26 Mart 2009 Perşembe

Hayatında kaç padişah tanıdın? (Ahmet Kekeç)

Ergenekon davasıyla ilgilenmiyorsun... Eruygur ve Tolon paşalarla ilgili iddialar uykularını kaçırmıyor. Balbay'ın ruznamesini meraka değer bulmuyorsun.

Hadi bir 'Padişah' yazısı attırıver... 'Erdoğan padişahlığa özeniyor' filan de... Sultan Abdülhamid'e vur...

Patronunun gözüne girersin.

Balbay'ın perde arkası patronları da hoşlanır bundan.

İlhan abi'ni de mutlu etmiş olursun.

Fakat, 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya' heveslenme.

Rezil olursun.

İlle de vurmak istiyorsan, muarızını Sultan Adülhamid'e değil, başka birilerine benzet. O 'başka birileri'nin yaptıklarına ilişkin bir de 'yekûn' sun ki, inandırıcı olabilesin.

Diyor ki muhterem, 'Erdoğan, sansür ve baskıda Sultan Abdülhamid'i geçti...' Sonra da, örtük cümlelerle, bir 'Hareket Ordusu zarureti'nden sözediyor.

Ne söylenebilir ki bu eksik dimağa?

Birincisi, Hareket Ordusu'nun yaptığı ilk iş, sansürü kaldırmak değil, Meclis'i kapatmak olmuştur.

İkincisi, senin beklediğin Hareket Ordusu şu an Silivri Cezaevi'nde...

Bu arkadaşımızın da dahil olduğu 'basın konsorsiyumu', her yıl, abartılı törenlerle 'sansürün kaldırılışının bilmem kaçıncı yıldönümü'nü kutlar, ama sansürün nasıl, ne zaman, hangi şeraitte kaldırıldığını, daha doğrusu kaldırılıp kaldırılmadığını sormaz.

Neyse ki, tarih unutmuyor.

Son yüzyılın en büyük sansür girişimi olan 'Takrir-i Sükûn'la birlikte, aralarında Tanin ve Tasvir-i Efkar'ın da bulunduğu on civarında gazete kapatıldı.

Bu gazetelerin sahip ve başyazarları Şark İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı.

Sonra da özür dilemeleri istendi.

Özür dilediler ve asılmaktan kurtuldular.

Kuru bir 'özür' hukuk doğrularının önüne geçebiliyordu.

Hadi eskileri geçtik... Mahut konsorsiyum, bir 'sansür ve denetim mekanizması' olarak devreye sokulan 28 Şubat uygulamalarını da pek hatırlamak istemez.

Mehmet Barlas, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Koray Düzgören, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Tezcan...

Bunları hangi Padişah susturdu?

Mahut konsorsiyum, otuz üç yıllık Sultan Abdülhamid dönemini, basın özgürlüğü açısından 'en karanlık dönem' sayıyor, ama laik demokratik hukuk devletimizin nev-i şahsına münhasır uygulamalarını görmüyor...

Sultan Abdülhamid kaç gazeteci astırmış?

Bırakın gazeteciyi, kaç sade vatandaşı darağacına yollamış?

Bunu da, 'sansür' ve 'sürgün'ün tillahına tanık olmuş Refik Halid Karay'dan okuyalım isterseniz: 'Otuz üç yıl süren saltanatında Sultan Abdülhamid sadece, o da saltanatının başlangıcında, adi katil suçundan biri kadın, öbürü zenci iki kişiyi astırmıştır, normal mahkemenin verdiği hükümle... Arkasından idam kararlarını müebbede çevirmiştir. Kendisine bombalı suikast düzenleyen Ermeni komitacıların idam cezalarını bile affetmiş, müebbede çevirmiştir.'

Düşünebiliyor musunuz? Otuz üç yıllık koskoca 'istibdat dönemi'nde topu topu iki kişi idam edilmiş...

Oysa, 'huzur ve güven ortamının' tesis edildiği (Ertuğrul Özkök arkadaşımızın da 'iyi ki oldu' dediği) 12 Eylül döneminde asılan adam sayısı 49... Yazıyla, kırk dokuz...

Erdoğan'ı Sultan Abdülhamid'e benzeten arkadaştan otuzüç yıllık istibdat dönemini mazur karşılamasını beklemiyoruz...

Hiç değilse, bilmediği konularda ahkam kesmese...

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya yeltenmese...

Rezil oluyor, tamam da...

Biraz da ayıp oluyor...

Ahmet Kekeç

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder