22 Mart 2009 Pazar

Utanca davet (Ethen Mahçupyan)

Bugünlerde Azerbaycan ve Türkiye'de bazı gruplar 1992 yılında yaşanan Hocalı katliamını hatırlamak üzere etkinlikler yapıyorlar.

O yılın mart ayında Ermeni çetelerin Azerilere toplu halde saldırılar tertiplediklerini ve binlerce insanın bu olaylar sonucunda öldüğünü biliyoruz... Milliyetçi karşıtlıkların nelere kadir olduğunu, insan denen mahluku ne hale getirdiğini bilenler için pek de şaşırtıcı değil. Tarih birçok coğrafyada buna benzer nice olayın yaşandığını bizlere utançla hatırlatıyor.

Hocalı'da maruz kalınan gaddarlığa verilen örnekler de internet sitelerinden eksik olmuyor. Bunlardan biri hamile bir Azeri kadının karnındaki çocuğun kız mı erkek mi olduğuna bahse giren ve sonra da bunu kadıncağızın karnını deşerek sınayan iki Ermeni çeteciyle ilgili. Böyle bir olayı okuduğunuzda irkiliyor, hayal edilmesi bile güç, gayri insani bir vahşetle ilişkilenmemek için kendinizi olaydan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Benzeri hikâyelerle dolan Azeri zihinlerin ise nasıl bir intikam ateşiyle yanacaklarını tahmin ediyor, bu coğrafyanın insanlarını nasıl bir geleceğin beklediği konusunda kaygılanıyorsunuz.

Bu kaygınız size bugün sunulan tablonun ima ettiğinden daha derin... Çünkü eğer biraz tarihle ilgili iseniz ve gerçeği anlamanın bir miktar nesnellik gerektirdiğini idrak etmişseniz, Hocalı ile ilişkili olarak anlatılan hamile kadın hikâyesini birçok kez duymuş olmalısınız. Bu hikâye Hocalı'nın gerçekleştiği 1992 yılından bir süre önce, 1988 yılından itibaren de revaçtaydı. Ama ufak bir farklılıkla... Bu sefer hamile kadın Ermeni, bahse giren askerler ise Azeri'ydi... Aynı hikâyenin her iki tarafın da milliyetçi belleğini nasıl beslediğine ilişkin bu örneğin muhakkak ki birçok benzerleri var.

Bugün Karabağ Ermenileri 1988 yılının Şubat ayındaki Sumgait ve Kasım'ındaki Kirovabad katliamlarını ve ardından 1990'da Bakü'de yaşanan kıyımı hafızalarda canlı tutmaya çalışıyor. Azeriler ise Hocalı'yı... Her iki taraf da karşılarındaki 'düşmanı' olabildiğince vahşi, insanlık dışı göstermeyi hedefleyen hikâyeler uyduruyor. Bunlar ne denli gaddarca olursa o kadar makbul sayılıyor. Derken birileri gerçekten hayal gücünü zorlayan bir öykü uydurduğunda da, bütün taraflar 'sahiplenip' kendi versiyonlarını üretiyorlar. Aynen bazı şarkıların farklı kültürlerce benimsenip, onlara 'uygun' sözlerin yazılmasında olduğu gibi...

Milliyetçi uydurukçuluğun sınırı yerel çatışmalarla da sınırlı değil. Laz fıkraları İrlandalılarla veya Belçikalılarla ilgili olarak nasıl tıpa tıp bir biçimde kendi coğrafyalarında anlatılıyorsa, bu vahşet hikâyeleri de aynen öyle bir seyyaliyete sahipler. Örneğin eski Yugoslavya'da yaşanan kıyımların günümüze yansımasında da yukarda zikredilen iç bulandırıcı hikâyeye rastlıyorsunuz. Tabii bu hikâye bazen Bosnalı bazen de Sırp bir kadını anlatıyor. Karşısında ise yine gerektiği üzere Bosnalı veya Sırp askerler yer alıyor.

Ancak bu 'Hocalı' öyküsünün günümüze dair bir düzmece olduğunu da sanmayın sakın. Çünkü aynı minvaldeki aktarımların kökü ta 1915'e kadar geri gitmekte. Hatta denebilir ki bugüne aitmiş gibi duyduğumuz neredeyse bütün anlatılar, gerçekte bir yüzyıl boyunca anlatılıp belleğimize sinmiş olan bir nefret tortusunun yansımaları. Burada dinin, ırkın, kültürün bir hükmü yok... Önemli olan, düşman bellediğimiz birilerini insanlık dışına itmeye çalışmak ve içimizi rahatlatmak... Çünkü herkes tarihinin belirli noktalarında az veya çok insanlık suçu işlediğinin farkında. Bu karşılıklı suçlama ve aşağılama yarışmasında herkesin nasıl da birbirine benzediğini bir kez daha ibretle algılıyoruz. Çünkü herkes kendisine yapılanların çetelesini tutup olabildiğince abartırken, kendi yaptıklarına hiç değinmiyor. Böylece ortaya en belirgin yanı sahtelik olan bir 'milliyetçi' tarih ve bellek çıkıyor... Nitekim bugün internette bir gezinti yaptığınızda milliyetçi Ermeni sitelerinin Hocalı'dan, Azeri sitelerinin ise Sumgait ve Kirovabad'dan hiç söz etmediklerini görüyoruz. Kısacası kendi yaptıklarını olumlu anlamda olabildiğince hayali bir biçimde allayıp pullamaya çalışan, buna karşılık kendisine yapılanlarda ise aynı hayal yeteneğini gayri insani bir biçimde kullanan ortak bir zihniyet bu... O kadar ki karşı tarafı şeytanlaştırmak üzere üretilmiş olan bu tür hikâyeleri tekrar tekrar ısıtıp piyasaya sürmenin, bizzat anlatıcıyı aşağıladığının bile farkında değiller.

Şimdi bu noktada bir adım geri çekilelim ve kendi coğrafyamıza, yani üretmiş olduğumuz ve yeri geldiğinde sevgiyle sahiplendiğimiz kültürel havzamıza bir kez daha bakalım... Acaba bu tür vahşet hikâyeleri niçin bizde böylesine revaçta? Eski Yugoslavya'dan Kafkaslar'a, oradan Ortadoğu'ya hep Osmanlı coğrafyası içinde olmamızın bunda bir etkisi var mı dersiniz? Hemen yanıt yetiştirmeden, farklı bir dünyaya bakmakta yarar olabilir... Örneğin Nazi Almanya'sında Yahudilere ve Romanlara yapılanları hatırlıyoruz. İnsanların nasıl inanılmaz bir soğukkanlılıkla deneylerde kullanıldığını, insan vücudunun direncini ölçmek üzere işkencelere uğratıldığını, gözlem altında ölüm sürecine sokulduklarını biliyoruz. Eğer insanlık dışı bir tutuma örnek aranırsa herhalde Nazi Almanya'sı bize istemediğimiz kadar örnek sunacaktır. Ne var ki yapılan zulme dair, Hocalı veya Sumgait için anlatılana benzer pek hikâye ile karşılaşmayız. Anlaşıldığı kadarıyla Nazilerin işkence ve öldürme konusunda bile belirli bir 'titizliği' ve 'disiplini' vardı. Yaptıklarının gerekli olduğunu düşünüyor ve gerekli olmayanı da yapmıyorlardı. Belki de olayı çığırından çıkartacak, 'düzeyini düşürtecek' eylemlere izin verilmiyordu...

