29 Mayıs 2009 Cuma

Kürt sorunu az kalsın çözülüyordu (Yıldıray Oğur)

Üsküdar’daki evimizin yanında aralardan denizi gören arnavutkaldırımlı bir merdiven var. Gözlerden uzak güzel manzaralı merdiven gürültücü genç içicilerin (annelerine şikâyet etmiş gibi olmayayım ama bunların arasında çok güzel küfür eden ortaokullu kızlar da var) mekânıdır.

Bizim sokağın yaş ortalaması 60’ın üstünde olduğu için bu arkadaşlar tahammül sınırlarını aştıklarında genelde ilk müdahaleyi herkes biz mahallenin genç delikanlılarından bekler. Doğrusu sokakta içki içenlere müdahale edip yeni bir darbeye gerekçe olmamak, ertesi gün kendimizi Vatan’ın sürmanşetinde görmemek, Cumhuriyet yazarlarını protesto için sokağımıza çekmemek ve Binnaz Toprak araştırmalarına mahalle baskıcısı diye girmemek için apartman duvarlarımıza işemedikleri müddetçe onlara sesimizi çıkarmıyoruz.

Hatta itiraf ediyorum ki bazen mutfak penceresinin kör bir noktasına saklanıp çok tatlı sevgili atışmalarını, çok acayip ortaokul-lise dedikodularını dinleyip acayip eğlendiğimiz de olmuştur.

Ama geçen akşam yaşanan gibi bir şeye sokağımızda daha önce hiç şahit olmamıştık.

Düşünün zilzurna sarhoş iki genç çocuk. En fazla erken 20’li yaşlarındalar. Biraları ellerinde.

(Erken uyarı: Yok korkmayın meseleyi bu gençleri kötü yollardan ve içki belasından kurtaralım kampanyasına bağlamayacağım, “Yıldıray Bey demokratlığınız ortaya çıktı” maillerinizi saklayın. Daha sonra kullanırsınız.)

Eve geldiğimde bu aralar hayatıma bir balans ayarı çekmek için İstanbul’da olan annemi çocukların oturduğu merdivene bakan mutfağın bahsettiğim o kör noktasında pusuya yatmış halde buldum. Sus ve gel işareti yaptı ben de kendimi kamufle edip yanına gittim.

Önce annem yaptığımız yasadışı ortam dinlemesi hakkında kısa bir brifing verdi. Zira yemek yapıyorum bahanesiyle bir saattir o pozisyonunu korumaktaymış.

20’li yaşlarda sarhoş iki çocuk. Birini güzel Türkçesinden tanıdık, hemen. Rizeli, hemşerim. Yalnız her cümlesinin ardına o tahmin edeceğiniz, genelde askerlikten ağza takılan o küfürü ekliyor ki yeşil ve şirin Rize’mizi çok yanlış temsil etmekte.

Diğer çocuk Kürt. Onu da güzel Kürtçe aksanından tanımak zor olmadı. Birbirilerine laf arasında ettikleri küfürleri kaldırabildiklerine göre çok samimi iki arkadaş bunlar.

Peki, İstanbul boğazına karşı sarhoş bir Rizeli ile bir Kürt, zaman zaman bağırarak, birbirine kibarca küfrederek hararetle hangi mevzuu konuşuyorlardı sizce?

Ahmet Türk ile Tayyip Erdoğan neyi konuşuyorsa, onu: Kürt sorununu.

Annemin dinleme yaptığı bir saatlik sürede meselenin sadece bir terör sorunu olmadığı kısmı üstüne bir mutabakata varılmış. Bir de Kürt çocuğun “koyarım” ile biten tehditleriyle Rizeli çocuk Kürtlerle PKK’lıları birbirinden ayırarak konuşmaya ikna olmuş.

Sonra birlikte dinlemeye devam ettik. Yanlış anlamayın. Mahremiyete saygımız sonsuz. Bizimkisi “barış için dinleyen de dinleten şereflidir” hesabı. Hayat o kadar hukukun üstünlüğünü, liberal ilkeyi kaldırmıyor işte.

Altıncı hissi kuvvetli, kendisini bizim evin kedisi zanneden Keto’nun pencere önündeki miyavlamaları arasında duyabildiğim ilk cümle Kürt çocuğun “Sen bilmiyorsun”u oldu. Askerlerin kendi akrabalarına neler yaptığını anlattı. Tabii “Barış süreci değerlendirilmeli” gibi bir entel Kürt ağzıyla konuşmuyordu. Sarhoş bir Rizeliyi ikna edecek serlikte ve haşinlikte anlatıyordu mevzuları. Yine de bir Rizeli için öyle hemen hazmedilebilecek şeyler değildi duydukları. “PKK’ya yardım ediyorlar ama” diye yine arkasına o küfürü takarak askerde komutanının PKK’ya yardım eden bir köylüyü nasıl dövdüğünü anlattı. Cümle başına düşen küfürlerin çoğalmasıyla Kürt çocuğun tepesi attı. Biz tam annemle BM daimi temsilcisi kılığında olaya müdahale edecektik ki, herhalde birer yudum daha alıp sakinleştiler.

Sonra bir sessizlik oldu. Bağlantımız mı koptu diye pencereden bakarken Rizeli bir hemşeri kıyağı ile tekrar mevzua girdi: “Tayyip çözecek bu işi. Adam askere resti çekti.”

Ve Kürt çocuk ateşkes süresini uzatırcasına bir açılımla buna karşılık verdi “Çözülecek tabii sana mı bırakacağım bu s... Boğaz’ı.”

Sonrasında mevzu Antalya’daki rüküş otelin sahibinin b.k gibi olan parasına doğru kayınca mutfağın bir köşesinde eğilip bükülmekten yorgun düşmüş anne-oğul salona geçtik.

Son zamanlarda Kürt sorununda açılım yapan hatta dükkânına gelen müşterilerine PKK’lıların durup dururken dağa çıkmadığını anlatan annem son barış planını açıkladı: “Tayyip gitsin Kandil’e kulaklarından tutup getirsin PKK’lıları analarına teslim etsin.”

“Yok anne, onurlu barış” diyemedim. O kadarını anneme bile anlatmam şimdilik zor.

Ama Kürt sorununda çözüm için Türkler ve Kürtler masalara oturdu bile. Hâlâ randevulaşamamış Rizeli Tayyip ve Mardinli Ahmet’e önemle duyurulur.

Yıldıray Oğur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder