27 Mayıs 2009 Çarşamba

27 Mayıs’ın ve geçen yılların anlamı ( Mustafa Karaalioğlu)

27 Mayıs’ın; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askeri darbesinin 49. yılındayız. 49 yıl önce bugün, tek başına iktidarda olan Demokrat Parti’ye karşı sonradan idamlarla kanlanan bir askeri darbe yapılmıştı. Darbe, emir-komuta zinciri içinde gerçekleşmemişti ama sonradan, sivil katılımlarla ve elbette dönemin CHP’sinin desteğiyle fevkalade disiplinli bir şekil aldı. 27 Mayıs demokrasi tarihinin en kötü hatıralarına tanık olunan bir dönemin adı oldu. Ardından gelecek 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle, 28 Şubat 1997 post-modern darbesinin yolunu açtı. 1962 ve 1963 Albay Talat Aydemir darbe teşebbüslerinin itici gücü oldu. Ve nihayet, 2003-2004 yıllarında tertiplendiği şimdi açık bir şekilde ortaya çıkan Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven gibi akamete uğrayan darbe teşebbüslerinin ilham kaynağı oldu.

O darbeye 49 yıl önce alt rütbeli subay olarak tanık veya müdahil olan veyahut da o dönemde Harp Okulu’nda bulunan subay adaylarının yıllar içinde takip eden bütün darbe ve darbe teşebbüslerinin içinde olması anlamlı bir durumdur ve 27 Mayıs’ın tesirleri açısından benzersiz bir önektir. Bu hal, darbe geleneğinin de darbeci zihniyetin de nasıl kesintisiz bir süreç olduğunu bir film şeridi netliğinde ortaya koymaktadır.

Yani 27 Mayıs tek başına kötü, tatsız ve acı bir hatıradan ibaret değildir. Hem askeri vesayetin sivil siyaset üzerindeki gövde gösterisi, hem de bu vesayetin devamlılığı itibariyle önemli bir hadisedir. Bugün geriye dönüp bakıldığında söylenebilecek tek şey, ‘Keşke başarılı olamasaydı’ demektir. Keşke başarılı olmasaydı da Türkiye darbeyi bir yöntem olarak benimseme ve bir seçenek olarak görme ihtiyatına müracaat edemeseydi. 27 Mayıs’ın iktidarı DP’den geri alıp iade ettiği sosyal, ekonomik ve bürokratik sınıflar çok partili hayatta her sıkıştıklarında orduyu yakın ve acil bir seçenek olarak görmüşler ve alenen göreve çağırmışlardır. Takip eden yıllardaki darbeler ve teşebbüslerin tamamında bu sınıfsal kazanım duygusunun ve salt iktidarı elde etme arzusunun gücü görülmektedir. Bahaneler ise, sadece ‘bahane’dir. Bazen terör, bazen bölünme, bazen de irtica.

O bahanelerin bitmek tükenmez tekrarları da hiç şaşırtıcı değildir. 27 Mayıs’a giderken DP ve Menderes aleyhine oluşturulan akıl almaz propagandaların bir benzerini 12 Eylül öncesinde, bir başka benzerini 28 Şubat’ta ve nihayet hemen hemen aynı argümanlarla benzerlerini bugün bile görebiliriz. Tabi sadece sözlü propaganda değil, aynı zamanda provokatif eylemler ve cinayetler eşliğinde...

Bugünün Ergenekon Davası yakın tarihin darbe teşebbüslerini ve o teşebbüslere eşlik eden eylemleri ortaya çıkarmıştır. 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve elbette 28 Şubat’ın perde arkalarını da bir ölçüde biliyor ve zaten artık tahmin de edebiliyoruz. Onyılların suskunluğunun ardından bu ancak, demokratik tecrübe ve medyada yıllar içinde gelişen çok seslik sayesinde başarılabilmiştir.

Darbe talepkarlığı henüz tümüyle tasfiye edilemedi, orduyu, ekonomik, sosyal ve bürokratik iktidar için hala en güçlü seçenek olarak gören insanlar aramızda yaşıyor ama 49 yıl sonra geldiğimiz nokta yine de umut verici sayılabilir. Zira, Türkiye artık darbeyi geride bırakmış ve darbeciliği utanılacak hale getirmiştir. Dahası, darbe müteşebbislerinin yargılanması süreci de başlamıştır. Geç olmuştur belki ama, olabilmiştir. 27 Nisan 2007 tarihinde yayınlanan askeri bildiriye 28 Nisan sabahı verilen cevap bu ülkede darbe döneminin artık tarihe karışmasının miladıdır. Ergenekon davasının ucundan yakalayarak ülkenin üzerinden çektiği karanlık örtü de yıllardır sadece ancak sağda solda kritik edilebilen darbe zihniyetini hukuk nezdinde ‘gerçek bir suç’ sınıfına sokmuştur.

27 Mayıs’ın öfke ve gaddarlıkla idama yolladığı merhum Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu rahmetle anıyoruz. Tarihinde böylesine dramatik bir hatıra olan bir ülkenin ihtiyacı olan tek şeyin daha fazla demokrasi olduğunu bir kez daha hatırlayarak ve hatırlatarak...

Mustafa Karaalioğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder