29 Nisan 2009 Çarşamba

Sözümüzü Kesme "LCD"! (Selahattin Yusuf)

Yıllar önce Ankara metrosunda başlamıştı bu uygulama yanılmıyorsam. Metro aracının içini ekranlarla donatmıştı Melih Gökçek. Sabah sabah insanlar işlerine giderken gözlerini ovuşturmak ve aynı zamanda da yüksek sesle verilen reklamları dinlemek, izlemek zorundaydılar. Sinir bozucu bir şeydi. İnsanların uykularından arınmalarıyla dünyayla bağlantı kurma dakikalarını, bağıran, öven, goygoycu, abartan ve köpürten reklam dili üstleniyordu. Bir ses ve görüntü taciziydi. Uygulamanın kalkacağını düşünüp umutlanıyordum. Ama olmadı. Maruz kalınan, eğitimsiz ve haklarını bilmeyen maruz kalanlar tarafından bir kez daha kabullenilmişti. Sanırım hâlâ devam ediyor bu uygulama. Çünkü Melih Gökçek'in günahını artık herkes paylaşıyor. Bu iş bütün ülkeye yayıldı. Örnek alındı. Her yerde ekran var artık. Her yerde reklam var.
İnsanlık, tarihinde ilk defa, bilgiyi edinmekten çok; onu seçmek sınavıyla karşı karşıya. "Seçme"nin, "edinmek"ten daha önemli olmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. Teknoloji, yakın zamanlara kadar bilginin bir sonucuydu; şimdi ise yönlendiricisi. Eskiden bilgi tekniğe yol açarak, önden gidiyordu; şimdi ise teknoloji "kâr maksimizasyonu" tanrısının emrinde, yoluna son sürat devam ederken bilgiyi kötü emellerine alet etmekten çekinmiyor.
Artık bütün kahvelerde "LCD" denen düz ekranlar var. Her yere serpiştirilmiş durumda. Artık yorgun bir günün sonunda, kafanızı yeryüzüne indirmek ve dinlendirmek için bir yere sığınıp şööööyle duvara yaslanıp dinlenmek devri kapanıyor. Çünkü orada, o kahvede artık kulağınızın dibinde güm güm bangırdayan bir ekran var. Olmayanlar da geri kalmamak için alıp yerleştiriyor. Birçok saçmalık gibi bu da bir kara mizah prestiji oldu çıktı. Siz, kafanızı duvara yaslamış içinizden Ahmet Haşim'i mi terennüm ediyorsunuz? Vidayla duvara takılmış LCD ekran, tam gözlerinizin önünde duruyor ve size kangurunun bir çemberle başının derde girmesini, belli ki komik olduğunu düşünerek ve sizin de onu komik bulacağınızdan hiç şüphe etmeyerek, ekrana getiriyor. Gözünüze sokuyor. Tam Ahmet Haşim-çemberle oynayan kanguru denklemine alışmaya başlamışken, birden değişiyor görüntü ve bu sefer küvetteki kediyle oynayan bebeğin kafa üstü suya çakılışına şahit tutuluyorsunuz. Çocuğun biri, doğum günü pastasının mumlarını söndürürken pasta üstüne devriliyor ve yüzü gözü kremaya bulanıyor. İlginç bir enstantane, değil mi? Peki ama o sırada ya siz tam okuduğunuz gazete makalesinin en heyecanlı yerindeyseniz? Arkadaşınızın bahsettiği konuyu takip edemeyecek duruma geldiyseniz? O zaman ne olacak?
Aslında bu ekranlar, küçük hikâyeler anlatıyorlar. Anlattıkları hikâyelerle, bu mekânın "anlatıcısı" benim diyorlar. Baş köşede oturuyorlar ve sözü ben söylerim, diyorlar. Necip Mahfuz'un "Midak Sokağı" trajedisi, asıl şimdi gerçekleşiyor. Sohbetin yerini televizyon, kahvede bile işgal etmişti onun anlatısında. Şimdi televizyon değil; daha gür bir ekran kuvvetleri "mangası" her mekânda sohbetin canına okumak için tam takım, mücehhez ve mütecaviz, bekliyor.

Selahattin Yusuf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder