24 Nisan 2009 Cuma

Mommo: Sevginin gücünü hatırlamak (Hüseyin Gülerce)

Bugün bir filmden söz etmek istiyorum. Mommo-Kız Kardeşim. Mommo; filmin geçtiği yörede çocukları korkutmak için üretilen hayali bir öcü.

Mommo, 59. Berlin Film Festivali'nin 'Generation' bölümüne kabul edilen ilk Türk filmi. Yine, Nürnberg Almanya-Türkiye Film Festivali'nde ise seyirci ve jüri ödüllerinin ikisini birden almayı başarmış ilk Türk filmi. Almanya'da okullar için özel proje konusu yapıldığını, Alman çocuklarının göçmenlere bakışını değiştirecek bir film olarak görüldüğünü de belirtelim. Ne yazık ki 17 Nisan'da gösterime giren filme, ticarî kaygılardan dolayı pek çok sinema, salonlarını açmakta hâlâ kararsız.

Filmde, Konya'nın Beyşehir ilçesinin bir köyünde, anneleri öldükten sonra babaları başka bir kadınla evlenen ve dedeleri ile yaşayan Ayşe ve Ahmet adlı iki kardeşin yaşanmış hikâyesi anlatılıyor. Başrollerde 11 yaşında Mehmet Bülbül ve 8 yaşındaki Elif Bülbül var. Soyadları aynı ama kardeş değiller. Başarıları her türlü övgünün üzerinde. Filmin çekildiği köyler dolaşılarak bulunmuşlar. Özellikle Elif, sadece onu seyretmek için bile filme gitmeye değer. Evin damında, "babam geçerse.." diye bir duruşu, söyleyişi var ki... Bir "babam nerde?", "babam geldi" deyişi var ki, buna yürek dayanmaz. Filmin yönetmeni ve senaristi Atalay Taşdiken, çekimler sırasında herkesin Elif'in rolünü oynayışından etkilendiğini şöyle anlatıyor: "Finalden bir önceki sahnede, dedesi Elif'in saçlarını kesiyor. Set hazırlanırken bana ağlama krizi geldi. Elif, babası rolündeki yılların sanatçısı Mustafa Uzunyılmaz'ı da ağlatmış. Birlikte ilk sahnelerinde Elif'in babasına bir hitabı vardı. Sahneyi çekince, Mustafa'ya koştum paylaşalım diye... Evin yanındaki bulgur atölyesine girmiş ağlıyor. Elif'in ona bakışı, kendi deyişiyle Mustafa'yı 'duman etmiş'. Elif ile sahnelerinde, ağlamamak için hiç gözlerine bakmadı."

Biz filmi, ailece hem ağladık, hem seyrettik. Filmin, öyle usul usul benliğimizi saran, farkında olmadan bizi alıp hasret kaldığımız boyutlara taşıyan özelliği neydi? Bize, "siz insansınız, sizi yücelten sadece sevgidir, unuttuğunuz, kaybettiğiniz hazinenizi arayın, bulun" diyordu. Bunu yaparken de, kafamıza kakmadan, duygularımızı istismar etmeden, sinemanın o etkileyici dilini, yerelin dili ile zenginleştiriyordu. Sinemanın nasıl tesirli bir sanat olduğunu, insanlığımıza dönüş çabasında, sanatın ne kadar değerli olduğunu anlatan bir film bu... İki kardeş, çocukluğun bütün masumiyeti, samimiyeti, fıtriliği ile bizi nasıl da sevgiyle, muhabbetle sarıp sarmaladılar. Şefkat ve merhamet; dudaklarımız titrerken, nasıl da gözlerimizden yaş olarak akıp gitti.

Atalay Taşdiken, Anadolu'nun köylerinde, kasabalarında hâlâ var olan sade, basit hayatların, sevgiyle yoğrulunca nasıl şehirlerde, lüks semtlerde, benzerine rastlanmayan mutluluklara dönüştüğünü, öksüz kalmış iki kardeşin dramıyla ne güzel anlatıyor. Acıları sevgiyle azaltma, yaralara sevgiyi merhem etme... Bir yandan da gerçeğin kamçısının şaklaması, çaresizliğin çıkmazında tıkanma, tükenme, iki büklüm olma... Ayakların gidişine mani olamayan gönüllerin sızısı...

Bugün şehirlerde, anne babaları ile birlikte yaşadıkları halde, her türlü imkânın içinde çocuklarımızın neden bencilliklere, mutsuzluklara tutsak olduklarını sorgulamamız gerekiyor.

Bu filmle ilgili bir tespitimi söylemeliyim. Cumhuriyet, Birgün, Radikal, Hürriyet, Vatan, Yeni Şafak, Star, Zaman dâhil bütün gazetelerde bu film övüldü. Ben buna, sevginin gücü diyorum. Film, bizi neyin birleştireceğini de anlatıyor. Demokrasi, uzlaşma ve hoşgörü için sevgiyi yeniden keşfetmeliyiz. Atalay Taşdiken'i yürekten kutluyorum. Bu filme çocuklarımızla gitmeliyiz. Bizi sevgiyle yoğuracak filmlere, sinemanın bizcesine destek vermeliyiz. Vermeliyiz ki, bundan sonraki sanatçı kuşakları cesaretlendirelim, yüreklendirelim...

Hüseyin Gülerce

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder