30 Mayıs 2009 Cumartesi

Mecburiyetten darbe (Mehmet Şeker)

Ne zaman bir emekli general konuşsa, evlere şenlik cümleler dökülür. Yalnız evler değil, iş yerleri de şenlenir, kahvehaneler ve sokaklar da.

Neden böyledir, bilinmez.

Kesin bir hüküm vermek için, ciddiyetle araştırmak gerek.

Belki paşaların sözleri, milletin peşinen hoşuna gidiyordur.

* * *

Nadir olarak da tersine rastlarız.

Bir emekli general konuşur, hiçbir yer şenlenmez.

Aksine gerginlik doğar.

Sarfedilen sözler karamsarlık bulutu gibi görünür gözümüze.

Açıklamalar karşısında huzursuzluğa kapılırız.

* * *

En son bir emekli paşa, Büyükçekmece Kültür Merkezi açılışında konuştu.

Bakın bakalım şenlikli mi, değil mi?

Paşamız, 27 Mayıs 1960 darbesinin yıl dönümünde, darbelerle ilgili görüşlerini açıkladı.

"Darbelerin isteyerek yapıldığını düşünmemek lazım" diyen paşamız, aksini söyleyenlerin yalan yanlış konuştuğunu bildiriyor.

Cümlesi şu şekilde:

"Aksini söyleyenler yalan söylüyorlar. Yanlış söylüyorlar, milleti kandırmak için söylüyorlar."

* * *

"Sahibinden kiralık daire" veya "Bayandan satılık araba" gibi, paşanın söylediğine göre, bizdeki darbeler de "İstemeden darbe..."

Koskoca emekli orgeneralin, kötü niyetli olacak hali yok. Ne düşünüyorsa, neye inanıyorsa, onu dile getiriyordur.

* * *

"Söylediklerimin arasından cımbızla bir cümleyi çekmişler" suçlamasına muhatap olmak istemem. Paşamızın birkaç cümlesine daha bakalım:

"Türkiye'de TSK tarafından yapılan birkaç müdahale vardır. Şunu herkes iyi bilmelidir ki; TSK bu milletin ordusudur. Ve TSK hiçbir zaman milletin aleyhinde olabilecek, ülke çıkarlarını zedeleyecek herhangi bir davranış içinde olmamıştır. Bundan böyle de olmayacaktır."

* * *

Eyvallah da... Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başka milletin ordusu olacak hali yok. Kimse böyle saçma bir iddia ortaya atmaz.

Ülke çıkarlarını zedeleme konusunu da iyi niyetli görünen parlak cümlelere değil, sonuçlara bakarak değerlendirmek gerekir.

Yapılan darbeler, paşanın ifadesiyle mecburiyetten, istemeden yapılan darbeler, ülke çıkarlarını zedeledi mi, zedelemedi mi?

Muhtemelen gönülsüz verilen muhtıralar memleketin yararına mı oldu, zararına mı?

* * *

Bu hususu da yine değerli paşamızın sözleriyle netleştirelim:

"Evet, yanlışlar yapılmış olabilir. Bugün baktığımızda 'keşke olmasaydı' dediğimiz çok şeyler var. Fakat bunlar olmuştur. Önemli olan bugün bunların tartışmasını yapmak değil, bunlardan alınacak dersleri önümüze koymaktır. Yoksa bugün geçmişteki hataların kavgalarını yapmaya devam edersek bir yere varmamız mümkün değil."

Paşamıza teşekkür ediyor ve sözü burada bitirirken, ah ulan diyoruz kendi kendimize düşünerek, o darbeler bir de isteyerek yapılmış olsaydı!

Mehmet Şeker

Taliban İslam'ı (Ayşe Böhürler)

Din kardeşiyiz elbette, ama "İslam'a bakışımız ve algımız birbirinden o kadar farklı ki"... Bu cümleyi bazen çok sık sarf etmek zorunda kalıyoruz. Özellikle farklı ülkelerde...

Pakistan'a İslam tüccarlarla, fıkıh alimleri ile değil, sufi dervişlerle gelmiş. Pakistan'da bugün bile Nakşibendi, Kadiriyye, Çeşdiye tarikatlarının alt kolları oldukça yaygın. Mevlana'yı yakından tanıyorlar, Mesnevi'yi, Yunus Emre'yi biliyorlar.

Pakistan tarihi içinde Ders-i Nizami medreselerinin, sufiliğin öğretildiği dini eğitim merkezleri olarak ayrı bir yeri var. Büyük din alimleri buralarda yetişmiş. Matematikten, mantığa, astronomiye, felsefeye çok geniş bir içeriğe ve müfredata sahip olan bu medreseler bugün de varlığını sürdürüyor. Ancak daha daraltılmış bir şekilde.

Şimdiki Ders-i Nizami medreseler sadece hadis, fıkıh, Kur'an gibi eski müfredatın bir parçası olan ama hepsini de kapsamayan konularda eğitim veriyor.

Bu bilgileri Ders-i Nizami medreselerinin kurucusu Mola Nizamüddin'in torunu Bari Mian'dan dinledim. Pakistan ile ilgili herkes bir taraftan Taliban İslamı'nı konuşurken, ben Pakistan'a İslam'ın yayılmasında etkili olan sufileri dinleyerek bu meseleye başka bir açıdan bakmak istedim. Nitekim insan onları dinlerken, onların da en az bizim kadar Talibanlaşma olgusuna yabancı olduğunu fark ediyor. Kendilerini samimi bir Müslüman olarak tanımlayan bir çok Pakistanlı, "Taliban'ın küçük bir azınlık olduğu ve ajandasının dini değil, siyasi olduğu" kanaatini taşıyorlar.

"Pakistan'ın 150 milyon, Taliban'ın ise 50 binden ibaret olduğunu anlatın" diyen Molla Nizmeddin'in torunu Bari Mian, halk neden Taliban'ı destekliyor sorusunu şöyle cevaplıyor: " Çünkü güç istiyorlar, birçok insan onların dini felsefesini desteklemese de siyasi olarak onlarla birlikte."

Pakistan'da 23.000 medrese var. Bunların bir çoğu Ders-i Nizami medreselerden farklı olarak 1980'den sonra, Rusya'nın Afganistan işgalinden sonra ortaya çıkmış. Bu medreselerdeki eğitim anlayışının mimarları ise Suudiler. Bu nedenle Pakistan'daki medreselerin çoğu vahhabi idrakine uygun yapılandırılmış ve buralardaki hakimiyet Pakistanlı din adamlarından ziyade Suudilerin elinde. (2004'de Lal Mescidi'ndeki ayaklanmada da hükümet arabulucu olarak Suudi yetkililerin yardımını talep etmişti.)

Bu okullarda Suudilerin dini anlayışının hakim kılınmasının bir çok sebebi var. Dedeleri İngilizler'e karşı bağımsızlık savaşı vermiş, babası Pakistan'ın kurucuları arasında yer alan Bari Mian'a göre, Pakistan'daki yaygın dini anlayış Amerika'nın taleplerine uygun bir dini kimliğe izin vermiyordu. Çünkü diyor Molla Nizameddin'in torunu, "Sufizm siyasi bir ajandaya sahip değil. Sufi, siyasetle değil, kalb ile ilgilenir. Sufilik, siyaseti değil hümanizmi öğretir. Affedici olan, bağışlayıcı olan Allah'ı, rahmeti öğretir."

1980 sonrası dönemde kurulan medreseler ise bu geleneğin dışında bir din eğitimi vererek, halkı Amerika adına savaştırmak adına resmi ya da gönüllü orduların ortaya çıkabilmesi için çok iyi bir alt yapı oluşturur.

Benazir Butto'nun yakın arkadaşı Yasemin İslam da, halkın cahilliğini sebep olarak görüyor.

"Bu ithal edilen bir İslamiyet tarzı. Pakistan her zaman Müslüman oldu, dindar Müslümanlar olduk hep, umarız Türkiye gibi modern bir ülke de olabiliriz. Talibanlaşmanın nedenlerinin başında, insanların Kuran'ı kendi dillerinde okuyamamaları geliyor. İnsanlar Urdu dilinde Kur'an okuyamıyorlar. Okur- yazar olmadıkları için Kuran'ın Urdu dilindeki mealini de okuyamıyorlar. Bu nedenle mollalar onlara ne söyler, ne şekilde yorumlarsa ona inanıyorlar. Böylece onların İslam anlayışına ve belki de yanlış bir İslam yorumuna mahkum kalıyorlar."

Pakistan'da defalarca kapatılan, muhalif yayın kuruluşlarından Geo TV 'nin yayın yönetmeni Imran Aslam ise Amerika'nın ikili oynadığını ve Taliban'a desteğinin sürdüğünü düşünüyor. " Biz Amerika'nın müttefikiyiz, Taliban'a ve El Kaide'ye karşı mücadelede ön cepheyiz. Buna rağmen Amerikan birlikleri hava saldırıları ile köyleri bombalayıp, sivilleri öldürüyor, kini artırıp Taliban'ın üye bulmasına yardımcı oluyorlar. Ayrıca işsizlik, fakirlik, iyi eğitim alamadığı için işe alınmayan insanlar sorunu var. Bu insanlar güç kazanmalarının yolunun oy vermek değil, silahlarını alarak devlete karşı durmak olduğunu düşünüyorlar. Taliban bugün ekonomi, din ve ideolojiyi kapsayan karmaşık bir olgu. Bunlar, genç insanlar, amaçları ne, ne yapmak istiyorlar, devleti ele geçirmek mi istiyorlar, pastadan bir pay mı almak istiyorlar yoksa pastaneyi mi ele geçirmek istiyorlar bilmiyorum."

Afgan cihadının içinde büyüyen ve savaşmak dışında bir şey bilmeyen bu gençlerin ne istediği önemli bir soru olarak karşımızda duruyor.

Diğer taraftan adaletsizliklere tepki duyan, ya da macera arayışlarına dini kılıflar bulan Müslüman gençler için de bu bölgeler cezbedici olabiliyor.

Resmin tamamı içinde "Taliban İslam'ı kimin işine geliyor" sorusu büyük anlam kazanıyor.

Ayşe Böhürler

Türkiye'nin karizmasını çizdiriyorsunuz! (Hakan Albayrak)

510 kilometre uzunluğundaki o sınır topraklarını yabancılara kirlamanın bir güvenlik sorunu oluşturmayacağını, bundan ne Türkiye'nin ne de Suriye'nin zarar göreceğini, gerekli bütün tedbirlerin devlet tarafından alınacağını, ihaleyi İsrailli bir firma alsa bile endişeye mahal olmayacağını ileri süren ve Türkiye'nin gücüne inananların bu konuya soğukkanlılıkla yaklaşmasını isteyen iktidar partisi yetkilileri birçok şeyin yanı sıra şunu da gözden kaçırıyorlar:

İsraillilerin Türkiye-Suriye sınırında şu veya bu şekilde varlık göstermeleri Arap kamuoyu başta olmak üzere bütün İslam dünyasındaki itibarımızı fena halde sarsacak ve hem “1 Mart” hem de “Davos” karizmasını çizerek Türkiye'nin yeniden 'uydu devlet' gibi görülmesine yol açacaktır.

Öyle olacaktır; zira Müslüman halklar, Türkiye'yi ve Başbakan Erdoğan'ı, böyle bir işin “yabancı sermaye olsun da isterse çamurdan olsun” gibi akıllara ziyan bir anlayışla yapılabileceğine ihtimal vermeyecek kadar ciddiye alıyorlar.

“Siyonist lobi ağır baskı yaptı, Türkiye boyun eğmek zorunda kaldı; İslam dünyasının parlayan yıldızı söndü” diye düşünecekler.

Üstelik bu sefer Başbakan Erdoğan ve AK Parti'nin, Türkiye-İsrail askeri işbirliği meselesinde olduğu gibi, “Bu iş onları aşıyor, ordudan çekindikleri için İsrail'le işbirliğini sineye çekmek zorunda kalıyorlar” gibi bir teville vicdanlarda aklanması da söz konusu olamayacak.

Malum; Türk Silahlı Kuvvetleri, sınır topraklarının yabancılara kiralanmasına sıcak bakmadığını ilan etti…

“Arapların ve diğer Müslüman halkların bu konudaki düşüncesinden bize ne? İsrail'le istediğimiz işi yaparız, kimse karışamaz!” diyenler mutlaka çıkacaktır; ama Türkiye'nin İslam dünyasında kazandığı saygınlığın siyasi değerini bilenler, Türkiye'nin o sayede kazandığı potansiyel gücü görenler, “Bu potansiyel güç kuvveden fiile çıktığında Türkiye'yi kimse tutamaz” diyenler, Suriye sınırımızdaki İsrail varlığının o 600 küsur bin mayından çok daha tahripkâr olacağını takdir edeceklerdir.

İsrail'in Gazze'yi yakıp yıktığı günlerde “İsrail'le askeri işbirliği gözden geçirilecek mi? İsrail'e verilen askeri ihaleler iptal edilecek mi?” diye soran gazetecileri “güvenlikle ilgili konular” ve “ülke menfaatleri” söylemiyle susturan hükümet bu defa ne diyecek?

İsrail yapımı HERON insansız casus uçakları alınmadığı takdirde terörün üstesinden gelinemeyeceğini kabul ettik diyelim; Suriye sınırındaki topraklarımızı İsrailli firmalara (veya başka ülkelerin firmalarına) vermemiz de mi kaçınılmaz bir zaruret?

İsrail'in oradaki varlığının Türkiye ve Suriye için oluşturacağı fitne tehdidiyle alakalı endişelerimiz yersiz diyelim; 50 yıldır işlenmediği için bol ve kaliteli mahsul vereceği söylenen sınır topraklarının ekonomik rantından soykırımcı İsrail'i istifade ettirmek, ortada bir mecburiyet olmadığı halde Siyonist İşgal Rejimi'ne menfaat sağlayarak Filistin halkına karşı yürütülen soykırım kampanyasının finansmanına katkıda bulunmak tek kelimeyle ahlaksızlık olmaz mı?

'İsrail sermayesi de sermayeler içinde bir sermayedir; paranın dini-milliyeti yoktur; bu işin İsrail'e verilmesine ancak faşistler karşı çıkabilir' diyenler, yarın bir gün Gazze yahut Lübnan'dan yine katliam görüntüleri geldiğinde veya Suriye'ye bir İsrail saldırısı olduğunda milletin yüzüne nasıl bakacaklar?

Yarına gitmeye gerek yok; İsrail hükümetinin 'Bölünmez Kudüs bizim ebedi başkentimizdir, o kadar! Bu konuyu kimseyle tartışmayız' diye meydan okuduğu ve Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimlerini genişletmekten vazgeçmeyeceğini ilan ettiği şu günlerde İsrail'i eleştirmek yerine 'İsrail'e laf ettirmeyiz!' diye gürlemek neyin nesidir yahu?

Ahmet Davutoğlu hocanın bu konuda ne düşündüğünü çok merak ediyorum doğrusu.

Yukarıdaki yazıyı çarşamba günü yazmıştım. Şu anda Kenya'nın Mombaya şehrindeyim. Az önce yasa tasarısının Meclis Genel Kurulu'ndan geri çekildiğini öğrendim. Başbaka Erdoğan ve AK Parti'yi bu kararından ötürü tebrik ediyorum... Tasarı şimdi komisyonda yeniden görüşülecekmiş. Belki bu süreçte bir işe yarar diye yazımı değiştirmedim.

Hakan Albayrak

En yalancı gazeteler (Dilek Yaraş)

Hatırlarsanız, Aydın Doğan, Milliyet’in 59. yıl kutlamalarında gazetecilerine: ‘’.. Aman eliniz haber yaparken titresin ama bir şey için. Haberim doğru mu? Eğer haber doğruysa o zaman korkacak bir şey yoktur. Ben de gazete sahibi olarak bunun sonuçları ne olursa olsun karşılarım” demişti...

En çok yalan habere imza atan bir yayın grubunun başkanı olarak ilginç sözler doğrusu.

Umarım Aydın Bey, yayın grubunun en çok yalan habere imza attığını bildiği için çalışanlarına nazikçe bir uyarı olarak sarfetmiştir bu sözleri. Eğer grubunun imza attığı yalan haberlerden haberi yoksa ve bu sözlerinde samimi ise bir medya patronu olarak vahim durumda demektir.

Her ne ise, bu Aydın Doğan’ın problemidir diyerek işin bu yanını bir tarafa bırakalım biz… Ne de olsa bu yazı medya patronlarını değil medyazedeleri, yani okuyucuları bilgilendirmek için yazılıyor.



Son bir yıl içinde, 26 gazetede yayınlanan 350 yalan haberden 146’sı Doğan Medya Grubu’na bağlı Hürriyet, Milliyet, Radikal, Posta, Referans gazetelerine ait. Bunlardan 62’si yalan olduğu ortaya çıkarılmış, 59’u düzeltilmiş, 24’ü tekzip, 1’i de ihtarname almış haber niteliğinde.

Gazete olarak, Hürriyet (16 yalan haber, 13 tekzip, 18 düzeltme) ve Milliyet (16 yalan haber, 4 tekzip, 1 ihtarname, 26 düzeltme) 47’şer puanla 1.liği paylaşırken onları 30’ar puanla Sabah (12 yalan haber, 8 tekzip, 23 düzeltme) ve Vatan (16 yalan haber, 5 tekzip, 9 düzeltme) takip ediyor.

Diğer gazetelerin ‘’yalan - yanlış’’ haber sayıları ise şöyle:

Zaman: 3 yalan haber. 6 tekzip. 21 düzetlme.

Taraf: 8 tekzip. 1 ihtarname. 11 düzeltme.

Yeni Çağ: 10 tekzip. 11 düzeltme.

Akşam: 3 yalan haber. 4 tekzip. 1 ihtarname. 10 düzeltme.

Star: 4 yalan haber. 4 tekzip. 5 düzeltme.

Cumhuriyet: 2 yalan haber. 6 tekzip. 1 ihtarname. 4 düzeltme.

Habertürk: 7 yalan haber. 2 düzeltme. (Yayın hayatına yeni başlayan Habertürk’ün bu konuda da iddialı olduğunu ve şimdiden ‘’yalan haber yarışında ben de varım’’ dediğini görüyoruz.)

Radikal: 5 yalan haber. 1 tekzip. 3 düzeltme.

Bugün: 2 yalan haber. 5 tekzip. 2 düzeltme.

Yeni Şafak: 2 yalan haber. 4 tekzip. 3 düzeltme.

Sözcü: 4 tekzip. 3 düzeltme.

Posta: 4 yalan haber. 1 düzeltme.

Referans: 2 yalan haber. 1 tekzip. 2 düzeltme.

Fanatik: 3 yalan haber.
Vakit: 3 yalan haber.
Fotomaç: 2 yalan haber.
Güneş: 2 düzeltme.
Dünya: 2 düzeltme.
Tercüman: 1 tekzip.
Türkiye: 1 düzeltme.
Milli Gazete: 1 düzeltme.

Doğan grubuna ait 146 yalan-yanlış haberin 51’i muhabir hatasından kaynaklanıyor ve bunlardan 6’sı Doğan Haber Ajansı (DHA) bünyesinde. (Anka Haber Ajansı’nın ve Ajans Habertürk’ün ise 1’er yalan haberi var.)

Doğan Haber Ajansı’ndan yalan haber çıkmasına ayrı bir önem vermek gerekiyor çünkü:

DHA, Doğan Medya Grubu’na bağlı 8 gazete (Hürriyet, Milliyet, Posta, Radikal, Gözcü, Referans, Fanatik, Turkish Daily News) ile 2 televizyon kanalı (CNN Türk ve Kanal D), 2 radyo ve WEB siteleri ile grup dışında basın yayın kuruluşlarına da ayda 6 bin dolayında haber, fotoğraf ve görüntülü haber servisi yapıyor.

İşte durum bu merkezde…

Medya patronları bu vahim tablo karşısında herhangi bir önlem almayı düşünür mü düşünmez mi bilemem ama okuyucu olarak bizim -eğer kandırılmak istemiyorsak- antenlerimizin her daim açık olması ve her gördüğümüz, duyduğumuz haberi kafadan doğru kabul etmememiz, çarpraz okumalar yapıp araştırarak işin gerçeğine ulaşmaktan başka çaremiz yok.

Dilek Yaraş

29 Mayıs 2009 Cuma

Kürt sorunu az kalsın çözülüyordu (Yıldıray Oğur)

Üsküdar’daki evimizin yanında aralardan denizi gören arnavutkaldırımlı bir merdiven var. Gözlerden uzak güzel manzaralı merdiven gürültücü genç içicilerin (annelerine şikâyet etmiş gibi olmayayım ama bunların arasında çok güzel küfür eden ortaokullu kızlar da var) mekânıdır.

Bizim sokağın yaş ortalaması 60’ın üstünde olduğu için bu arkadaşlar tahammül sınırlarını aştıklarında genelde ilk müdahaleyi herkes biz mahallenin genç delikanlılarından bekler. Doğrusu sokakta içki içenlere müdahale edip yeni bir darbeye gerekçe olmamak, ertesi gün kendimizi Vatan’ın sürmanşetinde görmemek, Cumhuriyet yazarlarını protesto için sokağımıza çekmemek ve Binnaz Toprak araştırmalarına mahalle baskıcısı diye girmemek için apartman duvarlarımıza işemedikleri müddetçe onlara sesimizi çıkarmıyoruz.

Hatta itiraf ediyorum ki bazen mutfak penceresinin kör bir noktasına saklanıp çok tatlı sevgili atışmalarını, çok acayip ortaokul-lise dedikodularını dinleyip acayip eğlendiğimiz de olmuştur.

Ama geçen akşam yaşanan gibi bir şeye sokağımızda daha önce hiç şahit olmamıştık.

Düşünün zilzurna sarhoş iki genç çocuk. En fazla erken 20’li yaşlarındalar. Biraları ellerinde.

(Erken uyarı: Yok korkmayın meseleyi bu gençleri kötü yollardan ve içki belasından kurtaralım kampanyasına bağlamayacağım, “Yıldıray Bey demokratlığınız ortaya çıktı” maillerinizi saklayın. Daha sonra kullanırsınız.)

Eve geldiğimde bu aralar hayatıma bir balans ayarı çekmek için İstanbul’da olan annemi çocukların oturduğu merdivene bakan mutfağın bahsettiğim o kör noktasında pusuya yatmış halde buldum. Sus ve gel işareti yaptı ben de kendimi kamufle edip yanına gittim.

Önce annem yaptığımız yasadışı ortam dinlemesi hakkında kısa bir brifing verdi. Zira yemek yapıyorum bahanesiyle bir saattir o pozisyonunu korumaktaymış.

20’li yaşlarda sarhoş iki çocuk. Birini güzel Türkçesinden tanıdık, hemen. Rizeli, hemşerim. Yalnız her cümlesinin ardına o tahmin edeceğiniz, genelde askerlikten ağza takılan o küfürü ekliyor ki yeşil ve şirin Rize’mizi çok yanlış temsil etmekte.

Diğer çocuk Kürt. Onu da güzel Kürtçe aksanından tanımak zor olmadı. Birbirilerine laf arasında ettikleri küfürleri kaldırabildiklerine göre çok samimi iki arkadaş bunlar.

Peki, İstanbul boğazına karşı sarhoş bir Rizeli ile bir Kürt, zaman zaman bağırarak, birbirine kibarca küfrederek hararetle hangi mevzuu konuşuyorlardı sizce?

Ahmet Türk ile Tayyip Erdoğan neyi konuşuyorsa, onu: Kürt sorununu.

Annemin dinleme yaptığı bir saatlik sürede meselenin sadece bir terör sorunu olmadığı kısmı üstüne bir mutabakata varılmış. Bir de Kürt çocuğun “koyarım” ile biten tehditleriyle Rizeli çocuk Kürtlerle PKK’lıları birbirinden ayırarak konuşmaya ikna olmuş.

Sonra birlikte dinlemeye devam ettik. Yanlış anlamayın. Mahremiyete saygımız sonsuz. Bizimkisi “barış için dinleyen de dinleten şereflidir” hesabı. Hayat o kadar hukukun üstünlüğünü, liberal ilkeyi kaldırmıyor işte.

Altıncı hissi kuvvetli, kendisini bizim evin kedisi zanneden Keto’nun pencere önündeki miyavlamaları arasında duyabildiğim ilk cümle Kürt çocuğun “Sen bilmiyorsun”u oldu. Askerlerin kendi akrabalarına neler yaptığını anlattı. Tabii “Barış süreci değerlendirilmeli” gibi bir entel Kürt ağzıyla konuşmuyordu. Sarhoş bir Rizeliyi ikna edecek serlikte ve haşinlikte anlatıyordu mevzuları. Yine de bir Rizeli için öyle hemen hazmedilebilecek şeyler değildi duydukları. “PKK’ya yardım ediyorlar ama” diye yine arkasına o küfürü takarak askerde komutanının PKK’ya yardım eden bir köylüyü nasıl dövdüğünü anlattı. Cümle başına düşen küfürlerin çoğalmasıyla Kürt çocuğun tepesi attı. Biz tam annemle BM daimi temsilcisi kılığında olaya müdahale edecektik ki, herhalde birer yudum daha alıp sakinleştiler.

Sonra bir sessizlik oldu. Bağlantımız mı koptu diye pencereden bakarken Rizeli bir hemşeri kıyağı ile tekrar mevzua girdi: “Tayyip çözecek bu işi. Adam askere resti çekti.”

Ve Kürt çocuk ateşkes süresini uzatırcasına bir açılımla buna karşılık verdi “Çözülecek tabii sana mı bırakacağım bu s... Boğaz’ı.”

Sonrasında mevzu Antalya’daki rüküş otelin sahibinin b.k gibi olan parasına doğru kayınca mutfağın bir köşesinde eğilip bükülmekten yorgun düşmüş anne-oğul salona geçtik.

Son zamanlarda Kürt sorununda açılım yapan hatta dükkânına gelen müşterilerine PKK’lıların durup dururken dağa çıkmadığını anlatan annem son barış planını açıkladı: “Tayyip gitsin Kandil’e kulaklarından tutup getirsin PKK’lıları analarına teslim etsin.”

“Yok anne, onurlu barış” diyemedim. O kadarını anneme bile anlatmam şimdilik zor.

Ama Kürt sorununda çözüm için Türkler ve Kürtler masalara oturdu bile. Hâlâ randevulaşamamış Rizeli Tayyip ve Mardinli Ahmet’e önemle duyurulur.

Yıldıray Oğur

Sınıf mücadelesinin halleri (Roni Margulies)

“Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı... Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!”

Sınıf mücadelesi her zaman ille de mavi tulumlu işçilerin şişman ve fötr şapkalı patronlara karşı grev yapması şeklini almaz. Aldığı yerler var şu anda: Sabah/ATV, Desa, Simter Metal, Asemat Otomotiv, Edirne Giyim Sanayi işyerlerindeki uzun grevler sürüyor.

Ama aynı zamanda başka şekiller de alıyor sınıf mücadelesi.

Laik kesimle şeriatçılar arasında veya devrimcilerle karşıdevrimciler arasında olduğu söylenen çatışma, bildiğiniz sınıf mücadelesinin bir tezahürü. Aynen Simter Metal grevi gibi.

Yeni değil bu mücadele. İlk popüler ifadesini 50 yıl önce Fahrettin Kerim Gökay’ın “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” vecizesinde bulmuştu. Sonra da Mine Kırıkkanat’ın başta alıntıladığım ölümsüz sözlerinde.

Veya “erdemli vatandaş ve demokratik ahlakın simgesi” Türkan Saylan’ın sözlerinde: “Çocuklarımızın sıra üstünde namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz... Gençlik Orkestrası’nı yaratan ve yöneten arkadaşımızın ismi Muhammed. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi?”

Saylan Hanım bir de şöyle demişti: “Ülkemizi sattırmayız, böldürmeyiz. Her devrimin bir karşı devrimi var. Devrimimizi korumak zorundayız.”

“Devrimimiz” kimin devrimi? Kime karşı korunuyor?

Ümit Zileli’nin Cumhurun Trajedisi – Karşıdevrimin Kısa Tarihi kitabından aktararak anlatayım.

Türkiye tarihi üç döneme ayrılır.

- 1923-1938 Atatürk ve devrimler dönemi;
- 1938-1950 Duraklama ve gerileme dönemi;
- 1950-... Karşıdevrim süreci.

Bu süreç sonucunda, Türkiye “emperyalist efendilerin boyunduruğunda giderek sömürgeleşmek ve tam olarak bir ‘dinci-faşizm’ karanlığına teslim olmak tehlikesiyle” karşı karşıya.

Nasıl geldik bu “dehşet” duruma?

Halkın salaklığı yüzünden: “Türk halkı ne yazık ki kendisine sunulan gerçek zenginliğin, yani özgürleşmenin, ortaçağ karanlığından kurtulmanın, bağımsızlık denilen hazinenin anlamını ve önemini kavrayamadı... Yukarıdan verilen hakları kullanmak ve giderek eksilmesini, yok olmasını izlemekle yetindiler.”

Karşıdevrim 1950 yılında Demokrat Parti’nin yüzde 52,7 oy almasıyla başlıyor. Yani balık sevmeyen, kısa bacaklı halkın ilk kez siyaset sahnesine çıkmasıyla. Hart hart kaşınan kıllı halk, dört yıl sonra aynı partiye bu sefer yüzde 57,5 oy veriyor. Karşıdevrim dörtnala ilerlerken, üç yıl sonra halk yine DP’ye yüzde 47,9 oy veriyor. Bu kadar karşıdevrimci bir halk dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde!

“Halkımız ne yapıyordu? Çoğunluk, her zamanki gibi susuyor ve seyrediyordu!.. Halkımızın çok önemli bölümü, sağcı siyasetin merkezdeki, uçtaki ya da dinci renklerine sarılmış, mışıl mışıl uyumayı sürdürüyordu!..”

“Peki ya halkımız, o ne yaptı?.. 10 yıl boyunca ne yaptıysa onu yaptı, seyretti!.. Uzaktan baktı, evet yalnızca baktı!..”

Garip bir toplum şeması var burada. Halk uyuyor, zaman zaman uyandığında da uzaktan seyrediyor. Birileri karşıdevrim yapıyor, birileri (“sol”) buna karşı kahramanca direniyor. Her şey halkın dışında, üstünde olup bitiyor. Halkın haberi bile yok, tümüyle edilgen bir koyun sürüsü. Arada bir uyanıp karşıdevrimcilere oy veriyor! Balık sevmeyen, kısa bacaklı, ismi Muhammed olan bir halktan ne beklenir ki zaten!

Anlaşılan o ki, devrim Şişli, Teşvikiye ve Çankaya’da oturan, bale yapan, denize mayoyla girenlerin (isterseniz egemen sınıf diyelim) devrimi. Karşıdevrimi ise varoşlarda ve taşrada oturan, don paça yatan, kaba saba kalabalıklar (isterseniz yoksul emekçiler diyelim) yapıyor.

Balık seven, uzun bacaklı, ismi Ümit veya Türkan olan Kemalistlerin sunduğu özgürlüğü dört elle kucaklamayan karşıdevrimci bir halk karşısında ne yapmalı? Mustafa Kemal’in yaptığını yapmalı. Zileli anlatmış: Saltanatın kaldırılması mecliste tartışılır ve itirazlar yükselirken, “Mustafa Kemal, baktı ki iş iyice çıkmaza giriyor, söz istedi ve ... yüksek bir sesle şu konuşmayı yaptı: ... Bu, ne olursa olsun yapılacaktır... Burada toplananlar... sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir!..”

İşte karşıdevrimci halkı engellemenin yolu: Ya özgür olacaksın ya kafanı keseriz!

Türkan Saylan böyle düşünür müydü, Zileli böyle düşünür mü, bilmem. Ama Şener Eruygur’un böyle düşündüğünden eminim. Üçünün düşünceleri arasında çok kalın çizgiler var mı sizce?

Roni Margulies

28 Mayıs 2009 Perşembe

Feodal marksizm (Türker Alkan)

Marksizm’e göre, komünizm, tarihsel gelişmenin son aşaması olacaktı. Feodalizmden kapitalizme, ondan sonra da komünizme geçilecek ve tarih orada bitecekti! Devlet sona erecekti. Bürokrasi şimdiki gibi olmayacak, basit olayların güncel idaresine indirgenecekti. Sınıflar arasındaki temel çelişkiler ortadan kalkacağı için sıradan sorunlar kolayca ve çabucak çözülecekti. İnsanlar yetenekleri ölçüsünde katkıda bulunacak, ihtiyacı kadar alacaktı. Yöneticilik insanların boş zamanlarında hayır olsun diye yaptıkları bir iş olacaktı. Yabancılaşma sona erecek, sömürü kalmayacak, insanlar mutlu olacaktı!
Gel de komünist olma şimdi! Nitekim milyonlarca insan bu vaat edilmiş cennetin cazibesine kapılıp komünist oldu.
Ve insanlık tarihinin en büyük düş kırıklıklarından birisini yaşadık.
Kuzey Kore, bu düş kırıklığının en son ve acı örneklerinden birisi.
Ülkenin ilk komünist lideri Kim Il Sung 1994’te ölünce yerine şimdiki lider olan oğlu Kim Jong Il geçti. Feodaliteden kalma bir refleksle, marksizmle alay eder gibi!
Kuzey Kore, lidere tapınma kültürünün en canlı örneklerinden birisidir. Kim Il Sung’un başlangıçta Sovyetler Birliği ile arası iyiydi. SSCB’den aldığı ekonomik yardımın önemli bir kısmını, dünyanın en büyük heykeli olduğu söylenen kendi heykeline harcayınca aralarında tatsızlık yaşanmıştı. Kim Jong Il öylesine halktan kopuk ki, aylardır hayatta olup olmadığı tartışılıyordu.
Baba Kim zamanında da, oğul Kim zamanında da ekonomi berbattı. İnsanların açlıktan öldüğü, cesetleri ve ağaç köklerini yediği söylendi.
Hemen her şey marksizmin öngördüğünün tam tersiydi.
İnsanlara, ait oldukları sosyal sınıflara göre farklı pasaport bile verildi.
Deyim yerineyse, bir çeşit ‘anti-ütopya’ yaşandı Kuzey Kore’de.
İnsanlar açlıktan ölürken atom bombası üretmek için para harcandı.
Kim Il Jong’ın nur topu gibi bir atom bombası var artık.
Dünya şaşkın, ‘Ne yapacağız şimdi?’
K. Kore diktatörünün kafasına eser de Güney Kore’ye, Japonya’ya veya Amerika’ya ‘bebek bombaları’ gönderiverirse.
“Haydi canım, olur mu öyle şey” demeyin.
Daha önce olmadı mı?
Hem de hiç gereği yokken. Hem de demokrat ve sorumlu olduğu varsayılan bir devlet tarafından. Üstelik iki kez!

Türker Alkan

Eğitimin bazı boyutları (Ahmet İnam)

Kaptırmışız kendimizi gündelik çatışmalara. Eğitim bir köşede yeniden tartışılmayı bekliyor.
Çok boyutlu bir düzendir eğitim. Başka türlü söylersek: Eğitimin birçok bileşeni vardır, önemli gördüğümüz bazılarını tartışmaya açacağım.
Gençlere ulaştırılmaya çalışılacak bilgilerin kuramsal (teorik) temellerinin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Eğitimin ilk boyutu olan kuramsal boyut, dünyaya karşı bilim ve düşünce insanlarının takınması gereken bir tavrı da gösteriyor. Eğitim yalnızca pratiğe, uygulamaya, sonuç getirici görgü, bilgi ve hünere yönelmemeli. Müfredat programları hazırlanırken, kitaplar yazılırken, derslerin işleniş biçimleri göz önüne alınırken, kuramsal tavır, kuramsal bakış öğrencinin düzeyi gereği ayrıntısıyla anlatılamasa da öğrenciye duyurulabilmeli. Öğrenci, öğrendiği bilgileri hayatına uygulamaya çalışırken, onların arkasındaki kuramı sezebilmeli.
Eğitim hayat içindir. Bizim hayatta karşılaştığımız, çoğu kez 'somut' diye nitelendirdiğimiz sorunları çözmek içindir. Kuramın ne yararı vardır bu sorunların çözümünde? Anlatacağımız konunun yararlı, kolay anlaşılır, pratik yanlarını tartışsak, yalnızca bunları öğretsek ne olur? 'Bunlar kuramsal ayrıntılar, öğrenmeye gerek yok' derseniz, kuramı önemsemeyen bir tavrı, öğrenciye olumlu tavır olarak göstermiş olursunuz. Böyle bir düzen, yaratıcı, sorgulayıcı, bilimin temel kuramlarını kavrayabilen bilim adamlarını yetiştiremez. Taklitçi, uygulayıcı, kendisine verilen bilmeceleri çözen insanlar çıkar ortaya. Kuramı önemseyen eğitim düzeni, derinliği olan insanların yaratılmasına katkıda bulunur.
İkinci boyut ahlak alanındadır. Bilginin oluşumu da, aktarımı da ahlaksal bir yapı içindedir. Sömürüye, haksızlığa, zulme, sorumsuzluğa izin veren bir bilgilenme, düzenimizin dışında kalmalıdır. Bilgi ahlakı, bilim ve düşünce ahlakı, ahlak dersleri okunarak mı kazanılmalı, yoksa ahlak, bilginin aktarımında mı ortaya konmalı? Hangi konuyu öğretiyorsak, öyle bir tavırla, öylesine örnek eğiticiler olarak öğretelim ki konunun ahlaksal boyutunu, konunun içinde görsün öğrenci. Yoksa bilgilerin öğretilişinin, tartışılmasının dışına düşen, kendi başına bir konuymuş gibi ele alınan ahlak, 'havada' kalır. Sıradan öğütler dizgesi olmanın ötesine geçemez.
Eğitimin coşku boyutunu unutmayalım. Genç insan coşkuludur. Duyarlıdır. Bilgi aşktır. Aşk içinde aktarılmalı, aşk içinde tartışılmalıdır. Anlattığı konuya karşı soğuk, heyecansız eğiticiler, duyarsız, yılgın öğrenciler yok bizim eğitim düzenimizde. Olmamalı. Bir spor karşılaşmasında, bir konserde duyulan coşku, bilgilenirken neden duyulmasın? Neden eğitim bir eğitişim haline gelirken, bir zevk olmasın? Neden ondan keyif alınmasın? Bilgiyi öyle aktarmalıyız ki, eğitişim (Öğretenin olmayıp, öğrenenin olduğu, öğretmen ve öğrencinin birbirini eğittiği eğitim!) öyle yürütülmelidir ki, eğitişimciler (öğrenciler, öğretmenler, uzmanlar...) yaşama sevinci duymalıdırlar yaptıklarından. Geçmiş yeniden gözden geçirilip, gelecekle olan bağı kurulmalıdır, insan, yılgınlığını, karamsarlığını atmalı, bilginin coşkusunu yaşamalıdır.
Elbette altyapının yerinde olması gerekir. Damı akan, sobası, kaloriferi yanmayan sınıflarda, geçim derdine, can derdine düşmüş öğretmenden nasıl bir bilim heyecanı bekleyebiliriz ki? Eğitimin coşku boyutunun temel koşullarından biridir toplumsal, ekonomik boyut. Toplumsal çalkantının, huzursuzluğun, ekonomik sıkıntının, eğitim düzenini tümüyle ortadan kaldırıverme tehlikesi vardır. Kısaca altyapısal boyut diyebileceğimiz bu özellik, eğitim düzeninin 'olmazsa olmaz' koşuludur.
Eğitimin iletişim boyutu var bir de. Kendini anlatmayı, başkalarını dinlemeyi, söylemeyi, söyleşmeyi bilen, eleştiri cesaretine sahip, aldığı eleştirilerle kızgınlığa, yılgınlığa kapılmayan, muhabbet insanı yetiştirmeyi amaçlayan boyutu var. Sağlıklı iletişim, sömürmeye, sömürülmeye izin vermez. Başkalarını anlamaya çalışma, onların düşüncelerini kabul etme anlamına da gelmez. Anlarım ama kabul etmeyebilirim. Tartışabilirim. Yoksa gelişme olmaz. Değişme gerçekleşmez. Anlama, art niyeti, kandırmayı, propagandayı sezdirir. Gönül açıklığını sağlayabilir.
Gelelim son boyuta: Eğitimin önemsenmemiş, en can alıcı boyutlarından birinden söz edeceğim. Mizahtan. Mizah eğitimi diri tutar. Eğitime can katar. Mizah duygusu olan eğitişimciler kendi özür ve eksikliklerini bilirler. Araştırmanın, bilgilenmenin, yaratıcı olmanın gülümsemeden, gülmeden geçtiğini anlamışlardır. Hiçbir bilgi, ne denli karmaşık, soyut olursa olsun mizahtan uzak değildir. Zorluk, bu mizah öğesini yakalayabilmektedir. Yakalandığında, en çetin bir bilgi sorunu bize yakınlaşır. Bir parçamız olur. Belki ders kitapları sıkıcılıklarını karikatürlerle, ince
esprilerle ortadan kaldırabilirler. Burada mizahın dozunu ayarlayabilmek önemlidir.

Ahmet İnam

1908 tarihli bir mektup: Bahçeli ve Baykal için (Ali Bayramoğlu)

Ahmed Midhad Efendi'nin, II. Meşrutiyet'in ilanından yaklaşık iki ay sonra, Tercüman–ı Hakikat gazetesinin 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan bir yazısı var.

Fazıl Gökçek'in, İletişim Yayınları'ndan çıkan “Osmanlı Kapısında Büyümek - Ahmed Midhad Efendi'nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar” başlıklı kitabında yer alıyor.

Öyle bir yazı ki bu, Ahmed Midhad Efendi, makalesini sanki dün, Başbakan'ın çıkışından sonra kaleme almış.

Şöyle diyor:

“Her lisanda 'hakikat' ve 'mecaz' denilir iki hüküm vardır ki gerek konuşulur, gerek yazılır iken bu hükümler bilinmeyecek olursa anlaşılmak güç olur.

Bir sözün, bir kelimenin evvelâ hakiki olan manâsı murad olunur. 'Arslan' denildiği zaman o meşhûr yırtıcı hayvan murad olunmak gibi. Kelimenin mecazî olan mânası ise (...) kelimeyi asıl kendi mânasına almak mümkün olmadığı vakit meydana çıkar. Misal-i meşhûrunca (yaygın örnekle) 'Hamamda bir arslan gördüm' demek gibi ki, hamamda gördüğüm şey mahut yırtıcı hayvan olamayacağı, çünkü o yırtıcı hayvan hamama gelemeyeceği için ona benzer bir şey, iri yarı, güçlü kuvvetli bir kahraman görmüş olduğum anlaşılır.

Şu usul-i lisaniyeyi (dille ilgili şu kaideyi) hatıra getirdiğimiz anda 'Hıristiyanlardan kardeş olur mu imiş!' diye bir iki haftadan beri bazı kimseler nezdinde görülegelmiş olan galeyana şaşmamak kabil olmaz...

Eski imlâsı 'karındaş' olan bu kelimenin mânâsı, ikisi bir babanın belinden inip bir ananın rahminden doğan iki kimse arasındaki münâsebettir. Bu mânâya göre Hıristiyanlarla Türkler birbirinin kardeşi olamaz (...)

'Ermeni kardeşlerimiz' ve 'Bulgar kardeşlerimiz' ve 'Rum kardeşlerimiz' denildiği zaman evvelâ bunlarla beraber bir ana ve babadan doğmamış olduğumuz için aramızda mânâ-i hakikiyesiyle (gerçek manasıyla) bir kardeşlik murad olunamaz. Zîrâ dinlerimiz başka başka olduğu için burada 'din' kelimesi bir cihet-i câmia (toplayıcı yön) teşkil edemez. Müslümanlar arasında bulduğumuz mecaz burada bulunamaz. Öyle bir din kardeşliğini biz iddiâ edecek olsak onlar kabul etmezler. Öyle ise ikinci bir mâna-i mecazi arayacağız. Tabii onu pek kolay bulacağız.

Düşünelim ki bir köyde, bir kasabada, bir şehirde Hıristiyanlar ile kapı bir komşuyuz. Doğan güneş cümlemizi tenvir (aydınlatıyor) ve ihyâ ediyor. Yağan yağmur mahsulât-ı arziyesiyle (topraktan çıkan ürünleriyle) cümlemizi besliyor. Yangın gibi, zelzele gibi bir afet cümlemize isabet ediyor. Hatta mine'l-kadim (eskiden) duygularımıza girmiş olduğu vecihle birimizin düğünü diğerimizi de neşelendiriyor. Birimizin hastası, cenazesi diğerimizi de kahırlandırıyor. Elhasıl maişet-i medeniyece (medeni yaşam açısından) birbirimizin ortağı sayılıyoruz. Bu kadar cihat-ı câmia aramızda bir 'kardeşlik' hasıl eder de buna 'öz kardeşlik' ve 'din kardeşliği' diyemeyeceğimize mukabil 'vatan kardeşliği' der isek kıyamet mi kopar? İşte mânâ-i mecâzi (mecazi anlam)...

Türkiye'de müsavat (eşitlik) ha!

İşte Hıristiyanları vatan kardeşliğine bile kabul etmiyorlar.

Onları ayrı ve yabancı addediyorlar. Yabancı addettikten sonra mallarını, canlarını, ırzlarını, hatta dinlerini mübah saymak uzak mıdır? Bir yerde emsâli görüldüğü vecihle (üzere) Hıristiyanlar üzerine hücum bi'l-kuvve (potansiyel saldırı) yine mevcuttur. Kuvveden fiile çıkmak dahi 'mutaassıbâne bir galeyandan başka bir şeye muhtac değildir' derler ki bu zehrin panzehiri bizim için güç ve pahâlı bulunabilir.

Allah aşkına aklımızı başımıza alalım...”

Ahmed Midhad Efendi böyle demiş, 101 yıl önce, içeriden ve yürekten?

Baykal ve Bahçeli ne buyururlar acaba?

Aslında acı…

Aradan geçen 101 yıla rağmen aynı yerde durmak, Baykal, Bahçeli gibi “bakmak” ne acı…

Ali Bayramoğlu

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Darbe romanlarının romanı (Zeki Coşkun)

27 Mayıs’ın yıldönümü.

Ne devrim olarak kutlanıyor artık, ne de bayram.

Oysa bu ilk darbe, sonuncusuna –12 Eylül 1980’e değin, resmen Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ydı.

Halka hürriyet –özgürlük, ülkeye hukuk –anayasal düzen getiren askerî operesyon “darbe” olamazdı. Tövbe hâşâ, asla ve kat’a! Öz be öz, halis muhlis “devrim”di!

Öyle ki, 1990’larda dolaşıma giren “ikinci cumhuriyet” kavramının miladı da oradadır: Kimi düşünürler, 27 Mayıs’la ülke yönetim yapısının köklü biçimde değiştiğini öne sürüyor, “özgürlükçü-halkçı” olarak niteledikleri yeni anayasayla birlikte girilen evreyi “ikinci cumhuriyet” olarak nitelendiriyorlardı.

***

Yukarıda okuduklarınız şaka, mizah falan değil, ciddi ciddi ve hayli uzun zaman dillendirilen, kabul gören tezlerdir. Doğrudan siyasal alanın ötesinde, edebiyatta –özellikle romanlarda- neredeyse eşzamanlı olarak karşımıza çıkar.

Ne zaman?

1970’lerin ilk yarısında.

Neden?

Çünkü, Türkiye toplumu ve özelde aydın-yazar takımı asıl darbeyi yemiştir 12 Mart 1971’de.

Bu “sıcak”, yeni ve asıl darbenin –12 Mart’ın- etkileri, bir öncekini –27 Mayıs’ı- kutsamayı getirmiştir.

Saptayabildiğim kadarıyla beş roman var 27 Mayıs’ı konu edinen.

Üçü Attila İlhan’a ait: Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978). Bunlar yazarın Aynanın İçindekiler adını verdiği dizinin de ilk üç yapıtı. 27 Mayıs’a gidiş sürecine odaklanan en ünlü roman, Bir Gün Tek Başına olsa gerek. Vedat Türkali’nin bu ilk romanı 1974 Milliyet, 1976 Orhan Kemal Ödülü’nü kazanmıştır. Nihayet, Samim Kocagöz de İzmir’in İçinde’yle 12 Mart ekseninden 27 Mayıs’ı romanlaştıranların başında gelir; 1973.

***

Her biri farklı düzlemlerde olsa da üç yazarın ve anılan yapıtların ortak özelliği, kesif bir DP karşıtlığını benimsemeleridir. Bu yer yer DP iktidarını doğrudan doğruya “faşizm” olarak nitelemeye kadar varıyor... Siyasal görüşleri, edebiyat ve roman anlayışları farklı olsa da üç yazarı 27 Mayıs’ı darbeden on yıl sonra romanlaştırırken birbirinin uzantısı kılan iki olgu çıkıyor karşımıza.

1- Uzak geçmiş –27 Mayıs öncesi.
2- İçinde yaşanan zaman –12 Mart.

O halde bu ortak algıyı yaratan dinamiklere bakmak gerekiyor.

“İlerici tek güç, ordu”

DP döneminin baskı, zulüm, faşizm olarak görülmesi, millici ve laisist refleksi de içinde barındırır. 27 Mayıs sonrasında dillendirilen “İkinci Kuvayı Milliye Ruhu”nun ardında DP’nin cumhuriyeti akamete, zaafa uğrattığı algısı vardır:

• Ekonomik ve siyasal planda dışa bağımlılık –emperyalistlere teslim olmak- satılmak.
• Dinin toplumsal yaşamda öne çıkmasına, “irtica”ya fırsat vermek...

Bu “toplumsal” duyarlıkların yanında, aydın-yazarın kendi konumuna ilişkin algısı, yaşadıkları da belirleyicidir. Yukarıda işaret edilen DP’ye ilişkin siyasal-kültürel eleştiri, Tanzimat’tan beri kendisini toplumsal değişimin aktörü olarak gören “aydın”ın ilk kez tümüyle iktidar-dışında kaldığını da ifade etmektedir.

Sadece bir örnek: Tanzimat’la kurulan Tercüme Odası, tek parti dönemi boyunca da sürmüştür. (Hasan Ali Yücel dönemindeki Milli Eğitim Klasikleri, bugün de dolaşımda...) DP ise o “itibar” ve himayeye son vermiş; Batıcı, modernist aydın takımı “devlet”ten dışlamıştır.

***

27 Mayıs’ın Kurucu Meclis’le, TRT, DPT gibi kurumlarla üniversiteden başlayarak aydın-bürokrat kesime itibarını iade etmesi... evet, bu kesim için darbenin “devrim” olarak algılanmasını getirmiştir.

Sadece küçük bir örnek: Fakir Baykurt, Yılanların Öcü romanının yarattığı tartışmalar sonucu 1959’da (DP döneminde) öğretmenlik görevinden alınmış, 27 Mayıs’ın hemen ardından daha üst bir göreve; ilköğretim müfettişliğine getirilmiştir.

Öte yandan, Yılanların Öcü’nden uyarlanan film, Sansür Kurulu’nca gösterime uygun bulunmamıştır. Film, MBK Başkanı Cemal Gürsel’in özel izniyle gösterime girmiştir. Baykurt, 12 Mart darbesi sonrasında TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) Genel Başkanlığı nedeniyle tutuklanmıştır!

27 Mayıs romanlarından İzmir’in İçinde’nin yazarları Samim Kocagöz de 12 Mart tutuklularındandır. Yukarıda andığım Milli Eğitim Klasikleri’ne öncülük eden isimlerden Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol ve onlar gibi cumhuriyetçi-Kemalist daha birçok aydın da...

Öncesi ve sonrasındaki “acılar” aydın-yazar için 27 Mayıs’ı bir “tatlı bahar” olarak algılamaya yöneltir. İkinci Cumhuriyet, İkinci Kurtuluş Savaşı gibi kavramların yanı sıra Neo-Kemalizm de bu dönemin ürünlerindendir!

***

Bütün bu tezler en yoğun biçimiyle Attila İlhan’da karşımıza çıkar.

Bıçağın Ucu’nda darbe ekibi içinde olduğu anlaşılan Yüzbaşı Demir’den küçük bir derleme:

• “Bizde, Batıdaki biçimde ve anlamda toplumsal sınıflar yok.”

• Bu nedenle, “taa jöntürklerden beri ilerici tek güç, ordu.”

• “Ordunun bu özelliği, varlıklıların değil, daha çok yoksulların ordusu olmasından ileri geliyor. Subayların bile, çoğunun toplumsal kökü köylüdür, küçük memurdur vs.”

• “Cumhuriyet Atatürk demek, Atatürk ise ordu.”

***

Darbe romanlarının romanını yazmak gerekiyor belki de...

Zeki Coşkun

Ne şeriat ne demokrasi = Bağımlı yargı! (Mustafa Akyol)

Bugün 27 Mayıs. Türk siyasi tarihinde bir kara leke. Tam 49 yıl önce bugün, milletin seçtiği meşru Demokrat Parti iktidarı, silahlı bir çete tarafından alaşağı edilmişti. Aynı silahlı çete bir süre sonra da Yassıada’da Stalinvari bir devrim mahkemesi kurarak ‘düşük’ demokratları yargıladı. Mahkeme başkanı Salim Başol’un sanıklardan gelen bir itiraz üzerine söylediği ‘sizi içeri tıkan kuvvet böyle istiyor’ şeklindeki ünlü söz, her şeyi özetliyordu. Mahkeme, adaletin gereğini değil, o ‘kuvvet’in isteklerini yerine getirmek için kurulmuştu. O istek uyarınca da rahmetli Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın katline karar verdi.

Salim Başol bugün aramızda değil. Ama onun gibi düşünen ve hükmeden daha nice hakim ve savcı var. Bunların ortak özelliği, hukuku, adalete değil, siyasi bir kuvvete hizmet eden bir mekanizma olarak görmeleri. Kimi zaman o ‘kuvvet’ten talimat veya ‘brifing’ alıyorlar. Çoğu zaman da buna ihtiyaç kalmıyor, çünkü o ‘kuvvet’ ile zaten aynı ideolojiyi paylaşıyor, bu ideolojiye hizmet etmeyi ‘görev’ sayıyorlar.

Prof. Sancar ve Doç. Suavi Aydın’ın hazırladığı ‘Adalet Biraz Es Geçiliyor: Demokratikleşme Sürecinde Hakimler ve Savcılar’ başlıklı TESEV raporu, tam da bu soruna ışık tutuyor. Kendileriyle görüşülen 51 hakim ve savcı arasında ‘Ben Cumhuriyet Savcısıyım, işin içine devlet girdiği zaman taraf olmak zorundayım’ diye açık açık söyleyenler var.

Buradaki temel sorun, hukukun siyasi bir güç olan ‘devlet’in hizmetine sokulması. Bunun bir diğer anlamı, hukukun, devlet kurumlarının muhtemel baskı ve zulümleri karşısında vatandaşı korumak gibi bir görev üstlenmemesi. Yani hukuk, Başbakan Erdoğan’ın sevdiği tabirle, ‘sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi’ olmuyor. Devletin sesi ve tokmağı oluyor.

Bu ‘devletçi yargı zihniyeti’nin, temel amacı bireyi korumak olan liberal demokratik Batı normlarına uymadığını biliyoruz. Ama bir şeye daha uymuyor: İslam medeniyetinin geleneksel adalet normlarına.

Bu soruna işaret eden ilginç isimlerden biri, Harvard Üniversitesi hukuk profesörü Noah Feldman. Feldman, ‘The Fall and Rise of the Islamic State’ (İslam Devleti’nin Düşüş ve Yükselişi) adlı kitabında önemli bir gerçeğin altını çiziyor: İslam medeniyetinde hukukun kaynağının ‘devlet’ değil Allah oluşu... Zaten bu nedenle modern çağa dek İslam coğrafyasında ‘hukuk yapma’ görevi, devlete değil, ondan bağımsız olarak hakikati arayan ‘ulema’ya, yani din adamlarına ait. Bu din adamlarının önemli bir amacı ise (bazen başaramasalar da) ‘müstebit sultan’ı, yani despot devleti sınırlandırmak.

Feldman bu yapının modern dönemde nasıl bozulduğunu kitabında şöyle anlatıyor:

‘Ancak ulemanın bu (sınırlandırıcı) rolü kalıcı olmadı. Hukuk yapma işi, sonunda modern/Batılı sistemle eğitilen yeni bir hukukçular sınıfının eline geçti. Ulemanın aksine, bu yeni hukukçuların devletten bağımsız olma geleneği yoktu. Onlara göre hukuk, Tanrı’dan değil devletten kaynak buluyordu. Bu dünya görüşünün doğal sonucu olarak, devletin organlarını hukukla sınırlandırma konusunda çoğunlukla isteksiz oldular.’ (s.69)

Sorun şöyle de özetlenebilir: İslam medeniyetinin geleneksel adalet normlarını ‘gericilik’ diye terk eden, Batı medeniyetinin vardığı liberal demokratik normları da kavrayamayan Türk hukuk sınıfı, hem bağımlı hem de taraflı bir ‘devlet aygıtı’ olup çıkmıştır. (İstisnaları tenzih ederim). Tek çıkış noktası, devletten ve her türlü siyasi güçten bağımsız ve onların üstünde bir ‘adalet’ mefhumuna inanmaya başlamasıdır ki, bu nasıl sağlanır, doğrusu bilemiyorum...

Mustafa Akyol

27 Mayıs’ın ve geçen yılların anlamı ( Mustafa Karaalioğlu)

27 Mayıs’ın; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askeri darbesinin 49. yılındayız. 49 yıl önce bugün, tek başına iktidarda olan Demokrat Parti’ye karşı sonradan idamlarla kanlanan bir askeri darbe yapılmıştı. Darbe, emir-komuta zinciri içinde gerçekleşmemişti ama sonradan, sivil katılımlarla ve elbette dönemin CHP’sinin desteğiyle fevkalade disiplinli bir şekil aldı. 27 Mayıs demokrasi tarihinin en kötü hatıralarına tanık olunan bir dönemin adı oldu. Ardından gelecek 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle, 28 Şubat 1997 post-modern darbesinin yolunu açtı. 1962 ve 1963 Albay Talat Aydemir darbe teşebbüslerinin itici gücü oldu. Ve nihayet, 2003-2004 yıllarında tertiplendiği şimdi açık bir şekilde ortaya çıkan Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven gibi akamete uğrayan darbe teşebbüslerinin ilham kaynağı oldu.

O darbeye 49 yıl önce alt rütbeli subay olarak tanık veya müdahil olan veyahut da o dönemde Harp Okulu’nda bulunan subay adaylarının yıllar içinde takip eden bütün darbe ve darbe teşebbüslerinin içinde olması anlamlı bir durumdur ve 27 Mayıs’ın tesirleri açısından benzersiz bir önektir. Bu hal, darbe geleneğinin de darbeci zihniyetin de nasıl kesintisiz bir süreç olduğunu bir film şeridi netliğinde ortaya koymaktadır.

Yani 27 Mayıs tek başına kötü, tatsız ve acı bir hatıradan ibaret değildir. Hem askeri vesayetin sivil siyaset üzerindeki gövde gösterisi, hem de bu vesayetin devamlılığı itibariyle önemli bir hadisedir. Bugün geriye dönüp bakıldığında söylenebilecek tek şey, ‘Keşke başarılı olamasaydı’ demektir. Keşke başarılı olmasaydı da Türkiye darbeyi bir yöntem olarak benimseme ve bir seçenek olarak görme ihtiyatına müracaat edemeseydi. 27 Mayıs’ın iktidarı DP’den geri alıp iade ettiği sosyal, ekonomik ve bürokratik sınıflar çok partili hayatta her sıkıştıklarında orduyu yakın ve acil bir seçenek olarak görmüşler ve alenen göreve çağırmışlardır. Takip eden yıllardaki darbeler ve teşebbüslerin tamamında bu sınıfsal kazanım duygusunun ve salt iktidarı elde etme arzusunun gücü görülmektedir. Bahaneler ise, sadece ‘bahane’dir. Bazen terör, bazen bölünme, bazen de irtica.

O bahanelerin bitmek tükenmez tekrarları da hiç şaşırtıcı değildir. 27 Mayıs’a giderken DP ve Menderes aleyhine oluşturulan akıl almaz propagandaların bir benzerini 12 Eylül öncesinde, bir başka benzerini 28 Şubat’ta ve nihayet hemen hemen aynı argümanlarla benzerlerini bugün bile görebiliriz. Tabi sadece sözlü propaganda değil, aynı zamanda provokatif eylemler ve cinayetler eşliğinde...

Bugünün Ergenekon Davası yakın tarihin darbe teşebbüslerini ve o teşebbüslere eşlik eden eylemleri ortaya çıkarmıştır. 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün ve elbette 28 Şubat’ın perde arkalarını da bir ölçüde biliyor ve zaten artık tahmin de edebiliyoruz. Onyılların suskunluğunun ardından bu ancak, demokratik tecrübe ve medyada yıllar içinde gelişen çok seslik sayesinde başarılabilmiştir.

Darbe talepkarlığı henüz tümüyle tasfiye edilemedi, orduyu, ekonomik, sosyal ve bürokratik iktidar için hala en güçlü seçenek olarak gören insanlar aramızda yaşıyor ama 49 yıl sonra geldiğimiz nokta yine de umut verici sayılabilir. Zira, Türkiye artık darbeyi geride bırakmış ve darbeciliği utanılacak hale getirmiştir. Dahası, darbe müteşebbislerinin yargılanması süreci de başlamıştır. Geç olmuştur belki ama, olabilmiştir. 27 Nisan 2007 tarihinde yayınlanan askeri bildiriye 28 Nisan sabahı verilen cevap bu ülkede darbe döneminin artık tarihe karışmasının miladıdır. Ergenekon davasının ucundan yakalayarak ülkenin üzerinden çektiği karanlık örtü de yıllardır sadece ancak sağda solda kritik edilebilen darbe zihniyetini hukuk nezdinde ‘gerçek bir suç’ sınıfına sokmuştur.

27 Mayıs’ın öfke ve gaddarlıkla idama yolladığı merhum Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu rahmetle anıyoruz. Tarihinde böylesine dramatik bir hatıra olan bir ülkenin ihtiyacı olan tek şeyin daha fazla demokrasi olduğunu bir kez daha hatırlayarak ve hatırlatarak...

Mustafa Karaalioğlu

Neden bu yargıyla demokrasi olmaz? (Berat Özipek)

Bu ülkenin öteden beri bir yargı sorunu var. Özellikle her değişim döneminde, her demokratik açılımda, Meclis ve Hükümet ile yargı arasında yaşanan gerilimlerle kendisini gösteren bir sorun bu.

Ara dönemlerde veya ‘İttihat Terakki-CHP çizgisindeki partilerin iktidarında’ bu gerilim fazla hissedilmez. Ama Demokrat Parti, Anavatan Partisi ve Ak Parti gibi ‘ötekilerin iktidarı’ her zaman yargı ile ciddi krizlere gebedir.

Dolayısıyla bugün yaşanan sorun bu iktidara, Erdoğan’a veya bugünkü yüksek yargı organlarının üyelerinin tutumlarına bağlı değil.

Uzun zamandır var olan yapısal bir sorun bu. Ve bu ülkedeki yargının sosyo-politik işleviyle doğrudan ilgili bir sorun.

Türkiye’de yargı, ne yazık ki hiçbir zaman evrensel hukukun gereklerine göre adalet dağıtan tarafsız bir erk olmadı. Tersine, ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliğine dayanan bir düzenin muhafazası misyonunu taşıyan ve bunu ‘hukukun dili ve prosedürleri’ aracılığıyla yapan gayet taraflı ve ideolojik bir erk oldu.

Danıştay ve Yargıtay kararlarına yansıyan ideolojik tarafgirliği düşünelim. Veya her adli yıl açılış törenine yansıyan, CHP’nin mutluluk, ‘öteki partiler’in temsilcilerinin ise tedirginlik içinde dinledikleri ideolojik azarlamaları... CHP’nin ‘dokunulmazlık tartışmaları’nda somutlaşan yargıya güvenini... ‘Ötekilerin’ güvensizliğini... Sincan Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Gül’ü yargılamak istemesini... Anayasa Mahkemesi’nin ünlü ‘367 Kararı’nı.

Bu tablo karşısında, özellikle de 367’den sonra, hala yargının tarafsızlığından, ideolojik işlevinden veya siyasi mücadelenin bir parçası olduğundan kuşku duymak mümkün mü?

Tek Parti Döneminde ‘sorun’ yoktu. Çünkü bütün erkler aynı zümrenin elindeyken kavgaya gerek yoktu.

Ama ne olduysa, ‘iç ve dış koşulların zorlamasıyla’ çok partili hayata geçişle oldu. Artık ‘demokrasi’ vardı ve iktidarın, dolayısıyla zenginliğin paylaşımında halk da bir şekilde devrede olacaktı.

Demokrat Parti iktidarı, ayrıcalıklı zümreye ve çocuklarına rezerve edilmiş mevki ve makamları ‘Hasolar’, ‘Memolar’ veya ‘ağzı çorba kokanlar’la paylaştırmaya başladı.

Egemen zümre açısından kabul edilmesi güç bir durumdu bu. Eğer demokrasi buysa olmaz olsundu. Çözüm, gerçek iktidarın ‘demos’a (halka) verilmediği bir ‘demokrasi’yi kurmaktı.

Şark kurnazlığı ile ittihatçı zihniyet bir araya geldi: Demokrasi gerekiyorsa onu da biz yapacaktık.

27 Mayıs Darbesini yapanlar, yeni düzeni bu ‘ihtiyaca’ göre dizayn ettiler. Demokrasinin şeklen mevcut olması, ama ‘demos’un egemen olmaması için Meclis’in egemenlik alanını daraltacak bütün ‘kurumsal önlemler’i aldılar. Milli Güvenlik Kurulu ve Senato gibi Anayasa Mahkemesi de bu dönemde kuruldu.

Yargının bugünkü sorunlu durumu esas olarak böyle bir arka planı ifade etti.

Türkiye’de yargı, bu yönüyle hiçbir zaman ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin temel gereklerini taşımadı. Yasama ve yürütmeden farklı olarak, kaynağı ve oluşumu bakımından topluma dayanmadı.

Yüksek yargı organlarının üyeleri demokratik rejimlerdeki gibi seçilmiş organlarca seçilmedi. Ve bu durum, ilkenin yanlış anlaşılmasından değil, demokrasiye rağmen bir egemenliğin sürdürülmesi kaygısından kaynaklandı.

Bugün de bu sorunu bütün ağırlığıyla taşıyoruz. Değişim ve demokratikleşme çabaları yoğunlaştıkça, Türkiye’deki sosyal değişime bağlı olarak güçler dengesi değiştikçe, yargının ideolojik tarafgirliğini teşhir edecek ölçüde bariz siyasi kararlar vermesi bu yüzden.

Ama sürdürülebilir bir gerilim değil bu.

Bir süre sonra ya seçilmiş parlamento ve hükümet pes edip adı konulmuş bir yargıçlar yönetimine razı olacak, ya da yüksek yargı, oluşum ve işlevleri bakımından demokratik rejimlerdeki örneklerine göre biçimlendirilecek. Yüksek yargı organlarının üyeleri, bu ülkede de seçimle gelip halka karşı sorumlu kılınacak.

Anayasa Mahkemesi’nin ‘Ombudsman Kararı’nda da görülüyor ki, bu yapılmadan hiçbir demokrasi adımının başarıya ulaşması garanti edilemez.

Dolayısıyla eğer bir yargı reformu yapılacaksa, mutlaka ve mutlaka yüksek yargı organlarının yapısı ve oluşumu bakımından demokratikleştirilmesini içermesi kaçınılmazdır.

Bakın, Baykal da bunun farkında olduğu için ‘Anayasa Mahkemesi’nin yapısıyla oynamayın’ demiyor mu?

Düşünün, reformun anlamlı olması için nereden başlanması gerektiğini statükocudan iyi kim bilebilir?

Berat Özipek

Ne idüğü belirsiz Yeniçeri bozuntuları... (Mümtaz'Er Türköne)

Başlığa aldığım ibare, 27 Mayıs askerî diktasının tepesindeki Millî Birlik Komitesi üyeleri için sarf edilmiş. Söyleyen de yine tasfiyeye uğramış bir MBK üyesi olan Alparslan Türkeş.

Malûm, darbeyi üsteğmenden başlayıp en yüksek rütbelisi albay olan 37 kişilik bir cunta gerçekleştiriyor. Sonra darbeciler kendi aralarında anlaşmazlığa düşüyor. İçinde Türkeş'in de yer aldığı 14 MBK üyesi tasfiye ediliyor. Kısaca "ne idüğü belirsiz Yeniçeri bozuntuları" lafı darbeci birine ait. Doğru bir söz mü? 27 Mayıs darbecilerini ondan daha iyi mi tanıyacağız?

Aksiyon dergisinin bu haftaki sayısı, 27 Mayıs darbesini mercek altına yatırıyor. Bu çarpıcı dosyada çok önemli tanıklıklar ve safça itiraflar yer alıyor. Erzurum'daki 3. Ordu komutanı, darbecilerin "çoluk çocuktan ibaret Yeniçeri takımı" olduğunu anlayınca frene basıyor. Kendisinden daha yüksek rütbede biri darbenin içinde yoksa, ordusu ile Ankara'ya yürüme tehdidinde bulunuyor. Telaşa kapılan MBK üyeleri, emekliliğine hazırlanan Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Aga'yı başlarına geçirip Köşk'e oturtuyorlar. Cemal Aga'nın darbe yorumu ise safiyane bir itiraf: "...Kara Kuvvetleri Kumandanlığı'nda iken bu hususta daha salahiyetli olarak ordu menfaatlerini korumağa ve bu uğurda mücadeleye devam ettim. Fakat çok şey yapamadığımı itiraf ederim, çünkü idare orduya arkasını çevirmiş vaziyette idi. Ordunun dertlerini duyan azdı ve hükümet buna hiç aldırmıyordu." Cemal Gürsel, tipik bir "kazan kaldırma" hikâyesi anlatıyor. Darbe "ordunun çıkarlarını korumak" güdüsüyle ordu içinde taraftar ve destek buluyor.

27 Mayıs darbesini, yakın tarihimizin bir felaketi olarak hatırlamamız doğal. Ama asıl bu darbenin Türk ordusunun tarihinde kocaman bir kara leke olduğunu kimse unutmamalı. En başta da askerler. 27 Mayıs darbesi Patrona Halil'in, Kabakçı Mustafa'nın kurduğu komplolardan farklı değildi. Ünlü tarihçimiz Halil İnalcık'ın naklettiği gibi, ulufe peşinde koşan Yeniçeriler gibi, maaşını az bulan subaylar tarafından desteklendi. Sivil kanatta işbirlikçiler edindi. Daha ötesi, kendisini haklı çıkartacak bir düzen tesis etti. Ordu kendi iç disiplinini ve hiyerarşisini kaybetti. Bir orgeneralin, bir üsteğmenin karşısında hazırola geçtiği bir ordunun bırakın savaş kazanması, savaşabilmesi bile mümkün değildir. Darbeyi yapanlar, Türkiye'nin savunmasının NATO'ya teslim edilmesi lüksüne dayanarak, ülkeyi korumak için kendilerine verilen silahı halka çevirme fırsatı yakaladılar. Bugün yaşadığımız bütün tersliklerin, kötülüklerin anası bu darbedir. Patrona Halil'in 1730'da Osmanlı medeniyetinin şaheserlerini yakıp yıkmaya girişmesi gibi, 27 Mayıs darbesi bu milletin asil duygularını tarumar etmiş, devletle toplum arasındaki yüzlerce yıldır devam eden bütünlüğü yerle bir etmiştir. Hâlâ 27 Mayıs'ın yarattığı bu kötü canavarlarla boğuşuyoruz.

Çıkartmamız gereken çok önemli dersler var. Bugün 26 Mayıs... Darbeden önceki gün. Halkın tek tek sandığa giderek oylarıyla belirlediği iktidarın ve Parlamento'nun son günü. Milyonların tercihine ve kararına karşı çıkan 37 adet "Yeniçeri", ellerindeki silahları halka çevirerek iktidarı bir gece baskını ile gasp etmeye hazırlanıyor. İktidar uyumamalı, halkın kendisine verdiği emanete sahip çıkmalı. Ordu hiyerarşisini işletmeli, küçük rütbeli subayların macera arayışlarına ket vurmalı. Demokrasi dışında çare arayanlar neleri gözden çıkarttıklarını fark etmeli. 27 Mayıs darbesi, bugün Ergenekon adı ile yargıladığımız silahlı çetenin 1960 modelinden başka bir şey değil. 27 Mayıs'a bugün hâlâ sahip çıkanların tamamının aynı zamanda Ergenekon'a destek verenler olması, bu yüzden tesadüf olmamalı. Türkiye, o gün bir çete tarafından teslim alındı ve hâlâ kendine gelemedi. Öyleyse çare 26 Mayıs'ta bulunmalı; askerin kendi hiyerarşisi içinde değil. O zaman, demokratik iktidarlar devletin bütün kurumlarına hükmetmeli ve darbecilik bir suç olarak tescil edilmeli.

Mümtaz'Er Türköne

Askerin kodlarına yapılan darbe (Mehmeh Kamış)

27 Mayıs darbesinin üzerinden tam 49 yıl geçti. Yarım asırlık Türkiye tarihini çok derinden etkileyen ve bu ülkeyi bambaşka bir eksene sokan bu ihtilalin sivil siyasete etkileri çok uzun boylu tartışıldı ve hâlâ da tartışılıyor.
Geride bıraktığı haksızlıklar ve acıları, henüz yeşermekte olan demokrasi kültürümüzü nasıl yerle bir ettiğini uzun uzun tartıştık. Menderes'in ismi üzerinden siyaset yapıp, ona gösterilen teveccüh ile yıllarca Türkiye'yi yönetenler ve onların bugünkü gerçek kimlikleri hâlâ tartışılıyor.

Hasılı; Türkiye'nin son elli yılına damgasını vuran ve yakın tarihimizin en önemli kırılma noktalarından birisi olan 27 Mayıs darbesi, bugüne kadar hep sivil dünyaya etkileri üzerinden konuşuldu. Askere yaptığı etkiler ise neredeyse hiç gündeme gelmedi. Aslında 27 Mayıs, asıl darbeyi askere indirmişti.

Atatürk'ün siyasetten uzak tuttuğu asker 27 Mayıs'la gitti, ülkedeki her şeye müdahil olan asker geldi. 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri ile Talat Aydemir'in darbe teşebbüsleri de 27 Mayıs'ın türevleri olarak siyasî hayatımıza girdi. Bunların yanında sadece birer teşebbüs olmaktan öteye geçemeyen onlarca girişimi de burada zikretmiyoruz.

Bugün rejim krizi diye yer gök inletilen pek çok mesele, bize 27 Mayıs'tan kalma.

Kemalizm de 27 Mayıs gibi darbelerden sonra her cuntacının üzerine eklemeler yaptığı, neredeyse Mustafa Kemal'den hiçbir şeyin kalmadığı bir ideoloji haline geldi.

Dedik ya, 27 Mayıs asıl ordunun dengelerini ve genetiğini değiştirdi. Aksiyon Dergisi'nin son sayısında Cemal Kalyoncu'nun kaleme aldığı '27 Mayıs askere darbe' haberi, o dönemde ordu içinde yaşananları bir kez daha gözler önüne seriyor.

Darbeden sonra Genelkurmay Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın da aralarında bulunduğu tam 7 bin 200 asker emekliye sevk edildi. İhtilalden önceki Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun'un Yassıada'da yargılanmasının dışında ondan sonra göreve gelen genelkurmay başkanı da emekliye sevk edilmişti. Ordudaki generallerin yüzde 90'ının, albayların yüzde 75'inin, yarbayların yüzde 50'sinin ve binbaşıların yüzde 30'unun askeriye ile ilişiği kesilmişti. Bir anda böylesine bir tenkisatın akılla izah edilir bir tarafı yoktu.

Üstelik 7 bin 200 askerin bir anda emekli edilmesi, savunma stratejileri açısından son derece yanlıştı. Bir de bunların tazminatları ve emekli maaşlarının altından kalkmak nasıl mümkün olacaktı? Hürriyet gazetesinde 5 Temmuz 1960 tarihinde çıkan bir haber, bu işin arkasındaki gücün kim olduğunu da çok iyi anlatıyordu: "Amerika, 1 milyar liralık yardım yaptı. Anlaşma dün imzalandı. 500 milyon Milli Savunma'ya, 200 milyon diğer işlere harcanacak. Milli inkılabımızı her vesile ile desteklemekte olduğunu belirten ABD, hükümetimize yardımlarını artırmaktadır.''

İlginç olan, Yunanistan'ın da aynı dönemde ordusunu gençleştirme kararı almasıydı. Türkiye ile Yunanistan aynı dönemde ordusunu gençleştirme kararı alıyor, eskiler topluca görevden el çektiriliyorlardı. Bu gençleştirme, ordunun elli yıllık geleceğine de damgasını vuracaktı.

Kimler tasfiye edilmişti, yerine kimler getirildi? Bunu çok iyi analiz etmekte yarar var.

Mehmet Kamış

25 Mayıs 2009 Pazartesi

İdam edilmesinden sonra, 37 bin çocuğa Menderes adı verildi

Milletin oylarıyla iktidar olan Demokrat Parti, (DP) bir grup subayın öncülüğünde gerçekleştirilen darbeyle 27 Mayıs 1960'ta yönetimden uzaklaştırıldı. CHP'nin desteklediği müdahalenin ardından anayasa feshedildi. Siyasî faaliyetler askıya alındı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere DP yöneticileri ile üst düzey bazı kamu görevlileri gözaltına alındı.

Yassıada'ya götürülen tutuklular, ağır işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. Burada kurulan özel mahkemede 14 DP'li hakkında idam cezası verildi. Başbakan Menderes ile birlikte Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idam kararı infaz edildi. Askerî yönetim, 27 Mayıs'ı resmî bayram olarak ilan ederken Türk milleti 10 yıl ülkeyi yöneten Menderes ve arkadaşlarını unutmadı. Sadece 1960 ile 1970 yılları arasında doğan 37 bin çocuğa 'Adnan' ve 'Menderes' adı verildi. Sosyolog Nilüfer Narlı, bunun sebebini şöyle açıklıyor: "Protesto ve yürüyüş yapamayan insanlar, tepkilerini mağdurların isimlerini çocuklarına vererek gösterir. Halk, darbecilere 'Menderes ölmedi, onu yaşatacağız' dedi."

27 Mayıs darbesi, Türk milletinde tamiri mümkün olmayacak yaralar açtı. Yıl 1960... Sivil toplum, gücünün farkında değil. İletişim imkanı yok denecek kadar sınırlı. İstiklal Savaşı'nda birkaç neslini kaybeden halkın eli yeni yeni ekmek tutmaya başlamış. 60 darbesi ve Başbakan Adnan Menderes ile üç bakanının tuhaf bir yargılama safhasından sonra idam edilmesi işte bu süreçte yaşandı. Halk, gözyaşlarını içine akıttı. Ancak acısını, tarihe geçecek bir yöntemle gelecek nesillere taşıdı. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun isimlerini çocuklarına verdi. 1960 ile 1970 yılları arasında 37 bini aşkın insan çocuklarına Adnan Menderes'in adını verdi. Sosyolog Nilüfer Narlı'ya göre bu tepkinin anlamı şu: "O ölmedi, onu yaşatacağız."

BİR OĞLU ADNAN, DİĞERİ HASAN

Çocuğuna Adnan Menderes'in ismini veren 37 bin kişiden biri Ali Süngü. Adana'nın Karahisar ilçesi Ömerli köyünde yaşıyan Süngü, dönemin Adana Milletvekili Mehmet Ünaldı'nın teyzesinin oğlu. Askerden döndüğünde Menderes'in idam edildiği haberini duyunca yıkılmış. 2 sene sonra evlendiğinde doğan ilk çocuğuna 'Adnan' ismini vermiş. İkinci çocuğunda ise Hasan Polatkan'ı yaşatmış. Süngü, "Üçüncü çocuğum da erkek olsaydı Fatin Rüştü Zorlu'nun adını verecektim. Bu muameleyi hak etmemişlerdi. Oğullarım, isimlerini taşıdığı büyüklerini iyi tanıyor. Yani isimlerini yalnızca nüfus cüzdanlarında değil kalplerinde de taşıyor. Bizim memleketimizde oğlunuz olursa babanızın ismini verirsiniz. Ben babamın da desteğiyle en az onun kadar saygı duyduğum bir insanın ismini verdim. Oğullarım da gururla taşıyor." şeklinde konuşuyor.

Bu film artık midemi bulandırıyor! (Haşmet Babaoğlu)

Slumdog Millionaire filmine bir türlü içim ısınmamıştı.
O kırk yıllık "bir gün sana da piyango vurur, yırtarsın" hikâyesinin gerçek hayattan yoksul çocuklar kullanılarak allanıp pullanması rahatsız ediciydi.
Filmin sevimli sahnelerinde bile bir sahtelik gizliydi sanki...
Kaldı ki...
Benjamin Button ve The Reader gibi sağlam filmleri seyredince, Milyoner'e verilen Oscar'da bir bit yeniği aramamak; tam ekonomik krize uygun bir pazarlama tekniğinden kuşkulanmamak imkânsızdı.
Ne kadar haklıymışım!
Şimdi Slumdog Millionaire'den pis kokular yükseliyor!
"Ün ve para bir Batılılar ve Batılılarca onaylanmış olanlar içindir" gerçeğinin çürük kokusu...
Film artık midemi bulandırıyor.
***

Zaten iş baştan rezaletti.
Film çekileli bir yıl olmuş ailelere verilen "sizi gecekondudan kurtaracağız" sözü tutulmamıştı.
Filmin iki önemli çocuk oyuncusu Rubina Ali ve Azuriddin İsmail'di ve şirket Rubina'ya resmi olarak 1060 pound, Azuriddin'e ise 3600 pound ödemişti.
Yanlış okumadınız, sadece bu kadar...
Bu çocuklar Mumbaili Müslüman yoksullar değil de Londra'da yaşayan Hindular olsaydı, şirket onlara "harçlık" verip defterini kapatabilir miydi?
Dahası da var.
Çocuklar ve ailelerinin durumu Oscar'dan sonra daha iyiye gitmemiş, kötüleşmişti. Şimdi başlarına gecekondu mafyası musallat olmuştu.
Kazandıkları parayı gizliyor gözüyle bakılan aile birtakım çetelerce sürekli rahatsız ediliyordu.
Bir ara babasının küçük Rubina'yı Dubaili zengin rolüne bürünen bir gazeteciye satmaya kalkıştığı haberleri geldi.
Baba bunu yalanladı ama iddianın izi kaldı.
Geçen hafta ajanslara düşen son habere gelince...
O gülünce yüzünde güller açan küçük Rubina Ali'nin ailesiyle birlikte yaşadığı ev belediye buldozerleriyle yıkılmış.
Yıkıma karşı çıkan babası da polis tarafından fena halde dövülmüş.
***

Hindistan'ın fizikçilerine, bilgisayarcılarına ve gurularına bayılıyor Batılılar.
İçinden Hindistan geçen filmlerin egzotizmi ile büyüleniyorlar.
Ama bu ülkenin yoksul Müslümanlarıysa konu, iş değişiyor.
Hikâyelerini ve umutlarını çalıp gidiyorlar.
Hırsızlara törenlerle ödüller veriliyor, hayatları ve ruhları yağmalananları ise kimse umursamıyor.
Hepsi bu!
Soruyorum; Slumdog Millionaire'i şimdi bir daha seyretmeyi içiniz kaldırır mı?

Haşmet Babaoğlu

Kafkaslar'da katliam (Burhan Ayeri)

Soykırım lafını ağızlarından düşürmeyenler sıra Çerkezlere gelince, üç maymunu oynarlar. Tarihin kayda geçtiği en gaddar isimlerden Prens Lazarov'un katliamları sadece birkaç Çerkez tarihçi tarafından dile getirilir. 24'te Kafkasya'daki 1864 göçüyle ilgili programı izlerken, Ata Ninemizin köklerinin yaşadığı mezalimleri hatırladık. Zorunlu iki göç ve altı büyüğümüzün Çanakkale'de şehadeti kimilerine bir şey ifade etmeyebilir. Ancak, bizler için her zaman sızı ve hepsinden önemlisi Vatan denilen toprağın ölüm pahasına savunulacağının ispatıdır. İki milyon evladını kaybeden Çerkezlerin Kafkasya'daki yerleşim merkezleri yerlebir edildi. Rus Ordusu'nun 1994'te Çeçenistan'a girip 40 bin kişiyi öldürmeleri yakın dönemin acılarından. Son olarak Güney Osetya'daki saldırılar, Şeyh Şamil'lerin Cehar Dudayev'lerin soy kütüğüne bağlı olanların çilesinin bitmediğinin örnekleri.

Genlerimizin bize etkisi, iki milyon akrabamızın kaybını hatırlatmakta. Bağımlı hale gelen Çerkezya'nın Spartak Nalchık adlı futbol takımının bu haftaki maçının ne olduğunu merak etmekten başka ilgimizin kalmamasını itiraftan utanıyoruz. Mustafa Kemal Atatürk'ün başındaki sembol kalpağın bir Çerkez kolu olan Kabartay simgesi olduğunu, merhum Dayımızdan öğrenmiştik. Çerkezlerin en vakur özelliği kendilerine kucak açanları asla satmamalarıdır. Kimileri gibi bölücülük bilmezler. Bugün Ürdün Kraliyet Muhafız Alayı'nın tamamının kimlerden oluştuğunu öğrenmeyen kaldı mı?

Kendini davaya adayan birkaç ismi buraya alıp, sevgi ve saygılarımızı yolluyoruz: Sami Korkut, Yılmaz Tok, Fethi Güngör, Cumhur Bal, Mehdi Nüzhet Çetinbaş, Abdurrahman Kaya, Medet Ünlü, Erol Taymaz.
Ahmet Tezcan'ın bir anısıyla konuyu noktalayacağız. Heybetli bir ihtiyar görür ve sorar; 'Amca Çerkez misin'. Cevap tek kelimedir; 'Elhamdülillah'.

Günü ve zamamlaması birleşen iki müzik yarışması var. TRT-1'dekinin adı 'Genç Mikrofon'. Akıştaki aksamaları, bozuk ses düzeni ve jürisiyle itiyor insanları. atv'nin yayınladığı daha miniklere yönelik olanın ismi 'Bir Şarkısın Sen'. Erol Evgin'in sunumu iyi. Hakkı Devrim, Selçuk Ural, Haldun Dormen ve Nil Burak'lı değerlendirme kurulları var. Her hafta ünlülerden meydana gelen yeni ekipler kuruluyor. Engelliler Haftası'nda görmeyen küçüklere imkan veriliyor. Seyircinin ilgisini ratinglerden anlıyorsunuz. Kamu Yayıncısı'na üç tur atıyorlar.

Tele Gol'de bir hafta önce Hakem Halil İbrahim Dinçdağ'a sahip çıkıldı. Bu defa, Sinan Engin'in pişmiş kelle gibi sırıtmalarını yadırgadık. Bu tip dalga geçmeler KanalTÜRK'e, özellikle Serhat Ulueren'e yara açar. Biz söyleyelim de, onlar yine bildiklerini okumaya devam etsinler.

Alpet-Torojet, reklamlarında futbolun ünlülerini kullanmayı sürdürüyor. Son kampanyada Beşiktaş'lı Pascal Nouma'lı kuşaklar var. Nostalji oluyor. Herhalde Galatasaray ve Fenerbahçe'de de benzer isimler bulacaklardır.

Aziz Yıldırım, açık oy farkıyla üç yıl daha Başkan. Aslında kaybeden isim; Ali Şen. Ali Koç'u kullanmak istedi, kaldıramadı. Bu defa Şadan Kalkavan'ı aslanlara yem etti. Yıldırım'ın, tesisleşmede yarattığı mucizenin mükafatını gördüğüne inananlardanız. Bundan sonra yapacağı ilk işi biz öneriyoruz; kongre salonuna güçlü bir havalandırma sistemi.

Burhan Ayeri

Sayın, Mayın... Faşizan, Maşizan (Umur Talu)

Yeni tartışmamız aslında yüz karası bir durum. (Bu konuyu defalarca yazdım.) Kendi toprağımıza 1.5 milyon mayın döşemişiz.
"Korku tarihimiz"in bir özeti de bu.
Eşkıya, kaçakçılık, Araplar, NATO, Sovyetler, soğuk savaş, üsler, PKK derken...
Milyonlarca açı, yoksulu olan ülke, yüz binlerce kişilik ordusu olan devlet; yüz binlerce mayını çakmış çok verimli olabilecek topraklarına.
Açlık korkuyla bastırılmış.
Milyonlarca insan kendi topraklarında mayına esir düşmüş.
Artık buna eklenen, onca can alan PKK pusu mayınlarını saymayın bile!

Mizan
1. Türkiye Ottawa Sözleşmesi imzalayarak, depoları ve toprakları mayından temizlemeyi taahhüt etti.
2. Depodakilerin hemen imhası, toprakların 2014'e kadar temizlenmesi gerekiyor.
3. Suriye sınırı boyunca mayına batan ve "İki Kıbrıs kadar" denen arazinin tarıma açılmasıyla, ölüm kuraklığı yerine "iş ve aş patlaması" bekleniyor.
4. Kimi hukuki çerçeve hazırlandı, yüksek yargıdan döndü, hükümet şimdi yeni atakta.
5. Mayın temizlemeyi hükümet, Maliye Bakanı marifetiyle o dönem İsraillilere vaat etmişti.
Gerçekleşememişti.
6. Silahlı Kuvvetler'in mayın temizleme altından kalkamayacağı söyleniyor. Hükümet de söylüyor.
Genelkurmay da NATO'yu işaret ediyor.
7. Yetkin olup olmayacak yerli firmalar meselesi pek konuşulmuyor.
8. Mesele sadece mayınla kalmıyor; arazinin kimlere verileceği, tarımsal üretimi kimin, nasıl, kaç yıl yapacağı düğümü de var.

Faşizan
Tartışma şimdi alevlendi. Mayın temizleme karşılığı arazilerin İsraillilere 44 yıllığına yap-işlet usulü verilmesi gündeme geldi.
"İsraillilere peşkeş" eleştirisine, Başbakan önceki gün "Faşizan yaklaşım" dedi.

O zaman
Aklıma şu geldi:
Filistin işgali berdevam iken, İsrail Filistinlileri yine tankla çiğnerken, AKP'den önceki koalisyonda İsraillilere "tank ihalesi" verilmişti.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, bu konuda çok yazmış ben de dahil, eleştiri getirenlere, hiç sıkılmadan, "Bunlar doğuştan Yahudi düşmanı" dedi.
O dönem, "Filistin ezilirken bu ihaleyi hemen durdurun" diye bağıranlar arasında, yeni parti kurmuş iki isim de vardı: Biri bugün Cumhurbaşkanı, diğeri Başbakan bugün!

Bu zaman
"Bugünün Başbakanı" diyor ki...
"Bu küresel sermaye, Şuradan geldi, buradan geldi denir mi? Yıllarca bu yapıldı. Biz de bu hatalara düştük. Farklı etnik kimlikten olanlar ülkemizden kovuldu. Bu faşizan bir yaklaşım. Yahudi sermayesi diyorlar. Paranın dini, milleti olmaz."

İman
"Paranın imansız olduğunu" biliriz. Doğru. Ama dinsiz, milletsiz olduğu her zaman söylenemez.
"Yahudi sermayesi" demek, ırkçılığa kadar varabilir. Doğru.
Ama "İsrail" demek, öyle İsrail devletinin hep sığınmak istediği gibi ille ırkçılık, anti semitizm, Yahudi düşmanlığı olmaz.
Bu ülkede farklı etnik kökenden olanlar kaçırıldı, kovuldu. Doğru.
Ama bunun için Ermeni meselesi, mübadeleler, Aşkale, 6, 7 Eylül, Süryaniler, "sev ya da terk et"ler üstüne bir tarih bilinci ile yorumunuz, bir devlet özeleştiriniz gerekir. Öyle sadece "para peşin, kırmızı meşin" değil!

İzan
İş sadece mayın temizleme olsaydı, hadi neyse...
Ama Türkiye ile Suriye arasında geniş bir toprağa "İsral'i sokmak" ciddi karar değil mi?
Çok verimli olacağı söylenen koca toprakta kim işçi, ırgat çalıştırılırsa çalıştırılsın, patronun kim olacağı önemsiz mi?
Hangi pazara, hangi ürünün nasıl yetiştirileceği, ticaret yanında ne tür faaliyetlere açık olacağı kritik değil mi?
Bunları tartışmak değil; bunları tartıştırmamak faşizanlık değil mi!

Kazı kazan
Bir de kafama takılıyor:
"Ermeni açılımı" denirken, Başbakan Azeriler'in gönlünü alarak dedi ki:
"Ermenilerin Karabağ işgali bitmeden Ermenistan sınır kapısını açmayız."
Böyle bir ilkeniz tabii olabilir.
Lakin İsrail'in Filistin işgali bitti mi ki, topraklarınızı açabiliyorsunuz!
Mayını kazı, toprağı kazan diyebiliyorsunuz.
Derseniz... Biri "bir devlet"; diğeri "küresel sermaye".
Derim ki... Biri "yoksul bir devlete can verecek bir sınır"; diğeri "küresel bir güç, boyundan büyük bölgesel devlet, binbir kutsal niyet" ve de "topraklarınızın koca parçası".
(Gördüğünüz üzre öyle etnik, şoven, milliyetçi, faşizan karşılaştırma yapmadan da karşılaştırıp "karşı" çıkmış oldum!
Bir de, Başbakan "İsrail sermayesi"ni savunayım derken, "Burada İzak çalışmayacak, Ahmet, Mehmet çalışacak" diyor. Pes dedim. Bu ülke vatandaşı "İzak" da var. İzak'a yasak mı olacak? Bu etnik bir şey değil mi! Ayrıca İsrailli İzak da gelip işçi olsa ne olur? "Küresel sermaye" tamam da, "küresel emek" mi problem?)

Umur Talu

İsrail'e tepki göstermek faşistlikse… (Hakan Albayrak)

"Türkiye-Suriye sınırında mayınlardan temizlenecek toprakların 44 yıllığına İsrail'e verilmesi doğru olmaz" demekle "Ermenilere ölüm!" yahut "Rumlar dışarı!" demek aynı şey midir?

Başbakan Erdoğan'ın AK Parti Düzce İl Kongresi'nde yaptığı konuşmadan böyle bir sonuç çıkıyor!

Erdoğan, Suriye sınırında İsraillilerin fink atmasına muhalefet etmenin ancak faşistlikle izah edilebileceği görüşünde olmalı ki, şöyle konuştu:

"Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi… Suriye bunu yaptı, biz de yapalım istedik. 210 bin dönüm bir organik tarım yapabileceğimiz alan kazanalım. Hemen yakıştırmalar başladı: 'Siz burayı İsrail'e peşkeş çekeceksiniz!' On yıllardır ne söylendiyse bu zihniyet hâlâ aynı yerde… Bu ülkenin vatan toprakları üzerinde yatırım yapan küresel sermaye 'şu dinden bu dinden geldi' diye 'eyvah Türkiye elden gidiyor' demek bu kadar kolay mı?... Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Düşünmek lazım. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi… Paranın dini, ırkı olmaz… Adam burada yatırım yapacak… Burada Ahmet-Mehmet çalışacak…"

Başbakan'ın bu bağlantıları nasıl kurduğunu anlayamıyorum.

Yabancı sermayeye kategorik olarak karşı çıkanları eleştirmesinde bir fevkaladelik yok; ama, Ortadoğu'da fitnenin başı olan İsrail'in Türkiye-Suriye sınırı gibi kritik bir bölgede fink atmasına karşı çıkmayı sıradan bir yabancı sermaye düşmanlığı gibi görmesi/göstermesi çok acayip.

Farklı dinlere ve etnik kimliklere tahammülsüzlükle kurduğu irtibat ondan da acayip.

İsrail'e tepki göstermek faşistlikse, Başbakan Erdoğan Davos'ta faşistin önde gideni olmuştur!

Cumartesi günü de yazdık: Emekli bir Alman'ın Çeşme'de ev almasıyla İsraillilerin Türkiye-Suriye sınırında fink atmaları aynı şey değil!

Yabancı bir firmaya Çemişkezek'te fabrika kurdurmakla yabancıların (hele İsraillilerin) Türkiye-Suriye sınırına yerleşmelerine izin vermek aynı şey değil!

Hele, yayılmacı Siyonist rejime tepki duymakla "şu dinden bu dinden geldi" diye insanların hukukunu yok saymak hiç aynı şey değil!

İsraillilerin, Türkiye-Suriye sınırındaki "organik tarım"ı fitne-fesat operasyonlarına alet etmekten geri durmayacaklarını, en azından askeri istihbarat faaliyetlerinde bulunacaklarını hepimiz biliyoruz. Biliyor olmalıyız!

- İyi ama o arazinin İsraillilere verileceği kesin değil ki…

Olabilir; ama Başbakanımız 'İsraillilere verilmesinde ne mahzur var? Buna ancak faşistler karşı çıkabilir' demeye getiriyor.

Demeye getirmiyor, düpedüz öyle diyor.

Biz de Başbakan'ın ve genel olarak iktidar partisinin bu duruşuna bakarak konuşuyoruz.

Kaldı ki, o arazinin İsrail değil ABD veya İngiltere'ye verilmesine de karşı çıkarız.

Hele, "Mayınlı arazinin TSK tarafından temizlenmesi imkânsız, zaten milyarlarca doları bulan maliyeti de kaldıramayız" gibi çok su götürür mazeretlerle verilmesine hiç tahammül edemeyiz!

İsrail'in bu stratejik bölgeye konuşlanmak istediğini savunan eski Kilis Valisi Aslan Kütükçü diyor ki:

"(2005'te) Yabancı firmalar 638 bin mayını temizlemek için 875 milyon dolar istemişler, fiyatı 300 milyon dolara kadar düşürmüşler. Kilis'teki mayınlı bölgenin temizlenmesi için proje hazırlattım. Almanya'dan uzman firmaları davet ettik. 28 milyon dolara temizlenecekti... Ancak kabul görmedi. Şu anda fiyatı bilmiyorum, ama katrilyonlardan bahsediliyor. Bu firmaların abartılı fiyatlarıdır. Maliyetin arttığı söylenerek 49 yıllık kiralama süresinin 99 yıla çıkarılması gibi bir oyun var…" (Hürriyet, 24 Mayıs 2009)

Aslan Kütükçü'nün, "Türk Silahlı Kuvvetleri bu işi yapamaz" iddiasına da itirazı var:

"Daha önce Nusaybin ve Kırklarekli'ndeki mayınlı bölgeyi TSK kendi imkânları ile temizledi. Burası neden temizlenemiyor?"

Genelkurmay Başkanlığı "teçhizat ve özel eğitilmiş uzman personel yetersizliği" diye açıklama yaptı, ama yetersizliğin sebebi hakkında bir şey söylemedi.

Suriye sınırının mayınlardan temizlenmesi 1992'den beri gündemde; gerekli teçhizat bugüne kadar niye alınmadı veya imal edilmedi? Gerekli uzman personel bugüne kadar niye yetiştirilmedi?

Bilhassa 28 Şubat'çılara, Sarıkız'cılara, 27 Nisan'çılara sormak isterim:

Hükümetlerin kuyusunu kazmaya, İmam-Hatip'lilerin önünü kesmeye, başörtülülerin ümüğünü sıkmaya, sakallı kebapçıları fişlemeye harcadığınız eforun yüzde birini o mayınlardan kurtulmaya harcadınız mı?

Hasıl-ı kelam: Hem hükümetin hem de Genelkurmay'ın açıklamaları maşeri vicdanı rahatlatmaktan uzak.

* * *

NOT: Başbakanımız sınırdaki mayınları temizleme konusunda "Suriye bunu yaptı, biz de yapalım istedik" deyince aklıma geldi: Madem Türkiye'nin yapamadığı bu işi Suriye yapabiliyor, öyleyse ihaleyi Suriye'ye verelim!

Hakan Albayrak

Türk ordusunu korumak istismarcılara mı kaldı? (Ekrem Dumanlı)

Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar hakkında akla hayale gelmedik laflar edildi. Bunların neredeyse tamamı, savcıları sindirmek amacını güdüyordu. Bazı sanıkların (ve avukatlarının) kimi zaman duruşma salonunda sergiledikleri bu pervasız tavırlar, aslında apaçık bir baskı oluşturma hamlesiydi.

Uzun zamandan beri devam eden karalama çalışmasına savcılar sonunda isyan etti. 89. duruşmaya denk gelen ve mahkeme salonunda okunan yazılı açıklama, sadece haksız suçlamalar karşısında birikmiş bir tepki değil. Karşımızda, ciddiyetle kaleme alınmış bir metin var. İşin mahkemenin seyrine bakan yönü önemli; ancak bu metin üzerinde herkesin düşünmesi gerekiyor. Zira o açıklamada temel bazı sorunlara temas ediliyor.

Önce kısa bir alıntı: "Her kurumda olduğu gibi TSK'nın içinde de suça karışanlar olabilir. Bu soruşturma TSK'nın itibarını zedelemeyeceği gibi aksine itibarını artıracaktır. TSK içinde faaliyet gösterdiğini kendi belgelerine açıkça yazan örgütün faaliyetlerinden bahsederken, 'sözde TSK içinde faaliyet gösteren' dememizden daha doğal ne olabilir? Örgütle TSK'yı özdeşleştirmemek için 'sözde' kelimesini kullanıyoruz. Türk ordusunu korumak, TSK'yı istismar edenlere mi kalmıştır?"

Savcıların bahsettiği suistimal öteden beri siyasette, sanatta, medyada devam eden bir süreçtir. Pek çok sahada birileri 'Türk ordusunu korumak' gibi bir kavramın arkasına sığınıyor. Ne var ki bu sığınmacıların önemli bir kısmı, itibar yönetiminde samimi değil. İllegal işlerine orduyu alet etmek isteyenlerden zaten samimi olması da beklenemez. Askerî bir gücün itibarı nasıl korunur? Tabii ki en çağdaş, en ileri, en şeffaf yapıya kavuşmasıyla bu itibar sürdürülebilir ve sürdürülmelidir. Mesela bu çağda darbe ya da cunta faaliyetleri düşünenlerin itibar koruma adına hiçbir şey ortaya koyamayacakları aşikârdır. Tam da bu nedenle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, "Biz TSK olarak sonuna kadar demokrasiye bağlıyız. TSK bünyesinde farklı düşüncede olan kimse barınamaz. Buna müsaade etmeyiz." demiştir...

Toplumsal gerçek şudur: Bu millet ordusunu sever; ancak onun kışla dışına çıkıp siyasette taraf olmasını istemez. Bu ülkenin insanı, ordusuna en mukaddes payeleri verir; fakat siyasî kavgaların içinde görmek istemez Mehmetçik'i. Askere duyulan sevgi dünyanın hiçbir yerinde görülemeyecek kadar derin ve samimidir. Bunda şüphe yok. Mehmetçik'in ne kadar sevildiğini anlamak için çok uzun araştırmalar yapmaya da gerek yok...

Madalyonun diğer yüzü görülemezse yanlış analizler yapılmış olur. Ordusuna şehitlik, gazilik bahşeden, kışlasına 'peygamber ocağı' diyen bu millet, Silahlı Kuvvetler'in kışlasından çıkarak siyasetle iştigal etmesini istemez. Asker ne zaman siyasete bulaşsa vatandaşın yüreği ağzına gelir. Çünkü tarihin en acı tecrübeleriyle sabittir ki, ordu ne zaman siyasete soyunsa o zaman diliminde en ağır yarayı Mehmetçik alır. Ona duyulan saygı zedelenir, sevgi sarsılır. Cumhuriyet'ten önce de bu böyleydi. Mustafa Kemal'in üniformayı çıkarmadan siyasete soyunan askerlere gösterdiği tepki, tarihi doğru okumanın ürünüydü. Atatürk, çok yerinde bir hamle yapmış ve üniformalı siyasete müdahale etmişti. İkisi bir arada olamazdı çünkü...

Cuntacılık bir suçtur. Darbe teşebbüsünde bulunmak bir suçtur. İllegal faaliyetleri yaparken 2 bin yıllık bir ordunun arkasına sığınmak daha korkunç bir suçtur. Savcılar doğru söylüyor; her meslekten bazı insanlar hata yapabilir. Elbette o hataları yapanlara TSK'nın sahip çıkmaması gerekir. Maalesef bazı olaylarda algı yönetimi doğru yapılamadı. Mesela dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Şemdinli sanığı için 'Tanırım, iyi çocuktur.' demesi bambaşka bir mecraya kaydırıldı. Bazı Ergenekon zanlılarına kurum olarak sahip çıkılıyormuş gibi bir havanın estirilmesi, hem yürütülen davaya gölge düşürdü hem de Türk ordusu hakkında yanlış anlaşılmalara neden oldu. Hâlbuki bir milletin bir ordusu vardır; o yıprandığında tabii ki tahribatı büyük olacaktır. Ancak unutmamak gerekiyor ki; o itibarı en çok kurumun kendisi koruyacak ve algı yönetimini bizzat kurum kendisi yapacak...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un basın toplantılarında demokrasi üzerinde ısrarla durması çok isabetli bir yaklaşımdır. İşin doğrusu Başbuğ Paşa'nın bazı söylemleri, bazı meslektaşlarımızın ve bazı aydınlarımızın söylemlerinden çok daha demokrat gözüküyor. Tabii ki bazı açılardan eleştirmek mümkün; ama bu durum Paşa'nın insan hakları, demokrasi ve hukuk vurgusunu ortadan kaldırmıyor. Kamuoyu huzurunda söylenen her söz bir bakıma toplumsal bir taahhüttür.

Son duruşmada Ergenekon savcılarından Mehmet Ali Pekgüzel, bir konuda daha isyan ediyor. O da sanıkların Atatürk'ün arkasına sığınması. Bilindiği üzere bu da sıkça karşılaşılan bir konu. Kaçak inşaatının yıkımını durdurmak için Atatürk büstü yapıp kanunu bu istismarla delmek isteyen taşra kurnazlığını çeteler de kullanıyor. Kendilerine Atatürkçü sıfatı yakıştırdılar mı sanıyorlar ki her türlü kanun dışı icraatı yapmaya yetkileri ve hakları var. Karşılarına birisi çıktığında başvuracakları yol da biliniyor artık. Atatürk karşıtı ya da Atatürk düşmanı ilan ettikleri kişilere karşı veryansın etmeyi gayet iyi biliyorlar.

Üzülerek söylemem lazım ki; Ergenekon davasında dile getirilen şikâyetler sadece o davaya özgü bir durum değil. 'Orduyu korumak' maskesiyle darbe çığırtkanlığı da yapılıyor, bariz suçlar da örtbas edilebiliyor. Atatürk'ün arkasına saklanmaya yeltenen birileri, her türlü yanlışına kılıf bulduğunu sanıyor. Ve maalesef bu, en çok da medyada oluyor. İnanmayan, Ergenekon davasının gazete ve televizyonlara yansıma biçimine baksın. Nasıl bir karartma ile karşı karşıya kaldığımızı o zaman daha net göreceksiniz.

Ekrem Dumanlı

24 Mayıs 2009 Pazar

Atatürk "bayrak inkılabı" da yapmak istemiş (Mustafa Armağan)

Cumhuriyet'in Osmanlı'dan kopmuş yepyeni bir devlet olduğu söylenir. Atatürk döneminde devletin isminden hukuk düzenine, yazısından ideolojisine kadar değiştirilmedik pek az şey kalmıştır.Ancak inkılap fırtınasında bir tek Osmanlı sembolüne dokunulmadı.

O da, İstiklal Marşı'nda çehresini çatmasından tarifsiz kederlere düştüğümüzü her gün haykırdığımız ay yıldızlı al bayrağımızdı.

Peki neden dokunulmadı acaba al bayrağa? Hiç değiştirilmesi gündeme geldi mi? Geldiyse nasıl? Ve Atatürk ay yıldızlı bayrak yerine hangi bayrağı getirmeyi düşünmüştü?

Bu konular öteden beri konuşulur ama yazılı değil de, sözlü kaynaklara dayanırdı. Burada yazılı bir kaynağa dayanarak Atatürk'ün Türk bayrağını değiştirmeyi düşündüğünü fakat bir sebeple vazgeçtiğini göreceğiz.

Kaynak, Atatürk'ün yakınında bulunmuş ve Zübeyde Hanım'la yaptığı görüşmeler sayesinde aile kökenleri konusunda bizi kısmen aydınlatmış bulunan Enver Behnan Şapolyo'dur. Yazının künyesi: "Atatürk ve bayrak", Türk Kültürü, sayı: 97, Kasım 1970, s. 30-31.

Enver Behnan Şapolyo, Atatürk'ün yaveri Muzaffer Kılıç'la çok samimidir. Devrimlerin hızla sürdüğü günlerden birinde olmalı, Şapolyo sorar, Kılıç da cevaplar:

- Atatürk bayrağımızı değiştirmeyi düşünüyor mu? Sen bir şey duydun mu?

- Gök bayrağı kabul etmeyi düşünüyor!

- Gök bayrak mı?

- Evet! Atalarımızın kullandığı gök renkli bayrağı[n] yeni devletin bayrağı olmasını düşünüyor, fakat daha bir şey yok!

"Gök renkli bayrak", yani Göktürklerin Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer alan mavi zeminli ve ortasında da bozkurt kafası bulunan bayraktır Atatürk'ün kafasındaki Cumhuriyet'in bayrağı...

Merakını yenemeyen Şapolyo, işin peşini bırakmaz. Atatürk'ün Türk bayrağı olarak, gök bayrağı düşünüp düşünmediğini, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a da sorar. Bayar, Muzaffer Kılıç'ın sözlerini doğrulayan bir cevap verir:

- Atatürk, Cumhuriyet'in resmî bayrağını gök bayrak olarak kabul etmeği düşünmüştü, fakat bu hususta hiçbir neşriyat yapılmadığından, bu bayrağı kabul etmediler.

Celal Bayar'ın sağlığında, üstelik de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi resmî destekli bir kurumun dergisinde çıkan bu yazı üzerinde düşünmeye değer.

Celal Bayar'ın sözlerine göre eğer gök bayrak üzerine yeterli yayın yapılsa ve muhtemelen belgeler tatminkâr bulunsaydı, bugün al bayrağımızın yerinde mavi zemin üzerine kurt kafası bulunan Göktürk bayrağını kullanıyor olacaktık.

Enver Behnan Bey sözlerini şöyle noktalıyor:

"Atatürk harsta [kültürde] milliyetçi, medeniyette Batılı idi. Demek oluyor ki, gök bayrak onun mefkûresinde [idealinde] yaşıyordu. Gök renkli bayrağı kabul etmeyi düşündü, fakat çok güzel olan al bayrağımızdan da vazgeçemedi. (...) Şimdi O'nun kabrini kaplayan semada gök bayrağı hayal ediyorum!"

Dışişleri Bakanlığı'nın Lozan hatası

Dışişleri Bakanlığı'nda Ahmet Davutoğlu rüzgârı kendisini hissettirmeye başladı. Nitekim 19 Mayıs'ın Yunanistan'da resmen "Pontus günü" olarak anılması ve buna hükümet yetkililerinin de katılmasına "misilleme" olarak Dışişleri Bakanlığı hem bir kınama yayınlıyor hem de Lozan'ın bir maddesini hatırlatıyordu. Açıklama, aynı zamanda tarihle ilgili ince bir noktayı da gündeme getiriyordu. Bizimle ilgili kısmı şuydu:

"Bu vesileyle, Kurtuluş Savaşımız sırasında Yunanistan'ın Anadolu'da tevessül ettiği vahşet ve mezalimi ve bu bağlamda, Lozan Antlaşması'nın 59. maddesinin, 'Yunan ordusu veya yönetiminin savaş hukuku kuralları hilafına Anadolu'da sebep oldukları yıkımın Yunanistan tarafından tazmin edilmesi'ni öngördüğünü hatırlatmak isteriz."

Yerinde bir tespit; ancak yanıltıcı bir bilgi. Lozan'ın sözü edilen maddesinde 'tazminat' kelimesi asla geçmez. Ya hangi kelime geçer? "Tamirat" kelimesi vardır ama "tazminat" yoktur. İngilizcesi "reparation", Fransızca metinde ise "reparer" şeklinde ifade edilmiştir.

Zaten eğer Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasında geçtiği gibi, Lozan'da Yunanistan'ı 1 lira bile olsa "tazminat"a mahkûm ettirebilmiş olsaydık, bu, dünya önünde Yunanistan'ın suçlu olduğunu ilan anlamına gelecekti. Sadece savaşta Anadolu'ya verdikleri zararı tamir ettirme şartını antlaşmaya koydurabildik.

Ancak İsmet Paşa, bırakın Dışişleri'nin açıklamasında geçtiği gibi 'tazminat' almayı, Yunanlıların resmen ödemeyi kabul ettikleri 'tamirat' bedelini dahi Venizelos'a bağışlamış, sanki avukatlığı kendisine düşmüş gibi, Yunanistan'ın 4 milyar altın Frank tutarındaki tamirat bedelini ödeyecek malî durumu olmadığını söyleyerek TBMM'nin bütün ısrarlarına rağmen Yunanlıları affetmiş, Meclis'te yaptığı konuşmada ise "Barışın bir an önce gerçekleşmesi için tarafımızdan büyük bir fedakârlık" yapıldığını ileri sürmekten çekinmemişti.

Peki İsmet Paşa'ya sormazlar mı? Madem Yunanlıların malî durumu bu parayı ödemeye müsait olmadığı için affediyorsunuz, peki Türkiye'nin durumu çok mu müsait idi de Lozan'da Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi taahhüt ettiniz? Hiç değilse bu borcun 4 milyar altın Frank tutan kısmını Yunanistan'ın üzerine yıksaydınız.

Ben de ne söylediğimin farkında değilim. Bizim bütün borcumuz ne kadardı ki, 4 milyar oradan düşülsün! Açın kitapları bakın, 1933 yılındaki konsolidasyonla borcumuz 962 milyon Franga bağlanmıştı, yani yaklaşık bizim Yunanistan'dan alacağımızın dörtte birine. Şöyle diyelim: Yunanistan'a lütfettiğimiz miktarla Osmanlı'dan kalan borcu biz 4 defa fazlasıyla ödeyebilir, hatta cebimizde yüklüce bir para bile kalabilirdi.

Nedense Osmanlı borcunu ödeye ödeye bitiremediğimizi dillerine dolayan İsmet Paşa kafasındakiler, Yunanistan'a bunun 4 katını hibe ettiğimizi söylemeyi unutuyorlar. Biraz ciddiyet beyler!

Daha Lozan'da yaptığımız o meşhur hesap hatasına değinmedik. Maliye memuru Hüsnü Himmetoğlu sayesinde çift hesaplanan bir borcumuz ortaya çıkmıştı. Ne kadardı biliyor musunuz bu borç miktarı? Tam 300 milyon lira! 300 milyon lirayı gözden kaçıranlar orta halli bir memur kadar hesap kitap bilmiyorlarsa, "Lozan'ı biz kimlere emanet etmişiz?" diye yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu?

Mustafa Armağan

22 Mayıs 2009 Cuma

Mayın tarlası vatan toprağı mıdır? (İhsan Dağı)

Suriye sınırı 1956 yılından beri mayınlarla örtülü. Dünyada örneği görülmeyen bu uygulamanın amacı, 'güvenlik ve kaçakçılığın önlenmesi' olarak anlatılıyor. Ne de olsa 'dört yanımız düşmanlarla çevrili'!

Bana kalırsa asıl amaç, sınır tanımayan toplumsal ve ekonomik ilişkilerin devlet kuşatmasına alınması. Döşenen mayınlar, devletin toplumu dışarıya kapatma siyasetinin somut bir ifadesi. Güneydoğu insanının yüzlerce yıldır kullandığı doğal ticaret ve toplumsal iletişim alanını daraltmak, denetim altına almaktan başka da bir işlevi olmamış mayınların. Bir de hayatını, kolunu, bacağını kaybeden onbinlerce insan bırakmış geriye...

Sınırın her iki tarafında, çoğu birbirinin akrabası olan insanlar ulus-devlet sistematiğine böylece mahkum edilmiş. Devletin topluma hükmettiği halka gösterilmeye çalışılmış bu biçimde. Ama ne devlet ne mayınlar, bölgede informel bir ekonominin ortaya çıkmasını engelleyememiş: kaçakçılık. Sınırın güneyinde fiyatı düşük olan malı alıp kuzeyde, Türkiye'de satan, geçiş güzergâhı olarak da mayın tarlalarını seçen, yani ekonominin en temel yasasının gereğini yapan 'tüccarlar' Güneydoğu'da 'kaçakçı' olmuşlar. 'Kaçakçılıkla mücadele' de iç pazarı yabancı mallardan koruyan 'korumacılık' siyasetinin bir gereği olarak yürütülmüş adeta. Siyasal gücün, ekonomik ve toplumsal etkileşim alanını belirleme girişimine karşı 'kaçakçılık' bir 'meslek'ten öte bir başkaldırıya dönüşmüş Güneydoğu'da; hatta bir kültür, racon olmuş. Bütün bunlar Türkiye-Suriye sınırında yaklaşık 700 km'lik bir hat üzerinde, tarıma son derece elverişli, yerli halka önemli ekonomik getirisi olabilecek ülke toprağının mayınlarla örtülü olduğu gerçeğini değiştirmemiş.

Bu topraklar sadece mayınlanmamış aslında; mayın döşenerek ülke toprakları fiilen 'küçültülmüş'. Kimsenin giremediği, kullanamadığı, sahip olamadığı bir tür "no man's land". Aslında Türkiye'nin yüzölçümünü hesap ederken fiili kullanım dışına itilen bu mayınlı toprakların toplamdan çıkarılması gerek. Çünkü mayınlı topraklar fiilen 'vatan toprağı' değil, kimsenin giremediği bir başka yer.

Neredeyse on yıl önce sınırdaki mayınların temizlenmesi kararı alınmış. Görev de 2001 yılında Genelkurmay'a verilmiş. Sonra, devlet ne mayınları temizleyecek ekipmanı bulabilmiş ne de bunun için gerekli parayı. Komik değil mi? 'Bir karış' vatan toprağı için mangalda kül bırakmayanlar 300 milyon metrekarelik vatan toprağını unutmuşlar. Yaklaşık on yıldır bu toprakların vatana katılması kararını yerine getirecek bir yetkili bulunamıyor. Az değil; elli yıldır didiştiğimiz, uğruna ne zorluklara katlandığımız Kıbrıs adasının neredeyse tümü kadar bir topraktan söz ediyoruz. Üstelik burası 'vatan'ın ta kendisi.

Meclis, mayınların nasıl temizleneceğine ilişkin bir yasayı görüşüyor bugünlerde. İhanet suçlamaları yine havada uçuşuyor. Kayıp toprakları vatana katmaya çalışanlar hainlikle suçlanıyor. Ne adına? Vatanseverlik adına. Vatanseverlik, devletin kendi halkını vatan topraklarından mahrum bırakması mıdır? Hem de elli yıldır. Kimse artık hamaset yapmasın. Vatanseverlik yarışına girenlerin yapmaları gereken, bu toprakların bir an önce mayınlardan temizlenmesi ve vatan topraklarına katılması. Gerisi boş. Elli yıldır vatanı 'küçültenler' hamaset edebiyatının arkasına sığınıp bu 'küçülme' politikalarına devam etmesinler.

Memlekette yaygın bir tutumdur, yabancı devletleri ve halkları 'topraklarımızda gözü olmak'la suçlamak. Topraklarını, yarım yüzyıldır kimsenin giremediği mayın tarlasına çevirenlerin 'kendi' topraklarına ne kadar sahiplendikleri tartışılır. Ayrıca, başkalarının toprakları söz konusu olduğunda ayranı kabaranlar, fetih rüyaları görenler önce kendi vatanlarını fethetmeli, topraklarını mayınlardan temizlenmiş 'vatan'a çevirmeliler. Suriye sınırının mayınlardan temizlenmesiyle Türkiye, ülke olarak, ilk defa fiilen 'genişleme' imkânına kavuşacak. Üstelik bu, meşru; kimsenin toprağını işgal etmeyi gerektirmiyor. Sadece kendi toprağına sahip çıkmak yetecek.

İhsan Dağı

Hayat ve ölüm (Ahmet Altan)

Çiçek açan iğdelerle ıhlamurların tatlı kokusu sabah rüzgârına karışarak fısıldar:

Hayat var oğlum.

Türkan Hanım’ın haberi gelir, başka bir ses fısıldar:

Ölüm var oğlum.

Ölümle hayat, iki cam ustası gibi karşılıklı oturup aynı kürenin içine üfleyip dururlar.

Bir kararır kürenin içi, bir rengârenk cıvıldaşır.

Ölüm gelir dokunur, anlarsın ki hayat bir saçmalıktır.

Birden bütün renkler solar, silinir, yok olur.

Kavgalar, kızgınlıklar, öfkeler ateşe tutulmuş incecik bir cam gibi eriyerek biçim değiştirir.

“Ne anlamı var” diye sorarsın.

“Bir anlamı yok aslında”dır bunun cevabı.

Ölümün varlığını hissettiğinde hayat bütün manasından soyunur.

Çıplak ve sıkıcı bir gerçek olur.

Bu kadar kısa bir süre için, evrenin en ücra gezegenlerinden birinde varolan bir canlının ihtirasları, arzuları, istekleri, mücadeleleri, bunlara ölümün üstüne basarak baktığında, küçülür, kurur, anlamsızlaşır.

Ve merak edersin, “biz ölümün varlığını nasıl unutuyoruz?”

İğde çiçeklerinden gelir cevap.

“Bu da hayatın mucizesi.”

Esas mucize budur herhalde.

Ölümün yanında ölümü unutarak yaşayabilmek.

Hayatı sonsuz sanabilmek.

Biteceğini bile bile hiç bitmeyecekmiş gibi yaşayabilmek.

Bu büyük yanılgı, bu büyük aldanma, hayatı güzel ve anlamlı kılan.

Bütün manasını bir aldanmadan alır hayat.

Bunu bilir...

Ve, bunu da unutursun.

Hayat, hep unutturur.

Ölüm, hep hatırlatır.

Unutuşla hatırlayış arasında gerilen bir ipte yürürsün.

Ölüm yokmuş, yaşadığın an sonsuza dek hep aynı biçimiyle sürecekmiş gibi hissedersin bütün duyguları.

Değil bütün bunların bir gün biteceğini, değişeceğini bile, o ânın içinde yaşarken kavrayamazsın.

Ölüme doğru yürürsün.

Yaşamak dedikleri, budur.

Ölüme doğru kısa bir yürüyüş.

Yok olmaya doğru bir seyahat.

Hep bunu unutursun.

Unutmak istersin.

Ölüm gelir hatırlatır.

“Yok olacaksın, her şey anlamsız.”

Hayat gelir unutturur.

Bir sihirbazın eğlenceli el çabukluğu vardır hayatta.

Sana, “bütün insanlığı” gösterir, hiç bitmeyen, hiç durmayan, sürekli kımıldanan, ilerleyen, varlığı eksilmeyen, bitmeyen o sonsuz akışı gösterir sana.

Öyle büyük, öyle görkemli, öyle güçlü bir akıştır ki bu ve o kadar uzun zamandan beri akmaktadır ki ve öylesine sonsuzdur ki “bitiş” çıkar gider aklından.

İnsanlığın bir parçası, sonsuzluğun bir zerresi olur, yok olacağını aklına bile getirmeden yürürsün.

Sonra ölüm gelir.

O üfler soluğunu cam kürenin içine.

Her şey kararır.

O sonsuz kalabalık kaybolur, tek başına, çaresiz ve güçsüz bir insan kalır karanlığın içinde.

Her şey karanlık ve anlamsızdır o anda.

Bütün duyguları, düşünceleri ve çabalarıyla silinip gidecek olan, yaşadığı her an biraz daha solgunlaşıp eksilen küçücük bir kıpırtı.

Çaresiz bir zavallı.

Birden hayat gösterir kendini.

Uçsuz bucaksız, sonsuz bir kalabalık.

Her eksileni tamamlayan, her bitişle çoğalan muhteşem bir geçit töreni.

Her duygunun, her düşüncenin, her davranışın bir ışığa kavuştuğu görkemli gösteri.

Kendini bir “insan” gibi değil, kendini “insanlık” gibi hissettiğin o muhteşem yanılgı, o tuhaf gerçek.

Yanılgıyla gerçeği “aynı şey” yapabilmektir hayatın unutturan mucizesi.

Ve, hem bir insan gibi...

Hem de insanlık gibi yaşarsın.

Yaptığın her şey, parçası olduğun sonsuz akışa bir şeyler katar, çoğaltır, büyütür, renklendirir.

Kimi kalabalığın üstüne avuç avuç yıldız tozları serpiştirir, kimi minnacık bir damla bırakır.

Ama herkesten bir küçük işaret kalır.

Kimi görünür, kimi görünmez.

Hepsine yer vardır hayatın içinde.

Daha fazla bırakanlar daha fazla hatırlanır.

Ölüm bütün bunları kenara itip sana “bir insan” olduğunu hatırlatsa da...

Hayat gelip “insanlığı” gösterir, “yürü” der, “ her şeyin anlamsız olduğunu unutarak yürüyecek mucizeyi içinde taşıyorsun.”

Yürürsün.

Ölenler için duyduğun keder, seninle birlikte katılır o kalabalığa.

Ahmet Altan