27 Mayıs 2009 Çarşamba

Neden bu yargıyla demokrasi olmaz? (Berat Özipek)

Bu ülkenin öteden beri bir yargı sorunu var. Özellikle her değişim döneminde, her demokratik açılımda, Meclis ve Hükümet ile yargı arasında yaşanan gerilimlerle kendisini gösteren bir sorun bu.

Ara dönemlerde veya ‘İttihat Terakki-CHP çizgisindeki partilerin iktidarında’ bu gerilim fazla hissedilmez. Ama Demokrat Parti, Anavatan Partisi ve Ak Parti gibi ‘ötekilerin iktidarı’ her zaman yargı ile ciddi krizlere gebedir.

Dolayısıyla bugün yaşanan sorun bu iktidara, Erdoğan’a veya bugünkü yüksek yargı organlarının üyelerinin tutumlarına bağlı değil.

Uzun zamandır var olan yapısal bir sorun bu. Ve bu ülkedeki yargının sosyo-politik işleviyle doğrudan ilgili bir sorun.

Türkiye’de yargı, ne yazık ki hiçbir zaman evrensel hukukun gereklerine göre adalet dağıtan tarafsız bir erk olmadı. Tersine, ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliğine dayanan bir düzenin muhafazası misyonunu taşıyan ve bunu ‘hukukun dili ve prosedürleri’ aracılığıyla yapan gayet taraflı ve ideolojik bir erk oldu.

Danıştay ve Yargıtay kararlarına yansıyan ideolojik tarafgirliği düşünelim. Veya her adli yıl açılış törenine yansıyan, CHP’nin mutluluk, ‘öteki partiler’in temsilcilerinin ise tedirginlik içinde dinledikleri ideolojik azarlamaları... CHP’nin ‘dokunulmazlık tartışmaları’nda somutlaşan yargıya güvenini... ‘Ötekilerin’ güvensizliğini... Sincan Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Gül’ü yargılamak istemesini... Anayasa Mahkemesi’nin ünlü ‘367 Kararı’nı.

Bu tablo karşısında, özellikle de 367’den sonra, hala yargının tarafsızlığından, ideolojik işlevinden veya siyasi mücadelenin bir parçası olduğundan kuşku duymak mümkün mü?

Tek Parti Döneminde ‘sorun’ yoktu. Çünkü bütün erkler aynı zümrenin elindeyken kavgaya gerek yoktu.

Ama ne olduysa, ‘iç ve dış koşulların zorlamasıyla’ çok partili hayata geçişle oldu. Artık ‘demokrasi’ vardı ve iktidarın, dolayısıyla zenginliğin paylaşımında halk da bir şekilde devrede olacaktı.

Demokrat Parti iktidarı, ayrıcalıklı zümreye ve çocuklarına rezerve edilmiş mevki ve makamları ‘Hasolar’, ‘Memolar’ veya ‘ağzı çorba kokanlar’la paylaştırmaya başladı.

Egemen zümre açısından kabul edilmesi güç bir durumdu bu. Eğer demokrasi buysa olmaz olsundu. Çözüm, gerçek iktidarın ‘demos’a (halka) verilmediği bir ‘demokrasi’yi kurmaktı.

Şark kurnazlığı ile ittihatçı zihniyet bir araya geldi: Demokrasi gerekiyorsa onu da biz yapacaktık.

27 Mayıs Darbesini yapanlar, yeni düzeni bu ‘ihtiyaca’ göre dizayn ettiler. Demokrasinin şeklen mevcut olması, ama ‘demos’un egemen olmaması için Meclis’in egemenlik alanını daraltacak bütün ‘kurumsal önlemler’i aldılar. Milli Güvenlik Kurulu ve Senato gibi Anayasa Mahkemesi de bu dönemde kuruldu.

Yargının bugünkü sorunlu durumu esas olarak böyle bir arka planı ifade etti.

Türkiye’de yargı, bu yönüyle hiçbir zaman ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin temel gereklerini taşımadı. Yasama ve yürütmeden farklı olarak, kaynağı ve oluşumu bakımından topluma dayanmadı.

Yüksek yargı organlarının üyeleri demokratik rejimlerdeki gibi seçilmiş organlarca seçilmedi. Ve bu durum, ilkenin yanlış anlaşılmasından değil, demokrasiye rağmen bir egemenliğin sürdürülmesi kaygısından kaynaklandı.

Bugün de bu sorunu bütün ağırlığıyla taşıyoruz. Değişim ve demokratikleşme çabaları yoğunlaştıkça, Türkiye’deki sosyal değişime bağlı olarak güçler dengesi değiştikçe, yargının ideolojik tarafgirliğini teşhir edecek ölçüde bariz siyasi kararlar vermesi bu yüzden.

Ama sürdürülebilir bir gerilim değil bu.

Bir süre sonra ya seçilmiş parlamento ve hükümet pes edip adı konulmuş bir yargıçlar yönetimine razı olacak, ya da yüksek yargı, oluşum ve işlevleri bakımından demokratik rejimlerdeki örneklerine göre biçimlendirilecek. Yüksek yargı organlarının üyeleri, bu ülkede de seçimle gelip halka karşı sorumlu kılınacak.

Anayasa Mahkemesi’nin ‘Ombudsman Kararı’nda da görülüyor ki, bu yapılmadan hiçbir demokrasi adımının başarıya ulaşması garanti edilemez.

Dolayısıyla eğer bir yargı reformu yapılacaksa, mutlaka ve mutlaka yüksek yargı organlarının yapısı ve oluşumu bakımından demokratikleştirilmesini içermesi kaçınılmazdır.

Bakın, Baykal da bunun farkında olduğu için ‘Anayasa Mahkemesi’nin yapısıyla oynamayın’ demiyor mu?

Düşünün, reformun anlamlı olması için nereden başlanması gerektiğini statükocudan iyi kim bilebilir?

Berat Özipek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder