30 Nisan 2009 Perşembe

Fazıl’ı dinleme... Kaybedersin! (Ahmet Kekeç)

Kaçtır ihmal ediyorum... Kazurat takımıyla uğraşmaktan sıra da gelmiyor ki. Karar aldım: Bugün itibariyle nadasa bırakıyorum onları; azıcık dinlensinler, gelişsinler, serpilsinler, kıvam bulsunlar, öyle...

Ben diyorum ki, ‘çıkarsa, soldan çıkacaktır.’

Bunu Fazıl Say da söylüyor.

Fazıl’la aramızdaki fark şu:

Fazıl, bir tür çakma Glenn Gould olarak dünyada yaygın bir üne kavuştu, en iyi Bach yorumcuları arasına girdi, ‘Bachlamalar’ıyla hassas gönüllerde taht kurdu; dolayısıyla her söylediğinde ‘keramet’ vehmediliyor.

Ben tembel ve asosyal bir gazeteciyim; Ankara’ya, Orgeneral İlker Başbuğ’dan fırça yemeye gitmeye bile üşeniyorum. Oturduğum yerden ahkam kesiyorum... Arada Fazıl gibilere ayar vermeye kalkıyorum... Kazurat takımına sataşıyorum filan... Yaygın bir üne sahip olmadığım için de, söylediklerim para etmiyor.

Olsun...

Ben söyleyeceğimi söyleyip denize atayım da, balık bilmezse Halik nasılsa bilecektir.

Bu uzun girizgahtan sonra sözü Deniz Baykal’a getirmek istediğim anlaşılmıştır.

Niyetim, esasında, Fazıl Say’ın mektuplarından çıkan ‘sol’ tanımı üzerinde durmaktı ama, mevzu ‘sol’dan açılınca, söz kendiliğinden Baykal’a gidiyor.

Bu arada Fazıl’ın ‘mektuplarını’ okuyor musunuz?

Ben okuyorum ve çok mutlu oluyorum.

Sen, ‘iyi’ sınıflandırmasına giren yazarlardan Ahmet Say’ın oğlu ol, çok iyi bir eğitim al, en iyi Bach yorumcuları arasına gir, Türk şiiri ve Nazım Hikmet konusunda ahkam kes, ama ‘dahi’ anlamına gelen ‘de’leri ve ‘da’ları ayırama... Bu ‘dil’ kavrayışınla da kalk, ‘sol’ konusunda Baykal’a akıl ver...

Neyse, ikimiz de aynı şeyi söylüyoruz; ‘çıkacaksa, soldan çıkacaktır’ diyoruz.

Bütün dünyada böyle olmuş...

Evet, güzel yurdumuzda ‘sağ’, statüko karşısındaki (istenmeyen) konumu nedeniyle sürekli ‘ilerici’ ve ‘demokrat’ bir görüntü vermiştir. Dolayısıyla, bir yığın reforma imza atmıştır. Batıdaki benzerlerinden de farklıdır. İlerlemecidir, kalkınmacıdır, dönüştürücüdür, şudur budur ama, mütekamil bir ‘özgürlükler ortamı’ solun katkısı ve lokomotif görevi olmadan asla mümkün değildir.

Fakat sorun, ‘sol’ denilen yapıda değil; ‘solcu’ olduğunu öne süren ve Fazıl Say gibilerin akıl vermelerine muhtaç hale gelen siyasetçilerde... Yani, Deniz Baykal’da...

Baykal, bir ara ‘sağa açılarak solu bulmak’tan sözediyordu. Sonra, çarşaf ve Kur’an Kursu açılımları yaptı, ‘halka yakın olmalıyız’ filan gibi laflar etmeye başladı... Fazıl’dan da zılgıtı yedi tabi; Ne demek halka yakın olmak? Solcu adam, bilakis, halkla arasına mesafe koymalıymış...

Ben de diyorum ki, ‘sağa açılarak solu bulmak’ ve hiçbir inandırıcılığı olmayan açılımlar yapmak yerine, bütün dünyanın yaptığı gibi, bilinen ‘sol’ tanımından yola çıkarak ‘solu bulmak’ daha kolay, daha kestirme bir yöntem değil mi?

Bizde solculuk, ne yazık ki, köprüye, baraja, tüp geçite, piyasa ekonomisine, inanç özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, demokratik anayasaya, Özal’a, Menderes’e, Amerika’ya, Avrupa’ya, Asya’ya, hatta tüm Afrika kıtasına karşı olmak, darbeleri desteklemek, muhtıralardan medet ummak, ‘statüko’ adına ne varsa sahiplenmek anlamına geliyor...

Baykal’ın solculuğu da, Türkiye’deki cari solculuklardan farklı değil maalesef.

Bizde ‘sol’ zannedilen şey, teokratik laisizmle Kemalizmin (Atatürkçülük değil, dikkat!), müntehib-i sani demokrasisiyle (!) totalitarizmin izdivacından doğmuş bir tuhaf ideoloji...

Bu ideolojiyle ödeşmeden ‘solcu’ olunmuyor.

Fazıl Say olunabilir, ama solcu olunmuyor.

Ben, ‘çıkarsa, soldan çıkacaktır’ görüşümü muhafaza ediyorum. AK Parti’yi başarılı kılan ve (bence) sola yaklaştıran da, o tuhaf ideolojiyle arasına mesafe koymuş olması...

Ahmet Kekeç

Kutluyorum (Abdurrahman Dilipak)

Bülent Orakoğlu, Ergenekon'un son dalgasını yorumlarken bir dahaki operasyonun kamu kurumlarına, son basamağın da Meclis olacağını öne sürmüştü. Ve “savcılar davet ederse gider ifade veririm” dedi..

Aynı sözü Özkök de söylemişti ve savcılarla buluştu ve bildiklerini anlattı..
Onurlu bir davranış.. Kutlamak gerek.. Şimdi bunun örnek olması, başlangıç olması ve bu konuda bilgi ve belge sahiplerinin aynı onurlu duruşu sergilemesi gerek.. Elindeki bilgi ve belgeleri yakanlar yanlış yapıyorlar. Susmak da çözüm değil..
Ergenekonculara sahip çıkanlar, Ergenekoncuların avukatlığına soyunanlar bir gün bu sözlerinin altında kalırlar.. Çiller saklanamaz.. Özkan da. Bir gün onların da kapısı çalınır..
Hadi Meral hanım! 28 Şubat döneminin İçişleri Bakanı! Lütfen siz de..
Bana bu işlerle ilgili zaman zaman bilgiler veren bir isim var; Mustafa Erdoğan Sürat.. Önemli ilişkileri olduğunu düşünüyorum.. O da gitmeli ve bildiklerini anlatmalı.. Ama tabii savcılık davet etmeli önce..
Aslında Ağar konuşsa bu iş biter de, konuşmuyor. Onu Susurluk'tan kurtaran Albay da konuşmalı ama, kimse konuşmuyor.. Konuşması gereken, ama konuşmayan o kadar çok kişi var ki!
Ne bekliyorlar, ya da neden korkuyorlar?..
Oysa susarak bir yere varılmıyor..
Şimdi elinde bilgi ve belge olanların savcılığa göndermesi gerek.
Unutmayalım ki, haksızlıklar karşısında susmak doğru bir iş değil.. Hatta suça iştirak anlamı taşır..
Keşke Mazlumder, Özgürder, Hukukçular Derneği bir ihlal-ihbar hattı kursa..
Bakın daha önce Büyükanıt Paşa da, “davet gelirse gideriz” dediler. Bakalım Özkök Paşanın arkasından başka kim gidecek? Aslında davet de beklememek gerek belki. Ülkenin selameti için kim ne biliyorsa, onu söylemeli. Siyasilere de çözüm önerisinde bulunulmalı.. TESUD'dan kimse yok mu? ASDER çevresinden..
Şimdi ikinci iddianamenin ekleri de açıklandı. O eklerle ilgili daha yeni birçok bilgi, belge, iddia atılacak ortaya..
Sanırım bir yandan da bu işi sulandırmak isteyenlerin gerçekleri gizlemeye, soruşturmaları saptırmaya yönelik yeni iddialarına şahit olacağız..
Vatan gazetesinin internet editörü, Devrimci Karargah operasyonu kapsamında gözaltına alınmasının ve Doğan'ın Dalan'la ilişkisinin ortaya çıkmasından sonra Doğan Grubu üzerindeki dikkatlerin yoğunlaşacağını düşünüyorum..
Doğan Mediası artık emin bir sığınak, güçlü bir kalkan ya da zırh değil, şaibeli isimler için adeta bir paratöner gibi..
Doğan Grubu, Deniz Feneri işini alevlendirmekle hiç de iyi etmedi. Bu işin Almanya ayağı, İtalya ayağı, İsrail ayağı, DM'nin ve yabancı ortaklarının başına bela olacak gibi gözüküyor..
Göreceksiniz Doğan Mediasının üst yönetimi, yazarları ve önemli isimleri yavaş yavaş, tek tek ayrılmaya başlayacaklar.. Gelmedik kalmayacak bu gidişle başlarına.. Çünki hangi taşı kaldırsanız altından çıkıyorlar..
Ergenekonun derin sırrına vakıf olmak için daha bir süre beklemek gerekecek. Sanırım bu iş böyle olmayacak.. Bildik tanıklar ve olaylarla karşı karşıya değiliz..
Sanıkların beden muayenesi yapılıp, tutuklanmalarına karar veriliyor.. İş biraz daha karmaşık.. Yakalanan kişilerin ruh sağlıklarının, kan tahlillerinin de yapılması gerek..
Bunların kimi uyuşturucu, kimi hap kullanıyor, kiminin kişilik yapısı ilaçlarla bozulmuş insanlar. Son operasyonda hayatını kaybeden kişinin geçmişine bakın. Dayısının anlattıklarına..
Bu yapıda kim av, kim avcı çok da belli değil.
Hasan Mezarcı'yı hatırlayın.. Daha başka birçok kişiyi. Bu işle uğraşanların çoğunda çift kişilik, ya da kişilik bozukluğu ortaya çıkıyor..
Bazı tetikçiler, biyonik robot gibi.. Onlar da bir kurban aslında.
Bazısı çok ustaca yalan söyler, bazıları gerçekten hiçbir şey hatırlamıyor olabilir..
Kesinlikle bu sanıkların gözaltı sürelerinin ciddi bir şekilde ve yakından takip edilmesi gerek..
Özel donanımlı bir tutukevine ihtiyaç var. GATA ya da Askeri hapishane; diğer hapishaneler olmaz.. En azından Silivri'de özel tip bir tutuk ve cezaevine hemen başlanılması gerek. Birileri bu insanları kıskaca almış.. Akrebin kıskancında sürüp giden bir hayat bu..
Yarın yeni birtakım itirafçılar çıkabilir. 40 kişiyi sanık sandalyesine oturtmaktansa, 40 kişinin suçunu bir kişiye yükleyip, 39'u kurtulmaya çalışabilir.. Bakarsınız biri Mumcu'dan Ersever'e kadar, Çatlı'ya kadar herkesi kendisinin öldürdüğünü söyleyebilir..
Kahraman itirafçı rolü oynayabilir.. Hem zaten tek kişiyi kurtarmak daha kolay. Gerekirse hastahane virüsü kapar ve defter kapanır.. Sonunda içeride kimse kalmaz; işsiz güçsüz bir adam, bir de uzatmalı çavuş.. Sonra da bize, “Ergenekon diye gözünüzde büyüttüğünüz bu mu?” derler..
Bu tartışmalar, örgütte çözülmenin ve sessizce ortadan kaybolma hazırlığının bir işareti olabilir mi? Tabii bunlar sadece bir plan.. Bana sorarsanız, bu işler için çok geç.. Kolay anlaşılacak işler.. Silahları toprağa gömmek, evrak yakmak da çözüm değil..
Bakalım bundan sonra işler nasıl gelişecek..
Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler..
Selâm ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak

Savaştan 3 ay sonra Gazze'yi hatırlamak... (Michel Bole-Richard)

Savaşın 18 Ocak'ta bitiminden 3 ay sonra Gazze şeridi unutuldu. Geçiş noktaları aynı duruyor. Mısır'la sınır kapalıdır. İsrail otoriteleri her gün için ancak en temel ihtiyaçları karşılayacak olan 100 kamyona ve halkın ancak hayatta kalmasını sağlayacak kadar petrolün transferine izin vermektedir.

BM'nin bir raporuna göre "İhtiyaçlar karşısında nitelik ve nicelik yetersiz kalmaktadır. Sanayideki petrol ve hanelerin doğalgaz ihtiyaçlarının ancak % 70 ve % 75'i karşılanabilmektedir". Ancak ABD ve AB'nin protestoları karşısında, İsrail Başbakanı Ehud Olmert, bazı gıdaların -peynir, patates, meyve suyu, makarna- güvenlik engelini geçmesine izin vereceğini açıklamıştı.

Durumun kötüleşmesi nedeniyle, Birleşmiş Milletler'in Filistinli sığınmacılarla ilgilenen kuruluşu Unrwa'nın müdürü John Ging 3 Nisan'da "İsrail'in izin verdiği miktarlar tam anlamıyla yetersiz kalmaktadır. Bu durum halkın fizikî ve ruhsal varlığı üzerinde yıkıcı etki yapmaktadır." açıklamasının ardından sınırların açılması çağrısında bulundu. BM insancıl faaliyetlerin koordinasyonuyla ilgilenen kuruluşu OCHA'nın haftalık yayını, 8-14 Nisan sayısında 132.000 kişinin düzenli olarak suya erişiminin olmadığını belirtti. Bunların arasında 100.000 kişi ancak haftada 2-3 gün suya ulaşabilmektedir, 32.000 kişi ise hiçbir şekilde ulaşamamaktadır. Yine Gazze'de diyare ve sarılık bu yılın ilk 14 haftasında belirgin bir şekilde arttı. Gazzeliler hâlâ durumun değişmesini bekliyorlar. Ancak katılımcı 80 ülke ve örgütün bir yeniden inşa planını ve bunun sağlanması için 4,5 milyar dolarlık bir yardımı kabul ettiği 2 Mart tarihli Şarm el-Şeyh konferansından bu yana hiçbir şey yapılmadı. Oysa bu konferansın sonuç bildirgesinde "Tüm geçiş noktalarının ivedi, tam ve koşulsuz olarak açılması çağrısında bulunuyoruz." açıklaması yapılmıştı.

İsrail 2 şartta bulundu: 25 Haziran 2006'dan bu yana esir olan İsrailli asker Gilad Şalit'in serbest bırakılması ve bu uluslararası yardımın 2007 Haziran'ından bu yana Gazze şeridinde iktidarı elinde tutan Hamas'a aktarılmaması. Hakemlik görevini üstlenen Mısır'ın çabalarına karşın İslamcı hareketle rakibi Fetih arasındaki uzlaşma girişimlerinde de hâlâ başarı elde edilemedi. Bu ayın sonunda Fetih ile Hamas arasında üçüncü bir toplantı gerçekleşebilir, ancak iki düşman kardeşin pozisyonları birbirinden çok uzakta ve yeniden inşanın ve 2010 yılının başında yasama organı ile devlet başkanı seçimlerinin yapılmasına imkân sağlayacak bir ulusal birlik hükümetinin oluşturulabilmesi şu an için imkânsız görünüyor. İki cephe karşılıklı olarak birbirlerini militanları kovmak, hapsetmek ve işkence etmekle suçluyorlar.Bu sırada Gazzeliler de kendilerine bu cehennem hayatının ne kadar daha süreceğini soruyorlar. 25 Ocak 2006'da yapılan seçimlerden Hamas'ın zaferle çıkması ve İsrail ile uluslararası kamuoyunun müeyyideler empoze etmesinden beri içinde bulundukları kuşatma gitgide arttı ve hayat şartları her gün daha da kötüleşti.

Üç ay süren gizli hayattan sonra Hamas'ın Başbakanı İsmail Haniye 17 Nisan Cuma günü yeniden kamuoyuna göründü. Bu bir normalleşme işareti midir? Nasıl bir normalleşmenin? Ateşkesin yürürlüğe konduğu 18 Ocak günü aralarında Nicolas Sarkozy, Angela Merkel ve Gordon Brown'ın bulunduğu 6 Avrupa devlet ve hükümet başkanı, Şarm el Şeyh'te emprovize yapılan bir zirveden sonra Kudüs'te Bay Olmert'in köşkünde bir akşam yemeği için buluşmuşlardı. Bay Olmert onları "İsrail'in güvenliği için verdikleri olağanüstü destek ve ilgileri için" kutlamıştı. Tüm dünya çatışmalar bitti diye sevinmişti. Tüm dünya yeni bir durumun oluşmasını dilemişti. Hâlâ bunu bekliyoruz.

Michel Bole-Richard

29 Nisan 2009 Çarşamba

Sözümüzü Kesme "LCD"! (Selahattin Yusuf)

Yıllar önce Ankara metrosunda başlamıştı bu uygulama yanılmıyorsam. Metro aracının içini ekranlarla donatmıştı Melih Gökçek. Sabah sabah insanlar işlerine giderken gözlerini ovuşturmak ve aynı zamanda da yüksek sesle verilen reklamları dinlemek, izlemek zorundaydılar. Sinir bozucu bir şeydi. İnsanların uykularından arınmalarıyla dünyayla bağlantı kurma dakikalarını, bağıran, öven, goygoycu, abartan ve köpürten reklam dili üstleniyordu. Bir ses ve görüntü taciziydi. Uygulamanın kalkacağını düşünüp umutlanıyordum. Ama olmadı. Maruz kalınan, eğitimsiz ve haklarını bilmeyen maruz kalanlar tarafından bir kez daha kabullenilmişti. Sanırım hâlâ devam ediyor bu uygulama. Çünkü Melih Gökçek'in günahını artık herkes paylaşıyor. Bu iş bütün ülkeye yayıldı. Örnek alındı. Her yerde ekran var artık. Her yerde reklam var.
İnsanlık, tarihinde ilk defa, bilgiyi edinmekten çok; onu seçmek sınavıyla karşı karşıya. "Seçme"nin, "edinmek"ten daha önemli olmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. Teknoloji, yakın zamanlara kadar bilginin bir sonucuydu; şimdi ise yönlendiricisi. Eskiden bilgi tekniğe yol açarak, önden gidiyordu; şimdi ise teknoloji "kâr maksimizasyonu" tanrısının emrinde, yoluna son sürat devam ederken bilgiyi kötü emellerine alet etmekten çekinmiyor.
Artık bütün kahvelerde "LCD" denen düz ekranlar var. Her yere serpiştirilmiş durumda. Artık yorgun bir günün sonunda, kafanızı yeryüzüne indirmek ve dinlendirmek için bir yere sığınıp şööööyle duvara yaslanıp dinlenmek devri kapanıyor. Çünkü orada, o kahvede artık kulağınızın dibinde güm güm bangırdayan bir ekran var. Olmayanlar da geri kalmamak için alıp yerleştiriyor. Birçok saçmalık gibi bu da bir kara mizah prestiji oldu çıktı. Siz, kafanızı duvara yaslamış içinizden Ahmet Haşim'i mi terennüm ediyorsunuz? Vidayla duvara takılmış LCD ekran, tam gözlerinizin önünde duruyor ve size kangurunun bir çemberle başının derde girmesini, belli ki komik olduğunu düşünerek ve sizin de onu komik bulacağınızdan hiç şüphe etmeyerek, ekrana getiriyor. Gözünüze sokuyor. Tam Ahmet Haşim-çemberle oynayan kanguru denklemine alışmaya başlamışken, birden değişiyor görüntü ve bu sefer küvetteki kediyle oynayan bebeğin kafa üstü suya çakılışına şahit tutuluyorsunuz. Çocuğun biri, doğum günü pastasının mumlarını söndürürken pasta üstüne devriliyor ve yüzü gözü kremaya bulanıyor. İlginç bir enstantane, değil mi? Peki ama o sırada ya siz tam okuduğunuz gazete makalesinin en heyecanlı yerindeyseniz? Arkadaşınızın bahsettiği konuyu takip edemeyecek duruma geldiyseniz? O zaman ne olacak?
Aslında bu ekranlar, küçük hikâyeler anlatıyorlar. Anlattıkları hikâyelerle, bu mekânın "anlatıcısı" benim diyorlar. Baş köşede oturuyorlar ve sözü ben söylerim, diyorlar. Necip Mahfuz'un "Midak Sokağı" trajedisi, asıl şimdi gerçekleşiyor. Sohbetin yerini televizyon, kahvede bile işgal etmişti onun anlatısında. Şimdi televizyon değil; daha gür bir ekran kuvvetleri "mangası" her mekânda sohbetin canına okumak için tam takım, mücehhez ve mütecaviz, bekliyor.

Selahattin Yusuf

İsrail rahatsız olmuş, çok şükür (Hakan Albayrak)

Türkiye-Suriye ortak askeri tatbikatına ilişkin dünkü yazımın bir yerinde, 'Bu tatbikat Suriye ordusunu NATO-İsrail ile entegre etmeye matuf bir çabadır' gibi komplo teorilerinin üretilebileceğini (fakat benim böyle bir şeye ihtimal vermek istemediğimi) söylemiştim.

O satırları yazarken İsrail Saldırı Bakanı Ehud Barak'ın konuyla ilgili açıklamasından henüz haberdar değildim.

Barak, bu türden komplo teorilerini peşinen 'tekzip' etmiş.

Demiş ki:

"Türkiye ve Suriye tarafından gerçekleştirilen ortak askeri tatbikat bizim açımızdan rahatsız edici bir gelişmedir."

Ne güzel.

Ama daha güzeli de var:

İsrail Bar-İlan Üniversitesi Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürü Prof. Efraim İnbar, Jerusalem Post gazetesine verdiği beyanatta, "Türkiye'nin bölgedeki Müslüman ülkelere yakınlaşma yolculuğunda yeni bir kilometre taşı oluşturan" Türkiye-Suriye ortak askeri tatbikatının İsrail'le beraber ABD ve NATO'yu da rahatsız ettiğini belirtti.

Bu rahatsızlık bizi ancak mesrur eder…

Fakat Efraim İnbar'ın beyanatında kafamı karıştıran bazı cümleler var:

"Ortak tatbikat Türk ordusunu da kızdırdı. Türk ordusu bu konuda mutlu değil. Suriye'yi sevmiyor ve onu problematik bir devlet olarak görüyor."

Allah Allah.

Türkiye bayrağı altında Suriyelilerle ortak tatbikat yapan ordu Yunan ordusu muymuş???

"Türk subayları ile temas içinde" olduğunu ileri süren Efraim İnbar, görüştüğü birkaç subayın Suriye aleyhtarlığını bütün orduya mal etmiş olsa gerek.

Türkiye-Suriye askeri yakınlaşması yeni bir şey değil.

Ortak tatbikatın şaşılacak bir gelişme olduğu da söylenemez.

2002 yılının Haziran ayında Türkiye Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile Suriyeli meslektaşı Hasan Türkmeni arasında "Eğitim, Teknik ve Bilimsel İşbirliği Anlaşması" ve "Askeri İşbirliği Anlaşması"nın imzalanmasından beri devam eden bir süreç var.

Kıvrıkoğlu o anlaşmalarla ilgili açıklamasında demişti ki:

"Askeri personelimiz karşılıklı olarak eğitim ve öğretim kurumlarında kurslara devam edebilecek, karargâh ve kurumlarda müşterek eğitimlere katılabilecektir. Zamanla diğer alanlara da yaymayı kararlaştırdığımız askerî işbirliği ile ilişkilerde yeni bir dönem açılacaktır."

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere 'sistematik' ve 'kurumsal' bir yakınlaşmadan söz ediyoruz.

Yine de, ordunun, Suriye ile ortak tatbikat konusunda gönülsüz olduğu, bu işi hükümet politikaları yüzünden ve kerhen yaptığı iddia edilebilir tabii.

Nitekim Efraim İnbar, "askerî liderlik diplomatların manevra yapmasına imkân tanıyor olabilir" gibi şeyler de söylüyor.

O da güzel.

Demokratik rejimler için, hükümet politikalarını beğenmese de o politikalara uyum sağlayan bir ordudan iyisi Şam'da kaysı.

***

Şimdi İsraillileri bırakalım da, Türkiye-Suriye yakınlaşması konusunda Arap kardeşlerimizin ne düşündüğüne bakalım…

Gerçek Hayat dergisindeki röportajlarıyla Ümmet-i Muhammed'in nabzını tutan Adem Özköse, bu hafta, Arap dünyasının en muteber gazetelerinden Kuds El-Arabî'nin meşhur yazarı Eymen Halid'le görüşmüş.

Mülakattan bir bölüm:

ÖZKÖSE- Türkiyeli bazı yazar ve aktivistler Türkiye ile Suriye arasındaki sınırların kaldırılması gerektiğini ve böyle bir girişimin İslam Birliği'nin nüvesini oluşturacağını savunuyorlar. Arap Dünyası bu düşünceye nasıl bakıyor?

HALİD- Biz bu düşünceyi bütün kalbimizle destekliyoruz. Bu düşünceyi gerçekleştirecek devlet adamları tarihe geçeceklerdir. Zaten Türkiye halkı ile Suriye halkının zihninde herhangi bir sınır yok. Suriye halkı Türklere büyük önem veriyor ve Türkleri çok seviyor. Türk dizilerinin Arap Dünyası'nda bu kadar büyük bir çapta ilgi görmesinin sebebi de Arapların Türkiye halkına duyduğu sevgidir. Türkiye Milli Takımı Avrupa Kupası'na katıldığında Arapların hepsi Türkiye Milli Takımı'nı destekliyorlar. Çünkü Türkler ve Araplar aynı dine ve kültüre sahiptir, aynı toprakların çocuklarıdır. Suriye bana göre Mısır'la birlikte Arap Dünyası'nın en önemli ülkesi. Ayrıca Suriye Yönetimi Türkiye ile olan ilişkilerini daha da geliştirmek ve Türkiye ile kardeş ülke olmak istiyor. Türkiye Suriye'nin kalbini kazanırsa bütün Arap Dünyası'nın kalbini kazanır. Çünkü Suriye Türkiye için Arap Dünyası'na açılan kapıdır. Türk Hükümeti bu kapıyı daha da aralamalı ve Suriye ile Türkiye arasındaki sınırlar bir an önce kalkmalıdır. (Gerçek Hayat, 24-30 Nisan 2009)

***

Gazeteci Mehmet Ali Birand, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed'e sormuştu:

"Türkiye-Suriye ilişkilerindeki yakınlaşmayı nasıl tanımlayabiliriz? Bir ittifaktan, stratejik ortaklıktan söz edebilir miyiz? Yoksa, o kadar da ileri gitmeyelim mi dersiniz?"

Esed'in cevabı:

"Hayır, öyle demem. Ben, ne kadar ileri gidersek o kadar iyi olur derim."

Al benden de o kadar.

Hakan Albayrak

28 Nisan 2009 Salı

'Aşırı sol' (Mümtaz'Er Türköne)

Dün, Bostancı'daki çatışma esnasında polis telsizine yansıyan bir konuşma yer aldı bir gazetenin internet sitesinde.

Polisin bastığı evin hangi örgüte ait olduğu, bu örgütün hangi ideolojiyi savunduğu hakkında bu konuşma, bir fikir veriyor. İnsan kendini adeta bir zaman tünelinde hissediyor. 80 öncesinde reşit yaşlarda olanların ve taraf olarak ideolojik çatışmaları takip edenlerin bile hatırlamakta zorlanacağı bir jargon bu. "Devrim Karargâhı"nın üst düzey yöneticisi olan militan, ele geçirdiği polis telsizinden "ideolojik propaganda" yapıyor.

Verdiğim hükmün doğruluğunu, kısa haberde yer alan bu sözler nakledilirken yapılan maddî hatalar gösteriyor. "Yaşasın hakların kardeşliği" yazıyor; doğrusu "halkların kardeşliği" olacak. Üçü 68 Kuşağı'ndan, biri Osmanlı tarihinden, diğeri de Avrupa tarihinden üç isim zikrediliyor. Bu isimler, ideolojik mücadelenin öncüleri olarak selamlanıyor. Gazetenin "Thomas Mürchel" dediği isim, kuvvetle muhtemeldir ki Thomas Münzer olacak. 15. yüzyıl, Reform Çağı'na ait bir isim. Münzer, köylü ayaklanmalarının önderi olarak tanınan, Lüther karşıtı bir din adamı. Engels tarafından ismi yüceltildiği için sosyalist edebiyata dahil ediliyor. Şeyh Bedreddin ise Münzer'den yaklaşık bir asır daha eski, bir Osmanlı din adamı ve aynı zamanda kadı. Fetret Devri esnasında bir ayaklanmanın önemli isimlerinden biridir. Nazım Hikmet'in onun adına yazdığı uzun destandan sonra, ismi yerli sol edebiyatın vazgeçilmez figürlerinden biri olur. Doğu'dan ve Batı'dan bu iki isim, geniş kitlelerin katıldığı ayaklanmalar sırasında idam edildikleri için, aşırı sol tarafından "devrimci semboller" olarak yâd ediliyorlar.

68 Kuşağı'na ait üç isim ise tesadüf değil. Bu üç isim farklı sol fraksiyonların önder isimleri. "Devrimci Karargâh"ın ideolojik önderi, bu üç isimden Mahir Çayan olmalı. İbrahim Kaypakkaya ve Deniz Gezmiş'in isimlerinin zikredilmesi, diğer sol örgütlere yönelik bir sempati çağrısı. Mahir Çayan, 1972'de Kızıldere'de kaçırdıkları İngilizler yanlarında iken girdiği çatışmada arkadaşlarıyla birlikte öldürüldü. Deniz Gezmiş ise idam edildi. İbrahim Kaypakkaya'nın ise 1973 yılında işkence sonucu öldüğü kabul edilir. Bu üç isim, Türkiye'nin sancılı yıllarının sembol isimleri. Türkiye'nin baş döndürücü bir sosyal değişimden geçtiği yıllarda toplum dengesini kaybetti. 1968 yılında Paris Baharı ile, gençlik önemli bir politik aktör olarak öne çıkınca Türkiye'de de gençlik hareketleri ana politik damar içinde yer aldı. Arayışlar çok geniş bir yelpazeye yayıldı. Latin Amerika usulü hızlandırılmış devrim yöntemlerini benimseyenler oldu. Devrimi hızlandırmak için şiddete başvurmak gerekiyordu. Bu yöntemin, devrime değil darbeye hizmet ettiği kısa zamanda ortaya çıktı. 68 dönemini en ön safta yaşayanlar da bugün, darbeciler tarafından nasıl kullanıldıklarını anlatıyorlar.

Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya bugün yaşamış olsalardı, muhtemelen benzer itiraflarda bulunacaklardı. Yaşlarının getirdiği heyecan, dünyada esen dalga ile birleşince kendilerini her şeye muktedir görmüşlerdi. Onlar, Cemil Meriç'in dediği gibi "ateşi ışık sanmışlardı".

Türkiye, benzer yöntemle iktidarı gasp etme planları yapan Ergenekon örgütünü deşifre edip yargılamakla meşgul. Bugünün dünyasında en küçük karşılığı bile kalmayan "devrimci şiddet"i savunmanın açıklaması da, ancak benzer mantık içinde mümkün.

Dün Bostancı'da yaşananlar ile Ergenekon soruşturması arasındaki bağlantılar bizi aydınlatmaya yetecek.

Mümtaz'Er Türköne

Türkiye-Suriye orduları ortak tatbikatta (Hakan Albayrak)

Türkiye ile Suriye arasında Hatay meselesi vardı, Fırat meselesi vardı, PKK meselesi vardı… 1950'lerden beri süre gelen gerginlikler iki ülkeyi sonunda savaşın eşiğine getirmişti.

16 Eylül 1998'de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye sınırında düzenlediği bir basın toplantısında, “Artık sabrımız kalmadı” diyordu.

Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de, 1 Ekim 1998'de TBMM'de yaptığı konuşmada, “tüm uyarılarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan” ediyordu.

Emin Çölaşan ve benzerleri, gazetelerde, “adına Suriye denilen mikrobun üzerine böcek ilacı sıkma zamanı geldi” gibi yazılar yazıyorlardı.

Generaller, “diplomasi bitti” gibi açıklamalar yapıyorlardı.

“Türk ordusu Suriye'ye bugün-yarın girecek” söylentisi ayyuka çıkmıştı.

Derken, PKK lideri Abdullah Öcalan Suriye'den sınır dışı edildi.

Savaş rüzgârı dindi.

20 Ekim 1998'de Türkiye ve Suriye'nin güvenlik konusunda işbirliğine gitmesini öngören Adana Mutabakatı imzalandı.

İlişkiler düzelme yoluna girdi.

O yolda olağanüstü bir süratle yol alındı.

Türkiye ve Suriye liderleri 'kanka' oldu.

10 yıl gibi kısa bir zaman zarfı içinde siyasi, ekonomik, sosyal ve en önemlisi duygusal ilişkiler o kadar gelişti ki, Türkiye ve Suriye uluslararası platformlarda tek devlet gibi hareket etmeye başladı.

Ordular arasında işbirliği de gelişiyor.

“Türkiye-ABD-İsrail Ortak Tatbikatı, Skandal!” başlıklı yazımda (23 Ağustos 2008) Türkiye'nin asıl Suriye ile ortak askeri tatbikat yapması gerektiğini ileri sürmüştüm ya; sonunda bunu da gördük, elhamdülillah.

İki ülkenin kara kuvvetleri, şu günlerde, Kilis'teki Yüksektepe Hudut Karakolu ve Suriye'nin Şamarin-Azez bölgesinde ortak tatbikat yapıyor.

Genelkurmay'ın ilgili açıklamasında “kara kuvvetleri arasındaki dostluk, işbirliği ve güveni geliştirmek” diye belirtilen hedef, şimdiden gerçekleşti:

Türkiye askerleri Suriye topraklarında, Suriye askerleri Türkiye topraklarında… Bundan öte güven mi olur?

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed'in sağ kolu olarak bilinen Buseyna Şaban (Göçmen Bakanı ve Kongre Sözcüsü), bir görüşmemizde, “Aramızda bir sınır var, ama biz o sınırı sınır olarak görmüyoruz, birleşme hattı olarak görüyoruz” demişti.

İnşallah sınır boylarındaki askeri kaynaşma bu anlayışın 'kuvveden fiile çıkmasına' hizmet eder.

***

Şimdi 'Suriye ordusunun NATO-İsrail ile entegrasyonuna giriş dersleri' gibi komplo teorileri üretilecektir…

Ben böyle bir şeye ihtimal vermek istemem.

***

Türk Silahlı Kuvvetleri ve genel olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dinî bir motivasyonla hareket etmediğini bilsem de, aşağıdaki ayet mealini yetkililerin dikkatine sunmaktan kendimi alamıyorum:

“Allah'ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın sizin üzerinize olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de kalplerinizi birbirinize O ısındırmıştı. O'nun nimetiyle kardeşler olmuştunuz. Hani bir ateş çukurunun yanındaydınız da sizi oradan O kurtarmıştı. Allah ayetlerini size işte böyle açıklıyor. Umulur ki hidayete erersiniz.” (Al-u İmran Suresi, 103'üncü ayet)

Hakan Albayrak

27 Nisan 2009 Pazartesi

‘Soykırım’ ve Azeri tepkisi (Taha Akyol)

OBAMA, Reagan sonrası Amerikan başkanlarının bugüne kadar yaptığı açıklamaların en ağırını yaptı! Evet “soykırım” demedi ama açıklaması ağırdır, tek taraflıdır ve suçlayıcıdır.
Dünyada 1915 olaylarına soykırım diyen akademik yayınlar artıyor; 17 ülke de bunu resmen tanıdı. Türkiye’nin üzerinde hem akademik hem siyasi planda gittikçe ağırlaşan bu “soykırım” baskısına Obama da bu konuşmasıyla katkıda bulunmuştur!
Bir tek o kelimeyi kullanmadığı kalmıştır!
Mesele sadece tarihimizle ilgili manevi bir itibar sorunu değildir. “Soykırım” iddiasının ardında Ermeni milliyetçilerinin siyasi hesapları vardır! Dünyada bazı entelektüeller ve politikacılar kendilerince ‘insani’ duygularla böyle hareket ettiklerini düşünseler bile, neticede bu kindar hesaplara alet oluyor.

İki yol
Son 15-20 yılda dünyada bu eğilim arttığına göre, ne yapmalıyız? Hazır ve kolay reçete yok; ama iki yol gözüküyor:
* Biri, Ermenistan’la ilişkilerimizi geliştirerek ‘soykırım’ iddiasını besleyen tansiyonu düşürmektir. Ermeni milliyetçileri de bunu gördüğü için Ankara ile Erivan arasında varılan son “mutabakat”a şiddetle karşı çıkıyorlar.
* Diğeri, Ortak Tarih Komisyonu kurulmasını sağlayarak sadece Ermenilerin değil Müslümanların da facialar yaşadığını, böylece soykırım iddiasının hem tek taraflı hem yanlış olduğunun zamanla fark edilmesini sağlamaktır. Diyasporanın ve Ermenistanlı Ermeni milliyetçilerin Ortak Tarih Komisyonu’na şiddetle karşı çıkmaları da bundandır.
Nitekim Ermenistan’da koalisyon ortağı Taşnaksütyun Başkanı Hırant Markaryan’ın şu açıklamasına bakınız:
“Eğer varılan anlaşmada soykırım komisyonu kurulması, Karabağ’la ilgili bir niyet ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünün ve bugünkü sınırlarının tanınması gibi maddeler varsa, Türkiye ile görüşmelerden hemen çekilmeliyiz!”(Milliyet, 24 Nisan 2009)
Hatta Markaryan, Doğu Anadolu bölgemizi kastederek, “Batı Ermenistan’ın kurtarılması” diye konuşuyor, Sarkisyan’ı da koalisyonu bozmakla tehdit ediyor!
Halbuki “mutabakat” süreci devam ederse Türkiye’nin böyle ikili bir yararı, Ermenistan’ın da ekonomisini geliştirme imkânı olacaktır. Bu yumuşamayı istemiyor aşırılar.

Azerbaycan’ın tepkisi
Madem “bir millet” söylemine hemen “iki devlet” diye ekliyoruz; iki devletin farklı çıkarları da olabilir tabii. İşte, Türkiye’nin çıkarı Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilmesini gerektiriyor. Azerbaycan da kendi çıkarı için baştan beri Kıbrıs konusunda KKTC’ye ve Türkiye’ye mesafeli duruyor!
Bu konuları kaşıyarak karşılıklı duygusal tepkileri ateşlemek yanlış olur.
Bugünkü konjonktürde Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türk camiini kapatarak iç politikaya oynuyor, ‘tepkisiz kalmamış’ görüntüsü yaratmak istiyor olabilir. Hatta doğalgaza zam yapmayı da düşünüyor olabilir.
Şahdeniz gazını vermeyerek Nabucco projesini sabote etmeye ve sadece Türkiye ile değil Batı ile de karşı karşıya gelmeye varıncaya kadar ölçüyü kaçıracağını sanmıyorum.
‘Minks Grubu’ yoluyla Karabağ meselesinde de bir iki ay içinde olumlu gelişme sağlandığı zaman, umuyorum ki, Aliyev, Türkiye’nin nasıl pozitif bir rol oynadığını daha iyi görecektir.
Türkiye, Azerbaycan için azami özeni göstermeli, kesinlikle tartışmaya girmemelidir.

Taha Akyol

Obama, Jack Bauer ve New York Times... (Ceyda Karan)

Bir insana yapılan ağır eziyetlerden 'işkence' kelimesinden kaçınarak söz edebiliyor ve olayı gerekilikler dahilinde tartışıyorsanız, '24'ün kalıbına girmişsiniz demektir. Hollywood'un Bush yönetimi politikalarını aklamak üzere hazırladığı TV dizisinden söz ediyorum. Hani, 'masum Amerikalıları kötü kalpli teröristlerden korumak için' her yolu mübah sayan ajan Jack Bauer vakasından... Sağ zihniyeti algılamak için ibretlik dizi, şimdilerde Bauer ve arkadaşlarının 'büyük fedakârlıklarını unutup onları yargılamak isteyenlerle' hesaplaşmasına dönüştü. Obama faktörü devrede!
Obama ilk 100 gününde Bush yönetiminden miras kirli çamaşırları temizlemeye girişti. Gerçi CIA'in Kaide zanlılarına yönelik geniş çaplı hukuksuz gözaltı, sistematik işkence furyası dökülüp saçılalı çok oldu. Lakin Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği'nin (ACLU) bilgi edinme yasasına başvurması sayesinde açıklanan Adalet Bakanlığı belgeleri, Obama için hesaplaşma fırsatı. Nihayetinde dünyaya binbir çeşit işkence, Gitmo, Ebu Garip, Bagram ile anılan bir ABD'yle liderlik etmesi zor. Gelgelelim bu temizliğin sınırları baştan çiziliyor. Obama geçen hafta 'işkenceleri icra edenlerin değil, ama fikir babaları ile emir vericilerinin kovuşturulmasına' kapı aralayıp kuyuya bir taş attı. Bu, aslında tüm CIA işkencecilerine af yolu açılması. Tabii kimileri çıkıp, 'Canım onlar emirleri uyguladı' diyebilir. Lakin 2. Dünya Savaşı sonrası ABD'nin önayak olduğu Nüremberg mahkemelerinde 'üst düzeyin verdiği emirlerin işkence yapılmasını meşrulaştıramayacağına' hükmedildiğinin acaba farkındalar mı?
Yine de Obama'nın icracılar yerine emir verenleri hedef alması manidar. Tabii sular karışınca sözcüsü aracılığıyla bu konuda 'Hakikat Komisyonu' kurulmasını 'faydasız' ilan etmek zorunda kalması da öyle... Amerikan devletinin başı olarak zor konumu düşünülünce, Obama'nın geri adımını anlamak mümkün de, insanı asıl şaşırtan kamuoyunu belirleyen ana akım medyanın tavrı.
Amerikan ana akım medyasında 'titizlikle' hazırlanan haber ve analizlerde 'işkence' kelimesine rastlamak zor. Bunun yerine 'sert taktikler', 'aşırı sorgu teknikleri', 'acımasız yöntemler' kullanılıyor. İşkence denilmek
zorunda kalınırsa da, cümleye 'kimilerinin 'işkence' olarak değerlendirdiği' ilavesi yapılıyor. Neymiş bunlar?
'Çıplak, uykusuz ve aç tutmak, yüz ya da karına tokat, tasma takmak, defalarca duvara çarpmak, hortumla su tutmak, dar yerlerde zor pozisyonda saatlerce oturtmak, geceleri zincirleyip çıplak olarak ayakta tutmak, 180 saat uykusuz bırakmak, böceklerle dolu hucreye tıkmak ve şu meşhur yüze boğulma hissi verinceye kadar su dökmek (waterboarding). İşkenceyle ne alakası var, değil mi!
Bu tanım garabeti bir yana, en ilgi çekici yazı, Irak savaşına giden süreçte kitle imha silahları yalanı ve binbir çeşit manipülasyon haberiyle rezil olmuş New York Times'taki haber analizdi. Scott Shane'in analizi, meseleyi 'işkence ve işkencenin ahlâken sorgulanmasından' uzaklaştırıp 'işkence işe yaradı mı' sorusuna odaklamakta pek mahir: 'En kılı kırk yaran hakikat komisyonunun bile CIA sorgularının ABD'yi güvenli kılmaya yetip yetmediğini belirlemekte zorlanacağı' derin tespitiyle başlıyor. Paragraflar boyu işkencelerin baş savunucusu Başkan Yardımcısı Cheney'nin ve bazı istihbaratçıların bu yöntemlerin 'binlerce Amerikalıyı kurtardığı' iddiası cool bir üslupla kanıtlanmaya çalışılıyor. Obama'nın Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair'in bile 'bu yöntemlerle yüksek değerde bilgi edinildiğini' belirttiği aktarılıyor, lakin şu sözlerini ara ki, bulasın: “Bu yöntemlerle edinilen bilgi kimi hallerde değerliydi, fakat bu bilgilerin diğer yöntemlerle de alınıp alınamayacağını bilmenin yolu yok. En temelde önemli olan bu yöntemlerin dünyada imajımıza zarar vermiş olmasıdır. Çıkarlarımıza verdiği zarar, bize sağladıkları faydaya ağır basmaktadır. Zaten ulusal güvenliğimiz için yaşamsal önem de arz etmiyorlardı.”
Analizdeki şu tespit, Obama'nın çabasına bakış açısından düşündürücü. 'Obama'nın bu yöntemlerin hem Amerikan değerlerine aykırı olduğu, hem güvenilir bilgi sağlamadığını savunduğunu' söyleyen Shane, şu yorumu yapıyor: “CIA yöntemlerinin saldırı komplolarının önlenmesinde hayati rol oynadığı gösterilebilirse, bunu ahlâken dengelemek için daha çok düzenbazlık gerekecek.”
FBI Başkanı Mueller'in bazı sözlerine atıf yapılan analizde, Mart 2002'de yakalanan, 'en üst düzey Kaidecilerden' diye anılan ve tam 83 kez waterboarding'e maruz kalan Ebu Zübeyde için FBI'ın 'aslında alt düzeyde bir Kaideci' yahut 'sertifikalı bir kaçık' görüşü ise anmaya değer bulunmuyor. Ha keza, Shane, bir ayda tam 183 (günde altı) kez waterboarding'e maruz kalmış Halit Şeyh Muhammed'i 'üst düzeyde bilgi sağlanan, kendini adamış, usta komplocu' diye anıyor. Ne hikmetse, dünyadaki her terör eylemi ve planını üstlenip, Panama Kanalı'nı uçurmak gibi fantastik planlarını ifşa ederek 'süper terörist' lakabını kazanan Muhammed'in “Yanlış ifade verdim” sözleri mühim bulunmuyor. Muhammed'in ifadesindeki bazı suçların önceden hiç bilinmemesi ya da çoğu suçun hiç işlenmemiş olması kuşku yaratmıyor. Son olarak, bu ikiliye, Irak savaşına gerekçe oluştursun diye Saddam-Kaide bağlantısı için işkence edilmiş olunmasını ekleyelim.
Umarız, diğer uluslara karanlık tarihleriyle yüzleşmeleri gerektiğini söyleyen Obama, Amerika'yı yakın geçmişinin işkenceleriyle yüzleştirmeyi başaracak!

Ceyda Karan

25 Nisan 2009 Cumartesi

Ne De Olsa Üstkimliği “Laik” (Yıldıray Oğur)

Geçenlerde bizim gazetenin arka sayfasında Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle bir feature haber çıktı. Çocuklar Hz. Muhammed’e mektuplar yazmışlar. Sevimli, çocukça mektuplar...

Tabii hemen birkaç kınama maili, üç beş homurtu sesi yükseldi. “Taraf, Vakit’leşiyor mu”dan, “pek şık olmamış” diyenlere kadar geniş bir yelpazede geldi tepkiler.

Hâlbuki aynı sayfada ve daha başka sayfalarda çok yakın zamanda pek çok Paskalya (Hz. İsa’nın dirilişi kutlamaları) haberi çıkmış, bir arkadaşımız kilisedeki ayine gidip bir yazı bile yazmıştı. (Niyet “çakmak” değilse Mevlid Kandili’ni izlemek için kaç gazete adam gönderir?)

Üstelik “Hz. Muhammed’e mektuplar”ın çıktığı gün iç sayfalarda da Buda’nın doğumgününe hazırlanan Budist çocuklarla ilgili büyük bir resim ve haber vardı.

Tepki gösterenlere bu haberlerin linklerini gönderip sordum: Peki bu haberler yapılırken niye rahatsız olmadınız? Niye o haberlerin de “Taraf’ı laiklik karşıtı eylemlerin odağı” haline getirdiğini düşünmediniz?

İşte Kutlu Doğum Haftası kutlamalarında çocukların peygambere yazdığı sevimli mektuplar karşısında bile kabaran bu ruh halini anlamadan, ne AKP’nin niye bu kadar oy aldığını ne de Türkiye’de modernleşme tecrübemizin yarattığı fay hatlarında oluşmuş en derin ve en sahici siyasallaşmamızı anlamak kolaydır.

O Kutlu Doğum haberinden duyulan rahatsızlığın bir benzeri yüzünden askerin muhtıra verdiği bir ülkede yaşarken özellikle.

Ne sosyalizm ne liberalizm ne Kemalizm ne de milliyetçilik; bu ülkede “Yaşam Tarzı İdeolojisi” kadar kök salmış, kendine taraftar bulmuş, kitleleri mobilize etmeyi başarmış, siyasi mücadeleyi etkilemiş, insanları birbirine bağlamış başka bir ideoloji olmamıştır.

Bunu anlamadan Türkan Saylan’ın evinin aranması sonrası ortaya çıkan “laik aydın” üst kimliğini de, Etyen Mahçupyan’ın yazdığı gibi laik kimliğin liberallik ve solculuk içindeki böylesine bir “Aşil topuğu”na tekabül ediyor olmasını da anlamak zordur.

Bunu anlamadan anti-militarist Yıldırım Türker ile Genelkurmay’ın “kitlesel karşı koyma refleksi göster” emrini anında yerine getirmiş Türkan Saylan’ı ince ince birbirine bağlayan ağları görmek zordur.

Türkiye’nin en vicdanlı seslerinden biri olduğu söylenen ‘Türker’in vicdanı’, daha birkaç gün önce başörtülü kadınlar için “O çocukların bir kısmı militan olarak kullanılıyor. Biz de böyle casus gibi aramızda onları istemiyoruz” diyebilen biri için “İnsan sevgisine adanmışlığı yoruma gelecek şey olmayacak kadar açık ve malum” demeye el verebiliyorsa “İnsan kimdir” tanımı üzerinde bile anlaşamamış bir toplum olmuşuz demektir.

Bu sözdeki açık “soğuk savaş faşizmini” anlamak için ille de vahşi empati taktiklerine mi başvuralım yani. Vicdanlarımız soyut düşünme kabiliyetini bu kadar mı kaybetti?

Cümlede Türkan Saylan gördüğünüz yerlere Fethullah Gülen ya da Muhsin Yazıcıoğlu, türbanlı kızlar gördüğünüz boşluklara da Alevi kızlar ya da Kürt Kızlar yazmadan bu sözleri söyleyen kişi için “faşist” demek o kadar mı zordur?

Sizce Saylan güzellemelerine Taraf’tan net bir yanıt veren iki sesin adlarının Etyen ve Roni olması sadece bir tesadüf müdür?

Yoksa onların vicdanlarını özgür bırakan, her an “AKP’li, “dinci”, “Fethullahçı” ilan edilme teröründen doğal olarak azade olmaları mıdır? Türk modernleşmesinin din ile kurduğu hastalıklı ilişkiden daha az virüs kapmış olmaları mıdır?

Ergenekon soruşturmasına bir gün “AKP’nin muhalifleriyle hesaplaşması” deyip, ikinci gün topraktan kemikler, bombalar çıkınca “Türkiye’nin geçmişiyle hesaplaşması” dedirten o karmaşık ruh halleri içinde tutarlılıklarını korumalarını sağlayan o “Laik üst kimliğin” içinde olmamaları mıdır?

Ve Türkan Saylan’ı kendi organize ettiği darbe mitinginde sırf “tankların yürütülüp, işkencehanelerin doldurulduğu” o klasik darbeler için yarım ağız “faydasız” dedi diye (hem de 27 Nisan muhtırasına açıktan destek verdiği günlerde bkz. Ayşe Arman röportajı) “demokrat” yapan ölçüsüzlüğün altında onunla paylaşılan hangi ortak duygudaşlık yatıyor?
ÖSS’de bir İmam Hatipli birinci olunca “Bizim çocuklar hiç çalışmıyor” dediğinde, başörtülü kadınları casus ilan ettiğinde bile Türkan Saylan’ı “Türk hümanizminin büyük kahramanı” yapan onunla paylaşılan o Ortak Yaşam Tarzı İdeolojisi olmasın?

Onun faşistliğini, darbeciliğini, ayrımcılığını, “Bütün fikirlerine katılmıyorum ama” kadar naifleştiren, sevimlileştiren o hoşgörünün altında “o yaşam tarzı ortaklığı” yatmasın.

85 yaşında evinden bir gece yarısı pijamalarıyla alınıp, elinde idrar torbasıyla “Danıştay katilinin azmettiricisi” diye afişe edilen Salih Kunter için vicdanları sızlatmayan da aynı duygudaşlığın kurulamaması olabilir mi?

Yoksa askerî rejim istediğini açıkça söyleyen Tarık Akan’ı hâlâ solcu ve aydın sanatçı diye televizyon televizyon dolaştıran, itibarını sarsmayan da bu mudur?

Gerisini siz keşfedin...

Yıldıray Oğur

NeoCon, Kemalist Ulusalcı İttifakı (Ahmet Turan Han)

27 Nisan muhtırası arifesinde, kullanıcılarının irtica ve bölünme kabuslarını birbirleri ile paylaşarak iman tazelediği, yazılanları SouthPark keyfiyle takip ettiğim o günlerden beri pek ziyaret etmedim bizkackisiyiz platformunu.

Alper Görmüş’ün salı günü Taraf’ta yayımlanan yazısından ve bu yazıya gelen cevaptan sonra farkettim ki, geçen iki yıllık süre zarfında ne düzey değişmiş ne de asırlık kabusların afrodizyak etkisi...

Üzerinde Fatma Aliye Hanım’ın[1] resmi var diye 50 TL’lik banknotları kullanmama, bankamatiklerde kaza ile ellerine geçtiğinde de minimum temas ile en yakın yerden bozdurma yoluna gitme, Alper Görmüş’ün de belirttiği gibi sitenin en popüler kampanyalarından biri.

Dün siteye bakarken anasayfadan verilen haberlerden biri dikkatimi çekti; ‘(Obama) İslamcı AKP’ye Diz çöktü’[2]

Söz konusu haber, daha doğrusu ABD’den müttefik bulmanın heyecanı ile aktarılan çeviri kemalist cenahın o alıştığımız dili ile kaleme alınmış. “Türkiye’nin vahabi bir din devletine çevrilmesi” , “AKP demek, türban, sansür ve şaibeli seçim demektir”, “AKP’nin Neo-Taliban öfkesi” çeviride öne çıkan başlıklar. (Ulusalcı cenahın “Amerikancı AKP” tezi ile çelişen “Anti-Amerikancı AKP“ bölümü nedense öne çıkarılmamış.)

ABD’de muhafazakar Bush yönetimine yakınlığı ile bilinen New York Post’un şahin yazarı Ralph Peters imzası ile yayımlanan yazıda Obama’nın Türkiye ziyareti ve söylemleri ağır bir dille eleştiriliyor.

ABD’li Cumhuriyetçi bir ismin, yıllardır uygulanan neocon politikaların tersine açılımcı söylemler sarfeden Obama’ya ateş püskürmesi anlaşılır birşey. Anlaşılır olmayan, siyasi duruşlarını; “Büyük Ortadoğu Projesi, eşbaşkan, sınırları değiştirme planı” gibi artık duymaktan bıktığımız ulusalcı söylemler üzerine kuran bir oluşumun tamda bu politikaların göbeğindeki bir ismin yazısını büyük bir iştahla sunuyor olması. Üstelik buna sadece bahsettiğim sitede de rastlamıyoruz, internette küçük bir arama yaptım; ulusalcı-kemalist kitle benzer bir duruşla “ABD bile AKP’nin iç yüzünü gördü” anlayışı ile alkış tutmakta bu söyleme.[3] [4] Ralph Peters’a destek mesajı göndermeyi düşünenler bile var.

Peki kimdir Ralph Peters? Burası şüphesiz herkes için çok ilginç!

Ralph Peters, ortadoğuda uzun süre görev yapan emekli bir asker. Biz onu Armed Forces Journal dergisinde yayımlanan ünlü “Blood Borders(Kanlı Sınırlar)”[5] makalesi ile tanıyoruz. Ulusalcı dalgayı nirvanaya ulaştıran ortadoğunun yeni sınırlarını gösteren haritaların da mimarı kendisi. Türkiye’nin Güneydoğusunu kürt devleti, kuzey doğuda bir bölgeyi de Ermenistan olarak resmeden[6], ulusalcıların en popüler forwardlarından biri olan o haritaların, iç politikaya nasıl malzeme edildiğini herkes hatırlayacaktır.



Tüm bunların yanında her fırsatta Anti-Amerikancı olduğunu söyleyen bir oluşumun web sitesinde GreenCard reklamının yer alması da ayrı bir ironi olmuş doğrusu[7]

Ahmet Turan Han

[1] Feminist görüşleriyle de bilinen ilk türk kadın romancısı, iddia edildiğine göre Mustafa Kemal muhalifi bir yazar.

[2] http://www.bizkackisiyiz.com/haber.php?haber_id=2445

[3]http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Islamci_AKPnin_onunde_diz_coktu&tarih=09.04.2009&Newsid=232355&Categoryid=1

[4] http://www.bozkurtsesi.com/

[5] http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899

[6] http://en.wikipedia.org/wiki/File:Ralph_Peters_solution_to_Mideast.jpg

[7] http://img187.imageshack.us/img187/7629/bizkackisiyiz.jpg

Hakkari'de 23 Nisan (Genç Siviller)


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yurtta, dünyada, dış temsilciliklerde ve KKTC'de törenlerle kutlandı. Hakkari'de ise...

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yurtta, dünyada, dış temsilciliklerde ve KKTC'de törenlerle kutlandı.

Ankaralı çocuklar Cumhurbaşkanı, Başbakan oldu.

İstanbullu çocuklar üşümesin diye törenler ertelendi.

İzmirli çocuklar dünya çocuklarıyla bayram kutladı.

Bu görüntüleri izleyenlerin aklına İsrailli askerler tarafından kolu kırılan Filistinli çocuklar geldi.

Bir çocuğun elinden fırlayan taş, Devletin en gelişmiş zırhlarla donattığı bir polisin ne kadar canını yakar bilmiyoruz ama tüfek dipçiğiyle küçük bir çocuğun kafasına vurulması hem o çocuğun hem de bizim canımızı çok yaktı.

Valilik açıklama yaptı, fevri bir olay dedi. Vücudundan 13 kurşun çıkan 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı vuranlar şu anda elini kolunu sallaya sallaya geziyor. Bu çocuğu dipcikle komalık hale getiren polisin de açığa alınması bizim için bir şey ifade etmiyor.

Polisin, askerin, valinin, kaymakamın, savcının, hakimin bilmediği bir şey var.

Her Türk gibi Her Kürt de çocuk doğar.

Genç Siviller

24 Nisan 2009 Cuma

Mommo: Sevginin gücünü hatırlamak (Hüseyin Gülerce)

Bugün bir filmden söz etmek istiyorum. Mommo-Kız Kardeşim. Mommo; filmin geçtiği yörede çocukları korkutmak için üretilen hayali bir öcü.

Mommo, 59. Berlin Film Festivali'nin 'Generation' bölümüne kabul edilen ilk Türk filmi. Yine, Nürnberg Almanya-Türkiye Film Festivali'nde ise seyirci ve jüri ödüllerinin ikisini birden almayı başarmış ilk Türk filmi. Almanya'da okullar için özel proje konusu yapıldığını, Alman çocuklarının göçmenlere bakışını değiştirecek bir film olarak görüldüğünü de belirtelim. Ne yazık ki 17 Nisan'da gösterime giren filme, ticarî kaygılardan dolayı pek çok sinema, salonlarını açmakta hâlâ kararsız.

Filmde, Konya'nın Beyşehir ilçesinin bir köyünde, anneleri öldükten sonra babaları başka bir kadınla evlenen ve dedeleri ile yaşayan Ayşe ve Ahmet adlı iki kardeşin yaşanmış hikâyesi anlatılıyor. Başrollerde 11 yaşında Mehmet Bülbül ve 8 yaşındaki Elif Bülbül var. Soyadları aynı ama kardeş değiller. Başarıları her türlü övgünün üzerinde. Filmin çekildiği köyler dolaşılarak bulunmuşlar. Özellikle Elif, sadece onu seyretmek için bile filme gitmeye değer. Evin damında, "babam geçerse.." diye bir duruşu, söyleyişi var ki... Bir "babam nerde?", "babam geldi" deyişi var ki, buna yürek dayanmaz. Filmin yönetmeni ve senaristi Atalay Taşdiken, çekimler sırasında herkesin Elif'in rolünü oynayışından etkilendiğini şöyle anlatıyor: "Finalden bir önceki sahnede, dedesi Elif'in saçlarını kesiyor. Set hazırlanırken bana ağlama krizi geldi. Elif, babası rolündeki yılların sanatçısı Mustafa Uzunyılmaz'ı da ağlatmış. Birlikte ilk sahnelerinde Elif'in babasına bir hitabı vardı. Sahneyi çekince, Mustafa'ya koştum paylaşalım diye... Evin yanındaki bulgur atölyesine girmiş ağlıyor. Elif'in ona bakışı, kendi deyişiyle Mustafa'yı 'duman etmiş'. Elif ile sahnelerinde, ağlamamak için hiç gözlerine bakmadı."

Biz filmi, ailece hem ağladık, hem seyrettik. Filmin, öyle usul usul benliğimizi saran, farkında olmadan bizi alıp hasret kaldığımız boyutlara taşıyan özelliği neydi? Bize, "siz insansınız, sizi yücelten sadece sevgidir, unuttuğunuz, kaybettiğiniz hazinenizi arayın, bulun" diyordu. Bunu yaparken de, kafamıza kakmadan, duygularımızı istismar etmeden, sinemanın o etkileyici dilini, yerelin dili ile zenginleştiriyordu. Sinemanın nasıl tesirli bir sanat olduğunu, insanlığımıza dönüş çabasında, sanatın ne kadar değerli olduğunu anlatan bir film bu... İki kardeş, çocukluğun bütün masumiyeti, samimiyeti, fıtriliği ile bizi nasıl da sevgiyle, muhabbetle sarıp sarmaladılar. Şefkat ve merhamet; dudaklarımız titrerken, nasıl da gözlerimizden yaş olarak akıp gitti.

Atalay Taşdiken, Anadolu'nun köylerinde, kasabalarında hâlâ var olan sade, basit hayatların, sevgiyle yoğrulunca nasıl şehirlerde, lüks semtlerde, benzerine rastlanmayan mutluluklara dönüştüğünü, öksüz kalmış iki kardeşin dramıyla ne güzel anlatıyor. Acıları sevgiyle azaltma, yaralara sevgiyi merhem etme... Bir yandan da gerçeğin kamçısının şaklaması, çaresizliğin çıkmazında tıkanma, tükenme, iki büklüm olma... Ayakların gidişine mani olamayan gönüllerin sızısı...

Bugün şehirlerde, anne babaları ile birlikte yaşadıkları halde, her türlü imkânın içinde çocuklarımızın neden bencilliklere, mutsuzluklara tutsak olduklarını sorgulamamız gerekiyor.

Bu filmle ilgili bir tespitimi söylemeliyim. Cumhuriyet, Birgün, Radikal, Hürriyet, Vatan, Yeni Şafak, Star, Zaman dâhil bütün gazetelerde bu film övüldü. Ben buna, sevginin gücü diyorum. Film, bizi neyin birleştireceğini de anlatıyor. Demokrasi, uzlaşma ve hoşgörü için sevgiyi yeniden keşfetmeliyiz. Atalay Taşdiken'i yürekten kutluyorum. Bu filme çocuklarımızla gitmeliyiz. Bizi sevgiyle yoğuracak filmlere, sinemanın bizcesine destek vermeliyiz. Vermeliyiz ki, bundan sonraki sanatçı kuşakları cesaretlendirelim, yüreklendirelim...

Hüseyin Gülerce

Hikmet-i Hükûmet (Dücane Cündioğlu)

Bugün başkalarından adalet 'talep' edecek durumda değiliz. Çünkü başkalarına 'adalet' teklif edecek durumda değiliz.

Adalet —itiraf etmeliyiz ki— günümüzde ne talebin, ne de teklifin konusu!

Kişisel karar verme mekanizmalarının belirleyici olmadığı bir düzlemde adalet'ten söz edilemez.

Bir hâkimden veya bir trafik polisinden istenen 'adil' olması değil, görevinin gereğini yerine getirmesidir.

"Görevin gereği" yine yasalarca tanımlanmıştır. Vatandaştan yasalara uymayı isteyen görevlilerin kendileri de yasalara uymak zorundadırlar. Ayrıca âdil olmaları talep edilmez. Çünkü onlara kişisel olarak ne düşündükleri sorulmaz.

Bu durumda âmir olan yasadır. Dolayısıyla, âdil olması gereken de.

Kişiselleştirilen ve özne hâline getirilen yasadır, yasanın kendisidir. Çünkü yasanın bir 'kendiliği' vardır.

Yasa diyor ki!

İşte size modern dünyanın illizyonu. Yani insanın yapıp ettiklerinin insandan bağımsızlaşmak suretiyle birer kendilik (zat) haline dönüşmesi.

Bu yüzdendir ki içinde yaşadığımız dünya, gerçekte kişiliğini yitirmiş bireylerin dünyası.

Bireyin kişiliği yok. Birey ve fakat kişi değil. Çünkü hakikati yok.

Kendi terimlerimle söyleyeyim: Modern öznelerin ferdiyeti var ama şahsiyeti ve/veya haysiyeti yok.

Bireysellik (ferdiyet), en son tahlilde toplumsallığın bir parçası. Adına 'toplum' denilen kurgusal 'bütün'ün bir unsuru. (Parçalar yapıntı olduğunda, ister istemez 'bütün' de öyle olacaktır!)

Bireysellik (ferdiyet) ile kişilik (şahsiyet) arasındaki mesafe, insanın aleyhine olmak üzere açılıyor. Yasalar insanı ferdiyet sahibi (birey) hâline getiriyor, onlara numara bile veriyor, ama şahsiyet/haysiyet sahibi (kişi) hâline gelmelerini engelliyor.

Şahsiyetlerinin oluşmasına izin verilmeyen bireyler, çaresiz kendilerine 'şahsiyet' kazandıramayacak niteliklerle (belirtilerle) varolmaya çalışıyorlar. Pek tabii ki görünür olmak, varolmak demekse şayet.

Meselâ bir takımın 'taraftarı' olmak, modern bireyin görünür olma çabalarının bir sonucu. Taraftarın bireyliğinden söz edebiliriz ama kişiliğinden aslâ. Yapıntı'nın saymaca unsurlarından biridir taraftar. Renklerde eriyen bir aidiyet. Galibiyetler ve mağlubiyetler arasında varolmaya çabalayan bireyler.

* * *

Adil kavrayışa ulaşmak, insan olmanın en üst basamağına çıkmakla eştir. Adalet kemâldir. Mükemmelliğin öteki adıdır. Bu nedenle ilahîdir. Tanrısallıktan pay almak demektir.

Adil olabilmek için, sûfilerin tabiriyle, "nefsi öldürmek", yani şehvet ve öfke güçlerini itidale kavuşturmak gerekir. Aksi takdirde, yani bu güçlerin itidale kavuşmasıyla elde edilen vasıflar (iffet ve cesaret) olmaksızın, aslâ adalet'ten söz edilemez.

İştah ve şehvet aynı kökten gelir. Her ikisi de bitkisel nefsin özelliğidir. Yani beslenmenin, büyümenin ve üremenin... İsteme, alma, elde etme, ele geçirme arzusunun...

İffet, işte bu gücün itidaline verilen addır. Sizin anlayacağınız, iffetli olmayan kesinlikle âdil olamaz. Başkalarına değil, kendisine. Kendisine âdil olmayan da başkalarına âdil olamaz.

Demek oluyor ki toplumsal adaletin temelinde yine nefsin (tek tek kişilerin) terbiyesi yer almaktadır.

* * *

Öfke gücü, hayvansal nefsin özelliğidir. Saldırganlık derecesi de, korkaklık derekesi de nefse zulümdür. İtidali şecaattir, yani cesaret. İnsandaki reddetme, itme, direnme, karşı koyma özellikleri öfke gücü sayesindedir.

Meselâ bir aslan yiyeceğini şehvet gücüyle temin eder. Ceylanı şehveti sayesinde avlar, lakin kendisini çakallardan öfke gücünün yardımıyla korur.

Çakallar cesur değildir, korkaktırlar, toplanırlarsa ancak saldırganlaşırlar.

[Klasik psikolojinin bu terimleri Freud tarafından da kullanılmış, hatta bana kalırsa kötü bir biçimde kopyalanmıştır. Freud'un cinsellik güdüsü ile saldırganlık güdüsü olarak tanımladığı iki temel insanî güç, gerçekte klasik psikoloji'nin "kuvve-i şeheviye" ve "kuvve-i gazabiye" olarak tanımladığı şehvet ve öfke güçlerinden ibarettir. (Eskiler buna "tahsil-i hasıl" derlerdi. Yani Amerika'yı yeniden keşfetmek.)]

* * *

Siyasette üzerine mesaj yüklenilen 'adalet' terimi, bazen hukukî bir vasıf taşır. Adalet Partisi gibi.

Bir Başbakan'ın ve iki bakanın bir hukuk cinayetiyle idam edilmesinin ardından, bu dâvânın siyasi takipçiliğini üstlenen Adalet Partisi'nin yöneticileri, sizce hangi tür adaletten söz ediyorlardı? Elbette öncelikle hukukî düzeydeki adalet'ten. Hak yerini bulmalı, adalet yerine gelmeliydi.

Peki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin aradığı, talep veya teklif ettiği adalet'in mânâ ve fonksiyonu ne olabilir?

Düşünmeyi bilenler düşünsün! Bilmeyenlerse konuşsun!

* * *

Adalet vasfının kazanılması için gerekli üç koşuldan ikisine değinip üçüncüsünü sona bıraktık. Hikmet'i.

İffet ve cesaret dışında kişi hikmet sahibi de olmalıdır. Hikmetten yoksun adalet olmaz çünkü.

Hikmet ise diğer ikisinin aksine insanî nefsin özelliğidir. Aklın ve kalbin terbiyesiyle hâsıl olur.

Tafsilâtı gerektiren bu konuda şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki Türk siyaseti hakikî anlamıyla hikmet yoksuludur, hikmetten yoksundur.

Hikmet'ten anladıkları, olsa olsa Fransızların "La raison d'état" tabirinden anladıkları ölçüsündedir.

Osmanlı, bu tabiri "hikmet-i hükûmet" diye kendi dünyasına aktarmıştı. Yenisini henüz uyduramadılar.

Burada 'raison', hikmet'ten çok, meşrulaştırma, kılıfına uydurma, devlet (güç) olmanın gereğini yapmak demek.

Bu düzeydeki hikmet'ten ise umumiyetle adalet değil, zulüm sadır olur.

Hem kendine hem başkalarına!

Oysa adalet dairesinin ilk cümlesi şöyle başlar: Adl mucib-i salâh-ı cihandır!

Yani adalet dünya barışının zorunlu sebebidir.

Dücane Cündioğlu

Daha çoook utanacaksın! (Ahmet Kekeç)

Diyor ki, '1988 yılında gazetecilik hayatımın en utanç verici olaylarından birini yaşadım...'

Utanç verici olayın kahramanı, Ertuğrul Özkök.

Hazret, o sırada Ankara temsilcisiymiş. Esenboğa Havaalanı'nda üç İranlı öğrenci yakalanmış. Bizimki de haberi 'İranlı teröristler yakalandı' süsü vererek İstanbul'a geçmiş.

O sırada genel yayın yönetmeni olan Çetin Emeç haberi hemen manşete çekmiş. Tabii, Denktaş fotoğrafı ve üzerine yuvarlak 'hedef deseni' yerleştirmeyi de ihmal etmemiş.

Hürriyet gazetesi, ertesi sabah işte bu müthiş 'özel haber'le çıkmış.

Diyor ki Özkök, 'Çocuklar üç aya yakın içerde yattılar. Bu olayı hayatım boyunca unutamadım.'

Durup dururken bu utanç verici olayı hatırlamasına sebep ne?

Ne olacak?

İstek Vakfı arazisinde ele geçirilen silah ve bombalar.

Bu silahların Ergenekon soruşturması nedeniyle aranan Bedrettin Dalan'la ilişkilendirilmesi, (önceki gün bazı gazeteler 'Dalan cephaneliği' başlığıyla çıktı) Özkök'ün canını fena sıkmış.

Diyor ki, 'Ben elbette Dalan'a kefil falan değilim, ama elimizdeki bilgiler net değil. Polisten sızdırılan haberlerle ne gazetecilik faciaları yaşandığını Ergenekon davası sürecinde epey gördük. Bazı gazetelerin bu kadar kesin manşetleri atmalarına izin veren şey nedir? Kesin bilgi mi? Yoksa kesin inanç mı?'

Dalan meselesine daha sonra döneriz.

Ben de bu 'nadim' arkadaşa sormak istiyorum:

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in ağzından, 'Yargıçlar dinlemeye itibar etmesin' şeklinde bir haber yaptınız ve mevzuyu (hiç ilgisi yokken) Ergenekon soruşturmasına bağladınız.

Oysa Gerçeker'in böyle bir açıklaması yoktu...

Neye dayanarak bunu birinci sayfaya taşıdınız?

Kesin bilgi mi, kesin inanç mı?

Milli voleybolcu Aysun Özbek'in tesettüre girdiğini iddia ettiniz. Federasyon başkanı Erol Ünal Karabıyık'a da yalan haberinizi yorumlattınız.

Sizi bu amaçsız yalana iten nedir?

Kesin bilgi mi, kesin inanç mı?

Manşetten verdiğiniz 'andıç' haberinden sonra iki gazeteci ekmeğinden oldu, bir insan hakları savunucusu kurşunlandı. Başyazarınız da, 'Alçakları tanıyalım' başlıklı bir yazı yazdı.

Bir 'karargah çıktısı' olduğu besbelli bu 'belge'ye niçin itibar ettiniz?

Kesin bilgi mi, kesin inanç mı?

Birinci sayfadan bir fotoğraf yayınladınız... 'Mahalle baskısının fotoğrafı' olduğunu iddia ettiniz. Altına da, 'Bu hipermarketin içki reyonu, mahalleden gelen baskılar nedeniyle kağıt örtülerle kapatıldı' diye yazdınız.

Bizzat Market müdürü, içki reyonunun mahalle baskısından değil, ticari kaygıdan dolayı 'başka ürünlerle' doldurulduğunu açıkladığı halde, ısrarınızı sürdürdünüz?

Size bu ısrara iten psikoloji nedir?

Kesin bilgi mi, kesin inanç mı?

Cumhurbaşkanı Gül'ün Cumhuriyet mitinglerini düzenleyen STK'lara davetiye göndermediği iddia ettiniz, yalan çıktı... 'Olmaz denilen İmam'ı müdür yaptılar' diye başlık attınız, yalan çıktı... 'Testis' haberi yaptınız, yalan çıktı... Fadime Sarıtaş adlı vatandaşın 'üvey oğlunun tecavüzüne uğradığını' yazdınız, yalan çıktı...

Hangi birini sıralayalım?

Hadi bunlar masum 'asparagascıklar'dır diyelim ve görmezden gelelim..

Peki, 'Topyekün savaş', 'İşi bu defa Silahsız Kuvvetler halletsin', 'Paşa Başkanı hizaya soktu', 'Vay Şerefsiz' (Ahmet Kaya için söylenmiştir) manşetlerini nasıl tevil edeceğiz?

Sizi tüm bu saçmalıklara icbar eden nedir?

Kesin bilgi mi, kesin inanç mı?

Ahmet Kekeç

Tehlike çanları: Ankara yeniden sorun biriktirmeye başladı! (Hasan Cemal)

Türkiye gerçek gündemine sahip mi?.. Yoksa seçim sonrası yine savrulmaya mı başladık?..
Bu soruları düşünürken, Berlin'deki Türkiye panelinde Alman meslektaşım Kai Strittmatter'in sözleri takılıyor aklıma yine:
“Bir söz vardır Çin'de, 'Yarın her şey daha iyi olacak' derler. Türkiye de öyle, 2005'de geldim, hâlâ bekliyoruz. Türkiye ebedi ya da sonsuz bir bekleme odası gibi... 2007'de demokratik reformlar için, hele bu seçimler bitsin denirdi. Seçimler bitti, hele şu kapatma davası bitsin demeye başladılar. O da bitti, bu sefer hele şu yerel seçimler bitsin dendi. Bu da bitti. Acaba Erdoğan ders aldı mı? Reformları yapar mı? Ben kötümserim.”
Ben de iyimser değilim.
İyimser olabilmek için öncelikle Türkiye'nin kendi gerçek gündemine sahip olduğunu görmek lazım.
Nedir gündem?
Ekonomik kriz ve IMF...
Kürt sorunu ve PKK...
DTP ve siyaset...
Ermeni meselesi ve Ermenistan'la normalleşme...
Demokratikleşme...
Ergenekon davası ve hukuk...
AB süreci...
Ve Kıbrıs...
Gündem bu ve bu gündeme ne kadar sahip bir Türkiye var karşımızda?..
Şimdi duyuyorum o sesleri.
Diyorsunuz ki:
“Bütün sorunları yaratan Türkiye değil ki. Yalnız biz sorumlu değiliz ki bu meselelerden... Ne diye her şey Türkiye'den bekleniyor.”
Klasik bir yanıt bu.
Çok uzak olmayan bir geçmişte, 1990'larda çok dinledik bu sözleri. Zamanın siyaset kadroları, Türkiye'nin birçok önemli sorununda ipe un sererken, hep böyle bahaneler bulur, çözümsüzlüklere kulp takarlardı.
Kayıp yıllar böyle yaşandı. Sorunlar çözülmedi, tersine yılan hikayesine döndü hepsi.
Ankara özellikle 1990'larda sorun çözmek yerine sorun biriktirdi. Alman meslektaşım Kai Berlin panelinde 'tehlike çanları'nı şu sözle çaldı geçen hafta sonu:
“AKP Ankara'lılaşıyor!”
Çünkü sorunlar yeniden birikmeye başladı Ankara'da.
Çözülmüyor, birikiyor!
Olumlu işaretler var mı?
Kürt sorununda ya da Ermenistan'la normalleşmede var mı? Ekonomi ne oluyor? IMF neden gecikiyor? Peki ya Kıbrıs... PKK'yı dağdan indirme... AB ile ilişkiler...
Daha çok belirsizlik var.
Soru işaretleri ağır basıyor.
Seçim öncesi ve seçim sonrası hep aynı şeyden, Türkiye'nin önündeki iki kapıdan söz ettim:
İstikrar kapısı...
İstikrasızlık kapısı...
Acaba hangisini açacak Başbakan Erdoğan diye sordum. Bu soru hâlâ güncelliğini koruyor.
Türkiye'de siyaset ve toplum maalesef yeniden bölünmüşlüğe, parçalanmışlığa yatırım yapmaya başladı.
Gitgide kutuplaşıyor toplum.
Türkler, Kürtler...
Aleviler, Sünniler...
Laikler, Müslümanlar...
Demokratlar, milliyetçiler...
Liberaller, muhafazakârlar...
Cemaatler, tarikatlar...
Asker, sivil...
Siyaset, bütün bu bölünmüşlük ve parçalanmışlık üzerinden, bütün bu kutuplaşma ve çelişkiler üzerinden yapılıyor.
Diyalog reddediliyor.
Hoşgörü, tahammül reddediliyor.
Uzlaşma reddediliyor.
Herkesin burun delikleri öfkeyle gerildikçe geriliyor. Kimse birbiriyle konuşamıyor. Farklı görüşleri dinlemeye kimselerin tahammülü yok gibi...
Kimse kazanmaz bu gerginlikten. Toplum da kazançlı çıkmaz, siyaset de... Sinyaller iyi değil.
Erdoğan tehlikenin farkında mı?
Çin'de derlermiş ki:
“Yarın daha iyi olacak!”
Diyebiliyor musunuz?.. Alman meslektaşımın dediği gibi:
Türkiye sonsuz bir bekleme odası!
İyi şeyler için ille de yarınları beklemek zorunda mıyız? İyi şeyleri biraz da yaşarken göremeyecek miyiz? Hep o hiç bitmeyen geçiş dönemi hikayesinde mi yaşayacak Türkiye?..
Ne yazık!
Belki de bir gün gelecek, Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları isimli romanının bir yerinde babanın kızına itirafı gibi söyleneceğiz:
“Beklediğim yarınlar dünde kaldı, hiç gelmediler.”

Hasan Cemal

Muhalefet (Ahmet Altan)

Ergenekon konusunda iki kutba ayrıldık.

Tam bir “biz” ve “onlar” durumu çıktı ortaya.

“Biz” dediğimiz, Ergenekon'un darbe ortamı yaratabilmek için ortalığı kan gölüne çevirmek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğuna inananlar.

“Onlar” dediğimiz de, Ergenekon diye bir örgüt bile olmadığına, “şeriat getirmek” isteyen AKP'nin ve Fethullahçıların “muhalefeti” ezmek için bunları uydurduğuna inananlar.

“Onlar”ın siyasi partisi CHP.

CHP de zaten başkanının ağzından resmen “Ergenekon'un avukatı” olduğunu açıkladı.

İnsan bazen “körleşir” ve gerçekleri görmez, göremez, hatta görmek istemez.

Hemen “onların” kör olduğunu söylemeyeceğim.

Belki de, “Ergenekon vardır” diyen demokrat aydınlar kördür ve AKP'yle Fethullahçıların “büyük oyununa” alet oluyorlardır.

Ya da onların inandığı gibi “demokrat aydınlar”, Fethullahçılardan, AKP'den, Amerika'dan para aldıkları, çok zenginleştikleri, yalılarda oturup yatlarda gezdikleri için bu “oyuna” alet oluyorlardır.

Henüz çok zengin bir demokrat aydına rastlamadım ama diyelim ki hepimiz paraları alıp saklıyoruz.

Peki.

Şimdi bizim göremediğimiz şu Ergenekon'a “somut” biçimde bakalım.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP örgütü, çeşitli gazeteler ve onların yazarları “kimin” avukatı bir sıralayalım.

Eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un avukatı hepsi.

Emekli Amiral Özden'in “günlüklerinin” yalan olduğuna inanıyorlar herhalde.

Gazeteci Mustafa Balbay'ın günlüklerinin de yalan olduğuna inanıyorlar.

Bu AKP'lilerle Fethullahçılar çok yaratıcılar, birisinin adına “gün gün, saat saat” günlükler yazabiliyorlar.

Buna da peki.

Eruygur'un “resmî” belge olarak hazırlattığı ve Taraf'ta yayınlanan “lahika” da yalan o zaman.

Ama bir sorun var, o belge “resmî”.

Belgenin kayıtları Genelkurmay'da duruyor.

Buna tam olarak ne söylüyorlar?

Ayrıca General Veli Küçük'ün de avukatlığını yapıyorlar.

Küçük'ün Ergenekon diye bir örgüte dahil olmadığına inanıyorlar demek ki...

Peki, Susurluk diye bir örgüte dahil olduğuna inanıyorlar mı?

Ona inanıyorlar da, “Küçük daha sonra hiçbir şey yapmadı” mı diyorlar?

Küçük'ün mafya reisleriyle ilişkilerine ve telefon konuşmalarına ne diyorlar?

“Onlar da uydurma” mı diyorlar?

Avukatlığını yaptıkları bazı Ergenekon sanığı subayların evlerinden cephaneler çıktı.

Buna ne diyorlar?

“O subayların evine kimseden habersiz AKP'lilerle Fethullahçılar cephanelikler yerleştirdi ve o subaylar bunun farkına varmadı” mı diyorlar?

Yoksa “onlar da Fethullahçı ama Ergenekoncuymuş gibi yapıyorlar” mı diyorlar?

Peki, Ergenekon'un içindeki JİTEM'e ne diyorlar?

JİTEM'in öldürdüğü Kürtlerin isimlerini ve hangi kuyulara atıldıklarını açıklayan “itirafçıların” söyledikleri yerlerde “kemiklerin” bulunmasına ne diyorlar?

“O Kürtleri aslında AKP'lilerle Fethullahçılar öldürüp gömdü, bunların yerini açıklayan itirafçılar da AKP'li” mi diyorlar?

Yargıtay, “şeriatçı” görüntüsüyle Danıştay'ı basıp bir yargıcı öldüren katilin Ergenekon'la ilişkisi olduğuna hükmedip, davayı Ergenekon davasına kattı.

Buna ne diyorlar?

Yargıtay da “AKP'lilerle Fethullahçıların eline geçti” mi diyorlar?

Güçlükonak'ta öldürülüp yakılanların kimlikleri “tertemiz” biçimde askerlerin cebinden çıktı?

Buna ne diyorlar?

“O askerler de AKP'li ve Fethullahçı” mı diyorlar?

SAT komandolarına komşu olan ve Bedrettin Dalan'a ait bir araziye gömülmüş bir cephanelik çıktı önceki gün, bununla ilgili olarak subaylar gözaltına alındı.

“O subaylar da aslında Fethullahçı” mı diyorlar?

“Askerî bir bölgeye kontrol noktalarından geçerek AKP'lilerle Fethullahçılar cephaneliği gömdü ve bunu subayların üstüne attı” mı diyorlar?

O subayların gözaltına alınmasına izin veren Genelkurmay'a ne diyorlar?

“Genelkurmay da AKP'li ve Fethullahçı” mı diyorlar?

Biliyor musunuz bazen insan körleşir ve gerçekleri görmez.

Belki “biz” körüz, Genelkurmay'ın resmî kâğıtlarına yazılmış belgelerin AKP'liler tarafından yazıldığını, “darbeci” generallerle işadamlarının, profesörlerin konuşmalarının AKP'lilerle Fethullahçıların yaptığı konuşmalar olduğunu, orduya ait o silahların ülkenin dört bir yanına AKP'lilerle Fethullahçıların eliyle gömüldüğünü, o silahları veren subayların da aslında AKP'li olduğunu, JİTEM'in adam öldürmediğini, o Kürtleri de AKP'lilerle Fethullahçıların öldürdüğünü kavrayamıyoruz.

Ya da...

CHP, bazı gazeteler ve yazarlar, “darbe hazırlığındaki büyük bir cinayet” şebekesini gözlerden saklayabilmek için olağanüstü bir çaba gösteriyorlar.

“Avukat” rolüne soyunarak bu şebekenin “işbirlikçiliğini” yapıyorlar.

Ya biz “satılmış” ve “sersemiz” ya da onlar ciddi bir cinayet şebekesinin yardakçıları.

Bunu anlamanın tek yolu somut olaylarla konuşmak.

Şimdi onlar anlatsın, resmî belgelerdeki “lahikaları”, “fişlemeleri”, “Genelkurmay'ın kullandığı STK'ları”, JİTEM'in cinayetlerini, Güçlükonak'ı, 33 askeri, Danıştay cinayetini, bulunan cephanelikleri, tutuklanan subayları, telefon konuşmalarını, Karargâh Evleri'ni, Özden'in ve Balbay'ın günlüklerini nasıl gördüklerini.

Anlatsınlar da bir anlayalım bakalım kim kör, kim işbirlikçi, kim suç ortağı...

Ahmet Altan

23 Nisan 2009 Perşembe

Saylan'dan ilginç bir 'Muhammed' yorumu (Fikri Akyüz)

Bi'saniye, ne oluyoruz Allah aşkına? Ortalık "Türkan Saylan.. O bir melek, o bir başöğretmen" lakırdısından geçilmiyor..
Saylan'ın neredeyse "azize" mertebesine ulaştırıldığını görünce şu aziz topraklarda akıl tutulmasının nerelere vardığını da görmüş oluyorum.
Elbette Saylan'ın isminin bombacılarla aynı kefeye konulmasına ben de karşıyım..
Elbette Saylan'ın, başörtüsüne (başörtüsü yasağına değil..) karşı olması onun demokratik bir hakkıdır..
Elbette Saylan'ın, beğenmediği bir hükümetin iktidardan uzaklaşmasını temenni etmesi, hatta bunun için toplantılara iştirak etmesi onun en doğal haklarından biridir..
Elbette, kendisi bir bilim insanı olarak mutlaka bu memlekete az ya da çok hizmetler yapmıştır ve elbette hasta bir insan olduğu için kendisine azami hassasiyet gösterilmesi icap etmektedir.
Fakat bütün bunlar sapla samanın; at izi ile it izinin birbirine karıştırılmasının; at önüne et, it önüne ot konmasının bir mazereti değildir. (Zekasında problem olan insanlar için not: Burada teşbih yapılmıştır, kimseye it mit denilmemiştir.. Bu lafımı çarpıtanlar yine de olursa, bu mahlukun ot yerine biraz daha et yemelerini hassaten tavsiye ediyor ve hakkaten rica ediyorum!)
Evet kanser hastalığından kaynaklı saç dökülmesi ve bundan dolayı başını boneyle kapatması üzerinden çok "pis" bir yazı yayımlayan Vakit gazetesinin tavrı, "vicdanlara" çakılmış bir mıh gibidir.
Bir insanın hastalığı ile dalga geçmek insanlık denilen o mistik duygunun yitimi değildir de nedir?
Bu, işin bir boyutu.. Diğer boyutu ise Saylan'ın hastalığından rant ve ikbal devşirmek gayesine yönelik saçma sapan yorumlara hız verenler..
Can Ataklı örneğin dün Vatan'daki köşesinde bir okurun yorumuna yer vermiş.. Yorum şu:
"Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi belediyelerin burs vermesini yasalara aykırı bularak durdurdu. Galiba 'Sen benim öğrencimin bursunu kesersen ben de senin öğrencinin bursunu keserim' diyorlar."
Belediye bursunu kesen kim? Türkiye'nin en üst düzey yargıçları.. Saylan'ın başında olduğu derneğin verdiği bursları kesen var mı? Yok.. O zaman bu "illiyet rabıtası" nereden çıktı?
Aynı gazeteden Mustafa Mutlu ise bir "hastasının" mektubunu aktarıyor ve insanı kahırdan kanser eden şu cümleye yer veriyor:
"Tedaviden vazgeçiyorum. Kemoterapiye harcayacağım parayı bu derneğe bağışlıyorum."
Evet bunlar birer "akıl kopması"dır, "fikir savrulmasıdır"..
Hele hele bazıları diyor ki: "Saylan, binlerce öğrenciye burs verilmesini sağladı.. Onu nasıl olur da suçlarsınız.. Şimdi o bursu alamayacak olanlar ne yapacak?"
Şimdi tabii bu bir mantıktır; mantıktır ama acayip sakat bir mantıktır.. Zira Deniz Derneği de binlerce insana yardım götürüyor değil mi? Şimdi kalkıp "Siz nasıl olur da Deniz Feneri'ne dava açarsınız? Binlerce yoksul yardım bekliyor.." gibi hukuk mantığından nasibini almamış bir yorum yapılabilir mi?
Neticede Saylan'ın bombacılarla aynı karede gösterilmesi, soruşturmanın özellikle son dalgada dikkatsiz bir seyir işlediğini gösteriyor.
Ama tüm bunlar, Saylan'ın çağdaş ve demokrat bir insan olduğunu kabul etmemi gerektirmiyor..
Saylan tam manasıyla gayri medeni bir bilim kadınıdır; demokrat falan değildir..
Gayri medeni lafı birilerine ters gelecektir biliyorum ve devam ederek adını açık koyuyorum:
Sıfatı ne olursa olsun bir insan, üniversitede " başörtüsü yasağını" savunuyorsa o kişi medeni bir insan değildir.. Demokrat bir insan ise hiç değildir.
(Bir insan elbette "başörtüsüne" karşı olabilir, böyle bir insan "medeni değildir" demem..)
Bir başka husus daha.. Bir insan dine inanmayabilir elbette, bu onun doğal bir hakkıdır..
Fakat Saylan, bir şölende ne demişti hatırlayalım: "Bu gençlik orkestrasını yaratan, yöneten arkadaşımızın adı Muhammed.. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi..""
Saylan aslında şunu demek istiyor: "Muhammed ismi Arap kokan gerici bir isimdir.. Orkestra ise 'çağcıl' bir yapılanmadır.. Şu çelişkiye bakar mısınız?"
İşte Saylan'ın zihniyet şablonu budur..
"Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği"ni destekleyen bazı çağdaşların yaşamındaki ironi ne yazık ki işte tam da budur!

Fikri Akyüz

22 Nisan 2009 Çarşamba

Kaç kardelen var SAYLAN! (Esra Elönü)

Hayırlısıyla şu militanları baş göz edelim bayan kardelen!

Feride: Sana bu kardelenleri bursla mı yediriyorlar!
At: Yoo kökündeki maydanoz tadı hoşuma gidiyor.
Feride: Bu durumda her darbeye maydanoz olan kardelenleri yiyen At sen oluyorsun.
At: Sayılır.
Feride: İlginç!
At: Sen sakın deneme!
Feride: Sebep?
At: Sana mili(tandır) ekmeği söyledim gelir birazdan.
Feride: Ooo nerden söyledin?
At: Türkanın Yerinden. İçerde bale yapan fırıncılar var dükkanla mabet karışığı bir yer. 12’nci dalgayı geçince büyük bir tabela göreceksin. Zaten gözüne sokacaklar görmemen imkansız! Ağzınıza laik tatlar burada diyen bir teyze göreceksin yalnız dilinden anlamayabilirsin.
Feride: Neden?
At: Çünkü ana dili “GEVREKÇE”.

Feride, elinde kolonya şişesi ve bir demet kardelenle hasta ziyaretine gidiyordu. Niyet ettim üç rekatlık bale yapmaya deyip gitmeliydi Feride. Adımlarına uygun bir postal seçecekti ki postallarındaki UYGUNLUK yasağı kaldırılmıştı. Asker balesi kıvamındaki bu uygunluk trajedisi kalktığından beri özgürlüğün üzerinde parendeler atarak yazıyordu Feride. Bir’ki üç bir’ki üç… Kendisini militan olarak saygıyla anan sayın saylan hocamıza bir hasta ziyaretini çok görmemeliydi?

Haydi kızlar okula deyip defter kalem payitahtına ayrımcı abaküs boncuklarıyla koca bulma garnizon bekçiliğini bize bezeyen,
Hasta yatağından yorgan döşek darbe sıtmasına tutulup hala ÖRTMEYİN ! diye haykırış acizliğine uğrayan,
Başımızdan aşağı kaynar sular döküp döktüğü bir bardak suya şimdi muhtaç olan,
Casusluk kadrosunda bize lütfedip kontenjan ayıran,
Derneğine alternatif bir hayyaa lel felah derneği açtığımızı düşünüp bizi iğdiş militarist kardelen toprağına gömen,
Başörtünün evde kalan kızlar için ideal bir takıntı olabileceğini titrek bir yapışkanlıkla üzerimize fırlatan,
Kapısında bize de burs ver diye yalvarılacak kutsal tanrıçalık belirtileriyle çağdaş reçeteler yazdıran ve buna Latin harfi harfine uyan,

Ve şimdi de ülkemizdeki vah vahçıların el sürdürtmediği bu heykeli dikilesi
Kadına bir hasta ziyaretini çok görmemeliydi Feride!

Esra Elönü

Muhammed Esed'in gizemli hayatı

Almanya'da yeni piyasaya çıkan "Galiçya'dan Arap Yarımadası'na" adlı kitap Muhammed Esed'in gizemli hayatını aralıyor. Alman düşünür Murad Hofmann, yeni kitabı değerlendirdi.

Yahudi dininden İslam dinine geçen Oryantalist Muhammed Esed'in hayatının belli dönemleri üzerindeki sır perdesi aralanıyor. Vefatının üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına karşın farklı şahsiyeti ve fikirleriyle ardında bıraktığı etki hala söz konusu olan Muhammed Esed'in hayatı hakkında bugüne kadar gerçek anlamda detaylı bir eser hazırlanmamıştır.

Muhammed Esed'in "Mekke'ye Giden Yol" isimli kitabı ise daha çok kendisinin ruhsal hayatını ele alan bir eser olarak nitelendirilmektedir. Almanca olarak yayınlanan 'Galiçya'dan Arap Yarımadası'na' isimli kitap ise bu boşluğu, özellikle de İslam'a girdiği ilk dönemi ele alarak bir nebze olsun bu boşluğu kapatmaya çalışmaktadır. Alman kitap piyasasında konusu itibariyle nadir kitaplardan sayılan bu kitap bir araştırma inceleme eseri olmasına karşın, akıcı dili nedeniyle büyük ilgi görmektedir.

Yeni piyasaya sürülen Kitabın başlığında ismi yer alan Galiçya Muhammed Esed'in doğduğu bölgenin ismidir. Bu bölge Avusturya İmparatorluğu'na tabi idi. Murad Wilfried Hofmann'ın, kitabın tanıtımı hakkında kaleme aldığı makalesini aşağıda yayımlıyoruz;

"Esed, Hakkında Kapsamlı Bir Eser Yok

Muhammed Esed'in vefatının üzerinden onlarca sene geçti. 20. yüzyılda en çok etkili olan Avrupalı Müslüman. Ancak 1954 yılında hayat öyküsünü anlattığı geniş kitlelere ulaşan kitabı "Mekke'ye Giden Yol" ve 1988 yılında Frankfurter Gazetesi'nin -gazetecilik hayatının başlarında bu gazetede çalışmıştır- kendisiyle yaptığı ropörtaj dışında bu olağanüstü adamın hayatı hakkında kısa süre öncesine kadar dahi, yapılmış kapsamlı ve yeterli bir çalışma bulunmamaktadır.

Ancak bu noksanlık bir nebze de olsa 1926 yılında İslam dinine girmesinden 1927 yılındaki Kahire yaşantısının ele alınmasıyla ortadan kayboldu. Yani bu kitap, bir öğrenci, sinemacı ve gazeteci olmasını, Hac farizasını yerine getirmek için hazırlanmasını kapsamaktadır.

Bu bilgiler, 'Galiçya'dan Arap Yarımadası'na başlıklı kitapta verilmiştir. Kitabı hazırlayan oldukça mütevazi ancak aynı zamanda aktif, Viyana'daki Avusturya Bilimler Akademisi'ne bağlı 'İkincil Halklar Bölümü'nde çalışan bir kimsedir. Leopold Weiss'in hayatındaki en doğru ayrıntıları -yüzeysel bilgilere önem vermeden - yorulmadan arıyordu.

Kitapta, Hiç Yayınlanmamış Bilgiler Yer Alıyor

Kitaba değer katan noktalardan bir tanesi de bugüne kadar hiç yayınlanmamış bazı bilgilere ve bazı nadir fotoğraflara yer veriyor olması. Kitabın kapağında da yer alan bu fotoğraflardan 1932 yılında çekilmiş olan bir tanesinde Muhammed Esed, Mahatma Gandhi'ye benzer bir şekilde saçlarını sıfıra vurdurmuş gözüküyor. Siyah gözleri derinliğini ve duyarlılığını yansıtıyor.

Ancak bundan daha iyi olan bir nokta var; kitap Muhammed Esed'in hayatından o dönemi kronolojik sıralamaya göre detaylı bir şekilde veren 3 sayfayı kapsıyor, Almanca gazetelerinde yayınlanmış, toplam sayıları 45 olan makalelerin tam listesini ve Muhammed Esed hakkında yazılmış makalelerden 3 sayfayı veriyor. Kitap, akademik bir araştırma inceleme niteliğinde olsa da okuyan bir hikaye okuyor gibi zevk alıyor.

Hayal Gücünden Doğan Bir Eser

Yazarın "Mekke'ye Giden Yol" kitabındaki bazı detayların saf bir hayal gücü olduğunu ortaya koyması pek de şaşırtıcı sayılmıyor. Pola Hamide Esed de bu kitabı daha önce 'birinci derecede ruhsal hayatının hikayesi' olarak vasıflandırmıştı. (Johann Wolfgang von Goethe de 'Gerçek ve Kurgu' isimli kitabında aynı şeyi yapmamış mıydı?) örneğin ilk karısı Elsa Shimane (Cbejt) kendisinden 15 değil 22 yaş büyüktü ve Elsa'nın küçük oğlu 1922-1923 ve 1924-1926 yıllarındaki Doğu Seyahatlerinde kendilerine eşlik etmişti. Arap Zeyd'in kendisine eşlik etmesi de saf hayal gücünün ürünü olmaktan öte birşey değildi.



Yazar bunun dışında; annesi Waegnbaum'un ailesinin hayatı, babası ve babasının eşi, doktor kardeşi Heinrich Weiss, Nazi yönetimi döneminde hayatını kaybeden kız kardeşi Weiss, Esed'in onları toplama kamplarından kurtarma denemeleri, Viyana Üniversitesi'ndeki günleri hakkında ayrıntılar gibi daha önemli başka ayrıntıları da keşfedip ortaya koyuyor. (Kendisi sadece sanat ve felsefe tarihi değil aynı zamanda 1933 yılında Nobel Ödülü kazanan Erwin Schrodinger ile beraber fizik ve kimya da okumuştur. )

Esed'in Fikir Dünyasına Işık Tutuyor

Orada ayrıca Esed'in o dönemde Viyana'da daha sonra da 20'lerin başında Berlin'de meşhur Bohemyan aydınları çemberine girme denemeleri hakkında ince detaylara yer verilmektedir.

Yazar, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce ve sonraki siyasi, kültürel hayatı etkileyen entellektüel eğilimlere yönelik kısa metrajlarla Esed'in kültürel şahsiyetindeki gelişmelerin anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. (Freudçu Akım – Sigmund Freud'a nisbeten-, anti-semitizm ve Siyonizm ve diğer kültürlerin anlaşılması). Bu bağlantı, Nietzsche ve Spengler ile karşılaştırıldığında Esed'in Batı kültürüne ve ahlaki çöküşüne yönelik incitici eleştirilerinin ardında yer alan sebeplerin belirlenmesine yardımcı olmaktadır.

Esed ve Herzl Karşılaştırması

Ancak kitap, o dönemde Viyana'da giderek artan anti-semitizmin Esed'in oryantalist yöndeki fikri değişimine etkisinin boyutu hakkında açık bir bilgi vermemektedir. Yazar Esed'i Theodor Herzl ile karşılaştırmaktadır. İkisi de sosyal yaşama entegre olmuş Avusturyalı birer Yahudi'dir. Herzl Marksizm ve siyonizme eğilim göstermişken (bu 'Tanrının seçilmiş halkı' küstah söyleminin ardında gizli fikrin laik şeklidir. ) Esed siyonizmi aşırı ırkçı bir hareket olma niteliği nedeniyle reddetmiştir.

Herhalükarda Esed, Filistin'in halksız bir toprak olmadığını çok iyi biliyordu. Buna, eşitlik ve evrenselliğe dayanan İslam ilkelerini anlaması aracılığıyla İbrahim soyundan gelen köklerinin keşfini de eklemektedir.

Günther Windhager "Esed Hakkındaki Görüşüm" isimli kitabında, oryantalizminin baharı olan ilk yıllarında İslam'la bir alakasının olmadığını ancak Araplar ve Araplarla ilgili herşeyden hoşlandığını ve herşeyi takdir ettiğini vurguluyor. Bu görüşü Esed'in, bugüne kadar Arapça'ya tercüme edilmemiş; 1924'te yayınlanan ilk kitabı "Romantik Olmayan Doğu" isimli kitabı da doğrulamaktadır. Hatta görünen o ki 1927 yılına kadar Esed, İslam dinini Arapların dini olarak kabul ediyordu. Arkadaşları ve ailesinin kendisini çağırdıkları gibi Bohem bir hayat yaşadı. Olaylarla, tersliklerle ve çelişkilerle dolu bir hayat. Bu da Profesör Gngarish'in de ifade ettiği gibi tek bir insanın hayatının ayrıntılarını veren kitap hakkında soruları beraberinde getiriyor.

Esed'in Hayatının İkinci Dönemi Sırlarla Dolu

Kitabın yazarı Windhager çok istediğim gibi Esed'in 1927-1992 yılları arasındaki hayatı hakkında bilgi veren ikinci kısmı yazmayı büyük bir kararlılıkla istemekte ise bu izlenim tekrar yenilenecek demektir. Esed'in hayatının bu dönemi, araştırılmaya değer sırlar ve olaylarla doludur. Bu ikinci dönem sadece Suudi Arabistan'daki, Libya'daki, Hindistan, Pakistan, Amerika, Fas ve İspanya'daki maceraları değil aynı zamanda İslam'ın önde gelen düşünür ve araştırmacılarından bir tanesine dönüşmesini kapsamaktadır.

Bu nedenle, Esed'in İslam Bilimlerinin çeşitli dallarında bıraktığı eserin gerçek bir şekilde sunumuna erişebilmek için yazarın, sadece kültürel sosyal bir olgu olarak değil semavi bir din olarak İslam dini üzerine derin araştırma yapması gerekir. Araştırmadaki bu derinlik aynı zamanda aynen Muhammed Esed'de olduğu gibi İslam'a girme ihtimalini de beraberinde getirecektir.

Ayrıca Esed'i sevdiğim için bu kitabın yakın gelecekte özellikle de Hindistan'da, Pakistan'da, İngiltere ve Amerika'da İngilizce'ye çevrilmesini de temenni ediyorum. Kitap şu anda sadece Almanca olarak mevcuttur.

Son olarak bilinmelidir ki bu kitap ince ilmi bir araştırmanın sonucudur. Konusu kitabı, Alman kitap piyasasında nadir kitaplardan kılmaktadır. Bu da hem yazarı hem de yayınevini modern çağda Avrupa kültür tarihi kitaplığını zenginleştirmek adına bulundukları katkıdan ötürü kutlamak için diğer bir sebeptir.

Muhammed Esed 1900 yılında, Doğu Galiçya'nın Lvov Şehri'nde Yahudi bir ailenin üç çocuğunun ortancası olarak dünyaya gelmiştir. Aile adeti üzerine o da özel din eğitimi almıştır. 13 yaşına geldiğinde İbranice'yi su gibi sökmüştür, Tevrat, Mişna, Gemara ve Talmud okuyup Aramice'yi de anlamaya başlamıştır.

1926 yılının sonbaharında eşi Elsa ile beraber Kur'an-ı Kerim'in Tekasür Suresi'nden etkilenerek İslam'a girmiştir. 1952 yılında "Mekke'ye Giden Yol" adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazmış 1992 yılında ise İspanya'da vefat etmiştir."


Not: Muhammed Esed hayatını konu edinen bu kitap yakında Mana yayınları tarafından Türkçe'ye kazandırılacaktır.

Bakü'deki fitne lobisi (Hakan Albayrak)

Bilen bilir: Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in etrafındaki bazı kimseler Türkiye ile "tek millet – iki devlet" anlayışı içinde kaynaşma fikrinden hiç hazzetmiyorlar.

Hazzetmiyorlar; çünkü "tek millet" vurgusunun uzun vadede "iki devlet"i aşındırabileceğini düşünüyor ve Türkiye'nin Azerbaycan halkı için istinatgâh haline gelmesinden endişe ediyorlar.

Bu endişeleri o kadar büyük ki, Azerbaycan halkının Türkiye Türkçesi'ne ilgisini bile tehdit olarak görüyorlar.

Televizyon yayınlarına getirilen yabancı dil yasağının Türkiye Türkçesi'ni de içermesi, onların marifeti.

Bu zevatın bir kısmı ulus devletçi kaygılarla, bir kısmı etnik husumetle, bir kısmı da hesabına çalıştığı Rusya'nın (yahut başka devletlerin) menfaatleri doğrultusunda hareket ediyor.

Elçibey ve arkadaşlarının davası Türkiye ile tamamen bütünleşmekti; bu zevatın davası ise Türkiye ile tamamen ayrışmak.

Onun için, Azerbaycan'la Türkiye arasındaki duygusal bağı koparmaya yarayacağını düşündükleri her fitneye dört elle sarılıyorlar.

"Türkiye Azerbaycan'ı sattı" edebiyatının arkasında onlar var.

Ankara-Erivan müzakerelerinden sızan bilgi kırıntılarını manipülasyon aracı olarak kullanarak Bakü yönetimini Türkiye'ye karşı kışkırtmaya ve Azerbaycan halkının Türkiye'ye duyduğu sevgi ve güveni sarsmaya çalışıyorlar.

Meseleyi "Azerbaycan toprakları işgal altındayken Ermenistan sınırını açmayı kabul eden Türkiye'nin ihaneti" şeklinde koysalar da, içlerinden bazılarının asıl derdi, muhtemelen, bunun tam tersi.

Şöyle düşündüklerini zannediyorum:

"Türkiye-Ermenistan yakınlaşması Azerbaycan'a toprak iadesi sonucunu doğurabilir. O takdirde, işgalin arkasındaki asıl güç olan ve işgal sayesinde hem Ermenistan hem de Azerbaycan siyasetinde müthiş bir manevra alanı kazanan Rusya'nın karizması çizilir, Türkiye'nin önü açılır. Bunu engellemek için müzakere sürecini kuru gürültüde boğmamız lazım."

Önümüzdeki günlerde bu fitneyi boşa çıkaracak gelişmelerin olacağına dair haberler alıyoruz.

İnşaallah bu haberler doğrudur.

Hakan Albayrak

Bir gerilim tahlili (A. Turan Alkan)

Bir yerlerden duymuşuzdur; Amerikan hayat tarzı diye bir şey var; İngilizcesi "American Lifestyle". Ortalama bir ABD vatandaşı için bu "hayat tarzı"nın sürdürülmesi, dünyadaki en önemli şeylerin başında geliyor olsa gerektir.

Örnek verelim: Meselâ Amerikalılar binek araba ihtiyacını arazi veya kamyonet tipi araçlarla karşılamayı seviyorlarmış. Yanıbaşında kocaman bir garajı olan bahçeli bir evde yaşamak, kocaman tekerlekli sepetlerin tepeleme doldurulduğu alışveriş âyinlerine katılmak, bahçede mangal yakıp kalın pirzolalar kızartmak, hiç değilse haftada bir akşamları ailece lokantaya gitmek, vesaire vesaire...

İşte bu ve buna benzer geleneklerden oluşan Amerikan hayat tarzını tehdid eden şeyler, bir şekilde (mesela kriz yüzünden) tehlikeye girince vasati Amerikalı huzursuzlanmaya başlıyor ki pek tabiidir; geleneksel düzenin sarsılması, en ilerici, en avantgarde geçinenleri bile gizliden gizliye tedirgin eder, huysuzlaştırır.

Amerikan hayat tarzı, genellikle Avrupalı göçmenlerin yeni kıtaya taşıdığı göreneklerin etrafına biriktirilmiş alışkanlıklardan oluşuyor ve dünya ortalamasının hayli üstünde bir refah seviyesiyle korunup destekleniyor; yani Amerikan hayat tarzının tarihi, kültürel, ekonomik ve elbette psikolojik boyutları var.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de hepimizi huzursuz eden en büyük gerilim kaynağı, henüz müşterek bir "Türk tipi hayat tarzı"nın olmayışıdır; böyle kolay tarif edilir, unsurları tek tek gösterilebilir ve üzerinde tartışılmaz bir hayat tarzımız yok ama bu birikim yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Türkiye'de Osmanlı zamanlarından müdevver eski hayat tarzı yıkıldı, ki bu hayat tarzının köşe taşlarını biliyor, tarif edebiliyoruz. Taşra şehirlerinin de köy hayatının da kendine mahsus bir "tarz"ı vardı; bunlar da mâlum ve tarif edilebilir unsurlardan müteşekkildir ancak "millet"in tamamını tarif eden ve üzerinde mutabakat kurulmuş yeni hayat tarzını tarif edemiyoruz; bu hayat tarzı, henüz varlığını idrak etmeye başlayan yeni Türk Burjuvazisinin, sâkin zamanlar içinde biriktirip katmanlaştıracağı ve üzerinde mutabık kalacağı değerlerden oluşacak ve oluşuyor.

Biz Türkiye'de yaşayan okur-yazar takımı, toplumdaki ihtilafların "siyâsî" şeylerden hâsıl olduğunu zannettik ve o dikkat üzerinden kendi aramızda tartıştık; bu, tamamen yanlış bir nokta-i nazar sayılmaz fakat "hayat tarzı" meselesini fena halde ıskaladığı için vahim derecede eksik bir değerlendirmedir. Biz, siyasi şeyler adı altında henüz olgunlaşmamış, doğru dürüst tecrübe edilmemiş fakat bize munis ve geçerli görünen hayat tarzlarımızı savunduk ve kavga konusu yaptık. Kendi tercihimizin herkes için en isabetli "tarz" olduğunu düşündük. Meselâ Atatürk İnkılapları denilen manzûme, baştan sona yeni bir "hayat tarzı" düzenlemesidir ve kültürel arkaplan tahlilinden mahrum bir deneme olsa da neticede burjuva hayat tarzına yakınlaşma gayretini ifade eder. Bugün İnkılâp rüzgarı, Anayasa'daki korumacı kanunların himâyesinde değil fakat fiilen Modernizm'in dümen suyunda aynı istikamete doğru yürüyor.

Şunu söylemeye çalışıyorum; Türkiye, kendi köylülüğünü tasfiye edebildiğinde, şehirleşme ve istihdam problemlerini göğüsleyecek güce eriştiğinde iki şeyi göreceğiz: İlki, "hayat tarzım tehlikede" diye kimse darbe yapmaya veya darbeseverliğe tevessül etmeyecek, ikincisi hayat tarzı savunması ile siyasi bir fikri savunmanın çook farklı şeyler olduğunu göreceğiz ve merkez siyasetin sağla sol arasındaki aralık mesafesi kısalacak.

Zaman meselesidir; sâkin zamanlar meselesi. Kavgaya gerek yok; Türkiye'yi modernlik dönüştürüyor zaten; biraz dikkat etsek görebileceğiz bunu.

A. Turan Alkan

Bir zihniyet devrimi ilanı (Eyüp Can)

HİÇ abartmıyorum; bu bir zihniyet devrimi! 'Küreselleşme öldü' diyenler bu devrimi iyi okusun.

Devrimi yapan DİSK.

Yani Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu.

Fakat bu bildiğiniz dışa, devirmeye dönük siyasal devrimlerden değil.

Tamamıyla içsel, dönüştürmeye yönelik zihinsel bir devrim.

Atlamış olabilirsiniz, lütfen tembellik etmeyin.

Açın dünün Hürriyet Gazetesi'ni 'Beş dakikanızı bize ayırır mısınız?' başlığıyla yayınlanan tam sayfa ilanı son satırına kadar dikkatle okuyun.

İnanın siz de en az benim kadar şaşıracaksınız.

Hele de DİSK'in dün gazetelerde çıkan ilanının yanına size birazdan aktaracağım 30 yıl önce çıkmış bir başka ilanını koyduğunuzda.

* * *

DİSK/Tekstil İşçileri Sendikası 2.5 milyon kişiye istihdam sağlayan Tekstil sektörü adına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a açık bir mektup yazmış.

Özetle,'10 milyon insana aş ve iş sağlayan tekstil sektörünü kaderine terk edemezsiniz' diyor. Buraya kadar her şey normal.

Elbette bir işçi sendikası olarak DİSK, işçinin hakkını arayacak.

Fakat farklılık DİSK, ilk kez bir ilanda işçi ile beraber işverenin de hakkını arıyor.

Daha doğrusu soğuk savaş döneminden kalma 'işçi (ezilen)-işveren (ezen)' ayrımını terk ediyor. Yaşanan ekonomik kriz karşısında 'işçi ile işverenin kaderi aynıdır' diyor.

Bırakın bir tek satırında işverene laf etmeyi,'milyarlarca dolarlık yatırımların hurdaya dönüşmesinden, sanayicinin tefecilerin eline düşmesinden' şikáyet ediliyor.

Hatta hükümet karşısında çekingen davranan sanayi örgütlerine cesaret bile veriliyor.

Öneriler kısmında sadece işçinin değil 'işverenin üzerindeki enerji ve prim yükleri de kalksın' deniliyor. Memura, emekliye ikramiye isteniyor.

İç pazarın güçlendirilmesinden, ihracatın desteklenmesinden söz ediliyor.

En önemlisi mektubun sonunda 'bu çağrıyı karşıtlıklar üzerinden değil, milli sanayinin korunması için yapıyoruz' deniliyor.

* * *

Şimdi gelin sizlerle tam 30 yıl öncesine yani Mayıs 1979'a gidelim.

TÜSİAD dünya ekonomisinde yaşanan darboğaz karşısında yetersiz kalan Ecevit Hükümeti'ne, 'Gerçekçi çıkış yolu/ Ulus bekliyor/ Yokluğu paylaşmak mı? Bolluğu Sağlamak mı/Refahın ve Hürriyetlerin Düşmanı: Enflasyon' başlıklı dört ilanla bir anlamda 'sivil bir ültimatom' veriyor.

Ecevit, ilanları 'paralı muhtıra' olarak niteleyip ateş püskürüyor.

Bunun üzerine DİSK kendi yayın organında 'Büyük sermaye savaş açtı' başlığıyla,'krizin asıl suçlusu sizsiniz' minvalli karşıt bir yazı yayınlıyor.

Dahası tıpkı bugünkü gibi DİSK/Tekstil-İş gazetelere bir ilan veriyor.

Kaderin tecellisi her iki ilanı veren kurum da kişiler de aynı.

Süleyman Çelebi ve Rıdvan Budak.

* * *

Tabii çok önemli bir farkla.

Daha ilk satırda,'Toplumun geleceğini belirlemek sermayenin elinde değildir' deniliyor. TÜSİAD yani işverenler yerden yere vuruluyor.

Buyurun okuyalım: 'Daha fazla kár, daha fazla işsizlik ve sömürü demektir. Bu bunalımın gerçek sorumlusu sanayici, bankacı, ithalatçı, ihracatçı, büyük tüccarların oluşturduğu egemen sınıflardır. Ülkemizin tüm zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çekenler sizlersiniz. Toplumumuzun tek üretken gücü emekçilerdir. Tüm değerleri yaratan bizleriz. Siz tarihin akışına toplumun gelişimine karşı duranlarsınızÖ'

Lütfen 30 yıl arayla verilen iki ilanı yan yana koyup bir daha okuyun.

Abartıyor muyum, bu bir zihniyet devrimi değilse ne?

Eyüp Can

Mustafa Kemal kimdir? (A. Dilipak)

En son bu konuda konuşurken Nevzat Yalçıntaş'ı dinledim. Mustafa Kemal'in, Hz. Peygamber'in türbesinin muhafazası için tepkisini gösteren bir belgeden söz ediyordu ve bu olayın onun dine bakışını belgelediğini söylüyordu.. Yalçıntaş Hocanın sözünü ettiği belge neredeyse, kimdeyse açıklanmalı. Bu belge niye açıklanmıyor? Ortaya çıkarsa birilerinin Atatürkçülüğünün ve laiklik yorumunun zarar görmesinden mi korkuluyor? Gerçek neyse o! Gerçek herkes için en iyi olandır..
En son Nutuk'ta nasıl tahrifatlar yapıldığından söz ediyordu bir arkadaş.. Bir başkası da Mustafa Kemal adına nasıl sözler uydurulup bu sözlerin duvarlara asıldığını anlatıyordu. Bir başkası, Mustafa Kemal heykellerindeki garipliğe, bir başkası resimlerin dilindeki farklı imajlara vurgu yapıyordu. Ben yıllar önce “Bir Başka Açıdan Kemalizm” kitabının kapağına bu dört eğilimi/yorumu/bakış açısını gösteren 4 farklı resim koymuştum..
Sonuç, Mustafa Kemal'in Atatürkçülerin elinden kurtarılması gerekiyor.. Bu konudaki tartışmaları yasaklayan mevzuatın ve anlayışın değiştirilmesi gerekiyor..
Şimdi bir kahvehane düşünün, vatandaş kendi arasında bu konuyu konuşuyor.. Tartışılan, daha doğrusu cevabı aranan soru şu:
-Müslüman mı?
-Evet Balıkesir hutbesini duymadınız mı? Hem ne demiş: Benim dinim.
-Tabii ya, Diyanet'in kitaplarındaki Atatürk hangi Atatürk, Milli Eğitimin ders kitaplarında anlattığı Atatürk hangisi? Ahmet Akgül'ün, Adnan Hocanın, Ahmet Tekin'in Atatürk'ü. Kaç tane Atatürk var bu memlekette kardeşim..
-Yok canım Hıristiyandı. Arvas'ın hatıratına bakmadınız mı? Orada açık açık resmi dinin Hıristiyan olması tartışılmış.. Din terakkiye manidir denmiş.
-Hadi canım sen de! Mustafa Kemal hiçbir dine inanmıyordu. Baksana biz ilhamımızı gökten almıyoruz diyor. Bilime inanıyordu. Akılcı biri idi. Dinlerin safsata olduğunu düşünüyordu.
-Hayır hayır o dinde reform taraftarı idi..
-Agnostikdi Agnostik..
-O ne kardeşim
-Bilinmezlikçi, bilinmezlikçi..
-Rıza Nur ne diyordu?
-Kardeşim, bir sürü şey söylüyorlar, bazan siyaset icabı, bazan yaşı icabı, bunların hepsi arasında gidip gelmiş olamaz mı?
-Sen bir alemsin kardeşim.. Peki sonunda nerede karar kılmış?
-İlle bir yerde karar kılması mı gerekiyordu?
-Olur mu canım Tekin Alp adı ile yazan Moiz Kohen'in yazdıklarına baksana. Din irtica, dindar mürtecidir. Din fesat ve melanet yuvası idi..
-Peki din dersleri, imam okulları..
-Ya siyaset icabı. Dini kontrol altına alarak tedricen tasfiye etmek asıl maksat.
-Hayır hayır Allah'a inanıyor, ama dine, peygambere inanmıyordu. Deistti Deist.. Bak işte gazetede yazıyor: “Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Tunçay iddiasını bir kez daha yineledi. 'Atatürk tam bir deistti' dedi. Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay, Mustafa Kemal Atatürk'ün deist olduğunu, ateist ya da agnostik olmadığını iddia etti. Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay, 'Aydınlanma dinin dışında bilime yönelmek olarak kabul edildi. Aydınlanmada pek çok insan dini reddetmekle birlikte tanrıyı reddetmemiş deist olmuş, deist yani yaradancılık. 'Bu dinde birtakım hurafeler olabilir, ama aslolan bir yaratıcısı olmalı bu alemin' diyorlar. Atatürk'ün de bir deist olduğunu düşünüyorum. Agnostik ya da ateist değildi' diye konuştu. Mete Tuncay daha önce de, “Atatürk Bulgaristan'daki ataşeliği döneminde İslâm ve diğer dinlerle arasındaki mesafeyi tamamen açmıştı. Atatürk sonuna kadar deistti. Dinlerin biraz safsata olduğunu kabul etmekle birlikte bir yaratıcının, Tanrının varlığına inanıyordu” demişti.
“Deist, kelime anlamıyla Tanrı'ya inanan ama dinlere inanmayan manasına geliyor. Deistler genelde doğaüstü olayları (kehanet veyahutta mucizeler), Yaradan'ın dinlerle olan bağını, kutsal metinleri ve ortaya çıkmış tüm dinleri reddederler. Bunun yerine; deistler doğru dini inanışların insan mantığında ve doğal Dünyanın kanunlarında görmeyi tercih ederler. Bu doğrultuda da; varolan tek bir Tanrı'nın ya da üstün varlığı kabul ederler.”
-Nereden çıkarıyorsunuz bütün bunları.. O Şemsi Efendi Mektebinde okudu, Şemsi Efendi'nin gerçek adı Şimon Zwi. Şemsi Efendi Mektebi, Türkçe bilmeyen Musevi çocuklarını haham yetiştirmek üzere, Alatini Efendi'nin desteği ile kurulan bir Kabbala okulu idi. Ilgaz Zorlu bunun Tarih ve Toplum Dergisi'nin ilk sayısında “Şemsi Efendi Mektebi hakkında bilinmeyen birkaç nokta” diye yazdı kardeşim..
-Ilgaz'ın uydurmadığını nasıl anlayacağız bu iddiaları..
-Yok canım uyduruyorlar. Bir defa o komünist fikirleri benimsemişti. Arkadaşlarını “yoldaş” diye selamlıyordu. Komünist Partisi'ni bizzat kendisi kurdurdu.
-Olur mu canım! O, saf kan bir milliyetçiydi.. 10. Yıl Albümüne Hitler'in sözlerinin alınması bir tesadüf değil. Kendine “Führer” diye kartvizit bile bastırdı. O, Türk ulusçuluğunun babasıdır. Türk Ocakları, Ziya Gökalp ne oluyor o zaman?..
-Arkadaşlar Atatürk Masondu. Makedonya Locasına bağlı idi. Yanılıyorsunuz!
-Hadi canım sen de!.
-Mason Locasını kapatan kimdi peki?
-Niye kapattı, kapattı da ne oldu?. Meşriki Azamı kendine müşavir yaptı. Mim Kemal Öke. Niye kapattı? Aynı gayeye hizmet edecek iki cemiyete ihtiyaç yoktur, projelerinizi getirin; Halk Fırkası altında icra edin diye..
-Şimdi anlamadım, Atatürk bir dine inanıyor mu idi, dinsiz mi idi? İnanıyorsa, inandığı din hangisi idi?
Sahi bu işten siz bir şey anladınız mı? Tamam vazgeçtim. Bu konuda anlaşamayacağız..
Peki şöyle yapalım: Hükümetin, Genelkurmay'ın, Diyanet'in, CHP'nin, MHP'nin, SP'nin, İP'in, AK Parti'nin Atatürk'ü aynı Atatürk mü, ya da bunların üzerinde anlaşabilecekleri bir Atatürk olabilir mi? Adnan Hocanın Atatürk'ü ile Atatürkçü Düşünce Derneği'nin Atatürk'ünün aynı kişi olması mümkün mü? Kim doğru söylüyor, gerçeği saptıran kim? O zaman neyi tartışıyoruz, neyi konuşuyoruz ki? Hani konuşmaya başlasak, Atatürk'ün nerede, ne zaman doğduğunu da, ne zaman ve nasıl öldüğünü, Samsun'a ne zaman nasıl çıktığını da tartışacağız. Atatürk'ün Türk, Kürt ve ulus devlete bakışı neydi desem, hiç içinden çıkamazsınız, eminim..
Genelkurmay'ın Atatürk'ü ile, Diyanet'in, Erbakan'ın, Adnan Hocanın, Ahmet Tekin'in, Ahmet Akgül'ün anlattığı aynı Atatürk mü? Ecevit'in, MHP'nin, Baykal'ın, Cumhuriyet gazetesinin, ADD'nin, ÇYDD'nin, Tekin Alp'in, Osman Nuri Çerman'ın, Demirel'in anlattığı kişi aynı kişi olabilir mi? Ya da Kenan Evren'in Atatürk'ü bu anlatılanlardan hangisine benziyor.. Nadi, “Ben Atatürkçü Değilim“ derken ya da Atilla İlhan, “Hangi Atatürk” diye sorarken neyi anlatmaya çalışıyorlardı dersiniz? Bu kafa ile o konuda da anlaşamayacağız.
Tamam anlaşıldı, herkesin Atatürk'ü kendinin olsun.. Ama Atatürk adına birileri çıkıp ahkam kesmesin.. Benim Atatürküm senin Atatürk'ünü döver havalarında dolaşmasın..
Peki şimdi siz bu iddialardan sonra zihninizde nasıl bir resim oluştu?
Selâm ve dua ile..

A. Dilipak