle) Rusya’dan sınır dışı edilmesini talep etmişti. Diğer tanınan Rus Müslümanlar da Zherebin’i ve Fatima-Anastasia Ezhova’yı desteklemişti. Bu durum elbette ki bir tepkiydi ve Müslüman olmayan Rus milliyetçilerinden de destek görmüştü. Bu yüzden etnik Rus milliyetçiliğinin iyi bilinen teorisyenlerinden Aleksandr Sevastyanov Rus Müslümanlarının çıkardığı ‘ulusal gazete’ye editörlük yapıyor ve ‘onlara doğru bakış açısı’ sunuyor. Sam A. Sevastyanov ise - her ne kadar kendisi Rusya’ya yapılan Müslüman göçüne karşı olsa da - yazdığı bir yazıda sağlıklı bir Müslüman ahlakının modern Avrupalılarınkine nazaran çok daha üstün olduğunu belirtmişti. Fakat gözlemcilerin birçoğuna göre ‘Beyaz Müslümanlar’ arasında söz konusu ahlakla karşılaşmak oldukça şaşırtıcı sayılıyor. Örneğin Valentin Prusya lideri, Harun el-Rusi’yi İslamo-Faşist olarak nitelemişti. Bir zamanlar aynı inançlara sahip olan Haydar Cemal ise Rus Müslümanlarının neden bireysel organizasyonlar kurduğunu bile sorgulamıştı. Harun el-Rusi ise artık borç içinde ve H.Cemal onu vaazlarında kalıtsal Şiiliği İslami Troçkizm ve egzistansiyalizm ile karıştırıp Kafkas ırkçılığı yapmakla itham ediyor. Kısacası Müslüman mahallesindeki ideolojik çatışmalar prensip itibariyle ‘hastalıklar’ olarak algılanıyor.

Tüm bunlar benim fikrime göre Rusya’da İslam’a geçenlerin oluşturduğu temel kategoriler. Helen ve Roman Chudinova Silantyeva gibi bazı insanlar ise beni kızgınlık doğuracak konular işlemekle itham ediyor olabilir. Fakat Ortodoks Araplar ya da Japonlar varsa, neden Rus Müslümanlar olmasın ki? Öyle görünüyor ki ‘Rus İslamı’ fenomeni çok su kaldırak, özellikle de dün imkansız görünenin bugün sıradanlaştığı şu küresel değişim çağında… Asya’daki birçok ülkenin hızlı kalkınmasıyla ve göç oranındaki hızlı artışla bağlantılı olan modern dünyadaki gelişmelerin Rusya’nın doğusundaki yaşamda da önemli gelişmelere neden olduğu artık bariz…




Dipnotlar:

1. http://ru.wikipedia.org/wiki/Ниматуллахи [3] http://ru.wikipedia.org/wiki/Nimatullahi
2. цит. [4] op. по Ислам в современной России. on Islam in contemporary Russia. Энциклопедия. Encyclopedia. - М.: Алгоритм, 2008. - Moscow: Algorithm, 2008.
3. http://www.islam.ru/pressclub/tema/british_ultra
4. http://www.nb-info.ru/revolt/bushe1.htm

Andrei Ignatiev

Michael Jackson'ın topraksız krallığı (Nihal Bengisu Karaca)

Bu Regaip Kandili'nde Michael Jackson'ı kaybettik. Yok lafı, acaba gerçekten Müslüman olmuş muyduya getirmeyeceğim. Biliyorsunuz tam da pedofili ile suçlandığı ve davalarının görüldüğü zamanlarda çıktı o "MJ Müslüman oldu" şayiası. O vakitler "lütfen sapıklar dinimize girmesin" tadında bir işkillenmeye garkolmuş, yazıya da dökmüştüm bunu. MJ'nin Müslüman olmuş olması fikri bugün bile bana hoş görünmüyor.

Bugün bile diyorum, çünkü ölümünü duyduğum anda şöyle bir sızı gelip geçti. Tüm o insanüstü varlık olma çabalarına rağmen, MJ bile öldü, iyi mi?

O bir yana, çocukluğuma uzanan uçurtmanın ipi kesilmiş gibi. Liseliliğimin video kayıtları silinmiş, bir fotoğraf albümü kaybolmuş sanki.

80'Ii yıllarda ebeveynlerimiz ve öğretmenlerimiz en çok Michael Jackson'dan kıllanırdı. "Kökler" dizisi sayesinde evlad-ü iyal'dan saydıkları "zenci kardeşlerimiz" duygusallığı sıra MJ'ye geldiğinde işe yaramazdı. Bunun en temel nedeni herhalde estetik ameliyatlarla giderek cinsiyetsizleşmesi ve fakat danslarında durmaksızın malum bölgesine el atmasının yarattığı şok hissiydi. "Adam emin değil, haliyle yokluyor, naapsın" gibi pişkinlikler de icat olmamıştı henüz, Michael Jackson yüzünden ele güne mahcup olurduk.

Lakin abesle iştigale indirgeyip paketleyerek çöpe atamazdık ki onu; bir dolu meziyeti vardı: Moonvvalk'ı icad etmişti bir kere. Billie Jean'in büyüsüne kapılmamış olana, neşeden ve ritim duygusundan nasibini almamış bir zavallı olarak bakmak mümkündür gibi gelir bana hâlâ; hakeza Thriller ölüler dünyasının çekiciliğine, çürümüşlüğün estetiğine dair bir dizi şey söyler, hortlakların dansı Moonvvalk'tan çok daha eşsizdi.

Fizik kurallarına, toplumsal cinsiyet ve rol modellerine meydan okurken bir ergenin en çok ihtiyaç duyduğu şeye vurgu yapıyordu: Güç ve başkaları üzerinde bir etki bırakabilme ihtiyacı.

Kırmızı ruj sürebiliyor ve hâlâ "sert" yapan bıçkın bir mahalle delikanlısı efekti yaratabiliyordu (bkz. The VVay You Make Me Feel You Rock klipleri) Bir başkasında spastik hareketler gibi durabilecek figürlerle hikaye anlatabiliyordu. Enerjik, asabi ve boşluğa yer bırakmayan tereddütsüz bir dansı vardı.

Kısa paçalı pantolon, beyaz çorap ve bele bağlanmış saçma bir kuşak üçlüsünü dünyanın en karizmatik kostümü haline getirebiliyor, kadınlık erkeklik arasındaki en avantajsız alanlarda geçişken bir alan oluşturuyordu. Hem av hem avcıydı, hem yetişkin hem çocuk hem "normal insan" olmaktan başka hemen her şeye, bir diktatöre, bir lidere hatta bir zombiye özenmenin aşırı hallerini imtiyaza dönüştüren bir star.

TOPLU HİPNOZ

"Smooth Criminal"in klibi Jackson'ın kısa bir özeti gibidir. Tıpkı Thriller'de olduğu gibi birkaçbölümden oluşan klip, geçmiş yıllara yapılan melodik ve görsel göndermelerle açılır, Jackson bir gece kulübüne girer ve kalabalığı kısa sürede hipnotize eder. Şarkı eşliğinde danslarıyla ona eşlik eden, hem de her zaman olduğu gibi onun "lider" yanının altını çizen kalabalık klibin finaline doğru bir "katharsis" anı yaşar; zaman yavaşlar, müzik durur, iki büklüm kalabalıktan zikir ayinlerinin en doruk noktasında vuku bulan türde kesik çığlıklar yükselir; kalabalığın ortasında yarı tanrısal bir edayla ayakta duran MJ, tuhaf el ve baş trükleriyle tebaasının nedametini ve bey'atını kabul eder, onaylar. "Modern olalım, ama bir şeye de tapalım" arzusu hakkıyla tatmin edilirken, tüm bunlar, topluluğu kırık bir pencereden izleyen iki çocuğun gözlerinden aklanır, (masumiyet meşruiyet kazandırır) ve bina silahlı timlerce sarılır, kalabalık başka bir otoritenin nüfuz alanına iltica etmiştir çünkü.

Klipleri bir topluluğa tesir etme, hipnoz, kaos ve itaat temalarının erotik bir sarmal içinde örgütlenmesinden ibaret gibidir. Hemen her zaman akıl almaz bir uyum içinde en zor figürleri aynı estetik bütünlük-birlik içinde sergileyen ve çeteyi, orduyu, bir inanmış topluluğu temsil eden o kalabalığın her zaman MJ'nin arkasında saf tutuyor olması tek bir şeyi ima eder: MJ'nin topraksız krallığını. Bu durum, Michael Jackson History DVD'sinin girişinde, "Rus ordusunu arkasına almış Michael Jackson" görüntüsünde artık şahikaya varır. Yok, bir Amerikan çıkartması filan da değildir bu, heykeli dikilen Michael'dır. Düpedüz Michael'ın, bizzat şahsının emperyalizmidir söz konusu olan. "Beyaz olma isteği" Amerika'daki beyazları da, siyahlan da sinir ettiğinden, Amerika o kadar da çok sevmemiştir Michael'ı. Dünyanın "Beyaz olmak isteyen" diğer yarısı daha çok sevmiştir onu, en azından bu "beyaz olma" arzusunda büyük ve anlaşılamaz bir tuhaflık görmemişlerdir.

Hızlı değişti, hızlı demode oldu. Zamanın önüne geçerek, zamanla yürümenin avantajlarını ıskaladı. Çılgınlıkta asın giderek sıradanlısa vardı.

80'lere ve 90'lara hakkıyla damgasını vuran MJ'nin derisi de müziği de 2000'lere geldiğinde iflas bayrağını çekmişti. Diana Ross'a âşık olduğu ve ona benzemeye çalıştığı, bütün ameliyatların nedeninin bu olduğu söylenir. Delice, ama romantik olmadığı söylenebilir mi? Özendiği vücuda benzeme, benzediği vücuda özenme. Bir türlü yetişkin olamayan adamın çocuk sevgisini yozlaştıran ve pedofilinin sularına sürükleyen şey de belki bu paradokstu.
Bu tarafta beraat etti, çünkü bu tarafı toptan hipnotize etti. Ama öte tarafta böyle bir şansı olduğunu sanmıyorum, zebani dediğin sonuçta, her türden artizliğe bağışıklık kazanmış bir görevli..

Dolayısıyla Allah yardım etsin diyorum.

Nihal Bengisu Karaca

27 Haziran 2009 Cumartesi

Rahmetli M.Jackson abi! (Cüneyt Özdemir)

Arka cebimizde gizli bir parti beyannamesi gibi beyaz bir eldiven taşıyorduk. Keçiören gibi kenar bir semtin, Tepebaşı gibi hayli unutulmuş bir mahallesinin tepesinde kurlumuş parkta akşam üstleri çocuklar çekildikten sonra buluşup kliplerde gördüğmğüz pilli teypleri kuruyor ve ‘break dance’ yapmaya çabalıyorduk.

Uğur abi vardı.

O ve ben bıçkın ‘break-danceçılardık’. Biz birbirimize habire el ele tutuşup elektrik alıp verdikçe mahalleli etrafımıza doluşup kimi açıktan kahkahalarla gülüyor, kibar bir kısmı ise sonradan dalga geçme garantisi ile bizi seyrediyordu. Bizim ise hevesimizi söndürmeye hiçbiri yetmiyordu.

En favori hareketimiz ‘moon walk’ yani şu meşhur ‘ay yürüyüşüydü’. Hatırlar mısınız tek kanallı TRT zamanlarından Sezen Cumhur Önal’ın çikolata renkli Natkingcole ile beraber anons ettiği meşhuuuur Micheal Jackson yürüyüşünü. Hani şu öne doğru yürür gibi yapıp da kayar gibi geri geri gidilen dans ile yürüme karışımı tuhaf şeyi!

Televizyonda şahane oluyordu da Çaldağ sokaktaki parkın pürüzlü taşlarında bu işi becermek aydakinden bile daha zordu. Hele figür icabı sırt üstü dönmeye kalkmak sırtımızda yaraların oluşması demekti ki ne gam!. Olsundu... Biz yine de haftada bir televizyonda gördüğümüz figürleri kendi çapımızda Türkleştiriyor ve Micheal Jackson’ı taklit ediyorduk.

Komando berelerinin henüz militarize olmadığı yıllarda zaman zaman başmıza bereleri geçirip kafamızın üzerinde döndüğümüz bile oluyordu. Yanlış duymadınız bu saygın haberci bir zamanlar break dance’da o kadar ustalaşmıştı ki başının üzerinde bile fır fır dönebiliyordu!

Allahın sevgili kuluymuşuz ki o özenti yıllarımızı boynumuzun kırılmadan atlatabildik.

Bizim varoş sayılabilecek mahallemizin biricik yıldızıydı Micheal Jackson. En azından biz henüz Alphaville ya da Queen hayranlığına transfer olmadan önce hayallerimizin elinden tutmuş ve bize bambaşka hayal dünyalarının kapılarını aralayacak elektrik dalgasını vermişti. Ne dediğini anlamadığımız şarkı sözlerini ezber tutuyor ve ha babam de babam birbirimize elektrik dalgaları alıp veriyorduk.

Micheal Jackson bizim gibi milyonlarca çocuğun da ilham perisi, süper star abisiydi. Sadece şarkı söylüyor ve dans ediyordu ama o bile bize bambaşka hayatların dünyaların ve elbette heveslerin kapısını aralamamız için ilham veriyordu. Üstelik döneminin trend setterlarının da ağa babasıydı. Gerçi ben beyaz çorap giymekten son anda yırtmıştım ama breakdanccı Uğur abim ne yazık ki o illete de kurban gitmişti.

Yıllar içinde o nasıl kendi ten renginden ayrı düştüyse biz de onun dünyasından ve tuhaflıklarından uzaklaştık. Eğer bu dünyada ‘star kurban’ diye kavram varsa tam karşılığı o olmalı.

Star doğup star öldü.

Çocuk tacizciliği, manyak dizneylandı, tuhaf kıyafetleri,bitmeyen estetik ameliyatları ve unutulmaz dans figürleri ile hayat mı onunla dalgasını geçti o mu hayatla anlayamadık gitti! Yine de tüm bu tuhaf hareketleri bizim gülümseyerek baktığımız 80’li yıllarımızın heykeli, gönüllerimize dikilmiş imgesiydi.

O’nunla birlikte 80’ler de bir kez daha içimizde öldü gitti.

Dilini, dinini, coğrafyasını bilmediği binlerce çocuğu jan janlı, pırıltılı jaketiyle ilham verdiği için ne kadar teşekkür etsek az şimdi.

Çok iyi abimizdin sen Micheal Jackson abi!

Nur içinde yat şimdi.

Cüneyt Özdemir

Âraftaki masal kahramanı! (Yelda Eroğlu)

Michael Jackson öldüğünde 51 yaşındaymış. Oysa insan onun dünyalı olmayan bir yaşta donup kaldığını sanıyor şuursuzca. Artık çocuk olmayan ama yetişkin de olamayan bir araf yaşta. Masal dünyasında yaşasaydık, şahane Peter Pan olurdu.

"Büyümek istemiyorum" der çocuk kalırdı; "Siyah olmak istemiyorum" der beyaz, "Bu burundan nefret ediyorum" dediğinde hop, yeni bir burun!... Ebediyen çocuk diğerleriyle beraber bir yataklarda yatıp neşeyle sürdürebilirdi sonsuz ömrünü. Ama buralarda yaşadığı için kompleksli bir siyah, estetik ucubesi, en nihayet de çocuk tacizcisi olarak damgalandı.

Jackson'ın hayatı, ismiyle özdeşleşen dansı moonwalk, ay yürüyüşü gibiydi; biz sıradan ölümlüler onun ileri doğru adım attığını sanırken o aslında geri, habire geri yürüyordu. Fabrika işçisi olan babası, diğer kardeşleriyle beraber beş yaşındaki Michael'ı da sürmüştü sahnelere. Çocuklar iyi para kazanıyordu. Konser veriyor, plak dolduruyor, barlarda yetişkinleri eğlendiriyor, yetişkin anne-babalarına para kazandırıyorlardı. Baba Jackson, ütü kordonuyla, kemeriyle dövüyordu onları çocukça davrandıklarında. Michael, babasını gördüğünde korkudan kusmaya başlıyor; korumaların kolları arasında bayılıyordu. Gizli, sınırları müphem olması gereken çocukluk evresi birtakım banknot hesaplarının içinde ve milyonların gözü önünde geçmişken... Önce boş oyunlar oynayan bir çocuk, sonra para kazanan bir yetişkin olması gerekirken; önce para kazanan bir çocuk, sonra boş oyunlar oynamak isteyen bir yetişkine dönüştüyse suç onun muydu? Madem sahnede yerçekimine ve mecburi ileri yürümeye meydan okuyabiliyordu; neden gerçek yaşamda da yapamasındı?

2.700 dönümlük bir araziye kurulu dev bir çiftlik satın aldı. Masal aparatları ve oyuncaklarla donattı orayı. Bir sürü de çocuğu toplayıp çevresine, Neverland tabelasını astı. Ebedi çocukluğun mekanı! Bu çakma Neverland, çocuk tacizi suçlamalarıyla patladı. Jackson kendini savunurken bile suçlamayı anlamakta güçlük çekiyordu. Oyun arkadaşlarıyla yatağını paylaşmasında kötü olan ne vardı?

Olamayan Peter Pan, üç de Wendy soktu hayatına. Masalda bile bu ilişki yürümemişken; Jackson'ınkiler de kısacık zamanlarda dikiş attı. Baba olmayı denedi. Öz çocuklarından birini severken pencereden sallandırması olay oldu. Oyun arkadaşlığından çıkıp babalığı beceremedi. Kendi çocukluğunun odasına kilitli kalmışken... Kapıdaki küçük gözden, her şey oyun arkadaşı gibi görünüyordu.

Nasıl bir yetişkin olmayı reddedişi Peter Pan'ın kan can bulmuş hali olduysa gerçek dünyada; cilt renginin siyahlıktan beyazlığa dönüşü de ırksal ezilmenin simgesi oldu. Jackson, bu değişimi nadir görülen bir hastalığa bağlıyordu. Cildinde beyaz noktalar belirmeye başlamış; başa çıkmayınca çareyi kalan kısmı da beyazlatmakta bulmuştu. Ne var ki siyah ırka atfedilen burun biçimini de değiştirmesi bu iddiasını iyice inanılmaz kıldı. Bir siyahın beyaza dönüşmesi, ırksal referanslar adına öyle uç bir canlandırmaydı ki, türlü efsaneyi peşi sıra sürükledi. Oksijen çadırında uyuduğu, ölümsüzlük veren birtakım bitkiler satın aldığı, havaalanında burnunun yere düştüğü ve korumalar tarafından toplandığı iddia ediliyordu. Yaptığı hiçbir davranış insani zaaflar ve niyetlerle adlandırılamayacak kadar uç olduğundan, Jackson, bir insan olmaktan çıkıp grotesk bir figüre dönüştü.

Oysa ölüm, onu yeniden insanlaştırdı sanki. Çevresine topladığı çocuklara verdiği iddia edilen zararlar, kendi çocukluğunda maruz kaldığı ağır suistimal, çocukluğunu geri almak için verdiği nafile ve acıklı çaba... Ömrünün son zamanlarında yalnızlıktan yakındığını söylüyor arkadaşları... Yetişkinliğinde her ne yapmış olursa olsun; ölümden sonra, hep arzuladığı o mutlak çocukluğa nihayet dönmüş olmasını dilemeden edemiyor insan. Bu sefer ütü kordonları, kemerler ve yük hayvanı gibi çalışmalar olmaksızın...

Yelda Eroğlu

25 Haziran 2009 Perşembe

Uyanık olan, bisiklet fabrikası kursun (Mehmet Şeker)

Dokuz yıl önce 28 Haziran'da kaybettiğimiz büyük müzik adamı Cinuçen Tanrıkorur'u anma programına gidecektik...

Kesinlikle bir deha olan rahmetli Cinuçen Bey, tanıdığım en titiz insandı. Ondan daha disiplinli birini görmedim.

Son derece çalışkan ve örneğine az rastlanır ölçüde velut bir sanatkârdı.

Karşılaştığı herkeste hürmet uyandıran bir beyefendi...

***

Altunizade'deki programa yetişmek için, gazeteden erken ayrıldım.

Evde kılık kıyafet devrimi yapmadan önce, çabucak tıraş oldum, alelacele bir duş eyledim.

Yola çıktığımızda üç saatten fazla vaktimiz vardı.

Acaba hangi köprüden gitmeli düşüncesi, İstanbul'da yaşayanlar için her zaman geçerlidir.

Altunizade, Boğaziçi'nin hemen çıkışında olmasına rağmen, bazen ikinci köprüden gitmek daha çabuk olabilir.

***

Ancak insanın gaflete ne zaman düşeceği de hiç belli olmuyor.

“Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nde bakım dolayısıyla iki şeridin kapanacağı” haberini dikkate almamak, daha doğrusu büyük bir tıkanıklığa yol açacağını düşünememek, gaflet değilse nedir?

Önce birine yönel, yoğunluğu görünce diğerini dene...

Acaba hangi köprüden gitsek sorusu öyle zamanda ne kadar anlamsızlaşıyor.

Bu hızla gidersek, birinciden veya ikinciden değil, ancak üçüncü köprüden gidebiliriz.

Biz Boğaz'a yaklaşana kadar üçüncü köprü inşaatı biter de trafiğe açılır.

***

O halde feribotla geçelim... Vur sahil yoluna! Vurabilirsen tabii...

Yenikapı'ya varana kadar bir saatten fazla zamanı tükettik.

Adım adım ilerliyoruz diyeceğim ama hızımız o kadar bile değil.

Yan taraftan yürüyenler bizden hızlı.

Santim hesabıyla ilerleyerek bir saat daha harcadık.

***

Güya önce Çengelköy'e geçip oradan iki arkadaşla buluşacak, onlarla beraber gidecektik programa. Evdeki hesap yola uymadı. Feribota yaklaşamadık bile.

Tekirdağ, Çanakkale ve Bursa üzerinden Marmara'yı dolaşarak gitmek belki daha mantıklı...

Fakat o yönde de İzmit'ten sonrasında trafik tıkanmış olmalı.

Netice fark etmeyecek... Bir yolunu bulup döndük mecburen.

Arkadaşlara telefon ettik, artık ne zaman kısmetse o zaman görüşürüz deyip eve döndük.

O kadar zaman içinde batıya doğru ilerleseydik, çoktan Edirne'yi geçmiş olurduk.

***

Anlaşılan gaflette olan yalnızca ben değilmişim.

Şehrin yöneticileri de iki şeritten ne olacak canım demişler.

Kapanan iki şeride karşılık iki ilave feribot getirmeyi yeterli görmüşler.

Demek ki yetmiyormuş. Bu ortaya çıktı.

Yenikapı ve Bakırköy'den de karşıya feribot konulması gerekmekteymiş. Ve köprüdeki bakım bittikten sonra da o hatların devam etmesi... Bendenizin vardığı sonuç budur.

***

Eve dönerken Cinuçen Bey'in eserlerini dinledik. “Günaydınım, nar çiçeğim, sevgilim...”

Ne güzel eser... Güfte Feyzi Halıcı'ya ait.

“Şavkıması, sana doğru yolların / Sana doğru, denizlerin çağrısı...”

Evet, öyle ama o yollarda ilerliyemiyoruz işte!

Mehmet Şeker

Başörtüsü Belçika Parlamentosu'nda (Fehmi Koru)

Kendi dar ve bağnaz zihniyetlerini Avrupa'ya kadar taşıyan televizyon kanalları ve gazeteler boşuna çabaladılar; Mahinur Özdemir milletvekili olarak seçildiği Belçika Parlamentosu'nda yeminini etti, görevine başladı. Artık Avrupa'da hiç değilse bir ülkede başörtülü bir milletvekili var...

Elbette bunda şaşılası bir yön yok. Parlamentolar toplumların aynasıdır; Belçika'da hesaba katılacak sayıda Türk yaşadığı için partiler epeydir Türk asıllı aday gösteriyor. Emir Kır Belçika hükümetine girip 'devlet bakanı' unvanını taşımaya başlayalı hayli zaman oldu. Belçika Parlamentosu'nda son seçimden sonra Türk asıllı altı milletvekili görev yapacak.

Mahinur Özdemir'in bizdeki bazılarını hop oturup hop kaldıran özelliği, tahmin edebileceğiniz gibi, 'başörtüsü'... Belçika'nın göçmen-düşmanı 'ırkçı' partisi seçim kampanyasında onun bu özelliğini kendisini aday gösteren Hıristiyan Demokrat Parti aleyhine kullanmaya kalksa da başarılı olamadı. Tıpkı, o 'ırkçı' partiyle birlikte Parlamento'da 'kriz' çıkmasını bekleyen bizdeki bazıları gibi...

Parlamentolar, Meclisler, tanımı gereği, kendilerini oluşturan toplumun mümkün olduğunca bütün kesitlerini içinde barındırır. O sayede kadınlar da milletvekili olabiliyor bugün, 'kimlik' siyaseti güden partiler o sayede temsil hakkı elde edebiliyor. Bir kadının 'başörtülü' olduğu için içinden çıktığı kesimi temsil edemeyeceği safsatası -bazı zihinler dar ve bağnaz olduğu için- bir tek bizde işleyebilir. Yarın öbür gün Avrupa'nın diğer ülkelerinde de, o ülkedeki Müslüman topluluğunu temsil eden kadınlar -bu arada başörtülü olanlar da- parlamentolara seçilecekler...

Türkiye bu alanda öncülüğü alabilecek ve demokrasisinin biraz daha olgunlaştığı mesajını daha açık verebilecek fırsatı 1999 seçiminde yakalamıştı. Merve Kavakçı'ya başörtüsüyle girdiği TBMM'de yemin etme imkânı verilseydi, o yol ilk bizde açılmış olacaktı. Türkiye'de toplumun yarısını teşkil eden kadınların herhalde yarıdan fazlası başörtülü; bu demektir ki, nüfusun en az yüzde 25'i bugün TBMM'de tam temsil edilemiyor.

Merve Kavakçı'nın milletvekili olarak Meclis'e girdiği ilk gün yaşananlar neredeyse herkes tarafından biliniyor da, o noktaya nasıl gelindiği hâlâ sır perdesi ardında gizli. O gün oturumu yöneten en yaşlı üye (Ali Rıza Septioğlu) ve itiraz etmesi beklenebilecek DSP yönetimi ile 'anlaşıldığı' kulaklara gelmiş, ancak DSP lideri Bülent Ecevit'in hırçın konuşması her türlü 'uzlaşma'ya kapıları kapatmıştı. O seçimde CHP baraja takıldığı için 'sorun' teşkil etmiyordu.

Şu yakınlarda DSP Genel Başkanlığı'na seçilen Masum Türker'in Sabah'tan Sevilay Yükselir'e açıklamaları duyumların doğruluğuna ışık tutuyor: “Grup toplantısında tartışmıştık. Boşluk vardı ve zaten seçilmişti. Kabullenmiştik. Anlaşma yapmıştık. Taraflardan biri Hüsamettin Özkan'dı. Karşı tarafta ise Abdullah Gül ve Salih Kapusuz vardı. Anlaşmaya göre, sadece masaların üzerine vuracaktık. Aslında Rahmetli Ecevit, Kavakçı'nın Meclis'e girmiş olmasına değil, alkışlarla milleti tahrik amaçlı gelmesi üzerine tavır almıştı. 'Burası devlete meydan okunacak yer değil' demişti. Ama onlar anlaşmaya uymadılar ve akşam yemeğinden sonra alkışlarla getirdiler. Bu, tahrik unsuru olarak görüldü.”

Ne büyük hata. Keşke anlaşmaya uyulsaymış da, ülke yakaladığı fırsatı zamanında kullanabilseymiş...

Yeni bir döneme girdi dünyamız ve bu dönemde öncesinden farklı bakışlar ve değerler egemen olacağa benziyor. Belçika'da açılan kapı diğer Avrupa ülkeleri tarafından da izlenirse, Avrupa Birliği (AB) üyesi olma yolundaki Türkiye de aynı fırsatı yeniden yakalayabilir.

Demokrasimizin olgun hale geldiğinden o zaman söz edebileceğiz.

Fehmi Koru

Kızacağına, aynaya bak! (Ahmet Kekeç)

Diyeceksiniz ki, 'Senin başka işin yok mu arkadaş? Saplantılı mısın, takıntılı mısın, manyak mısın?'

Hiçbiri değilim.

Hep aynı kişiler üzerinden gitmek, yazarken belli başlı isimler etrafında dolanmak 'kabul edilebilir' bir yazarlık tutumu değil. Farkındayım.

Racona da uygun değil.

Hani, 'Büyük insanlar fikirlerle, küçük insanlar kişilerle uğraşırlar'dı ya...

Fakat, o 'belli başlı isimler' de boş durmuyor ki birader.

Bunları görmemek, yazdıklarına tanık olmamak, önermelerini ciddiye almamak için sağlam bir sinir, geniş bir mide, arsız bir muhakeme gerekiyor ki, o da bende mevcut değil.

Sanki Allah onları, sırf 'konu' olsunlar, yazılara 'malzeme' teşkil etsinler diye yaratmış.

Böylece, 'medya'nın bir kesimiyle ilgili yazacağım anlaşılmıştır... Hem, 'Bugün gazetecilere çakmamış, hayret' diyen 'gazeteciler.com'daki arkadaşların da gönlü hoş olsun. Bize de iyi kötü çorba parası çıksın.

Konu ne?

Genel yayın yönetmenimiz Mustafa Karaalioğlu, önceki gün bir yazı yazdı ve kamuoyu tarafından 'AK Parti'yi ve Fethullah Gülen'i bitirme planı' olarak bilinen Dursun Çiçek imzalı 'malum belge'nin yürürlükte olduğunu iddia etti. İddiasına kanıt olarak da, bazı büyük gazetelerin haber ve yorumlarını gösterdi.

Ses gelmez olur mu?

Ses, muhtemelen 'Birileri böyle şeyler yazsa da, kafa çıkarıp dalgamı geçsem' düşüncesiyle apartta bekleyen Hürriyet yönetmeni Ertuğrul Özkök'ten geldi.

Hakikaten de dalga geçiyordu.

Daha doğrusu, dalga geçtiğini sanıyordu.

Bana sorarsanız, kötü bir yazıydı.

Niyet zaten kötüydü.

Kötü niyetli bir yazarın 'köskötü' yazısından ne çıkacaktı ki, yaptığı ironilerin değeri ne olsun.

Mesela, 'Demek ki, Hürriyet içindeki bir 'Derin Hürriyet' bana bile çaktırmadan, bu planın 'medya ayağını' hayata geçirmiş' benzeri ifadeler, güya 'tersten çakma' girişimleri, esprili benzetmeler...

İstediğinde, ne kadar da komik olabiliyor, görüyorsunuz değil mi?

Ben de kendisine, 'esprili yazısı'ndan hareketle, bazı ciddi sorular yöneltmek istiyorum.

İster gülsün, ister okuduktan sonra minder yapsın.

İsterse kızsın...

Madem gazete olarak Dursun Çiçek gibilerin 'eylem planları'na kapalıydınız da, tarihinizdeki 'andıç ayıpları' ve manşete çektiğiniz karargah çıktıları ne oluyordu?

Madem belli merkezler tarafından güdülmüyordunuz, sırf gazetecilik refleksiyle hareket ediyordunuz da, karargah taleplerine cevap veren bunca başlık, bunca asparagas, bunca 'öne sürdü' haberi ne oluyordu?

Uzaklara gitmeye gerek yok.

Son bir yıllık yayınınız, esasında ne tür bir amaca istinat ettiğinizi ortaya koymaya yetiyor da artıyor bile.

Bütün enerjinizi, 'Ergenekon iddianamesi'ni sulandırmaya harcadınız.

Başardınız da...

Ergenekon diye bir örgüt yokmuş gibi... O cinayetler işlenmemiş gibi... Yeraltından silahlar ve mühimmat çıkarılmamış gibi... Darbe planları yapılmamış gibi... Darbe günlükleri ele geçirilmemiş gibi...

İki gün öncesine kadar da, malum belgenin sahte olduğunu, Dursun Çiçek adına 'imza sahtekarlığı' yapıldığını kanıtlamaya uğraşıyordunuz.

Karaalioğlu az bile söylemiş...

Bu bile, malum planın yürürlükte olduğunu, bazı gazetelerin 'icracı' rolü üstlendiğini gösteriyor.

Ahmet Kekeç

CHP, tarihî bir fırsat sunuyor (Mümtaz'Er Türköne)

Baykal'ın gösterdiği kapıdan hep birlikte girelim. Hiç tereddüt etmeden ve vakit geçirmeden. Bu tarihî fırsatı kaçırmayalım. Bugün karşımıza çıkan darbe hesaplarının da içinde yer aldığı kirli bir tarihin kapısı bu. Önünde CHP'nin durduğu ve açılmasını engellediği için bu kapı hep kapalı kaldı. Şimdi Baykal, kapının önünden çekiliyor ve eliyle tokmağı tutuyor. Sonra bize dönüp "hazırsanız açalım" diyor.

CHP lideri açık çek veriyor: AK Parti liderine yönelik, "Askerî darbeyle ilgili hukukî takibat, bir hesaplaşma, Türkiye'yi askerî darbe arayışına sürükleyen ortamı tasfiye etme arayışı içindeysen, getir gereğini yapalım." sözü, sahibini bağlayan açık bir taahhüt. Bu taahhüdün içinde somut bir öneri de var. Baykal, 12 Eylül'ün yargılanmasını istiyor ve bunun için de Anayasa'nın 15. maddesini değiştirmeye hazır olduklarını söylüyor. Darbelerle hesaplaşmak için bundan daha somut bir adım olur mu?

"Baykal'ın hesabı ne? Bu işin altından hangi çapanoğlu çıkar?" sorusu çok anlamlı değil. Çünkü Baykal, engellemeyi bırakıp taşın altına elini koyuyor. Kapıdan içeriye girip geçmişi temizlemeyi öneriyor. Anayasa'nın 15. maddesi değişsin ve Kenan Evren ve diğer darbeciler yargıç karşısına çıkartılsın, Türkiye bu kapıya kocaman bir kilit asmış olacak. 12 Eylül'ün mağdurlarından MHP'nin de bu değişikliğe destek vermesi halinde, darbelere karşı demokratik ortak irade, silahlı darbecilere adım atacak alan bırakmayacak. Darbeler tarihi kapanmış olacak. "Baykal'ın amacı Ergenekon'u sulandırmak" sonucuna ulaşanların, 15. madde değişikliğine odaklanması lâzım. 12 Eylül yargılanırsa Ergenekon nasıl sulanacak?

Baykal'ın Anayasa'nın 15. maddesini değiştirmeyi önerdiği bu haftaki grup konuşması, belge tartışmasının uzantısı mahiyetinde. Soruşturmanın ilerlemesini Genelkurmay kilitlediğine göre Baykal'ın "12 gündür bir gelişme yok" eleştirisi doğrudan askerlere yönelik. Baykal'ın yaklaşımı Meclis'in duruma el koymasını içeriyor. Doğrusu da bu. CHP'li üyelerin de aralarında bulunduğu Meclis Araştırma Komisyonu'nun Genelkurmay koridorlarında dolaşması, Harekât Daire Başkanlığı ve Bilgi Destek Birimi gelen ve giden evrak defterlerini incelemesi fena mı olur? Paşalar gelse, gizli oturumlarda bu komisyona ifade verse toplumdaki endişeler azalmaz mı?

"İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın amacı, var olmayan irtica tehlikesini yaratmaya çalışmaktı. Sağa sola silahlar bırakılacak, medya maniple edilecekti. Şimdi, en son savunma hattında bu alenî suçların bile askerin meşru yetkisi dahilinde olduğunu savunan sapık bir anlayış pompalanıyor. Baykal, tehlikeyi ve fırsatı sezmiş olmalı. Tehlike, bu yaklaşımın CHP'nin de içinde yer aldığı siyaset kurumunu ve ülkeyi hukuksuzluğa teslim etmesi. Fırsat ise buna karşı çıkarak yeni bir meşruiyet alanı oluşturmak ve halk desteğini genişletmek. Türkiye'de askerî vesayetin çıpası CHP'nin elinde idi. Bırakın darbe yapmayı, evrakına bile sahip çıkamayan, bütün gizli bilgileri kevgir gibi delik deşik hale gelmiş bir karargâha destek olmak, bu ağır yükün altında ezilip yok olmak demek. Baykal, aynı zamanda partisini bu ağır yükten kurtarıyor.

CHP, Türkiye ile birlikte kendisi için de yeni bir başlangıç yapıyor. Bırakalım bu yeni sayfanın şerefi bütünüyle CHP'ye ait olsun. Hatta Baykal'ın hükümete yaptığı çağrıyı biz Baykal'a yapalım. Anayasa değişikliği önerisini o Meclis'e getirsin. "İrticayla Mücadele Eylem Planı" hakkında araştırma komisyonu kurulması için CHP önayak olsun. AK Parti de Baykal'ın ifadesi ile "gereğini" yapsın.

Şeref CHP'nin, kazanç ülkenin olsun. Olmaz mı?..

Mümtaz'Er Türköne

İşte geleceğin haritası: Böyle bir hayal mümkün! (İbrahim Karagül)

Müslüman coğrafyada yaşanan bütün olumsuzluklara, karmaşaya, ekonomik ve siyasi adaletsizliklere, ümit kırıcı gelişmelere rağmen, geleceğin dünyasında bu bölgenin dinamik bir güç olacağına inananların sayısının ne kadar az olduğunun farkındayım. Bugün yüzeysel bir bakışla görenlerin, 21. yüzyıl dünyasında bölgeye hiç şans vermediğini, veremediğinin de. Türkiye'nin ve birkaç ülkenin özverili çabalarının bölgesel bir güç merkezi oluşumuna yetmeyeceği, geçmişiyle yaşayanların bir gelecek inşa edemeyeceği, bu teslimiyetçi ruh hali ve geri kalmışlığa ilişkin istatistiklerle "hayal" kurulamayacağı söylemleri elbette son derece ciddi. Ama algılarımızı biraz derinleştirdiğimizde, genel geçer ön kabullerin dışına çıktığımızda, popüler söylemin etkisinden kurtulup olumlu gelişmelere dikkat kesildiğimizde, bunları; dünyada yaşanan karmaşık dönüşüm ve güç kaymalarıyla birlikte ele aldığımızda, bir araya getirdiğimizde oldukça farklı sonuçlara ulaşıyor, olumsuz kanaatlerimizin o kadar da doğru olmayabileceğini fark ediyoruz.

Sadece olumsuzlukları öne çıkarma alışkanlığımız, gerçeklerle aramızda perdeler oluşturabiliyor. Bugün Endonezya'dan Afrika ortalarına kadar izlediğimiz gelişmeler, küçük adımlar gibi görünse de, değeri takdir edilince ileriye yönelik dev adımlar gibi görünebiliyor. Daha büyük adımların atılması için, daha uzun yürüyüşlerin başlatılması için bu küçük gibi görünen adımların çok önemli olduğunun farkında olmak gerekiyor. Bu yüzden, Türkiye'yi ve bölgeyi, Batı başkentlerinden, siyasi söylemlerinden görmekten kurtulup sessizce devam eden bu gelecek inşasına dikkatimizi yönlendirmemiz gerekiyor.

ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ve Mısır'da verdiği mesajları değerlendirirken, Washington'un taktik politik değişiklikleriyle sınırlı kalmak, ABD liderlerinin siyasi anlayışına sığınmak yetmeyecek. ABD için, Avrupa Birliği için bu bölge ne anlama geliyor, 21. yüzyılın ortalarında nasıl bir enerji birikiminin adresi olacak, bu enerjiyi kimler nasıl yönetmek istiyor anlamak zorundayız. Obama, ABD'nin geleceği için Müslümanların yaşadığı coğrafyaya ihtiyaç duyuyorsa, bölgeyi bu ihtiyaca göre dizayn etmeye çalışıyorsa, burada bizim farkında olmadığımız bir şeylerin olduğunu bilmeliyiz. ABD'nin yeni yaklaşımına karşı Rusya ve Asyalı güçler de Müslümanlarla yakınlaşma atağına geçiyorsa, durup kendimize bir bakmalıyız. Kendimizi küçümsemeden, ezberlerimizden kurtularak bakmalıyız.

Birkaç yıldır Türkiye'nin bölge merkezli hareketliliğini, girişimlerini, krizlere müdahalesini, barış önerilerini, toplumlar arası yakınlaşma çabalarını, dar etnik ve mezhep eksenli gerilimlere karşı duruşunu, bölge ülkeleriyle ikili yakınlaşmalarını, ulus üstü bölgesel ortaklıkların temellerinin atılmasında lokomotif rolünü sadece Türk dış politikasıyla sınırlı görmemeli, ABD'nin ya da bir başka gücün bölgeye yönelik politikalarıyla tanımlama kolaycılığına kaçmamalıyız.

Sadece devletlerin değil, bireylerin, müteşebbislerin, kamu kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının Endonezya'dan Darfur'a uzanan çalışmalarının haritasını çıkardığımızda nasıl bir ilişkiler ağı ortaya çıkıyor, bakmalıyız. İşte bu haritayı kastediyorum. Ön kabullerimizi, önyargılarımızı bir kenara bırakarak, çizilen bize ait olan haritayı görmemizi öneriyorum. Bugüne kadar, ayrışmayı, çatışmayı, düşmanlığı gösteren bütün haritalarla mücadele ettik. Başkalarının çizdiği haritayı bir kenara atıp kendi haritamıza bakma zamanı şimdi.

Hâlâ, Batı'nın ve Doğu'nun güç mücadelesinin cephe ülkeleri olmayı içlerine sindirenlerin bunu anlaması mümkün değil. Batı ve Doğu da, bir önceki yüzyıldan kalma alışkanlıklarıyla, bölgeyi pazarlık malzemesi olarak kullanma kolaycılığının bedelinin ne kadar ağır olacağını yakın gelecekte görecektir.

Artık insanlarımız, kurumlarımız fakirlere yardım etmenin, tehlikeleri göğüslemenin ötesinde krizlere müdahale ediyor, kaos yaşanan bölgelerde yerleşiyor, ayrılıkları ortadan kaldırıyor, bazı bölgelerde adeta ulus inşasına girişiyor. Sudan'ın petrolleri için kavgaya tutuşan Batılı ve Doğulu ülkelerin arasında sıyrılıp Darfur'u ayağa kaldırmaya çalışıyor, Gazze'yi ayağa kaldırmaya çalışıyor ve oldukça da başarılı oluyor. Onlar Darfur'da çatışmayı provoke ederken, çatışan taraflara silah akıtırken, petrol için harita çizimleri yaparken, bizim insanlarımız ise tarafları barıştırıyor, açlıkla ve yoksullukla savaşıyor onlara elverişli bir yaşam alanı oluşturmak için çaba harcıyor.

Geçenlerde Türkiye'de bir Darfur Konferansı yapıldı. Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu'nun da organizasyonunu yapan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi (ORDAF) ile İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği oturumlara katılanlar, bölgenin geçmişine özellikle de bugünkü kötü haline sebep olan ülkelerle ilgili çarpıcı gerçekleri ortaya koydu. TİKA Başkanı Dr. Musa Kulaklıkaya'nın, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet'in, ORDAF Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun'un, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hakan Fidan'ın, Türkiye'deki en etkili Afrika araştırmacısı Doç. Dr. Ahmet Kavas'ın yanısıra, bir çok ülkeden onlarca uzman katıldı. Yine Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu'na Prof Dr. Kemal Karpat, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr İlber Ortaylı gibi isimlerin yanında yerli ve yabancı çok sayıda bilim adamı katıldı.

Bunlara yenileri eklenecek. Tarihi bugüne çağırmak, kültürel ortaklıkları ortak geleceğin inşasında kullanmak Türkiye için yeni olan şeyler. Artık ne kendimiz de dışarıdan bakanlar da, bu bölgenin sadece geçiş güzergahı olmayacağını, merkez güçler arası çatışma alanı olmayacağını, kaynak merkezi olmayacağını, pazarlık malzemesi olmayacağını bilmek zorundayız.

Bütün olumsuzlukları bilerek, baskıcı rejimleri görerek, siyasi ve ekonomik adaletsizlikler görerek, muhtemel yeni çatışma senaryolarının farkında olarak farklı bir gelecek inşa edildiğini söylemekte tereddüt etmiyorum. Atılan adımları görmeyi, bu adımların nasıl bir harita oluşturduğunun farkında olmayı öneriyorum. Bu bir hayal değil!

İbrahim Karagül

24 Haziran 2009 Çarşamba

Burkina Faso'da Aziz İstanbul (Hakan Albayrak)

Kazablanka üzerinden İstanbul'a uçmak için gece vakti Niamey Havaalanı'na gittik ki ne görelim?

Hiçbir şey.

Işıklar sönmüş, havaalanı karanlığa gömülmüş, ortalık ıssız.

Issızlığın içinden bir polis çıktı.

- Neler oluyor memur bey?

- Hiçbir şey olmuyor. Grev var. Havaalanı kapalı. Bütün uçuşlar iptal.

Geçen sene de grev yapmış havaalanı çalışanları.

Birkaç hafta önce de öğretmenler greve gitmiş.

Zaten grev ülkesiymiş Nijer.

Vaktiyle Fransızların dayattığı yasalar yüzünden önüne gelen grev yapıyormuş.

Emeğin karşılığını söke söke almak güzel şey de, paranın olmadığı bir ülke için bu yasalar biraz fazla liberal galiba.

Belki de öyle değil.

Esaslı bir fikir edinebilecek kadar uzun süre kalamadık Nijer'de.

Bastık, Burkina Faso'ya gittik.

Başkent Vagadugu'dan Kazablanka'ya uçuş varmış.

Uçuş saatine kadar biraz gezelim dedik.

Mihmandarlarımız, oradaki “hizmet” erleriydi.

Başkentin dışındaki geniş bir arazi üzerinde, ülkenin yeni merkezi inşa ediliyor; Cumhurbaşkanlığı Sarayı, bakanlıklar, elçilikler, milletvekili ve diplomat lojmanları, bankalar, şirket binaları, oteller, alışveriş merkezleri, hastaneler, bal dök yala asfaltlar; orayı gösterdiler.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın solunda, biraz arkada, yeni Amerikan Elçiliği inşaatı…

Sarayın arkasında, birkaç yüz metre ileride, Kaddafi'nin yaptırdığı “Afrika'nın en modern hastanesi”nin inşaatı…

Amerikan elçiliğinin hemen bitişiğinde, Cumhurbaşkanlığı Sarayı ile Libya Hastanesi'nin arasında ise Türk okulunun yeni bina kompleksinin inşaatı…

Biraz ilerisinde milletvekili lojmanları (ki o lojmanlardan Türk okuluna epey bir talep yükselecektir)…

“Türkiye buralarda pek bilinmiyor olsa gerek. Burkina Faso'nun kalbindeki bu ballı yeri size nasıl verdiler? Eski kolonyal güç Fransa'yı ve anlı şanlı İngiltere'yi nasıl aştınız? Sonra, kaç milyon dolar verdiniz bu arsaya?” diye sorduk hizmet erlerine.

Yıllardır sürdürdükleri çalışmalar ve kurdukları iyi ilişkiler sayesinde Türkiye'nin Burkina Faso yönetimi nezdinde tanındığını ve büyük saygı gördüğünü, dışişlerimizin Afrika açılımı çerçevesinde Türkiye'ye davet edilen Burkina Faso Başbakanı'nın ziyaretinden sonra bu saygının daha da büyüdüğünü, arsanın kendilerine hükümet tarafından hediye edildiğini, hükümetin tek talebinin “Türkiye'ye ve yeni Vagadugu'ya yaraşır görkemde bir mimari eser” olduğunu, inşaata başlayıp hızla yol aldıklarını ve işi bitirmek için vatandaşlarımızın himmetlerine muhtaç olduklarını anlattılar.

Zengin petrol ve uranyum yataklarına sahip olduğu tespit edilen yoksul Burkina Faso'nun 'sınıf atlamaya' hazırlandığını, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bütün Batı devletlerinin –ayrıca Çin ve dahî Brezilya'nın- bu ülkeyi yakın markaja aldıklarını, Libya'nın burada çok etkili olduğunu, Fransız nüfuzunun hızla gerilediğini, rekabeti kızıştırmak suretiyle Burkina Faso'ya azami menfaat temin etmek isteyen hükümetin herkese kapılarını açtığını da anlattılar.

Sonra hep beraber Aziz İstanbul'a gittik.

Aziz İstanbul: Vagadugu'nun ortasında, Türklerin açtığı bir pastane.

Acayip iç açıcı bir yer.

İsmi yeter.

Hakan Albayrak

23 Haziran 2009 Salı

İran'daki renkli devrim değil! (Nuray Mert)

İran'da olanlara kuşkucu yaklaşanlar, yeni bir 'renkli devrim' oyunu oynandığını sanıyorlar. Oysa, durum bence daha vahim!
Renkli devrimlerin bu coğrafyada tutmadığı Lübnan örneğinde gayet iyi görüldü.
Hatırlarsanız, 2005'deki Hariri suikastından hemen sonra 'Sedir devrimi' adıyla bir komedi sergilendi. O zaman medya olaya büyük yer vermişti. Lübnan'ı biraz bilenler,
böyle bir senaryonun tutmayacağını tahmin edebiliyordu. Nitekim, ben 'devrim'in hemen ardından Beyrut'a gittim, renkli devrim adına meydanda şık broşürler dağıtan şık gençlerden başka bir şey kalmamıştı. Lübnan gibi bir ülkede, daha o zaman hedefi tutmayan renkli devrimin bugün İran gibi bir ülkede hiç tutmayacağını bilmek için siyaset dahisi olmaya gerek yok.
Bırakın o coğrafyayı, Ukrayna ve Gürcistan'daki 'başarılı' renkli devrimlerin sonunun nasıl geldiği görüldükten sonra, aynı senaryonun İran gibi bir ülkede tekrarlanmasını beklemek saflık olur. Bu işleri kotaranların bu kadar saf olmadığını düşünüyorum. Dahası, bu kez, renkli devrim senaryosu sanki göstere göstere uygulanıyor. Batı basını seçim sürecinden başlayarak, aksi tesir yapacağı bilindiği halde, böyle bir senaryo tablosu çiziyor. Bu ortamda, hiç ortalara çıkmaması gereken devrik Şah'ın oğlu demeç üstüne demeç veriyor. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu?
Bence, bu kez senaryo renkli devrim değil, renkli devrim süsü verilerek, rejimin kışkırtılması! Böyle bir rejimin dış müdahale kuşkusuna vereceği cevabın, daha çok baskı ve şiddet olacağı açıktı. Bu tepki, belki de, İran'a farklı bir müdahale için bulunmaz bir fırsat olacak.
ABD Başkanı Obama, daha ilk günlerde, 'Biz İran'da olanlara müdahele etmek istemiyoruz, ama kayıtsız da kalamayız' mealinde bir açıklama yaptı. Zaten, aklı başında herkes, İran'a müdahale niyeti yoksa, 2007 yılında uygulamaya konan ve bilinen bütçesi 400 milyon dolar olan İran'da rejimi değiştirmek için gizli operasyon kampanyasının yürürlükten kaldırılması gerektiğine işaret ediyor (bkz. Simon Tisdall, The Guardian, 17 Haziran 2009).
Bu gizli kampanyanın detaylarını, ünlü gazeteci Seymour Hersh, bir yıl önce yazmıştı ('The Secret Iran Campaign', The New Yorker, 7-14 Temmuz 2008). Seymour, CIA ve JSOC ('Joint Special Operation Command') tarafından yürütülen gizli operasyonların, Kürt PJAK, Kuzistan'daki Arap azınlık ve Pakistan sınırındaki Sunni Beluci ayrılıkçı gruplarla ilişki içinde olduğunu iddia etmişti.
Bugün sokaklara dökülen Ahmedinecad muhaliflerinin, gizli operasyonun, doğrudan bir parçası olduğunu söylemek yanlış olur. İran'da rejimin güçlü bir muhalafetinin olduğu ve bu muhalefetin hakikiliği kuşku götürmez. Ancak, bu muhalefetin, mevcut dünya tablosu ve İran üzerine oynanan oyunlar çerçevesinde, bir toplumsal kargaşa senaryosuna itilme ihtimali olmadığı da hiçbir şekilde söylenemez.
Eğer durum buysa, İran'ı ve bölgeyi çok karanlık günler bekliyor demektir. Ben, başından beri, Obama'nın İran ile diyalog politikasının, 'ben barış elini uzattım ama karşılık bulmadım' demek adına tedavüle sokulduğunu düşünenlerdenim. Ancak, işlerin bu denli hızlı sarpa saracağını düşünmemiştim. Yine de umarım, fazla kuşkucu davranmakta haksız çıkarım ve bölge, İran üzerinden tam bir kaos ve savaş ortamına hızla sürüklenmez.

Nuray Mert

Memlekette sazan mı yok? (Ahmet Kekeç)

Diyorum ya, bu ülkede 'ironi' yapmayacaksın... Hele, 'tersten ironi' girişiminde hiç bulunmayacaksın... Bir 'aklıevvel sazan' çıkar, cehaletini yüzüne vurur.

Fazıl Say diyordum...

Bu Fazıl Say'ın büyük, çok büyük, çok çok büyük bir piyano virtüözü olduğu söylendi. İhtiyaçtan bulunmuş bir 'devrimci' olduğu için de, ideolojik bir misyon atfedildi.

Fazıl'ın kendisi de teşneydi bu işe...

Durduk yerde Nazım Hikmet güzellemeleri, Sivas eyyamı, kuvözde büyütülmüş ve el değmemiş bir 'devrimci duruş', Türkiye'yi Ankara'dan ibaret görme saflığı, siyasi iktidarı oluşturan 'Türkiye koalisyonu'nu 'İslamcı' sanma yanılgısı, 'Bak Türkiye'yi terk ederim ha!' şeklindeki tehdit ve gözdağı girişimleri, şu bu...

Pek politiğiz icabında.

Nazım severiz, şiir severiz, oratoryo besteleriz, her bir şeyi yaparız...

Nazım severiz de... İşimize gelmeyen bazı Nazım dizelerini 'oratoryo'dan ketmetmeden duramayız. Bir tür sansür uygularız yani...

Nazım eyyamı yaparız da... Nazım'ın nasıl, hangi şeraitte, kim tarafından deliğe tıkıldığını hiç merak etmeyiz.

Sağa sola mektuplar yazarız, politikacılara akıl veririz, yeterince Kemalist bulmadığımız Baykal'ı eleştiririz, fikrimize uymayan gazetecilerle dalaşırız da... Türkçemize çeki düzen vermeyi düşünmeyiz... 'Dünya çapındaki sanatçı ki'lerin, de'lerin, da'ların ayrı yazılması gerektiğini bilmiyor' denildiği zaman da maraza çıkarırız.

Fazıl Say bu işte...

Bir yabancı gazeteye verdiği demeçte, 'İslamcılar kazandı, yakında Türkiye'yi terk ediyorum. Zaten beni köşke de davet etmediler. Biz yüzde 30'uz, onlar yüzde 70. Mücadelemiz sürecek...' şeklinde laflar etmişti.

Zülfü Livaneli'den de aferin almıştı.

Dünya çapında bir müzik adamı böyle diyecek de, besteleriyle giremediği kapıdan kötü romanlarıyla girmeye çalışan ama korkarım hiçbir zaman dünya çapında bir sanatçı olamayacak Livaneli'den destek bulmayacak.

Mümkün mü?

Daha önce de yazmıştım.

Daha önce de yazdığımı 'Glenn Gould öleli 30 yıl oldu' diyen sazanlar için özellikle belirtiyorum ki, yaptığım espriyi cehaletime vermesinler.

Diyorum ya, bu ülkede ironi yapmayacaksın.

Hele, 'Glenn Gould Fazıl'ı taklit ediyordu' gibilerden, tersten ironi girişiminde hiç bulunmayacaksın.

Hem üzülürsün, hem de yaptığın espriyi açıklamak zorunda kalırsın.

İşte tekrarlıyorum:

Fazıl Say en ünlü piyano virtüözümüzdür.

Başka da bir şey değildir.

Bazıları, 'dünya çapında müzik dehası' olarak lanse etse de, herhangi bir Avrupa ülkesinde (diyelim ki İngiltere ve Avusturya'da), sıradan kabul edilebilecek orta karar bir piyano sanatçısıdır.

Bach'ı öteden beri iyi yorumladığı söylenir.

Doğrudur.

Fakat kusura bakmasın, Glenn Gould varken dönüp Fazıl'a bakmam bile... Gould, hem gelmiş geçmiş en iyi Bach yorumcusudur, hem de 'pathetic' olabilen ve Bach duygusunu (Bach matematiğini) insana geçiren ender sanatçılardan biridir.

Bana inanmıyorsanız, müzikten anlayan birine sorun.

Bana da inanabilirsiniz.

Birazcık anlarım bu işlerden.

Fazıl'ı Gould'a benzetirler.

Hiç ilgisi yok.

Gould gerçekten pathetictir. Fazıl'da gördüğümüz ise 'fiziksel bir özellik'tir. Allah vergisi bir şey yani... 'Kusur' demek istemiyorum... İstese de, 'pathetic değilmiş' gibi görünemez.

Siz benim cehaletimi bırakın da, Fazıl Say ne zaman 'solcu' olmuş, kendisini 'solcu' saymamızı gerektirecek hangi tutumu benimsemiş, onu anlatın bana.

Ahmet Kekeç

Nijer kapısında üç beyaz adam (Hakan Albayrak)

2000 kilometre yol gittik. Mali-Nijer sınırına vardık. Bu tarafta iki-üç tahta kulübe, o tarafta iki-üç tahta kulübe, karşılıklı dalgalanan –aslında rüzgâr olmadığı için dalgalanamayan- iki tozlu bayrak… İşte sınır kapıları!

Aklıma Gambiya'nin İttihad-ı Afrika'cı lideri Hacı Yahya Cammi'nin lafı geldi:

"Benim için Afrika ülkeleri yok, tek bir Afrika var."

Bir Mali tarafına bakıyorsun, bir Nijer tarafına; tıpkısının aynısı.

İnsanlar aynı, evler aynı, mescitler aynı, çöl aynı, yoksulluk aynı, sömürü aynı, sair dertler aynı, ama arada bir sınır var işte.

"Yoksulluğumuzu, perişanlığımızı birbirimizden koruyoruz" diyen bir sınır.

Sınırın Mali tarafındaki memurlar sıcakkanlı ve güler yüzlüydü.

Nijer tarafındaki memurlarda ise havalar 1500'dü.

Baktılar ki üç beyaz adam, hiç pas vermediler.

"Selamun aleykum" deyince yüzleri güler sandık, ama gülmedi.

Aksanımız biraz Fransız kaçtı galiba.

"Neyse" dedik, "işimize bakalım".

- Vize alacaktık da…

- Burada vize vermiyoruz.

- Ama bize verdiğiniz söylenmişti.

- Veriyorduk ama artık vermiyoruz.

Sonradan öğrendik ki, "kuş gribiyle ilgili haber yapacağız" diye bu kapıdan vize alıp Nijer'e giren bir grup Fransız gazeteci, ülkenin kuzeydoğusundaki uranyum zengini Agadez bölgesinde hükümet güçlerine karşı savaşan isyancı Tuareglerin yanına gitmişler, onların reklamı mahiyetinde haberler yapmışlar.

Yine sonradan öğrendik ki, uranyum yatakları üzerinde söz hakkı isteyen isyancıların arkasında genel olarak Fransa ve özel olarak Fransız uranyum şirketi Areva varmış.

Hülasa, Fransızların fitneleri yüzünden bu sınır kapısında artık vize verilmiyormuş.

Saygı duyduk, ama gerisin geriye 2000 kilometre yol gitmeye hiç takatimiz yoktu.

Üstelik, Kazablanka üzerinden İstanbul'a dönüşümüz, ertesi günün akşamı, Nijer'in başkenti Niamey'den olacaktı; uçak biletimiz öyle ayarlanmıştı.

- Arkadaşlar, ne yapsak ne etsek? Nijer'de elçiliğimiz de yok ki arasak.

- Elçilik yoksa da Hocaefendi'nin okulu vardır.

İstanbul'daki arkadaşlara telefon açtık, Nijer'deki okulların genel müdürü Adnan Alkış'ın telefon numarasını aldık.

- Alo. İmdat!

Adnan Bey ve arkadaşları hemen harekete geçtiler.

İstanbul'daki arkadaşların durumdan haberdar ettiği Abuja / Nijerya'daki büyükelçiliğimiz de hemen harekete geçti.

İki hareket birleşti ve bize 48 saatlik özel vizeler çıktı.

Bu vesile ile Niamey'deki hizmet erlerine ve Türkiye Cumhuriyeti Abuja Büyükelçiliği'ne (dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı'na) bir kere daha cân-ı gönülden teşekkür ederim.

Hizmet erleri deyince…

Nijerliler daha önce hiç tanımadıkları Türkiye'yi onlar sayesinde tanıdılar.

Aslında Nijer'deki Türkiye imajı onların imajından ibaret.

Bu imajda öne çıkan unsurlar:

Dindarlık, temizlik, zarafet, disiplin, fedakarlık, kalite ve ille de güleryüz.

Nijer'de bir ilkokul, bir ortaokul, bir lise açmışlar.

Kısa sürede Amerikan ve Fransız okullarının havasını söndürmüşler.

Eğitimleri onlarınkinden daha kaliteli, binaları onlarınkinden daha güzel, bilgisayarları onlarınkinden daha gelişmiş, üstelik aldıkları ücret onlardan düşük.

Çok daha düşük.

Amerikan okulları yıllık ortalama 10 bin dolar civarındaymış.

Bizim okullar ise 1000 dolar civarında.

En önemlisi, Müslüman Nijerliler çocuklarını Müslümanların okullarına göndermeyi tercih ediyorlar.

Ve "bizimkilerin okulları onlarınkinden daha iyi" diye iftihar ediyorlar.

Nijer Genelkurmay Başkanı ve Emniyet Genel Müdürü'nün çocukları "hizmet"in okullarında.

Adnan Alkış ve arkadaşları devlet tarafından el üstünde tutuluyor, protokolde ihtimamla ağırlanıyor…

Bu çok önemli.

Çünkü Nijer, dünyanın en yoksul ülkesi de olsa, yabancılara pek iltifat etmiyor.

En ufak bir samimiyetsizlik kokusu aldı mı, yabancı yardım kuruluşlarına da iltifat etmiyormuş.

"Sınır Tanımayan Doktorlar" sınır dışı edilmiş mesela.

Fransızların kurduğu bir radyo kapatılmış.

Sömürgecilikle özdeşleşen beyaz ten renginin uyandırdığı şüphe yüzünden olsa gerek, Türkiye'den gelen bazı insani yardım gönüllülerine bile müşkülat çıkarılıyormuş.

Ne yalan söyleyeyim, Nijerlilerin bu halleri (sınır kapısında bizi ilk gördüklerinde surat asmaları dahil) hoşuma gitti.

Ezik değiller.

Yalaka değiller.

"Beyaz Adam"a haddini bildiriyorlar.

İyi ediyorlar.

"Ama biz o beyazlardan farklıyız. Bize farklı davranmaları gerekmez mi?"

Zamanla olacak inşaallah.

Olmaya başladı işte.

Adnan Alkış ve arkadaşları sağ olsun.

Hakan Albayrak

Karşı devrim' beklentisi fos çıkacak (Patrick Cockburn)

İlk bakışta bugün Tahran'da olanlar, 30 yıl önceki İslam Devrimi'nin olağanüstü olaylarına çok benziyor. Peki benzerlikler ne kadar derine iniyor? 2 Aralık 1978'de 2 milyon İranlı Tahran sokaklarını doldurarak, Şah rejiminin sona ermesini ve Ayetullah Humeyni'nin geri dönmesini talep etti. Bu tarihte halkın katılımının en yoğun olduğu devrimdi. Akşamları insanlar evlerinin çatılarına çıkıp “Allahüekber - La İlahe İllallah” diye haykırıyordu. Gündüzleriyse güvenlik güçlerince öldürülen göstericileri şehit olarak uğurlayan kitlesel cenaze törenleri yapılıyordu.
Protesto metotları çok benzer. Bu pek de şaşırtıcı değil, zira Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'dan kurtulmak isteyen göstericiler anlaşılır biçimde, Şah'a karşı işe yarayan silahsız kitle protestolarının bir kez daha başarılı olacağını umuyor. Kitlesel yürüyüş ve şahadet İran devrimci geleneğinin parçası, tıpkı barikatların Fransa'daki geleneğin parçası olması gibi. 1978-79 ile bugün arasındaki bir farklılık şu:
İran hükümeti tarihin tekerrür etmesine izin verme niyetinde değil.

Şah herkesi küstürmüştü
Tekerrür etmesi de pek muhtemel görünmüyor. İran devrimi sağdan sola uzanan, bir ucunda dinci muhafazakârların diğer ucundaysa Marksist devrimcilerin olduğu geniş bir koalisyon tarafından yapıldı. Şah ve rejimi, İran halkının hiçbir ortak noktaları olmayan farklı kesimlerini aynı anda küstürmek gibi eşsiz bir yeteneğe sahipti. Acımasız, fakat bilgisiz Savak güvenlik elemanları kendilerini, hanedanlığa tehdit oluşturanların Şii din adamları değil, komünistler ve devrimci solcular olduğuna inandırmıştı. Bu yanılsamalarında yalnız da değillerdi. ABD Başkanı Jimmy Carter, CIA'in gönderdiği Ağustos 1978 tarihli (yani Şah'ın ülkeden kaçmasından beş ay önce) bir bilgi notunu hatırlıyor. Notta üzerine basa basa, İran'da 'devrimci durum, hatta devrim öncesi bir durum bile yaşanmadığı' sonucuna varılıyordu.
Kritik önemde olan şu ki, İran devrimi Ayetullah Humeyni'nin şahsında mesihvari bir lider bulmuştu. Humeyni, meşruiyeti daha tahta oturmadan tartışma konusu olan bir lidere, yani Şah'a (babası Rıza Şah, 1920'lerde iktidarı ele geçirmiş bir generaldi ve 1941'de Britanya ve Sovyet birlikleri tarafından devrildi) elle tutulur bir alternatif oluşturuyordu.
İran devrimini 19. ve 20. asrın önceki devrimlerden farklı kılan, liderliği ve ilhamı itibarıyla dini bir devrim olmasıydı. Bugün Batı'da büyük bir tehdit olarak görülen 'İslam Devrimi'nin üzerinden 30 yıl geçti ve bu devrimin 1970'lerin sonunda nasıl sürpriz bir gelişme olarak algılandığını unutmak ne mümkün. Devrimlerin aşağı yukarı Fransız, Rus veya Çin devrimlerinin izinden gideceği düşünülüyordu. Laik ve din karşıtı birer tona sahiptiler. Din adamları kurulu düzenin savunucularıydı.
Avrupalı imparatorluklara ve ardından onların yerine geçen milliyetçi rejimlere karşı İslami sömürge karşıtı hareketler ortaya çıkmıştı. Fakat bu İslami partilerin sicili başarısızlıklarla doluydu. Siyasal İslam'ı bu kadar etkili ve düşmanlarının gözünde bu kadar tehditkâr bir güç haline getiren İran devrimiydi.
Devrim sadece İslami değildi, teolojisi ve inançları belli bir İslami mezhebe dayanıyordu. İstihbarat örgütlerinin, devrime esin kaynağı mahiyetinde gözünü Moskova, Pekin ve Havana'ya diktiği bir dönemde, Irak'taki Necef ve İran'daki Kum'un din okullarında statükoya karşı büyüyen tehlikeyi hiçbiri öngöremedi. Devrimci Şiiliğin doğuşu dünyayı şaşırttı.

Devrimci Şiilik tutarlı
Şiiliğin hikâyesi, adaletsizliğe boyun eğmeyi reddetmeyle, zulme karşı direnişle ve şahadetle yazılmıştır. Fakat Şiiliği devrimci bir ideoloji haline getiren sadece bu değildi. İran, 16. asırda Safevi hanedanlığının kararıyla Şii oldu. İran ve Irak'taki Şii din adamlarıysa muzaffer sekülarizme, solcu devrim ideolojisine ve Şah'ın zulmüne karşı kendi 'kurtuluş teolojilerini' ancak 1950'ler ve 1960'larda geliştirmeye başladı.
İran devriminin kökleri göründüğünden çok daha derinlere iniyordu. Tutarlı bir ideolojiden yayıldı. Başarılı olmasının kısmi sebebi, düşmanlarını ve destekçilerini hazırlıksız yakalamasıydı. Fakat kendiliğinden bir olay da değildi. Humeyni ve onu destekleyen din adamları devrimcilere inanıyordu. İktidarı ele geçirip korumak üzerine kafa yormuşlardı. Milliyetçiliği kötülüyor olabilirler, fakat İran ulusunu yabancıların saldırılarına karşı korumayı taahhüt ediyorlardı ve bu başarıya götüren kilit bir unsurdu.

Ahmedinecad'ın oyu değişmedi
Mevcut İran liderliği, yabancı güçlerin kuklası olarak görülen Şah gibi büyük bir zayıflık içinde değil. Şah 16 Ocak 1979'da ülkeyi terk ettiğinde onu destekleyen neredeyse kimse yoktu. Bu da mevcut durumu 1979'dan son derece farklı kılan bir nokta. Ahmedinecad yüzde 62.6 oy oranıyla tekrar seçildi. Muhalifleri seçimin hileli olduğunu öne sürüyor, fakat bundan önceki seçimi de neredeyse aynı oranla (61.7) kazanmıştı. Mesele şu ki Ahmedinecad popüler bir siyasetçi, Şah öyle değildi. İktidardan zorla indirilmesi son derece düşük ihtimal. Ayrıca Ahmedinecad, isyanla başa çıkmasının mümkün olmadığını anlayıp pes eden Şah gibi kolay teslim olmayacaktır.
Humeyni'nin oğlunun ölümünün ardından Ekim 1977'de ilk gösteriler başladığında Şah'ın zayıflığı aşikâr değildi. 1978'in başında ilk gösterici ölümleri (bunlar din okulu öğrencileriydi), hükümet destekli bir gazetede Humeyni'ye saldıran bir yazının yayımlanmasının ardından gerçekleşti. Ölenler, Şii gelenekleri uyarınca 40 gün sonra anıldı ve protestolar İran'ın her tarafına yayıldı. Bu gösteriler bazı açılardan ABD'deki sivil hak yürüyüşlerini andırıyordu, fakat daha büyük etkileri vardı, zira dini ritüeller ve şahadetin kutsanmasıyla içe içe geçmişlerdi. Bu siyasi olarak çok güçlü bir harmandı. En muhafazakâr din adamına da en radikal öğrenciye de hitap ediyordu. Buna karşın, Humeyni yanlısı din adamlarının desteği olmasaydı gösteriler 1978 yazına doğru ivme kaybedebilirdi.

Korku kalıcılaşmıştı
Abadan'daki Reks Sineması'nın kundaklanıp 400 insanın yanarak ölmesinin ardından İranlıların büyük çoğunluğu bu işi Savak'ın yaptığına inandı. Krizin ilk aşamalarından itibaren demoralize olmuş görünen Şah, rejiminden nefret edilmesine yetecek baskı uyguladı, fakat bu baskı korkunun kalıcılaşmasına yetmedi. Sıkıyönetim ilan edildi. 8 Eylül'de, yani ünlü Kara Cuma günü, askerler göstericilere ateş açtı ve binlerce kişinin öldürüldüğü iddia edildi (gerçek sayı çok daha az olabilir).
Bunlar, Şah'ın iktidarda kalmak için son şansını da yitirdiği günlerdi.
Şah, kendisi için felaket sonuçları olan bir basit hata daha yaptı. Humeyni Necef'teydi ve İran'la iletişim kurabiliyordu, fakat zorlukla yürüyen bir iletişimdi bu. Vaazlarının kaydedildiği kasetlerin sınırdan gizlice sokulması gerekiyordu. Irak'ta uluslararası basın falan da yoktu. Fakat Şah Irak'ı Humeyni'yi sınır dışı etmeye ikna etti ve Kuveyt'e girmesine izin verilmeyen Humeyni, nihayet Paris'in bir varoşuna sığındı. İranlı lider Paris'te uluslararası basınla Şah'tan bile daha rahat görüşüyor ve İran'la kolayca iletişim kurabiliyordu.

Ordu desteği de çatırdıyordu
1978'in sonuna gelindiğinde İranlılar, devrime karşı olanlar bile, Şah'ın işinin bittiğini görebiliyordu. Sağlam ordu desteği çatırdamaya başlamıştı. Din adamları silahlı kuvvetlere sızıp propaganda yapmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Şah kalıp savaşmak istemedi ve ocak ortasında karısıyla birlikte İran'ı ilelebet terk etti.
1 Şubat 1979'da Humeyni İran'a döndü, milyonlarca İranlı tarafından karşılandı ve iktidarın ele geçirilmesi sürecini hızla tamamladı. Laik müttefiklerini marjinalize etmeye ve devrimi radikalleştirmeye koyuldu, bu süreç doruğuna din okulu öğrencilerinin Kasım 1979'da ABD elçiliğini işgaliyle vardı. Şah'ın 1953'te ABD desteğiyle sürgünden dönüşünü unutmamış olan devrim kadroları, bütün potansiyel Şah destekçilerini hapse attı veya vurdu.
Yeni rejimin liderleri iktidarda kalmaya kararlıydı. Bugün de çok farklı değiller. İran'daki görüntü, semboller ve dil, 1978-79'da olanla benzerlik taşıyor, fakat iş başında olan siyasi güçler çok farklı. 1979'da protestocular göründüklerinden çok daha güçlüydü; bugünse önlerinde devasa engeller var.

Patrick Cockburn

22 Haziran 2009 Pazartesi

Müslüman Mali'nin kiliseleri (Hakan Albayrak)

Miladi 1320'li yıllardı… Müslüman Mali İmparatorluğu'nun başıydın…

Askerlerin, kölelerin, hizmetkârların ve hanımlarınla hac yolculuğuna çıkmıştın…

Yol boyunca uğradığın her şehirde önüne gelene altın dağıtmıştın…

Kahire, senin dağıttığın altınlarla ekonomik krizden kurtulmuştu...

Müslüman halklar için refah ve zenginlikle eş anlamlıydı senin ülkenin adı…

Hey gidinin Kankan Musa'sı!

Bir zamanlar İslam dünyasına altın saçan görkemli imparatorluğunun çocukları şimdi bir parça refah için misyonerlerin eline bakıyor.

Sadece eline değil ağzına da bakıyor; bir dediklerini iki etmiyor.

Timbuktulu bir delikanlıyla tanıştık, ismi Amadu, o anlattı:

Misyonerler, su ve elektrik götürdükleri iki Müslüman köyünü Hıristiyan etmişler.

Acayip sarsıldım bunu duyunca.

Amadu, “Merak etme, köylüler aslında hâlâ Müslüman, ama elektrik ve su kesilmesin diye kiliseye gidip geliyorlar. Namazları evde gizli gizli kılıyorlar” dediyse de, sarsıntım geçmedi (bugün hâlâ devam ediyor).

“Bir sonraki nesil ne olacak? Ondan sonraki nesil ne olacak?” diye sordum.

Sicilya ve Endülüs'te kaybolup giden gizli Müslüman nesillerden bahsettim.

Bir şey demedi.

Beraber 2000 kilometre yol gittik Mali topraklarında.

O iki köy yolumuzun üzerinde değildi, ama içinden veya yanından geçtiğimiz köylerin belki 10 tanesinde de kilise vardı.

Yoksul camilerin yanında zengin kiliseler.

- Amadu, bu köylerde ne kadar Hıristiyan yaşıyor?

- Yerli halktan hiç Hıristiyan yok. Köylerin hiçbirinde yok.

- Nasıl yok?

- Yok işte.

- Peki bu kiliseler neyin nesi?

- Misyonerler yaptı kiliseleri.

- Niye yaptılar

- Yaptılar işte. Yapıyorlar. Köylülere bağışlarda bulunuyor, sonra da köyün ortasına kilise yapıyorlar.

- Herhalde millet alışsın, yadırgamaz hale gelsin, misyonerlik çalışmalarının önündeki psikolojik bir barikat aşılsın diye.

- Bilmiyorum. Vardır bir hesapları.

- Köylüler “Burada kilisenin ne işi var? Biz hepimiz Müslüman'ız” demiyorlar mı?

- Demiyorlar.

- Niye?

- Devleti zor duruma düşürmek istemiyorlar.

- Ne alâka?

- Avrupa ülkeleri Mali'ye dini özgürlüklerin devamı şartıyla yardım ediyor.

- Ama bu köylerde dinlerini özgürce yaşayacak Hıristiyanlar yok ki.

- Olsun. Hıristiyanlar istedikleri yerde kilise yapamazlarsa “Mali'de Hıristiyanlığa baskı var” derler. Yardımları keserler. Onun için halk çok dikkatli. Mali hakkında kötü raporlar yazmasınlar diye misyonerleri hoş tutuyor. Devletin bizden istediği bu.

İşte böyle, sultanım Kankan Musa.

Ama iyi haberlerim de var.

Mesela:

Sahra çölünde, Timbuktu'ya birkaç kilometre mesafede bir kum tepesinin üzerinde, 8 ila 10 yaşlarında beş-altı çocukla, birbirimize Kur'an sureleri okuyarak anlaştık.

Çok güzeldi.

Hakan Albayrak

Hassas laiklerle samimi bir hasbıhal (Salih Tuna)

Benim hassas, duygulu, çağdaş ve laik abilerim, ablalarım, amcalarım, halalarım, teyzelerim!

“Şabanoğlu Şaban”daki Adile Naşit (Tavuk teyze) gibi, “Gitti, gitti, gittiii…” diyerek ağlaşmaya artık bir son verin.

Laiklik başta olmak üzere, hiçbir şeyin, hiçbir yere gittiği yok.

Mesela, 28 Şubat'ın en büyük numaralarından biri, İmam Hatip Okullarını biçmek için zorunlu eğitimi 5 yıldan 8 yıla çıkarmak değil miydi?

Şimdi ne oldu?

Kendisi de İmam Hatipli olan Sayın Başbakanımız, zorunlu eğitimi tekrar 5 yıla mı indirdi?

Tam aksine; zorunlu eğitim 9 yıla çıkarılacak…

Peki, başörtülü öğrencilerimiz öğrenim özgürlüğüne kavuştu mu?

Yani…

Sayın Başbakanımız, saygıdeğer zevcesi veya kerimeleriyle benzer şekilde örtünen öğrencilere, üniversite kapılarının kapanmasına engel olabildi mi?

Nerdeee!

Hatta sırf bu yüzden partisi kapatılıyordu nerdeyse!

Malum iddianamede, “Başı açık kızlarımız ile örtülü kızlarımız yan yana, kol kola okusun…” sözleri, laikliğe karşı fiillerin odağı olmasına “delil” gösterilmemiş miydi?

Ayrıca “Türbanlılar çoğalıyor!..” diye de feveran etmeyin!

Çünkü bu manada bir sosyolojik dönüşümden, Bekir Coşkun'un müthiş kavramlaştırmasıyla, “Dincileşme hareketlerinden” bahsetmek mümkün değil.

Bilakis, başörtüsünün fürûattan olduğu anlayışı tabana doğru son sürat yayılıyor.

Üstelik sadece başörtüsü değil, dinin her alandaki tezahürü, “fürûat” muamelesi görmeye başladı.

Açın kulaklarınızı da size bir “sır” vereyim:

Anatole France'nin bir öyküsünden mülhem söylersek, nehrin bu kıyısında, acayip miktarda Ahmet Hakan'laşma temayülü var!

İmkan verilsin veya ellerinden tutan bir Ertuğrul Özkök çıksın, çok az adam kalır burada.

Şaşacaksınız; lakin söyleyeyim:

Bir gün gelir korkusuyla ödünüzü patlatan “şeriat”tan neyi anlıyorsunuz bilemem ama…

Benim bildiğim şeriatın yolu bu memlekete düşerse…

Şeriatı getireceğinden korktuğunuz bu nevzuhur muhafazakarlar, bu “Yeni sınıfın yeni dallamaları” herkesten evvel karşı çıkarlar; hiç merak etmeyin!

Kul hakkına girmekten sakınan, çalıp çırpmayan, sekreterine sarkmayan, işten eve evden işe giden çocukluğumun Ortodoks CHP'lileri, bu halleriyle (farkında olmasalar da) kısmen “şeriat”ı yaşıyorlardı zaten…

“Dinciler – tarikatçılar” memleketi ele geçirdi martavalına kanıp da durduk yere dellenmeyin!

Atatürk köşeleri mi eksildi okullarımızdan; andımız mı söylenmez oldu; “çağdaşlaşmak – batılılaşmak” yolundan mı sapıldı? (Gördünüz işte AK Parti'nin AB yolunda attığı dev adımları!)

TSK İç Hizmet Yasası'nın darbeye elverişli 35'inci maddesinin yerinde yeller mi esiyor?

Anayasa Mahkemesi kapı gibi duruyor yerinde; 12 Eylül Anayasası lök gibi!..

Üniversitelerin gardiyanı mesabesindeki YÖK kaldırıldı mı sanki?

Lütfen ciddi olalım; kurumdan bahsediyorum; “o gitti, bu geldi” dedikodusundan değil.

Bence “satışlara”, özelleştirme mevzuuna girmeyelim; zararlı çıkarsınız. (OYAK satışını hatırlayın iktiza. )

Yahu 28 Şubat'ın ekonomideki ayağı (CHP'li) Kemal Derviş değil miydi?

Son dönem IMF direnişini hariç tutarsak, onun açtığı yolda, gösterdiği ülküde hiç durmadan yürünmedi mi?!

Rejim tastamam rayına oturdu işte.

Nehrin bu kıyısında muazzam bir enerji birikmişti.

İktidar olundu ve bitti!

Diplerde biriken yeni bir enerji de yok.

Sevinin: Gelecek sizin!

İçinizde kim diyorsa, bu halk bize asla fırsat vermez, halt etmiş!

“Göbeğini kaşıyan adam”, “bidon kafa” , “çorap kokulu adamlar” gibi ifadelerle halka takmazsanız, halk da size takmaz!

Ecevit'in 1978'deki iktidarını “istisna” zannetmeyin sakın! Laiklik anlayışının değiştirilmesi hakkında ta 1965'de verdiği kararı fehmetmeye çalışın.

Bu karar sayesinde, partisi sivilleşmiş; askerin siyasetteki eli olmaktan kurtulmuş ve müthiş bir başarıyla iktidara gelmişti.

Bir de, zahmet olmazsa biraz çalışacaksınız.

Öyle “Hem yatam, hem yönetem” olmaz!

Üzerine oturduğunuz yerlerinizi biraz kaldıracaksınız.

Çok değil ama…

Bize meşru yollar gerekmez; biz bildiğimiz yollardan, kapı pencere kırarak iktidara geleceğiz demeyeceksiniz yani.

Hiçbir şey değişmedi dedik diye, o kadar da değil.

Nitelikli-niteliksiz hiçbir mafyöz yöntemle iktidar olmak yok bundan kelli.

Yoksa…

Elinizde belge, bööle kabak gibi ortada kalırsınız!

Salih Tuna