Nazilerin bile yapmadığı, sonraki dönemde onlara atfedilmeyen birçok hikâyenin bizim coğrafyamızda 'anlam' bulması acaba nasıl açıklanabilir? Bu sorunun yanıtının 'özcü' bir bakışla verilemeyeceğinin herhalde artık farkındayız... Yani bu toprakları paylaşan Sırpların, Ermenilerin, Türklerin veya Hıristiyanların ve Müslümanların fıtratı ile açıklanamayacak bir olgu bu... Ama öte yandan da bütün bu saydığımız kimlikleri bir potada eriten, onları benzer tavır ve tutumlara yönlendiren bir 'durum' olması gerek. Bu noktada ister istemez Osmanlı'ya dönmek zorundayız. Bilineni tekrarlamanın sıkıcılığını göze alarak, cemaatçiliğin belirleyici önemine değinmekte yarar var. Çünkü Osmanlı dünyasında cemaatçilik ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda görünenden çok daha derine giden bir özellikti. Mezheplerine göre ayrımlaşmış olan farklı cemaatlerin kendi içlerinde kurmuş olduğu özyönetim alanı, sadece otoriter bir hiyerarşiye değil, kurgulanan ve paylaşılan bir 'öteki' algısına da karşılık gelmekteydi.

Böylece cemaatler arası ilişkinin mahalle ve pazarda bireysel düzeyde yaşanabildiği, ancak cemaatler arası formel ilişkilerin son derece zayıf olduğu bir düzenleme ortaya çıkmıştı. Her cemaat devletle 'konuşuyor', diğer cemaatler karşısındaki siyasetini devlet üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyordu. Diğer bir deyişle bu topraklarda 'yan yana' yaşamanın yolunu bulmuştuk belki, ama 'birlikte' yaşamayı galiba pek bilemedik...

Kendimize atfettiğimiz 'hoşgörünün' ne denli temelsiz olduğunu şimdi daha iyi anlamak mümkün. Çünkü bu hoşgörü sadece bir 'razı olma' haliydi. Durumu kabullenme, ona adapte olma yeteneğiydi sahip olduğumuz. Ama bize benzemeyenlerin gerçekten bir hayat alanına sahip olmasıyla ilgilenmediğimiz gibi, o hayat alanının bizimkine karışmasını da hiçbir zaman hazmedemedik.

Bu karşılıklı hazımsızlık, milliyetçiliğin egemen ideoloji olmasıyla birlikte cemaatleri ırkçılığın eşiğine getirdi. İstediğimiz kadar ırkçılığın modernlikle ilişkili olduğunu, Batı'ya ait olduğunu söyleyelim... Aslında hepimiz farkına bile varmadan ırkçı olduk. Çoğumuz 'pasif' ırkçılığın kendini gizleyen rahatlatıcılığına sığındık. Bazılarımız ise devletlerin de özendirmesi ile 'aktif' hale geldi. Bu insanlar kıyımları yaparken çoğunluk duyarsızca seyretmekle kalmayıp o kıyımların getirisini paylaşmaktan da çekinmedi ve ne yaptığını bildiği için de yapılanları unutmayı tercih etti... Bu nedenle her toplum kendi devletinin 'unutturma' ve 'hatırlatma' stratejilerinin gönüllü parçası oldu.

Böylece hamile kadın ve bahisçi askerlere kadar geldik. Kimseyi suçlayacak halimiz yok... Bu utanç verici sonuç bizim ürünümüz... Başkalarını şeytanlaştırıp aşağılarken, hep birlikte insanlığın dışına düşme tehlikesinin eşiğine yaklaştık. Bugün ise sanki bir farkına varma ve hafiften de olsa bir idrak etme dönemi içindeyiz. İlk iş kendimizle yüzleşmek olmalı... Güzelliklerin de kötülüklerin de bize ait olduğunu görmek ve kabullenmek gerekiyor. Ve sonra da biraz utanmak... Başkalarından değil, kendimizden utanmak. Ancak o zaman bu topraklarda hamile kadınlar bir gün gerçekten de çocuk doğurmak isteyecekler ve belki o zaman askerler de insanlığın bekçiliğine talip olacaklar...

Ethen Mahçupyan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder