30 Mart 2009 Pazartesi

'Sonuç ne olursa olsun, yeter ki...' diyebiliyor musunuz?(Ekrem Dumanlı)

Bu yazı seçim sonuçlarının belli olduğu saatlerde yazılabilirdi. Öyle olmadı. Oysa işin rengi gecenin geç saatlerine kalmadan belli oluyor ve sandıktan çıkan sonuçlara göre herkes bir şeyler söylüyor. Tabii söylemek de gerekiyor.

Biz de çok şey söyleyeceğiz sonuçlara bakarak. Lakin 'Sonuç ne olursa olsun; yeter ki demokrasinin kıymeti bilinsin' demeye her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz ortada. Tecrübeyle sabit ki bazı kişi(ler) sonuç ne olursa olsun hır gür çıkarmayı kafaya koyuyor zaten. 'AK Parti yüzde 50'nin üzerine çıkarsa diktatörlük olur' diyen zihniyet de 'Yüzde 47'nin altına düşerse erken seçime gitmek gerekir' diyenler de aynı. Demokrasiyi içine sindiremeyenler için sandıktan çıkan sonucun hiçbir önemi yok. Nasıl olsa 'halk cahil, seçmesini bilmez' denebiliyor, nasıl olsa 'çobanla manken eşit olabilir mi ki herkes bir oy verme hakkına sahip olsun' denebiliyor.

Daha açık söyleyeyim: Sonuç ne çıkarsa çıksın ülkenin huzurunu bozmayı âdet haline getirmiş birileri polemik konuları devşirecek; o uyduruk demagoji tutarsa yeni bir rejim krizine yol açmak için elinden geleni ardına koymayacak. Bilmem kaç kuşaktır hayatı bu ülkenin çocuklarına zehir eden zihniyete bu nedenle sonuçlar belli olmadan seslenmek istiyorum. Müsaadenizle.

Seçim zaferleri de gelip geçicidir, sandık hezimetleri de. Vatandaş kimi zaman zirveye taşır bazı partileri kimi zaman da alaşağı eder. Bu iradeye saygı duymayan, demokrasi dışında bir rejim arzuluyor demektir. 'Demokrasilerde sandık her şey değildir' lafı, altında faşizan eğilimler yatan tehlikeli bir söylemdir. Tabii ki sandık her şey değildir; ama ilk şeydir ve olmazsa olmaz olan da odur. 'Kurumlar kuruluşların da önemi vardır' diyenler bir tür imtiyazlı sınıf yönetimini kastetmiyorsa, halkın iradesine karşı çıkar kavgası veriyor demektir. Unutmamak gerekiyor ki halk iradesi bir bakıma 'ortak akıl' hatta çoğu kez 'ortak deha'yı işaretler. 'Halk iradesi de neymiş canım! Bazı faşist yönetimler de halk iradesiyle gelmişti' diyenler çamura yatıyor; zira faşizmin paletler altında ezilip gitmesi sadece askerî bir yenilgi değil, zihni bir bozgundu ve bu saatten sonra hiçbir toplum demokrasiden geriye adım atacak değildir...

Her neyse... 'Kavgadan dönenin kalemi kırılsın' da diyebilirim; laf mı kalmadı lüzumsuz vıdı vıdıları boşluğa itecek! Endişem o değil. İnsanlar yoruldu, ülke gereksiz zaman kayıplarına uğradı. Semboller kavgası insanları canından bezdirdi. Ne var ki bazılarının umurunda değil yaşananlar. Onlar ısrarla hır gür çıkarmak istiyor. Yenilgiye doymuyorlar, anti demokratik gelişmelerden medet umuyorlar.

Maalesef bu ülkenin medyası demokrasiyi içine sindiremeyenlerin en başında yer alıyor. Cuntacılıktan medet uman gazeteciler var hâlâ. Darbecilerle işbirliği yapanlar var hâlâ. Cuntacıların yargılanmasını içine sindiremeyen ve onların yargı karşısında hesap vermesini bulandırmak, sulandırmak için havada elli takla atmayı gazetecilik sananlar var hâlâ... Gece yarısı muhtıra yayınlanır; ona çanak tutulur bu ülkede. 367 diye hukuk ve demokrasi tarihimizin en büyük palavrası uydurulur, buna bile destek verir medya. Akıl almaz iddialarla parti kapatma davaları açılır; 'yargıya güvenin' nutukları atar bizim Bab-ı Ali komitacıları...

Yeter! Lütfen şunu anlayın artık: Seçimleri partiler kazanmaz; ya da partiler kaybetmez. Her seçimin mutlak galibi demokrasidir! O iradeye saygı duyan vezir olur; o iradeyi aşağılamaya devam eden de rezil. Bunu anlamayan, çağ dışı kalmıştır... Söylemeden geçemeyeceğim: Siyasallaşma konusunda hiç de olumlu sinyal veremeyen bazı yargı mensuplarının yeni bir demokrasi ayıbına imza atması hem kendilerine büyük zarar verir; hem ülkeye. Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya'yı kışkırtmak için kaleminden kin damlayanlar gözden kaçmıyor. Aynı tuzağa düşmemek şart. Çünkü ne medya, ne yargı, ne de devletin kurumları halkın iradesini yok sayacak bir anlayışla yeni ufuklara kanatlanamaz...

Ekrem Dumanlı

AK Parti'ye uyarı var, muhalefete ışık yok (Mustafa Ünal)

Yerel seçimler son dönemlerin en heyecanlı yarışına sahne oldu. O kadar ki kimi yerlerde kesin sonuçlar son oy sayılana kadar netleşmeyecek.

AK Parti, İstanbul ve Ankara gibi yerlerde zorlanıyor. Özellikle İstanbul'da CHP'nin oylarında büyük artış var. Anadolu'da AK Parti'nin kaybettiği yerler var. Antalya'yı CHP'ye kaptırması büyük sürpriz. Buna karşılık Trabzon'da CHP'nin önünde. Akdeniz'de kaybederken Karadeniz'de kazandı. İl genel meclisi oy oranı genel değerlendirme açısından en sağlam veridir. AK Parti 22 Temmuz'un gerisinde. Bir önceki yerel seçimin ise biraz altında: Yüzde 40'lar civarında. Bu tabloyu AK Parti hükümetine bir uyarı olarak okumak mümkün. İktidarını tehdit edecek sert bir ikaz değil. MHP'nin oylarında ciddi yükselme var. 2004 yerel seçimleriyle kıyaslandığında artışın hatırı sayılır oranda olduğu açıkça görülür. Ankara ve Adana büyükşehir adayları Mansur Yavaş ve Aytaç Durak, MHP'nin ortalamasını yükseltti. AK Parti'de düşüş söz konusu, ancak buna karşılık CHP ve MHP bir iktidar alternatifi olarak sivrilmedi. Saadet Partisi, Numan Kurtulmuş liderliğinde özellikle doğuda önemli oranda oy aldı. Kimi şehirlerde sonuçları belirledi. AK Parti'nin aday göstermediği Fakıbaba seçime bağımsız girmesine rağmen Saadet'in desteğiyle Şanlıurfa'da kazandı. Bu, Saadet Partisi'nin hanesine yazılan kazanç. Saadet bu oy oranıyla umutları taze tuttu. Kampanya döneminde varlığı pek hissedilmeyen Demokrat Parti ise Süleyman Soylu'nun liderliğinde ölmediğini, hesaba katılması gereken bir parti olduğunu gösterdi. DP'nin oy oranının önceki seçimlerle kıyaslanması doğru değil. Soylu sıfırdan başladı. Buna rağmen aldığı oy oranı önemli. Güneydoğu'da DTP'nin mutlak üstünlüğü var. AK Parti Diyarbakır'da yarışa bile giremedi. Fark çok açık. DTP'ye kaybettiği şehirler var. Seçmen AK Parti'yi uyarırken muhalefet partilerine de iktidar yolunu açmadı. Ne CHP'ye ne de MHP'ye yeşil ışık yakmış değil. Siyasetin 'iktidar yıpratır' kuralı AK Parti'de kendisini gösterdi. Küresel ekonomik krizin etkileri de AK Parti'ye olumsuz olarak yansıdı. Özellikle topraktan geçinen kırsal kesimlerde AK Parti hissedilir şekilde oy yitirdi. Bu sonuçlar genel siyasi tabloda radikal değişikliğe işaret etmiyor. AK Parti'nin açık ara birinciliği sürerken onu CHP ve MHP geriden takip ediyor. Dikkat çekici olan CHP ile MHP arasındaki makasın daralmış olması. MHP'nin nefesi CHP'nin ensesinde... AK Parti ikaz edildi ama CHP de rahat değil.

Mustafa Ünal

28 Mart 2009 Cumartesi

Başkaları ne der korkusuyla... (Haşmet Babaoğlu)

Davranışlarımızı, tutumlarımızı, yaşantımızı bir kurt gibi kemiren, bazılarımıza hayatı zehir eden soru nedir?
Bildiniz!
"Başkaları ne der?" sorusudur.
En özgürlük sarhoşumuzu bile bir köşeye kıstırır ve işini oracıkta bitirir bu soru.
Kulaklarımız bu uyarıyla çınlar durur:
"Aman sakın! Başkaları ne diyecek hiç düşündün mü?"
Ve böyle böyle...
İçten içe solar gideriz.
Basit bir mesele değildir bu.
Başkaları ne der, korkusuyla aşklarını öldürmüş insanlar tanırım.
Bu endişeyi çoluğunun çocuğunun hapishanesi haline getirmiş, kendi üzerine deli gömleği gibi giyinmiş ne çok insan vardır!
Peki bu sorunun bizi bu kadar etkisi altına almasının altında ne yatar?
Bu dünyada tek başımıza değil de bir toplum içinde yaşadığımız gerçeği mi?
Edep, ölçü ve toplumsal ahlaka olan ihtiyacımız mı?
Terbiye deseniz...
Edep deseniz...
Özünde bunlar " sokak çocuğu " değillerdir ki! Asıl güçlerini çok daha derin ve nakışlı içsel kaynaklardan alırlar.
O halde...
Nasıl oluyor da "başkaları ne der?" korkusu bir büyük gözaltı na dönüşüyor?
İşte orada durmak ve " içimize " bakmak gerekiyor.
Kişiliğimiz sürgit ham kalmışsa...
Kimliğimiz kazanılmış değil alınmış kimliklerdense...
Dünyaya ve kendimize ezbere bakıyorsak...
İçsel dayanaklarımızı inşa edememişiz demektir.
O zaman başkalarının değer yargısı tutunacak dal olur bize.
Başkalarının hakkımızda ne düşündüğü önem kazanır, bizim ne düşündüğümüz değerini kaybeder.
Ve gün gelir..
Mercimek kafalı bir komşumuzun veya kıskanç ruhunu mantık şalıyla örten bir çalışma arkadaşımızın hayatımızı zindana çevirdiğini fark ettiğimizde çok geç olur.
Oysa...
Önce bizim kendimize "dediğimiz" bir şeyler olmalı...
Başkalarının ne dediği ondan sonra gelmeli...
Şimdi gelin kadim bir hikâyeyi hatırlayalım.
Tam yeri çünkü...
Pazara gidip ürünlerini satan köylüyle oğlu kazandıklarıyla da bir eşek alıp köye dönüş yoluna düşmüş.
Baba eşeğin üzerindeymiş, oğlu da yularından tutmuş gidiyorlarmış.
Yolda karşılaştıkları kişiler adamı ayıplayıp "Bre tembel adam, küçücük çocuğu bu sıcakta kızgın kumlarda yürütmeye utanmıyor musun" demişler.
Baba hiç düşünmeden hak vermiş adamlara, oğlunu eşeğe bindirmiş.
Ama bu kez de yolda karşılaştıkları yaşlı bir kadın oğlana çok öfkelenmiş:
"Seni velet seni.. Sen binmişsin baban yürüyor, ayıp ayıp" diye azarlamış çocuğu.
Oğul hemen inmiş. İkisi de yürümeye başlamış.
Bu kez de insanlar dalga geçmişler: "Ne aptal adamlarsınız yahu... Eşeğiniz var, siz bu sıcakta, çıplak ayak yürüyorsunuz!"

Haşmet Babaoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu (Balçiçek Pamir)

İLK karşılaşmamız biraz gergin geçmişti. Biraz gençlik, biraz önyargı, yetiştiğim "katı sol görüşlü aile", ne derseniz deyin. Muhsin Yazıcıoğlu ile o ilk yemekte hiç anlaşamamıştık. Gecenin sonuna
doğru kalabalık dağılırken, ilginç ve hoşsohbet bir adam olduğunu kendi kendime bile itiraf etmeye çekinmiştim. "Beni anlamaya çalışmıyorsunuz" demişti ayrılırken, "Ben bir kuşağı temsil ediyorum, bir dönemin mağduru, bir dönemin mazlumuyum."
"Ya susturacağız, ya kan kusturacağız". Bu slogan sizin değil miydi peki?
"Hep aynı tavır" diyerek başını salladı. "Türk aydınları nedense bizim geçmişle hesaplaşmamıza, zamanı gelince bundan pişmanım dememize bile izin vermiyorlar. Ama o gün de gelecek."
11 yıl oldu "Merhaba" deyip elini sıkalı. O gün bugündür sıkça görüştüğüm liderler arasında yer aldı. Kötü gün dostuydu. Babamı kaybettim, yanımdaydı, işten atıldım, karşımda yaşadığı nice traji-komik olayları anlatan bir Yazıcıoğlu vardı. İkizlerim oldu, yine telefonun diğer uçundaydı. "Hanım da yanımda, seni kutluyoruz. Şimdi aile oldunuz. Ne güzel." diyordu, "Bak bir de senin ikizler için şiir yazdım." Şaka gibi geliyor değil mi?
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu telefonda bebeklerim için yazdığı şiiri okuyordu ve ben, lohusa Balçiçek , hattın diğer ucunda, ağlıyordum. O şiiri bir türlü alamadım. "Bir ara yazar veririm" dedi, yine olmadı.
Geçirdiği her kazadan sonra aynı cümleyi sarf ediyordu.
"Alın yazısı bu. Bir yazılırsa, ne olursa olsun, engel olamazsın!"
Kendisi için korkmuyordu ama eşinin geçirdiği kaza moralini bozmuştu. Her ne kadar Gülefer Hanım'ı "Kaza bu canım, herkesin başına gelebilir" diye ikna etmeye çalışsa da, 8 gün sonra bu sefer kendisi başka bir kaza geçirince ailesini inandırmakta bu sefer zorlanmıştı. Birkaç kez, "Bildiğiniz bir şey varsa bu olaylar hakkında, açıklayın, haber yapalım" önerimi geri çevirdi. "Kaza bunlar, başka bir şey değil!"
Dün helikopterinin düştüğünü ve hâlâ haber alınamadığını duyunca olduğum yere çöktüm. Hani bazen kelimeler yetersiz kalır ya... Öyle bir üzüntü kaplar içinizi.
Çok değil 10 gün önce bir kahvaltıda beraberdik. Tansu Çiller'in bir gafını kahkahalarla anlatıyordu. Bir gün Çiller Yazıcıoğ-lu'na gelip demiş ki "Muhsin Bey sen hapis yatmışsın, çok ilginç, kimbilir neler yaşa-mışsındır".
Çok değil, üç gün önce ise telefonun diğer uçundaydı. Yerel seçimleri ne kadar önemsediğini, canla başla çalıştığını, mitingleri anlatıyordu, tabii bir de devletin kendilerine destek olmadığını, her şeyi kendi imkanlarıyla yaptığını.
Aslında biliyorum yaşanan zorlukları. Sadece BBP için değil bütün partiler için seçim döneminin nasıl sancılı geçtiğini, koruma teröründen kaynaklanan otomobil kazalarını, otobüsün üzerinde hayatını kaybeden gazetecileri, kötü hava koşullarına rağmen yapılan anlamsız cengaverlikleri biliyorum, yaşadım. Ama anlayamıyorum. Bir parti liderini taşıyan helikopterin enkazına nasıl ulaşılamaz? "Nasıl, nasıl, nasıl?"
Bu yazıyı yazarken, gözüm ekranda. Habertürk'te "Kazanın üzerinden 23 saat geçti kazazedelerden umut kesiliyor" diye altyazı geçiyor.
Bütün yazıda Muhsin Yazıcıoğlu'nu anlatırken di-li geçmiş kullanmama rağmen, bu yazı umut olsun diyorum. Ona ve bera-berindekilere.
Allah ailelerine sabır versin.
İyi düşünmeye çalışıyorum ama yardım çağrısı yapan meslektaşım, İsmail Güneş'in sözleri kulağımdan gitmiyor.
"Burası çok soğuk."

NE ÖĞRENDİM?

Sözün anlatamadığını yaşam anlatır. Hakikati öğrenmek için söze değil yaşamaya ihtiyaç vardır.

Balçiçek Pamir

Dayanmak zor ama... (Ahmet Taşgetiren)

Dayanmak zor. Biliyorum.
Normal021MicrosoftInternetExplorer4

Kardeşim dağda donarak vefat ettiğinde, bir yıl boyunca, hatırladıkça içimden "Nasıl olur?" duygusu geçti.

Mustafa Kavurmacı Bey, Burç FM'deki, Muhsin Bey ile ilgili dünkü yorumumu dinlemiş, anında arıyor, telefonun öbür ucundaki gözyaşlarını görüyorum, hissediyorum.

BBP'de toplanan can dostlarının yüreğindeki hıçkırıklar çok beklenen şeyler.

Çok sevdiklerini bilmemek mümkün mü?

Onu kurtarabilmek için dağlara ve karlara doğru kösele ayakkabılarla seferber olan, donmayı, karlara gömülmeyi aklına bile getirmeyen Alperenler'in yüreğindeki fırtınayı anlamamak mümkün mü?

Muhsin Bey ile siyaset içinde yolu asla kesişmemiş olanların bile, içinde bir yangın oluştuğunu anlamamak mümkün mü?

Alp Erenlerin ve BBP'lilerin yüreğindeki isyanı da anlamak lazım.

Elden uçup gidiş var, tutamayış var, "Gitti gelmez bahar yeli..." duyguları var...

Saatler geçiyor ve ona (onlara) ulaşamıyorsunuz.

Çağ, mağ diyorsunuz.

Uydu muydu diyorsunuz.

Teknoloji diyorsunuz.

Ama onlar orada, karın altındalar ve helikopterden sağ kurtulup, eksi 15'te donup kalmak var.

O dayanıklıdır.

"Benim yiğidim bunu da aşar!" Anne veya eş, böyle söylemiş.

Ne çileleri aşmıştır o. Ne zulümleri. Ne işkenceleri...

Ama işte, zaman uzuyor. Umut, ah umut!

Ah sis. Ah tipi. Ah fırtına. Ah gece...

Herkes seferber. Kayınbiraderi Nevzat Pakdil orada. Başbakan orada. İçişleri Bakanı orada. Akut orada. Binlerce asker, korucu, köylü orada... Helikopterler orada.

Alıp gelemiyorlar çok sevdikleri dostlarını sislerin, karın, boranın içinden...

Başbakan'ın içi nasıl titrer Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaybı deyince... Tahmin ediyorum. Cumhurbaşkanı'nın içi nasıl titrer... Şu anda, binlerce dernekte, vakıfta, cemaatte, evde, ocakta Muhsin Bey için kalbi yakarışlarda bulunulduğundan eminim.

Siyaset ayrı şey.

Dava ayrı şey.

Aynı çarpar yürekler, bilinmez mi?

Bir dostun yanınızdan kopup gidivermesinin verdiği acı anlatılamaz. Kaç kere yaşadım bu duyguyu. Böyle... Bir mücadelenin akışı içinde yan yana duranlar, gönül gönüle konuşanlar, buluşanlar, sevişenler, bir kopuş noktasına geldiklerinde taa yüreklerinden vurulurlar.

Şimdi sorun yüreklerinize, Muhsin Bey ne idi?

Maalesef, kayıp duygularına sürüklenince anlıyoruz insanları...

Onlara ne kadar yakın olduğumuzu, onların ne kadar bizim yüreğimizin bir parçası olduğunu, onları ne kadar sevdiğimizi, onlarsız olmanın ne kadar zor olduğunu...

Balçiçek Pamir'in Haber türk gazetesindeki yazısını okudum. İkiz çocukları dünyaya gelince, kutlamak için telefon açmış, bir de ikizler için şiir yazmış.

Ne kadar farklı dünyalar, diye düşünebilirsiniz.

Ama işte, yürekten bakınca böyle yakınlaşabiliyorsunuz.

Bence, şu an kimse kimseye kızmamalı.

Kimse kimseden daha çok acı çektiğini, üzüntü yaşadığını söylememeli. Bırakın sevgiler ve hüzünler herkesin yüreğine dağılsın. Sevgiler paylaşıldıkça çoğalacak, hüzünler paylaşıldıkça azalacak.

Muhsin Başkan, Çağlayancerit'teki mitingte, Erdoğan ve Baykal'a seslenmiş ve "Birbirinizin yüzüne bakamayacak şeyler söylemeyin" demiş.

Bir muhabbet adamının, bir kalp adamının, yaşından öte bir sekinet dünyasından süzülmüş sözleri bunlar.

Siyaset boğuşması içinde kolay anlaşılır değil ama, işte, böylesine dramatik bir yolculuğun öncesinde söylenince, herkesin kulağına küpe olacak kadar da, anlamlı...

Muhsin Başkan... Bunca yıldır siyaset yaptı. Oy oranı çok yükseklere çıkmadı. Ama, işte bir seçimin en vurucu etkilerinin yapılacağı günlerde, sandığa iki gün kala... Bütün siyasi partilere siyaseti bıraktıracak kadar derin bir hamleye imza attı. Bu, siyasetteki derin insani birikimin meyvesi oldu. Demek ki, bu topraklara verilen emek boşa gitmemiş. Yaradan bir yerlerde saklamış emeğinizi, ve acıların, hüzünlerin en yoğun olduğu zamanda gün yüzüne çıkarmış onları...

Kim bilir daha geride ne ödüller var.

Ebediyyet planında neler var.

Güzel yaşamak, ebediyyete güzel yol almak... İnanç adamları bunu isterler.

Muhsin bey, bir inanç ve dava adamıdır. İnancı ve davası uğrunda yol alırken karşılaştığı zorluklardan dolayı kederlendiğini düşünmem.

Dağlar yolları keser ama yolculuk bitmez.

Yolculuk hep ebediyyet yolculuğudur.

Ne mutlu o yolculuğu yüz akı ile yapabilene...

Ahmet Taşgetiren

Muhsin Yazıcıoğlu (Ahmet Kekeç)

Yakından tanırım... Görüşmüşlüğümüz, konuşmuşluğumuz, halleşmişliğimiz vardır...

Şahadet ederim: İyi adamdı, temiz adamdı, mert adamdı...

İyi haberlerini bekliyorduk aslında.

Önceki gün, Murat Kelkitlioğlu girdi odama. 'Muhsin Yazıcıoğlu'nu mu yazıyorsun?' diye sordu

Hayretle baktım.

Nesini yazacaktım? Ne olmuştu ki?

Bir gözüm ekrandaydı: Arama-kurtarma çalışmalarından bir sonuç alınamamıştı. Olumsuz hava koşulları, kar yağışı, sis, şu, bu... Çalışmalar sürüyordu ama...

Sonradan düşündüm:

Beni bu 'hayret'e ne icbar etmiş olabilirdi?

Bilinçaltı bir şey belki de... Anlık bir tepki...

İnancım yaşadığını söylüyordu. Çıkacaktı bir yerlerden. Sağ-salim kurtulacaktı. Hem, güçlü adamdı... Ne badireler atlatmış, ne zorlu koşullardan geçmişti. Bu kazadan mı kurtulamayacaktı?

Böyle düşünüyordum.

Kötü haber az önce geldi.

Üzüldüm.

Çok çok üzüldüm.

Sadece Muhsin Yazıcıoğlu isimli bir siyasetçiyi değil, bütün sınavlardan alnının akıyla çıkmış yiğit bir insanı kaybettik.

Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun...

Ahmet Kekeç

Bir garip ölmüş diyeler.. (Abdurrahman Dilipak)

Alperenlerin reisi için artık duadan başka yapacak bir şey yok.. Onunla son görüştüğümüzde, “Bildiklerini rüyamda görsem, dudaklarım uçuklardı herhalde” demiştim.

Sadece gülmüştü. İstanbul'a gelecekti ve görüşmek istiyordu, ama ben İstanbul'da olmayacaktım. Özel kalemine ayrıca bir buluşma düzenlemesini söylemiştim.. Bir de herkes Ergenekon üzerinde konuşurken Muhsin Yazıcıoğlu'nun susmasının doğru olmadığını söylemiştim..
İlk kez helikopter kiralamıştı. O da hayatına maloldu..
İlk haberler çelişkiliydi.. Daha sonra gelen haberler ise felaketti.. Bir partinin genel başkanına saatler sonra bile ulaşılamamıştı.
Tamam hava şartları kötüydü, ama, bu kadar zaman.. Havadan komando birlikleri indirilir, uydudan izleme yapılabilirdi. Ne bileyim ben, araç takip sistemine benzer, hava navigasyonu da olması gerekirdi aslında helikopterde.. Ama yokmuş. Biz bisikletlerin, çocukların bile artık izlenebileceğini söylerken, sana, kocaman bir helikoptere saatlerdir ulaşamıyoruz..
Bu gruptaki helikopterlerle ilgili üretici firma yakın geçmişte bir uyarı yazısı göndermiş müşterilerine. Bu konuda bir ihmal var mıydı, onun da soruşturulması gerek..
Bu olay çok tartışılacak.
O bölgede terör timlerinin olduğu biliniyor.. Aşağıdan ateş açılmış olabileceği gibi, helikopterin içine de patlayıcı yerleştirilmiş olabilir.
NOTAM sebebi ile Türkiye'nin büyük bir bölümünün askeri saha ilan edilerek uçuşa kapatıldığı, onun için sivil havacılık açısından Türkiye'nin dünyanın en kötü ülkelerinden biri olduğu da söyleniyor.. Yıllarca askeri havaalanları sivillere açılmadığı için birçok yere uçamıyorduk..
Hâlâ askeri alanlarda dışarıdan fotoğraf çekmek bile yasak.
Sahiden uydudan göremiyor muyuz o bölgeyi?.. Uzaydaki gözlerimize ne oldu?
Eğer bir arıza varsa, o durumda herhalde merkeze bilgi verilirdi. Aniden bir düşme varsa, hangi yükseklikten düştüler, nereye düştüler, niçin düştüler, daha sonra neler yaşandı?..
Helikopterdeki İHA muhabirinin yaralı olarak kurtulduktan sonraki ilk mesajı neden kesildi, neler söyledi.. Kendisinin ayağının kırıldığını, diğer herkesin öldüğünü söylemişti, ama ardından yaralılara ulaşıldı, hastaneye getiriliyor, ölü yok, yaralı var haberini kim, niçin uydurdu?.. Saatler sonra bile helikopterde kimlerin olduğu net olarak öğrenilemedi..
Muhsin Yazıcıoğlu artık konuşamayacak ama, o her ihtimale karşı bu bilgilerini bazı dostları ile paylaşmış olabilir mi?
Onlar konuşacaklar ya da bu bilgileri, belgeleri kamuoyu ile paylaşacaklar mı, bunu zaman gösterecek..
BBP seçim boyunca medyanın gündemine gelmedi.. Medyanın gündemine gelmesi için helikopterinin düşmesi gerekiyormuş.. BBP'liler, akıllı bir strateji ile, seçimde oy oranlarını yükseltmek için BBP'ye oy vermeyecek olanların il genel meclisinde kendilerine oy vermesini istiyorlardı..
Gördüğüm kadarı ile BBP, SP'ye hep yakın durdu, sıcak baktı, ama bir kucaklaşma olmadı.. Ben seçimlerden sonra Numan Kurtulmuş'un, daha önce partisinin ittifak yaptığı Muhsin Yazıcıoğlu ile bir araya gelip, şimdiden gelecek seçim için kalıcı işbirliği imkanlarını araştıracaklarını düşünüyordum.. Ben Muhsin Yazıcıoğlu'nu, arkasının güçlü olması halinde bildiklerini konuşacak, daha etkili ve farklı politikalar için sorumluluk üslenebilecek bir insan olarak gördüm.. Partisi yeterli temsil kabiliyetine sahip değildi ve parası yoktu!
Engizek platosunda, iki tepe arasında bir vadinin yamacında 6 ceset.. Maraş-Malatya-Adıyaman arasında çok geniş dağlık bir arazide gecenin karanlığında, zor şartlarda sürdürülen operasyon sözkonusu. Soğuk ve kar fırtınası kazanın olduğu yere ulaşılmasını engellerken, enkazı da örtmeye devam ediyor.
Şimdi geriye dönüş olarak gün gün, saat saat, dakika dakika yaşananları gözden geçirmek gerek.. Bu işin içinde bir iş varsa mutlaka ortaya çıkartılmalı..
Seçimlere birkaç gün kala bir partinin liderinin helikopteri düşüyor! Hayatını kaybediyor.. Cesetlere ulaşıldıktan sonra otopsi yapılacaktır herhalde.. Sonra cenazelerin Ankara'ya getirilmesi gerek.. Devlet töreni yapılacaktır.. Bir yandan cenaze ile uğraşılırken partinin toparlanması lazım, seçim çalışmalarının sürdürülmesi gerek. Seçim sonrası için hazırlık yapılması lazım.. Eş zamanlı olarak konuyla ilgili hukuki sürecin sıkı bir şekilde takibi gerekli..
Muhsin Başkan'a Allah'tan (cc) rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.
İnna lillah ve inna ileyhi raciun..
O gerçek ve mutlak iktidar sahibinin yanına gitti.. Dünya sürgünü bitti onun için.. Hepimizin gideceği yere, bizden önce gitti..
“Ben sonsuzluğu düşünüyorum/Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum..” Güle güle git! Biz ahir zaman peygamberinin ümmetiyiz.. Çoğu gitti, azı kaldı.. Selametle.. Selam söyle bizden, bizden önce gidenlere.. Halimizi arz eyle, Resulü Kibriyaya.. Yaşarken söyleyemediklerini ise belki dostların söylerler bir gün bizlere.. Çünkü önümüzü göremiyoruz.. Dünün bilgilerine muhtacız..
Selâm ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak

26 Mart 2009 Perşembe

Kürdistan (Mümtaz'Er Türköne)

Küçük düşünmeye alışık olanların, çevrelerine hep endişe ile bakanların kelimelerden korkmaları normal. İlkel toplumlara has bir korku: Eğer tehlikeli bir varlığın adını ağzınıza alırsanız kendisini de çağırmış olursunuz.

Ne denir? "Ağzından yel alsın." "Kürdistan" adını ağzınıza alırsanız Kürdistan devleti kurulur. Paranoyaların yönettiği bu akıldışı dünyadan çıkmadıkça dev gibi sorunlarla baş edebilmemiz zor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dikkatli. Hem bu korkularla yaşayanları ürkütmemek için korkulan kelimeyi ağzına almıyor hem de gerçeklerin dünyasına bir kapı aralamaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler'de bizim de kefil olduğumuz Irak Anayasası'na göre, Kuzey Irak'ta hüküm süren yönetimin adı "Kürdistan Bölgesel Yönetimi" (Kurdistan Regional Government). "Kürdistan", bir coğrafî bölgenin adı. İran'da Goranî Kürtlerinin yoğun olarak yaşadığı bölgenin adı "Kürdistan" vilâyeti. Osmanlı devleti yüzyıllar boyu bu coğrafî bölgeyi "Kürdistan", bu bölgedeki şehirleri de "Bilad-ı Ekrad" (Kürtlerin beldeleri) olarak isimlendirdi. "Kürdistan" kelimesi "Kürtlerin yaşadığı bölge" anlamına geliyor. Van Gölü'nün aşağısından güneye doğru uzanan ve aradaki vadileri ve platoları ile tek parça görünen dağlık bir bölge, bu coğrafya. Cumhuriyet döneminde yer isimleri ulusun bir parçası haline getirilince "Kürdistan" da resmî olarak tedavülden kalktı.

Sonuç ne oldu? Bugün sorun bu isim değil, bu ismin tartışılıyor olması. Erbil'de, Osmanlı'dan kalma bir Kürdistan haritasının tıpkıbasımı, birçok yerde duvarları süslüyor. Kürt ulusalcılarının "Büyük Kürdistan" hayali ve Pan-Kürdizm akımı önemli bir siyasî damar. Ama gerçek dışı. Mesele Kürdistan ile Kürtlerin bir türlü örtüşememesi. Dünyanın en büyük Kürt şehrinin İstanbul olduğunu hatırlatmak, bu Pan-Kürdist balonu patlatmak için yeterli. "Büyük Kürdistan"ın önündeki engel bizim "Kürdistan" kelimesini yasaklamamız değil; yalın ve somut gerçekler. Kürdistan kelimesinden korkanlar ile Kürdistan hayalleri kuranlar aynı şizofrenik dünyanın içinde birbirlerini besleyip duruyorlar.

Türkiye'nin kendi Kürtleri ile barışması, birlikte güvenli bir gelecek inşa etmesi gerekiyor. Barışın tesisi, Cumhuriyet'in "Vatandaş Türkçe konuş" zulmünden uzaklaşmak ve Kürtlerin başta dil olmak üzere sahip oldukları kültürel değerlere saygı duymakla mümkün. Şunu hep birlikte itiraf etmeliyiz: Kürt sorununu Kürtler değil, devlet yarattı. Uzun bir tarihin arasına bir bıçak gibi giren bu dönemi artık kapatmalı, daha gerilere dayanarak yeni bir geleceğe doğru yol almalıyız.

Etnik kökene dayalı ayırımı önemseyenler için hatırlatalım: Bu topraklarda Türklerin ve Kürtlerin saadeti, tarih boyunca aralarındaki uyuma bağlı kalmıştır. Bitlis News'te Yaşar Abdulselamoğlu'nun hatırlattığı gibi, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'dan Ortadoğu'ya inmesi Kürtlerle ittifakından sonradır. Çaldıran Savaşı'nda Osmanlı zaferini getiren bu ittifak, Yavuz Selim'in nezdinde o kadar değer bulmuştur ki, sonucu sınırsız bir güven olmuştur. Bu güvenin sembolü, Yavuz Sultan Selim'in Kürtlerin temsilcisi olan İdris-i Bitlisî'ye, altında kendi mührü bulunan boş kâğıtlar göndermesidir. Kürtlere güvenmemiz lâzım. Daha ötesi Kürtlere güveni, kendi özgüvenimizin bir parçası olarak idrak etmemiz lâzım. Evet, Kürdistan adında bir coğrafî bölge var. Bu bölge benim vatanım. Tıpkı İstanbul'un, İzmir'in, Ankara'nın da oradaki Kürtlerin vatanı olması gibi. Bu söylediklerim Erbil ve Süleymaniye için de geçerli. Beşerî coğrafyaya sınır koymak zor.

"Kürdistan" lafından ürkenlere, korkuyla sımsıkı kapattıkları gözlerini açarak önce yakın çevrelerine, daha sonra da içinde yer aldığımız bölgeye dikkatle bakmalarını samimiyetle önermekten başka çare yok.

Mümtaz'Er Türköne

Solculuk, devrimcilik, liberallik(Oral Çalışlar)

Kendilerini, 'sosyalist', 'komünist', 'devrimci', 'ilerici' diye birtakım sıfatlarla tanımlayanların bir kesimi, ülkede demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri savunanları kendilerince karalamak amacıyla 'liberaller' diye adlandırıyorlar. Memlekette onlara göre bir hakiki sosyalistler, devrimciler var, bir de burjuvazinin adamı olmuş demokrasi peşinde koşan 'liberaller.'
'Liberaller' tanımından pek hoşlanan solcularımızın büyük kısmı, milliyetçilikle militarizm arasında gidip gelenlerden oluşuyor. Bu kesimlere göre Ergenekon soruşturması 'ABD'nin oyunu'. Daha insaflı olanlarını ele aldığımızda da, 'Bu, AKP'nin oyunudur. AKP'nin derin devletini kurma girişimidir' gibi bir dil kullandıklarını görebiliyoruz.
Bu ülkede son 50 yılda 3.5 askeri darbe olmadı mı? Bu darbeler seçimle gelenleri, Meclisi ortadan kaldırıp, genellikle solcuları, muhalifleri ezmedi mi? Darbecilerle kendilerini akraba zannetmenin neresi solculuk, devrimcilik, sosyalistlik?
***
Ben kendimi 45 yıldır sosyalist olarak tanımlıyorum. Neden sosyalist olmuştum? Dünyada ve Türkiye'de hakkı yenenin, ezilenin, hakkını arayamayanın yanında olmak için. Bu nedenle ben kendimi Kürtlere hep yakın hissettim. Onların taleplerine kulağım açık oldu. Onların haklarını en kötü baskı koşullarında bile savunmaktan vazgeçmedim.
Alevilerin, kimlik talepleri, Sünni kesimlerden gelen dışlayıcı baskılar karşısında kendimi Alevilerle birlikte tanımladım. Kendimi Alevi gibi hissettim. Bu nedenle beni birçok yerde Alevi sanırlar.
Üniversite kapısından çevrilen başörtülü kızların derdini, çaresizliğini dert edindim.
Ermenilerin acılarını kendi acım sayarım. 1915'in ne büyük bir acı olduğunu anlamayı devrimciliğimin bir parçası olarak görürüm. Yahudi düşmanlığına da hep karşı koydum, bundan böyle de karşı koyarım.
Eşcinsellere yönelik baskılara karşı koymanın en çok solcuların görevi olduğuna inanırım. Kadınların ikinci sınıf yurttaş olarak algılanmasının, siyaset alanının dışına itilmesinin bir toplumun demokratik ve özgür bir toplum olmasını imkânsızlaştırdığını düşünürüm ve savunurum.
Solculuğun temel ölçülerinden birisinin halka güvenmek olduğu gerçeğinin bilincindeyim. Darbelerden medet umanların, darbeseverlerin halkın en uzağında duran bir anlayışın temsilcileri olduklarının bilincindeyim.
Milliyetçilikle solculuk arasında bir akrabalık, bir yakınlık olmadığının farkına varmak için kapsamlı bir siyaset teorisi bilgisine ya da siyasi mücadele deneyimine gerek yoktur. Milliyetçi solculuğun Nazizm, yani Nasyonal Sosyalizm olduğunu ortalama bir genel kültürü olan ve siyasetle pek ilgilenmeyen bir insan bile bilmek durumundadır.
Yukarıda saymış bulunduğum 'iki kere iki eşittir dört' basitliğindeki, neredeyse ilköğretim düzeyindeki doğrular, ülkemizdeki kendini bilgili ve kültürlü olarak algılayan bazı kesimler tarafından bir türlü kavranamıyor. 'Demokrasi dersi'nin yani bir diğer ifadeyle demokrasi konseptinin ilkokul ve ortaokul müfredatlarında olmayışı eğitimi eksik kılıyor. Bu nedenle belli temel evrensel bilgilerin ve ilkelerin sürekli tekrarlanması gerekiyor.
***
Çoğunun nerede durduğu belli olmayan bazı kesimler, demokrasiyi, özgürlükleri savunanları, her noktada 'ama' demeden militarizme, ırkçılığa karşı duranları, 'liberal' olarak tanımlıyorlar ve onları damgaladıklarını düşünüyorlar. Onlardan daha yukarıda bir yerde durduklarını sanıyorlar. Bu kesimler kendi içinde homojen de değiller. Eski tüfek komünistlerden de, İstanbul burjuvazisinin temsilcileri içinden de, yeni yetme solculardan da, farklı meslek gruplarından Kemalistlerden de, ülkücü milliyetçiler içinden de, kendi kafasında yarattığı bir liberal şablonuna göre birtakım insanlara düşmanlık yapanlar var. Aralarında dolaylı, ya da dolaysız bir ittifak oluşmuş durumda.
Kayıtsız şartsız demokrasiyi savunan 'liberal' de; sen nesin be kardeşim? Solcu musun? Devrimci misin? Sosyalist misin? Ne alakası var? Ergenekon davasından ve darbeci paşaların başına gelenlerden ötürü neredeyse üzüntüden karalar bağlamış durumdasın.
Milliyetçi saldırganlığa karşı durmadan,
Hrant Dink için gözyaşı dökmeden, Ahmet Kaya'ya yapılanlardan utanç duymadan, her koşul altında ezilenin, sömürülenin yanında olmadan solcu olunamayacağını bilmiyor musun?
Demokrasinin en çok emekçilere gerekli olduğunu, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün en çok toplumun muhalif kesimlerinin talebi olması gerektiğini bilmez misin? Bilirsin de neden demokrasiyi ancak 'liberaller'in savunacağını düşünürsün?
Aslında, devrimcilik, ilericilik, solculuk, sosyalistlik ilk kez gerçek bir hesaplaşma yaşıyor. Şimdiye kadar 'emekçiler' deyince iki ABD aleyhtarı slogan atıp gösteri yapınca solcu olunduğu sanılıyordu.
Solculuk şimdi bu ülkenin değişmesi, darbelerden kurtulup, demokratik bir ülke haline dönüşebilmesi, Kürt'ün, Alevi'nin, emekçinin ezilenin hakkının hukukunun savunulması olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor.
Halkına güvenip güvenmediği noktasında bir testten geçiyor.
Özgürlük ve demokrasi sınavından geçiyor...

Oral Çalışlar

Ergenekon’u okurken...(İsmet Berkan)

Baştan itiraf edeyim: İddianameyi okumayı henüz bitirmedim, hatta daha iyice başlardayım.
O yüzden, bütün içerik hakkında iddialı konuşmalar yapacak durumda değilim. Ancak okuduğum kadarı bile kanımı dondurmaya yetti. Eğer iddianamede yazılı olanlar mahkemde kanıtlanacak olursa, sanıyorum düne kadar Ergenekon'u küçümseyenler de bu yaptıklarından ötürü utanacaklardır.
Şimdiden kendimizi mahkemenin yerine koymayalım, savcının iddialarının adı üzerinde iddia olduğunu, bunların mahkemede kanıtlanması gerektiğini tekrar tekrar hatırlatalım.
***
Türkiye'nin 2002 Kasım seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin tek başına iktidar olmasıyla birlikte nasıl bir tehlikeli ortama sokulmak istendiği, seçim sonuçlarını kabul etmeyen, halkı halka rağmen 'kurtarmak' isteyen birilerinin nasıl sonu kanlı olaylara, en ucuzundan manipülasyon kampanyalarına, devlet parasıyla hükümet aleyhtarı afiş hazırlatıp sonra futbol maçında bunu açmayı bile başaramayan bir organizasyon harikalarına, orduyu kendi komutanına karşı isyana teşvik etme hazırlıklarına vs. vardığını merak edenler iddianameyi okumalılar.
***
Sorun şu:
Birtakım eski komutanların darbeye teşebbüs ettikleri, orduyu kendi komutanına karşı isyana teşvik etmeyi tasarladıkları vs. ciddi bulgularla bu iddianamede iddia ediliyor.
Sözü edilen suçların büyük bir bölümü, bu kişilerin hâlâ üniforma taşıdıkları dönemlerde işlenmiş iddiaya göre.
Bu da, yargılamayı kimin yapacağı tartışmasını beraberinde getiriyor; çünkü, bizim Askeri Ceza Kanunumuzun suç saydığı fiiller bunlar. O yüzden askeri yargı bu davayı kendisi görmek, kovuşturmayı kendisi yapmak isteyebilir. Hatta bazı şüpheli avukatlarının bu talebi gün geçmeden ortaya koyacaklarından kuşkunuz olmasın.
Gerçekten de, Türkiye'deki askeri yargı-sivil yargı ikiliği, iddia edilen çok ciddi suçların kovuşturulmasını ciddi bir sürüncemeye sokabilir.
Bu aşamada, Cumhuriyet Halk Partisi'ne ve onun Genel Başkanı Deniz Baykal'a, daha önce Ergenekon'la ilgili açıkladığı görüşlerini yeniden gözden geçirmesini, iddianameyi sakin kafayla okumasını ve iddia edilen suçların tamamı için şüphelilerin sivil mahkemelerde yargılanması için gereken yasa değişikliklerinin yapılmasına önayak olmasını önermek istiyorum.
Bu öneri, bence hükümetten önce ana muhalefetten gelmelidir. Burada söz konusu olan bir siyasi fayda değil, hepimizin içinde nefes aldığımız demokratik rejimin bekası.
İşte o yüzden, demokrasiyi savunmak için, darbe teşebbüsü yargılamalarının çeşitli teknik şeylerin esiri olmaktan kurtulup bir an önce sivil mahkemede yapılabilmesi için, bence öncülüğü muhalefet yapmalıdır.
Meclis, 'Yargılamayı askeri yargı mı yapar, sivil yargı mı?' tartışmasının başlamasına bile fırsat vermeden, yargılamanın sivil mahkemede yapılmasının önünü açacak gerekli düzenlemeyi hemen yapmalıdır.

İsmet Berkan

Hayatında kaç padişah tanıdın? (Ahmet Kekeç)

Ergenekon davasıyla ilgilenmiyorsun... Eruygur ve Tolon paşalarla ilgili iddialar uykularını kaçırmıyor. Balbay'ın ruznamesini meraka değer bulmuyorsun.

Hadi bir 'Padişah' yazısı attırıver... 'Erdoğan padişahlığa özeniyor' filan de... Sultan Abdülhamid'e vur...

Patronunun gözüne girersin.

Balbay'ın perde arkası patronları da hoşlanır bundan.

İlhan abi'ni de mutlu etmiş olursun.

Fakat, 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya' heveslenme.

Rezil olursun.

İlle de vurmak istiyorsan, muarızını Sultan Adülhamid'e değil, başka birilerine benzet. O 'başka birileri'nin yaptıklarına ilişkin bir de 'yekûn' sun ki, inandırıcı olabilesin.

Diyor ki muhterem, 'Erdoğan, sansür ve baskıda Sultan Abdülhamid'i geçti...' Sonra da, örtük cümlelerle, bir 'Hareket Ordusu zarureti'nden sözediyor.

Ne söylenebilir ki bu eksik dimağa?

Birincisi, Hareket Ordusu'nun yaptığı ilk iş, sansürü kaldırmak değil, Meclis'i kapatmak olmuştur.

İkincisi, senin beklediğin Hareket Ordusu şu an Silivri Cezaevi'nde...

Bu arkadaşımızın da dahil olduğu 'basın konsorsiyumu', her yıl, abartılı törenlerle 'sansürün kaldırılışının bilmem kaçıncı yıldönümü'nü kutlar, ama sansürün nasıl, ne zaman, hangi şeraitte kaldırıldığını, daha doğrusu kaldırılıp kaldırılmadığını sormaz.

Neyse ki, tarih unutmuyor.

Son yüzyılın en büyük sansür girişimi olan 'Takrir-i Sükûn'la birlikte, aralarında Tanin ve Tasvir-i Efkar'ın da bulunduğu on civarında gazete kapatıldı.

Bu gazetelerin sahip ve başyazarları Şark İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı.

Sonra da özür dilemeleri istendi.

Özür dilediler ve asılmaktan kurtuldular.

Kuru bir 'özür' hukuk doğrularının önüne geçebiliyordu.

Hadi eskileri geçtik... Mahut konsorsiyum, bir 'sansür ve denetim mekanizması' olarak devreye sokulan 28 Şubat uygulamalarını da pek hatırlamak istemez.

Mehmet Barlas, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Koray Düzgören, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Tezcan...

Bunları hangi Padişah susturdu?

Mahut konsorsiyum, otuz üç yıllık Sultan Abdülhamid dönemini, basın özgürlüğü açısından 'en karanlık dönem' sayıyor, ama laik demokratik hukuk devletimizin nev-i şahsına münhasır uygulamalarını görmüyor...

Sultan Abdülhamid kaç gazeteci astırmış?

Bırakın gazeteciyi, kaç sade vatandaşı darağacına yollamış?

Bunu da, 'sansür' ve 'sürgün'ün tillahına tanık olmuş Refik Halid Karay'dan okuyalım isterseniz: 'Otuz üç yıl süren saltanatında Sultan Abdülhamid sadece, o da saltanatının başlangıcında, adi katil suçundan biri kadın, öbürü zenci iki kişiyi astırmıştır, normal mahkemenin verdiği hükümle... Arkasından idam kararlarını müebbede çevirmiştir. Kendisine bombalı suikast düzenleyen Ermeni komitacıların idam cezalarını bile affetmiş, müebbede çevirmiştir.'

Düşünebiliyor musunuz? Otuz üç yıllık koskoca 'istibdat dönemi'nde topu topu iki kişi idam edilmiş...

Oysa, 'huzur ve güven ortamının' tesis edildiği (Ertuğrul Özkök arkadaşımızın da 'iyi ki oldu' dediği) 12 Eylül döneminde asılan adam sayısı 49... Yazıyla, kırk dokuz...

Erdoğan'ı Sultan Abdülhamid'e benzeten arkadaştan otuzüç yıllık istibdat dönemini mazur karşılamasını beklemiyoruz...

Hiç değilse, bilmediği konularda ahkam kesmese...

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya yeltenmese...

Rezil oluyor, tamam da...

Biraz da ayıp oluyor...

Ahmet Kekeç

İnsanı kurtarmadan çevreyi kurtaramayız!(Haşmet Babaoğlu)

Çevreci olursak çevre sorunlarına çare bulur muyuz?
Eğer hepimiz dünyaya çevreci gözlerle bakar ve çalışırsak...
Su sorununda..
Kıtlık ve kuraklık sorununda..
Kimyasal, nükleer atık sorununda...
Küresel ısınma konusunda...
Bir çözüm üretir miyiz?
Hani Cumhurbaşkanı Gül de geçen hafta İstanbul'da 5. Dünya Su Forumu'nun açılışında şöyle dedi ya: "Geçmişte çevrecilik bir siyasi tercihti. Bugün hepimiz çevreci olmak zorundayız. Böyle görmezsek büyük felaketler kaçınılmazdır."
Öyle mi gerçekten?
Hayır!
Gerçek şu ki...
Bu yaklaşım anlamlı fakat "öz" ünde yanlış!
Bilmeliyiz ki...
Kitlelere pompalanan anlamıyla " çevreci " olmak çözüme bir katkı sağlayamaz.
Hatta bu yolla, bırakın çözmeyi, sorunu kavramamız bile imkânsız.
Bunu anlamak için şu basit sorulara dürüstçe cevaplar vermek yeter...
Çevreyi kim, ne, nasıl bozuyor?
"Birtakım kendini bilmez" pis, aç gözlü ve "benden sonra tufan" diyecek kadar pişkin insanlar mı?
Çevre düşmanı örgütler mi?
Kâr manyağı şirketler ve bencil hükümetler mi?
Bu sorulara "evet, onlar" cevabı veriyorsanız ya çok safsınız ya da bile bile sorunu görmekten kaçınıyorsunuz.
Madem son haftalarda sudan çok konuştuk...
Demek istediğimi su sorunu üzerinden anlatayım.
Dünya üzerinde 1 milyardan fazla insan temiz suya ulaşamıyor.
Uzmanlara göre bu sayı hızla artacak.
Peki, kim bu susuzlar? Özel bir çevre felaketinin kurbanları mı, yoksa yoksul halklar mı?
Doğru şık ikincisiyse eğer, ki öyle...
Sorunun özünü çevre sorunu olarak görmek doğru mu?
Hani su insan hakkıydı?
Nasıl oldu da "temiz su" hak olmaktan çıktı özelleştirilen ve paketlenip satılan bir ürün oldu?
Söyleyin, bütün bunlara sadece çevreci gözlerle bakmak neyi değiştirir?
Çevreye hepimiz sahip çıkalım...
Tamam. Doğru.
Ama neden çevrecilik denilen şey eninde sonunda çocukça tasarruf modelleri, kirliliğe karşı umutsuz protesto eylemleri ve keşişçe bir içe kapanmayla sonuçlanıyor?
Bütün bunlarda sorgulanması gereken bir gariplik yok mu?
Daha fazla uzatmadan söyleyeyim...
Çevre sorunu ne çevre kirliliği ne gelip geçici bir doğal kaynak kıtlığı ne de küresel ısınmadan ibaret bir felakettir.
Artık şunu anlamalıyız.
Çevreyi kurtarmanın tek bir yolu var.
İnsanı kurtarmak!..
İnsanı global kapitalizmin görünürde şık ve güzel fakat derininde çirkin çarkları arasından çekip çıkartmak!..
Yol bu!
Bu imkânsız mı, dediniz?
O zaman...
Eyvah!

Haşmet Babaoğlu

24 Mart 2009 Salı

"Cahil halkın generalleri" (Mümtaz'Er Türköne)

Artık gündemden hiç düşmeyen ses kayıtları, cihet-i askerîyeye bir tür şeffaflık getirdi.

"Askerler nasıl yaşıyor, ne yiyip ne içiyor ve neler düşünüyor?" sorusuna bu ses kayıtları ile samimî cevaplar geliyor. Nizamiyelerden karargâhlara girmek imkânsız. Komutanlardan siyasî ahvale dair beyanat almak da öyle. Ama söz konusu ses kayıtları olunca, çok mahrem muhabbetlere üçüncü bir kişi gibi kulak misafiri oluyorsunuz. Geride gizli-saklı pek bir şey kalmıyor. Eski genelkurmay başkanlarından İsmail Hakkı Karadayı'nın, dün internet portallarına düşen ses kaydının generallerin zihin dünyasına kuvvetli bir ışık tutması gibi.

"Halk cahil" diyor Karadayı. "Cumhurbaşkanını halkın seçmesi kadar tehlikeli bir şey yok" diye kestirip atıyor. Gerekçe olarak da şu hükmü veriyor: "Çünkü Türkiye Fransa, İsviçre değil, halk cahil".

Peş peşe gelen ve aynı minval üzere uzayan bu cümleleri, generallerdeki demokratik bilinç eksikliği olarak nitelemek yanlış. Bu düpedüz bir cehalet. Siyasete, siyasal sistemlere ve en önemlisi de demokrasiye dair koyu bir cehalet var bu cümlelerin arkasında. Niyet sorgulaması yapamayacağımız için "kötü niyet" kısmını atlıyorum.

Parlamento'yu halk belirliyorsa Parlamento çoğunluğu tarafından belirlenen cumhurbaşkanını doğrudan halk belirlemeye kalktığı zaman değişen ne oluyor? Halkın seçtiği parlamenterler cumhurbaşkanını seçerse sorun yok. Doğrudan kendisi seçerse o zaman ehliyet sorunu ortaya çıkıyor. Bu nasıl mantık?

Buraya kadarı sadece mantık hatası. Cehalet asıl demokratik siyasal sistem hakkında.

Halkı cehaletten kurtaran tek yönetim biçimi demokrasidir. Çünkü demokrasi yönetme yetkisini halka verir. Böylece halkı sorumlu kılar. Sorumluluk bilgiyi ve bilinci getirir. Bir siyasal sistemde önemli olan, hiç hata yapmamak değildir. Önemli olan yapılan hataların düzeltilmesine fırsat verilmesidir. Demokrasi, yapılan hataların düzeltilebildiği yegane rejimdir. Cahil generallerin hatalarını düzeltecek formülü, bugüne kadar hiçbir siyasal sistem icat edememiştir.

Türkiye'nin 25 yılını alıp götüren "Kürt sorunu"na bakalım. 1983 yılında generallerin giderayak getirdikleri Kürtçe yasağı olmasaydı, bu soruna bu kadar ağır bedeller öder miydik? 25 yılda dökülen onca kana, generallerin bugün kendilerinin bile itiraf ettiği yanlış kararlara rağmen Türkiye'nin tek parça halinde kalabilmesi ve hâlâ çözüme yakın durması bu "cahil halk" sayesinde değil mi?

Bir siyasal sistemin gücü ve etkinliği meşruiyetinden gelir. Meşruiyet, halkın rızasına dayanmaktır. Yönetilenlerin, yönetenleri kendi rızaları ile iş başına getirmelerinden daha etkili bir yönetim olabilir mi? Yönetenleri halk seçerse �buna cumhurbaşkanı da dahil- yönetimin sorun çözme yeteneği artar. Generaller seçerse sorun yaratma yeteneği artacaktır.

Tarihimiz halkın, geçtiği her sınavdan yüzünün akıyla çıktığını gösteriyor. Aynı sonuç generaller için geçerli mi? Generallerin ehliyeti ve liyakati konusunda giderek büyüyen bir endişe yok mu? 21. yüzyıl dünyasında darbe planları yapan bir general cehaletin hangi mertebesindedir? İki şeyi birbirinden ayıralım. Ordunun prestiji ve güvenilirliği devam ediyor; peki generallere güven ne durumda?

Ben Türk halkının, en az Fransızlar ve İsviçreliler kadar kendini yönetme ve doğru kararlar verme becerisine sahip olduğuna inanıyorum. Hatta haslet dendiğinde daha fedakâr ve sağduyulu olduğunu teslim etmek gerekir. Peki generaller? Fransa'daki veya İsviçre'deki generallerle karşılaştırıldığı zaman hangisinin entelektüel yetenekleri daha yüksektir? Meselâ Fransa'da darbe planlayacak kadar cahil bir general bulmak mümkün müdür?

Savaş tarihinin koyduğu ölçüyü hatırlayalım: "Kötü asker yoktur; kötü komutan vardır."

Mümtaz'Er Türköne

TÜSİAD'a ihtiyacımız yok(Süleyman Yaşar)

Dünya ekonomik krizinin Türkiye'de yarattığı dış şoklara rağmen Anadolu'daki işadamları rekabet ortamında çalışmaya devam ediyorlar. İstanbul'daki işadamları gibi devletten yardım da istemiyorlar. Hükümetten, 'IMF ile anlaşın, ondan 30 milyar dolar alın ve bize verin' gibi bir talepleri de yok.

Anadolu'daki işadamları yerli, yabancı bankalardan almış oldukları kredileri kendileri ödüyorlar. Ankara'da siyasi kararlar çıkartıp kazanç sağlamaya dayalı rant kollama alışkanlıkları yok. Bürokrasiye kendi adamlarını yerleştirme gibi isteklerde de bulunmuyorlar. Onlar, Ankara'ya değil, dünyaya gözlerini dikip rekabet içinde çalışıyorlar. Zaten bunun sonuçları da ortada.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bu yılın ilk iki ayında ihracat, 2008'in aynı dönemine göre yüzde altı oranında arttı. Hatta bu yılın ilk iki ayında Gaziantep Serbest Bölgesi'ne yeni yatırım için gelen yabancı sermaye bile var. Irak menşeli Nice International Şirketi Gaziantep Serbest Bölgesi'nde 20 milyon dolarlık bir yatırım yaparak beyaz eşya üretecek ve 200 kişiye istihdam sağlayacak. Üretiminin tamamını da Irak'a ihraç edecek.

Güneydoğu'nun sanayi merkezi Gaziantep'ten geçen yıl dünyanın her yerine toplam 4,6 milyar dolar tutarında ihracat yapıldı. Irak, Suriye, Türkî Cumhuriyetler, Suudi Arabistan, İtalya ve ABD ise başlıca ihracat pazarları oldu.

Gaziantepli işadamları bu yatırımları, üretimleri, ihracatları yaparken baskı grubu oluşturmak için özel bir dernek kurmamışlar. Sadece yaklaşık 10 yıl önce TÜSİAD'a üye olmak için başvurmuşlar ama TÜSİAD onları kabul etmemiş.

Gaziantep'in ünlü sanayicisi Abdülkadir Konukoğlu, "On yıl önce TÜSİAD'a üye olmak için müracaat ettik, bizi almadılar. Anadolu'dan hiçbir iş adamını TÜSİAD'a kabul etmediler. Şimdi TÜSİAD bize ısrarla 'gelin üye olun' diyor. Biz gitmiyoruz. Bizim TÜSİAD'a ihtiyacımız yok" diyor.

TÜSİAD Genel Sekreteri Zafer A. Yavan, geçtiğimiz günlerde gene bu köşede, Anadolulu işadamlarının TÜSİAD'a alınmadığına ilişkin yaptığım bir eleştiriye açıklama göndermiş.

Yavan, açıklamasında, "TÜSİAD, tüzüğü ve tüzük ekinde bulunan "İş Etiği" ilkeleri bağlamında ve cari Dernekler Kanunu çerçevesinde, tüm girişimcilere açık bir örgüttür. Hiç şüphesiz, ilgili tüzük bağlamında, her başvuru titizlikle incelenerek, Yönetim Kurulu kararı kapasitesinde karara bağlanmaktadır" diyor.

Peki, on yıl önce Anadolu'dan TÜSİAD'a üye olmak için müracaat eden işadamlarının "iş etikleri" mi yoktu da, onların başvuruları kabul edilmedi? Şimdi herhalde iş etiğini öğrendikleri için onları üyeliğe davet ediyorsunuz. Onlar da herhalde şimdi sizin iş etiğinizi beğenmedikleri için gelip size üye olmuyorlar.

TÜSİAD'ın iş etiğine gelince... Türkiye'de içi boşaltılan bankaların sahipleri ve sorumluları arasında, basında çıkan haberlere göre TÜSİAD üyeleri de vardı. İş etiğini ilk sıraya alan TÜSİAD, umarız bankalarının içini boşaltıp borçlarını vatandaşın sırtına yükleyen sorumluların TÜSİAD üyeliklerine son vermiştir.

Gelelim Anadolu sermayesi ile İstanbul sermayesinin çatışmasına...

Artık İstanbul sermayesi tek başına Türkiye'yi temsil edemiyor. Türkiye'nin dünyadaki yeni temsilcileri, Anadolu'nun küresel piyasalarda rekabet edebilen işadamları bundan böyle.

İstanbul sermayesi bu değişimi kabul edip kendisine çeki düzen vermezse, bir zamanlar Bülent Ecevit'ten ve Turgut Özal'dan özür dilediği gibi yine özür dilemek zorunda kalabilir.

1970'li yılların sonunda TÜSİAD, gazetelere tam sayfa ilanlar verip dönemin başbakanı Bülent Ecevit'e karşı savaş açarak onu iktidardan niye indirmişti? Hatırlatalım. Bülent Ecevit, onlara "defter tutun stok bildirimi yapın" dediği için!..

Süleyman Yaşar

22 Mart 2009 Pazar

Utanca davet (Ethen Mahçupyan)

Bugünlerde Azerbaycan ve Türkiye'de bazı gruplar 1992 yılında yaşanan Hocalı katliamını hatırlamak üzere etkinlikler yapıyorlar.

O yılın mart ayında Ermeni çetelerin Azerilere toplu halde saldırılar tertiplediklerini ve binlerce insanın bu olaylar sonucunda öldüğünü biliyoruz... Milliyetçi karşıtlıkların nelere kadir olduğunu, insan denen mahluku ne hale getirdiğini bilenler için pek de şaşırtıcı değil. Tarih birçok coğrafyada buna benzer nice olayın yaşandığını bizlere utançla hatırlatıyor.

Hocalı'da maruz kalınan gaddarlığa verilen örnekler de internet sitelerinden eksik olmuyor. Bunlardan biri hamile bir Azeri kadının karnındaki çocuğun kız mı erkek mi olduğuna bahse giren ve sonra da bunu kadıncağızın karnını deşerek sınayan iki Ermeni çeteciyle ilgili. Böyle bir olayı okuduğunuzda irkiliyor, hayal edilmesi bile güç, gayri insani bir vahşetle ilişkilenmemek için kendinizi olaydan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Benzeri hikâyelerle dolan Azeri zihinlerin ise nasıl bir intikam ateşiyle yanacaklarını tahmin ediyor, bu coğrafyanın insanlarını nasıl bir geleceğin beklediği konusunda kaygılanıyorsunuz.

Bu kaygınız size bugün sunulan tablonun ima ettiğinden daha derin... Çünkü eğer biraz tarihle ilgili iseniz ve gerçeği anlamanın bir miktar nesnellik gerektirdiğini idrak etmişseniz, Hocalı ile ilişkili olarak anlatılan hamile kadın hikâyesini birçok kez duymuş olmalısınız. Bu hikâye Hocalı'nın gerçekleştiği 1992 yılından bir süre önce, 1988 yılından itibaren de revaçtaydı. Ama ufak bir farklılıkla... Bu sefer hamile kadın Ermeni, bahse giren askerler ise Azeri'ydi... Aynı hikâyenin her iki tarafın da milliyetçi belleğini nasıl beslediğine ilişkin bu örneğin muhakkak ki birçok benzerleri var.

Bugün Karabağ Ermenileri 1988 yılının Şubat ayındaki Sumgait ve Kasım'ındaki Kirovabad katliamlarını ve ardından 1990'da Bakü'de yaşanan kıyımı hafızalarda canlı tutmaya çalışıyor. Azeriler ise Hocalı'yı... Her iki taraf da karşılarındaki 'düşmanı' olabildiğince vahşi, insanlık dışı göstermeyi hedefleyen hikâyeler uyduruyor. Bunlar ne denli gaddarca olursa o kadar makbul sayılıyor. Derken birileri gerçekten hayal gücünü zorlayan bir öykü uydurduğunda da, bütün taraflar 'sahiplenip' kendi versiyonlarını üretiyorlar. Aynen bazı şarkıların farklı kültürlerce benimsenip, onlara 'uygun' sözlerin yazılmasında olduğu gibi...

Milliyetçi uydurukçuluğun sınırı yerel çatışmalarla da sınırlı değil. Laz fıkraları İrlandalılarla veya Belçikalılarla ilgili olarak nasıl tıpa tıp bir biçimde kendi coğrafyalarında anlatılıyorsa, bu vahşet hikâyeleri de aynen öyle bir seyyaliyete sahipler. Örneğin eski Yugoslavya'da yaşanan kıyımların günümüze yansımasında da yukarda zikredilen iç bulandırıcı hikâyeye rastlıyorsunuz. Tabii bu hikâye bazen Bosnalı bazen de Sırp bir kadını anlatıyor. Karşısında ise yine gerektiği üzere Bosnalı veya Sırp askerler yer alıyor.

Ancak bu 'Hocalı' öyküsünün günümüze dair bir düzmece olduğunu da sanmayın sakın. Çünkü aynı minvaldeki aktarımların kökü ta 1915'e kadar geri gitmekte. Hatta denebilir ki bugüne aitmiş gibi duyduğumuz neredeyse bütün anlatılar, gerçekte bir yüzyıl boyunca anlatılıp belleğimize sinmiş olan bir nefret tortusunun yansımaları. Burada dinin, ırkın, kültürün bir hükmü yok... Önemli olan, düşman bellediğimiz birilerini insanlık dışına itmeye çalışmak ve içimizi rahatlatmak... Çünkü herkes tarihinin belirli noktalarında az veya çok insanlık suçu işlediğinin farkında. Bu karşılıklı suçlama ve aşağılama yarışmasında herkesin nasıl da birbirine benzediğini bir kez daha ibretle algılıyoruz. Çünkü herkes kendisine yapılanların çetelesini tutup olabildiğince abartırken, kendi yaptıklarına hiç değinmiyor. Böylece ortaya en belirgin yanı sahtelik olan bir 'milliyetçi' tarih ve bellek çıkıyor... Nitekim bugün internette bir gezinti yaptığınızda milliyetçi Ermeni sitelerinin Hocalı'dan, Azeri sitelerinin ise Sumgait ve Kirovabad'dan hiç söz etmediklerini görüyoruz. Kısacası kendi yaptıklarını olumlu anlamda olabildiğince hayali bir biçimde allayıp pullamaya çalışan, buna karşılık kendisine yapılanlarda ise aynı hayal yeteneğini gayri insani bir biçimde kullanan ortak bir zihniyet bu... O kadar ki karşı tarafı şeytanlaştırmak üzere üretilmiş olan bu tür hikâyeleri tekrar tekrar ısıtıp piyasaya sürmenin, bizzat anlatıcıyı aşağıladığının bile farkında değiller.

Şimdi bu noktada bir adım geri çekilelim ve kendi coğrafyamıza, yani üretmiş olduğumuz ve yeri geldiğinde sevgiyle sahiplendiğimiz kültürel havzamıza bir kez daha bakalım... Acaba bu tür vahşet hikâyeleri niçin bizde böylesine revaçta? Eski Yugoslavya'dan Kafkaslar'a, oradan Ortadoğu'ya hep Osmanlı coğrafyası içinde olmamızın bunda bir etkisi var mı dersiniz? Hemen yanıt yetiştirmeden, farklı bir dünyaya bakmakta yarar olabilir... Örneğin Nazi Almanya'sında Yahudilere ve Romanlara yapılanları hatırlıyoruz. İnsanların nasıl inanılmaz bir soğukkanlılıkla deneylerde kullanıldığını, insan vücudunun direncini ölçmek üzere işkencelere uğratıldığını, gözlem altında ölüm sürecine sokulduklarını biliyoruz. Eğer insanlık dışı bir tutuma örnek aranırsa herhalde Nazi Almanya'sı bize istemediğimiz kadar örnek sunacaktır. Ne var ki yapılan zulme dair, Hocalı veya Sumgait için anlatılana benzer pek hikâye ile karşılaşmayız. Anlaşıldığı kadarıyla Nazilerin işkence ve öldürme konusunda bile belirli bir 'titizliği' ve 'disiplini' vardı. Yaptıklarının gerekli olduğunu düşünüyor ve gerekli olmayanı da yapmıyorlardı. Belki de olayı çığırından çıkartacak, 'düzeyini düşürtecek' eylemlere izin verilmiyordu...

Nazilerin bile yapmadığı, sonraki dönemde onlara atfedilmeyen birçok hikâyenin bizim coğrafyamızda 'anlam' bulması acaba nasıl açıklanabilir? Bu sorunun yanıtının 'özcü' bir bakışla verilemeyeceğinin herhalde artık farkındayız... Yani bu toprakları paylaşan Sırpların, Ermenilerin, Türklerin veya Hıristiyanların ve Müslümanların fıtratı ile açıklanamayacak bir olgu bu... Ama öte yandan da bütün bu saydığımız kimlikleri bir potada eriten, onları benzer tavır ve tutumlara yönlendiren bir 'durum' olması gerek. Bu noktada ister istemez Osmanlı'ya dönmek zorundayız. Bilineni tekrarlamanın sıkıcılığını göze alarak, cemaatçiliğin belirleyici önemine değinmekte yarar var. Çünkü Osmanlı dünyasında cemaatçilik ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda görünenden çok daha derine giden bir özellikti. Mezheplerine göre ayrımlaşmış olan farklı cemaatlerin kendi içlerinde kurmuş olduğu özyönetim alanı, sadece otoriter bir hiyerarşiye değil, kurgulanan ve paylaşılan bir 'öteki' algısına da karşılık gelmekteydi.

Böylece cemaatler arası ilişkinin mahalle ve pazarda bireysel düzeyde yaşanabildiği, ancak cemaatler arası formel ilişkilerin son derece zayıf olduğu bir düzenleme ortaya çıkmıştı. Her cemaat devletle 'konuşuyor', diğer cemaatler karşısındaki siyasetini devlet üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyordu. Diğer bir deyişle bu topraklarda 'yan yana' yaşamanın yolunu bulmuştuk belki, ama 'birlikte' yaşamayı galiba pek bilemedik...

Kendimize atfettiğimiz 'hoşgörünün' ne denli temelsiz olduğunu şimdi daha iyi anlamak mümkün. Çünkü bu hoşgörü sadece bir 'razı olma' haliydi. Durumu kabullenme, ona adapte olma yeteneğiydi sahip olduğumuz. Ama bize benzemeyenlerin gerçekten bir hayat alanına sahip olmasıyla ilgilenmediğimiz gibi, o hayat alanının bizimkine karışmasını da hiçbir zaman hazmedemedik.

Bu karşılıklı hazımsızlık, milliyetçiliğin egemen ideoloji olmasıyla birlikte cemaatleri ırkçılığın eşiğine getirdi. İstediğimiz kadar ırkçılığın modernlikle ilişkili olduğunu, Batı'ya ait olduğunu söyleyelim... Aslında hepimiz farkına bile varmadan ırkçı olduk. Çoğumuz 'pasif' ırkçılığın kendini gizleyen rahatlatıcılığına sığındık. Bazılarımız ise devletlerin de özendirmesi ile 'aktif' hale geldi. Bu insanlar kıyımları yaparken çoğunluk duyarsızca seyretmekle kalmayıp o kıyımların getirisini paylaşmaktan da çekinmedi ve ne yaptığını bildiği için de yapılanları unutmayı tercih etti... Bu nedenle her toplum kendi devletinin 'unutturma' ve 'hatırlatma' stratejilerinin gönüllü parçası oldu.

Böylece hamile kadın ve bahisçi askerlere kadar geldik. Kimseyi suçlayacak halimiz yok... Bu utanç verici sonuç bizim ürünümüz... Başkalarını şeytanlaştırıp aşağılarken, hep birlikte insanlığın dışına düşme tehlikesinin eşiğine yaklaştık. Bugün ise sanki bir farkına varma ve hafiften de olsa bir idrak etme dönemi içindeyiz. İlk iş kendimizle yüzleşmek olmalı... Güzelliklerin de kötülüklerin de bize ait olduğunu görmek ve kabullenmek gerekiyor. Ve sonra da biraz utanmak... Başkalarından değil, kendimizden utanmak. Ancak o zaman bu topraklarda hamile kadınlar bir gün gerçekten de çocuk doğurmak isteyecekler ve belki o zaman askerler de insanlığın bekçiliğine talip olacaklar...

Ethen Mahçupyan

İnsan özü gereği cahil ve gafildir.(Dücane Cündioğlu)

Hakikat'in bir yüzü yok. Sanıldığının aksine çok yüzlüdür hakikat.

Yanlış da olsa, yalan da olsa sözün bir hakikati vardır meselâ. Bu nedenle doğru'nun karşısında sadece 'yanlış' değil, 'yalan' da yer alır.

Hemen belirtmeliyim ki hakikate aykırı sözleri, sözün sahibinin bu aykırılığın farkında olmaması hâlinde 'yanlış', farkında olması hâlindeyse 'yalan' olarak adlandırıyorum.

Bu durumda yalan'la yanlış arasındaki ayrım, sözün sahibinin niyet ve kasdıyla meşruiyet kazanmış olur.

Bile bile yalan söylemek!

Çok saçma! Kişi zaten bilmeden yalan söyleyemez. Bilmiyorsa, söylediği yalan değil, yanlış olur. Yanlışa nisbetle yalanın zor bağışlanır bir nitelik taşıması da bundandır.

Yalan varsa dolan da vardır çünkü. Dolanma ve dolandırma, yani niyet ve kasıt.

* * *

Yanlış, hakkında konuşulana (konuşulanın hakikatine) bakılarak anlaşılabilir; yalan ise, bizzat konuşana (konuşanın hakikatine) bakılarak...

Yalanı ortaya çıkarmak, kişiyi yanlışa düşmekten kurtarmaz. İnsan hakikati bilmek zorundadır. Hem kendi hakikatini, hem de eşyanın (dışdünya'nın) hakikatini.

Nitekim büyük düşünür Gazâlî, şekavet'in (mutsuzluğun) temelinde iki tür yetersizliğin yer aldığını söyler. Birincisi 'gaflet'; ikincisi ise 'cehalet'.

Cehalet derdini tedavi edecek devânın adı 'ilim', gaflet hastalığından şifa bulmak ise ancak 'marifet' ilacıyla mümkün.

İnsanın eşyanın hakikatine ilişkin bilgisizliğine 'cehalet' denir. Kendi hakikatine ilişkin bilgisizliğine ise 'gaflet'...

* * *

İnsanın nefsinde gerek hakikate, gerek hakikatini bilmeye dair hâlli güç bir direnç vardır. Gaflet ve cehalet nasıl ki insanın bu dünyadaki mutsuzluğunun hakikî sebebi ise, işbu direnç de gaflet ve cehaletin en önemli sebebidir.

Nefis, sanıldığı gibi ilim ve marifete değil, cehalet ve gaflete yatkındır. Zihni karışacak olanları dikkate alarak hem daha açık, hem daha fiyakalı bir biçimde söyleyeyim:

— İnsan özü gereği cahil ve gafildir.

İnsan, bir dış destek, bir dış neden olmadıkça hakikati de, hakikatini de bilmeye yönelemez. İşin kötü tarafı, böyle bir neden olsa da yönelemez. Tüm dış sebepler kendisine yardımcı olsa bile, insan, ne yapar eder bilmeye/bilişe/görmeye ayak direr, tüm hücreleriyle direnç gösterir.

* * *

Malum olduğu üzere, depresyona girmek, mağaraya kapanmakla eş hâllerdendir. Kişi karanlığı sever, kendisiyle başbaşa kalmaktan hoşlanır, perdeleri kapatır, üstüne yorganı alır, uyudukça uyur. Cenin halindedir. Dizlerini karnına çeker, ve hepimizin zaman zaman aradığı o ana rahmindeki şefkati bekler. Ancak böyleyken kendisini rahat hisseder/hissedebilir. Elinden tutmak isteyenlere kızar, onlara "Ben rahatım siz kendi işinize bakın!" der.

Gaflet ve cehaletin simgesinin siyah/kara/karanlık olması boşuna değildir.

* * *

İnsanın en kuvvetli duyusu 'göz', bu duyunun işlevi de 'görme'.

'Bilme' fiiliyle ilgili yakıştırmaların çoğunun göz ve görme sözcükleri üzerinden yapılması, ister istemez ışığın ebedî değerini artırmıştır. Görme'nin gerçekleşebilmesi için göz yetmez, ışık da olmalı.

Kimilerine göre bu ışık Tanrı'nın ışığı, kimilerine göre doğa'nın ışığı...

Bu nokta, Fizik'le Metafizik arasındaki yol ayrımının beliriverdiği noktadır.

Gaflet ve cehalet karanlığına gömülü zekâlar, tam da bu nokta da ipin bir ucuna diğerinin aleyhine olmak üzere asılırlar.

Bir taraf, güya Doğa'dan gelen ışığı savunmak adına, Tanrı'yı görmez ve/veya görmezden gelir. Yeterli ışıkları yoktur. Doğa'larının. Doğallık'larının.

Bunlar gafildir. Gafletleri nedeniyle görüşleri bulanık olduğundan kısayol kullanmayı severler, 'bilim' jokerini öne sürünce tüm sorunların çözüleceğine inanırlar.

Diğer taraf ise güya Tanrı'dan gelen ışığı savunmak adına, Doğa'yı görmezler, gözlemlemeyi de akıl edemezler. Yeterli ışıkları yoktur bu yüzden. Tanrı'larının. Tanrısallık'larının.

Bunlar da cahildir. Cehaletleri nedeniyle, pencereden dışarıya bakmazlar. Hâlleri müsait değildir. Kısayol kullanmayı severler, tıpkı rakipleri gibi, ve hemen 'din' jokerini kullanmak suretiyle ipin kopmasına katkıda bulunurlar.

Tanrı tarafında yer alanlar Tanrı'ya değil tanrılarına, Doğa tarafında yer alanlar da Doğa'ya değil doğalarına dayandıkları için Tanrı ile Doğa'yı karşı karşıya getirirler. Fiziksiz bir metafiziğin, metafiziksiz bir fiziğin inşâ edilebileceğine inanırlar. Böylece —hem de elbirliğiyle— gaflet ve cehaletin birleşmesine yardımcı olurlar.

* * *

İki tarafa da sor ey talib! — "Meteor'un meteoroloji'de ne işi var?"

Çekinmeden sor! "Meteoroloji, meteorları (göktaşlarını) konu edinen bir bilim dalı mıdır?"

Ve sakın unutma, her dönemde gaflet ve cehalet erbabının şaşkınlığı, doğru cevabı değil, doğru soruyu bilmemekten kaynaklanır.

Hakikatte iki taraf da karanlıktadır. Hakikatte ve hakikaten...

Dücane Cündioğlu

Al sana “siyah devrim”!(Hakan Albayrak)

Birleşmiş Milletler'in 2001 yılında Güney Afrika'nın Durban şehrinde düzenlediği Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı'nda transatlantik köle ticareti için Afrika ülkelerinden özür dilenmesi ve ırkçı Siyonist rejimin kınanması gündeme gelmişti.

Irkçılığa karşı angaje olmayı kendine yakıştıramadığı için Durban'a 'düşük profilli' bir heyet gönderen Amerika Birleşik Devletleri, kölecilerden hesap sorulmasını ve İsrail'in yerden yere vurulmasını engelleyemeyince konferanstan çekilme kararı almıştı.

O günlerde Beyaz Saray'da Siyonizm'e meftun Teksaslı ırkçı beyaz bir Evangelist oturduğu için kimse ABD'nin bu tavrını yadırgamamıştı.

* * *

Önümüzdeki 20-25 Nisan tarihleri arasında Cenevre'de Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı'nın ikincisi toplanacak.

Bu defa Beyaz Saray'da Afrika kökenli bir zat oturuyor.

Irkçı ön yargılarla boğuşa boğuşa başkan olmuş bir zat.

İnsan haklarına meftun olduğu intibaını uyandırmaya çalışan, ülkesinin olumsuz imajını düzeltmeyi vadeden bir başkan.

ABD'nin böyle bir başkan döneminde Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı'na 'yüksek profilli' bir heyetle katılması ve şartlar ne olursa olsun konferanstan çekilmeyerek 'daha olgun bir Amerika' imajı çizmesi umulurdu, değil mi?

Sürpriz: Barack Obama yönetimi, İsrail aleyhinde bildiri yayınlanmayacağına dair güvence alamadığı gerekçesiyle, konferansı külliyen boykot ediyor!

ABD'nin köle ticareti konusunda sigaya çekileceği endişesi de bu kararın alınmasında etkili olmuştur muhakkak.

* * *

İşte böyle.

Bush kadar bile olamadı Obama.

'Şu konferansa düşük profilli bir heyet gönderip bir bakalım hele, ne var ne yok' demeye bile yanaşmadı.

Libya lideri Muammer Kaddafi'nin kulakları çınlasın…

Ne demişti Obama için?

“Aşağılık kompleksine girip beyazlardan daha kötü davranmasından endişe ediyoruz.”

Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı'nı boykot eden Afrika kökenli başkan…

Nasıl “siyah devrim” ama?

Hakan Albayrak

Nusret'in kahramanı tarih yazdığı geceyi anlatıyor (Mustafa Armağan)

18 Mart Çanakkale deniz zaferinin binlerce kahramanı vardır ya, Miralay Cevad Bey (Paşa) ve Selahaddin Adil Bey (Paşa) nedense hafızamızın kimsesizler mezarlığına gömülmüş gibidir. O gün savunmamızın komutanı Cevad Paşa'dır, dolayısıyla eğer 18 Mart'ı anıyorsak, Cevad Paşa'nın adını anmadan konuşamamamız gerekir.

Ama konuşuyoruz işte. Bir de Selahaddin Adil Paşa vardır ki, Cevad Paşa o gün Kirte'ye teftişe gittiği için savunmamızı yönetmiştir ve gerçek Çanakkale kahramanı olarak anılmayı fazlasıyla hak etmektedir. İyi de kim anar, kim bilir Selahaddin Adil'i?

Siz, biz neyse ne de, şaşıracaksınız belki ama oğlu bile bilmezmiş babasının Çanakkale'nin kahramanı olduğunu. Bunu ancak 1953 yılında düzenlenen bir konferansta babası kendisinden tek kelime bahsetmeden Çanakkale savaşını anlatana kadar da bilmiyormuş. Hatta konuşmadan sonra hayret etmiş, babam bu savaşın tarihini ne kadar iyi biliyor, diye. Paşa konuşmasını bitirmiş, deniz tarihçisi Abidin Daver çıkmış kürsüye ve demiş ki: Bu tarihçi zannettiğiniz mütevazı şahıs, 18 Mart'ın gerçek kahramanıdır, bakmayın kendisinden bahsetmeyişine. Düşünün, oğlu bu söz üzerine uyanıyor ve babasının Çanakkale deniz savaşını idare eden komutan olduğunu anlıyor!

Yani susmuştur Paşa. Dedem Mustafa Armağan da Çanakkale savaşına katılmıştır ama o da genellikle susmayı tercih etmiştir. Sohbetler arasında geçen birkaç anekdot, o kadar. Neden? Çünkü dışarıdakiler hiç anlayabilirler miydi onların yaşadıklarını? Ortak bir dilleri yoktu ki! Ortak bir hayatları olmayanlar ortak bir dil kuramazlardı da ondan. Çöle mi konuşacaklardı?

Susmayı tercih ettiler onun için. Bu yüzden Çanakkale üzerine hatıratlar pek nadirdir. Yazılanlar da çok sonraları kaleme alınmıştır birkaç istisna hariç. Misal mi? Nusret mayın gemisinin cesaret ve kararlılığı. Geminin komutanı Tophaneli Hakkı Kaptan ve Nazmi Kaptan'ın 18 Mart'tan iki gece önce gerçekleştirdikleri bu dönüm noktası niteliğindeki kahramanlık da uzun süre esrarını koruyan olaylardandı.

"Yedigün" Dergisi muhabiri Naci Sadullah gidip Nazmi Kaptan'ı bir kahvede bulmasa belki de biz o gecenin gerçek öyküsüne hep yabancı kalacaktık. İşte 1935 yılında çıkan bu tarihî röportajı 74 yıl sonra sizlere aktarırken, Çanakkale'nin mucizevi örtüsünü biraz daha araladığınızı sizler de benim gibi hissedeceksiniz, eminim.

Şimdi 16 Mart 1915 gecesine uzanalım ve Nazmi Kaptan'ı can kulağıyla dinleyelim:

"İçeriye girdiğim zaman ayakta bulunan Miralay Cevad Bey yanıma geldi. Elini omzuma koydu ve gözlerimin içine baktı.

- Oğlum, dedi, sana çok mühim bir vazife terettüp ediyor. Ve, bir hakikati gizlemiş olmamak için söyleyeyim ki, üzerine alacağın işte, ölmek ihtimali, sağ dönmek umudundan çok daha fazladır. Fakat şunu da bil ki, bu vazife uğrunda ölmenin şerefi, bu kadar şerefli bir vazifeyi deruhteden mahrum kalan kahramanların azaplarından çok büyüktür.

Cevad Bey, bana kendini takip etmemi emrederek köşedeki geniş masaya yaklaştı. Boğazın büyük haritasından, harp sahasının o en tehlikeli noktasını gösterdi:

- Yarın akşam, dedi, Nusret vapuruyla buraya mayın dökeceksin! (...)

Gemide yirmi tane mayın vardı. Kepez'de, düşman karakol gemilerinin yollarını Seddülbahir'e çevirmelerini bekledik. Ve onların arkasından Karanlık Liman istikametini tutarak yine yol almaya başladık. Nihayet, Erenköy önlerine vardık. Ve bütün mayınları, zikzaklama, yani irtibatsız olarak serptik. O geçidi tamamiyle tıkadıktan sonra dönmeğe başlamıştık.

Fakat o zamana kadar düşman karakol gemileri de geri dönmüşler, ve aramızdaki mesafeyi gittikçe azaltarak arkamızdan geliyorlardı. Asıl facia, ara verdikleri projektörle tarama ameliyesine başladıkları zaman kopacaktı. Mutlaka görülecek ve mutlaka yanacaktık. (...) Nihayet, korktuğumuz başımıza geldi. Ve düşman karakol gemilerinin projektörleri yandı.

Artık görülmemek ve kurtulmak umudu kalmamış gibiydi. Nitekim nihayet projektörlerden birisi bizim istikametimize çevrilmişti. Ve ışık dalgası, sahilleri, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üstümüze doğru geliyordu.

Ölüm ve ışık dalgasının içine girmemize sekiz, on, nihayet on beş saniye kalmıştı. Fakat tam o sırada bir şey, bir harika, bir mucize, hem de mayın dökmeye gelirken görünmekten kurtuluşumuzdan daha yaman, daha büyük bir mucize oldu.

Bizim sahilde birdenbire yanan projektörlerimizle düşman projektörleri birkaç saniye içinde göz göze geldiler ve ortalığı sise yakın, kesif bir beyazlığa boğan bu umulmadık ışık anaforu bizi yaşama umutlarımıza kavuşturdu. Zira karşılaşan dost ve düşman gözleri kamaşmışlar, birbirlerini boğmuşlar, kör etmişlerdi. Ve bu vaziyet devam ettikçe bizim görülebilmemize imkân kalmamıştı. Düşman projektörü kendisini görmek imkânından mahrum bırakan vaziyetten kurtulmaya çabalıyor, kaçıyor, fakat bizimki mütemadiyen izini takip ediyor, bir lahza boş bırakmıyordu. Ve biz bu bazen üstümüzde, bazen yanımızda cereyan eden ışık çarpışması altında kaçıyorduk.

O anlarda duyduğumuz heyecan bütün bir ömrü doldurabilir, bütün bir ömrü eritebilir, diyebilirim. Nihayet, her saniyesi bir asır geçen uzun bir kaçıştan sonra tehlikeli mıntıka haricine çıkabildik.

O anda Nazmi Kaptan'ın yüzüne elle tutulabilecek kadar kesif ve hazin bir elem sinmişti..

- Ben, dedi, şüphe yok ki, hayatımın en bahtiyar gününü, hayatımın en korkunç gecesinin sabahında yaşadım. Fakat Nusret'in cesur süvarisi Tophaneli Hakkı Kaptan, maalesef, üçüncü gecemizin sabahındaki bayrama kavuşamadı. Zira atlattığımız vartanın heyecanı, onu öyle sarsmıştı ki, biçare o gece, şafağa kavuşamadan öldü!"

Mustafa Armağan

Âkif (A.Turan Alkan)

Büyük dayımın kütüphanesi, büyük odalarındaki yüklük hizmeti görmeye tahsis edilmiş duvarın orta yerinde kilitli cam kapakla korunan ve siz bilemediniz beş-altı sıra büyük boy kitap rafından ibaretti. Kilit altında tutulmasının tahmin edilebilir birkaç sebebinin ötesinde çok ciddi bir gerekçesi daha vardı:

Günün birinde dayım, rafların kolay görünmez bir yerinde muhafaza ettiği "o kitap"lardan birini gösterip de bunun "yasak kitap"lardan biri olduğunu anlatınca durumu anlamıştım. Said-i Nursi'nin "Sözler"iydi bu kitap; Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım"ı da vardı; sonra Kur'an tefsirleri, Buhari, Tırmızî ciltleri, Riyaz'üs Salihîn; daha sonra Cemal Kutay'ın Hürriyet ve İstiklâl Mücadeleleri Tarihi, "Bilinmeyen Tarihimiz"i anlatan tarih kitapları ve Safâhat.

Âkif'i elbette okul sıralarında tanımış olmalıyım fakat zihnimde tuttuğu yer, 60'lı yılların hangisinde basıldığını bilmediğim o kalın şiir cildiyle başlamıştır.

Ne latîf tecellîdir ki ilk lise yıllarında, kitap sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen cılız kitaplığımın en şâhâne ve vazgeçilmez eseri yine Safâhat oldu ve beyaz muşamba cilt üzerine siyah mürekkeple basılmış bu Safâhat cildini yine büyük dayımın verdiği harçlıkla satın almıştım. Harçlık 20 liraydı; tesadüfe bakınız ki Safâhat'ın fiyatı da tam 20 lira.

Safâhat'ın yayın hakları o yıllarda dâmadı Ömer Rıza Doğrul'da olmalı ki her Safâhat'ta aynı takdim ile karşılaşırdık. Her yıl sular seller gibi satılan Safâhat'ın te'lif gelirlerinden, daha sonraları zaruret ve perişanlık içinde ömür tükettikleri anlaşılan Âkif'in evlâtlarına da bir hisse düşer miydi bilmiyorum. Ailevî meselelerdir, tafsilatına girmiyorum.

Safâhat, Mehmet Âkif Ersoy'un şiirlerini iki kapak arasına toplayan kitaptır; eserden müessire giderek Safâhat şairini, şiirine bıraktığı ruh izleriyle de takib edebilirsiniz; ben Mehmet Âkif Bey'i, devrinin gaileleri arasında yalçın bir kayalık gibi dimdik duran bir şahsiyet olarak Mithat Cemal Kuntay'ın "Mehmet Âkif" isimli âbide biyografisiyle tanıdım ve sevdim; o günden beridir benim için şahsiyet, daima şiirin ve sanatın önünde giden ve zannımca öyle takib edilmesi gereken bir dikkat unsuru teşkil etmiştir.

Sanatı, mücadelesi ve milleti için gördüğü hizmetler için kimselerden karşılık talep etmemiş bir karakter heykelidir Mehmet Âkif. Fikrime iştirak etmemekte serbestsiniz; Yunus Emre, Âkif'in zamanında yaşasa, Âkif'in sûretinde görünürdü diye düşünürüm.

Doğru, dosdoğru, hatta bazen bize "lüzumundan fazla doğru" gibi görünen bir adam. Şiirini, mücadelesini, sanatını ilhâmından değil de canından, kanından yontarak inşâ etmiş bir adam; herkes onu "Şair" kimliğiyle tanıyıp hâtırasını ta'ziz ededursun, ben onu hayatına döşediği karakter metâneti ile sevip hayran oldum.

*

Midhat Cemal Kuntay, arkadaşı, ağabeyi, en yakın dostu Mehmet Âkif merhumu anlattığı o tadına doyulmaz kitapta, Kapalıçarşı'nın Nûruosmaniye Camii çıkışındaki bir kebabçı dükkânından bahseder: Kebabçı Kâmil'in dükkânı.

Dükkân, Midhat Cemal Bey'in beklentilerini karşılayacak neviiden bir dış görünüşten mahrumdur; daha ziyade çevre esnafın uğrağı ananevi bir kebabçı dükkânıdır ama o, Kâmil'in dükkânına Âkif de oraya gittiği için uğramaktadır. Şöyle anlatıyor:

"Ama Âkif de buraya nasıl geliyordu biliyor musunuz? Gururundan yekpâre bir göğüs kesilerek! 'Burası bir Türk'ün idare ettiği o müesseseydi ki yemekleri hilesizdi; sahibi, doğruluğu ile ekmeğini kazanan adamdı!' Âkif'in kebabçıya olan muhabbeti vatan sevgisiyle karışarak ince bir şey oluyordu.

Bir gün bu lokantada Âkif'le sessizce kavga ettik. Ben bir aralık rafta duran tabağı gösterdim.

'Bu baklava denen zıkkım da mekûlattan değildir. İnsan bir lokma yer sonra tıkanır' diyecek oldum.

İster misiniz Âkif bu lâfıma kızsın ve bana o türlü bir istihzâ ile baksın ki bu bakışlara nazaran benim lâfım 'züppelik' olsun; baklava da milli mevcudiyetimizin inkâr ettiğim bir parçası! Dondum kaldım.

...

Âkif böyleydi; Tekirdağ kadar, memleketin karpuz kabukları da onun gözünde vatandı." (Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif, L ve M yayınları, İst. 2005, s. 111 vd.)

*

Biz o milliyetçilik, daha doğrusu "millîlik" vasfına ne kadar nâdiren temas edebilmişizdir. Milletine İstiklâl kavramının en büyük ve manidar şiirini, İstiklâl Marşı'nı armağan eden Âkif, yeri gelince itirafından gocunmadığı bir tabiilik ve aidiyetle Arnavutluğunu telâffuzdan çekinmez. O mânâda ne kadar da millîdir ve bu vasfından ötürü kimseleri borçlu veya alacaklı çıkarmaya tenezzül göstermez bir ivazsızlık içindedir. Bize bu nükteyi Mehmet Âkif Bey, bütün bir hayatıyla, çilesiyle, mücadelesiyle öğretmişti; dersimizi çalışmamışız, Âkif'e İstiklâl Marşı ile Çanakkale Şehitlerine şiiri arasına sıkışmış bir destan şairi muamelesi revâ görerek o büyük dersi ihmâl etmişiz!

Bugün etnik kimlik, kültürel haklar, anadilde eğitim gibi "millî" heyecanların peşinde neş'eyle yürüyenlerimiz hesab etmeli ki –eğer gerçekten öyleyse- kendi Âkif'lerini yetiştirmek için tarihin ve kaderin arasında kimbilir kaç asır boyunca kıvamlarını bulmak zorunda kalacaklardır!

Âkif, Türkiye'de yaşayan insanlara "millet" olmayı işaretlemiş adamdır.

*

Sevgili anne-babalar, sevgili öğretmenler; evlatlarınıza, öğrencilerinize Mehmet Âkif Bey'in bükülmez karakter metânetini öğretmeyi unutursanız, Âkif'ten bir şey öğretmiş sayılmazsınız!

Ah o güzel ahlâk, ah o imân salâbeti, ah o hiçbir bedel karşılığında yatıştırılması ve tediye edilmesi gerekmeyen memleket ve millet muhabbeti...

A.Turan Alkan

Mehmet Ali Erbil yanmazsa, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...(Yıldıray Oğur)

Türkiye’nin “sahte muhalefeti”, “bu kez Mehmet Ali Erbil’in suratında bir sırıtma olarak tezahür etti.

O akşam başka bir zavallı vatandaşın canlı yayında donunu indiresi gelmemişti nedense. 50 sarışın kadını her akşam ekranda taciz etmekten de sıkılmıştı zaten.

Çekmecesinde yıkanmış, katlanmış öylece bekleyen “sahte muhalif” önlüğünü çıkardı. Canı çekti; muhalif, Kemalist, devrimci, solcu tiyatrocu, aydın “Memet” Ali Erbil oluverdi.

“Hani çoğulcu demokrasiydi bunlar? Hani insan haklarıydı bunlar, kendilerine gelince yontuyorlar” diye üst perdeden açtı tiradı.

Değme siyasi analistlere taş çıkarıyordu. “Çoğulcu demokrasi” ile kündeye getirip, “insan haklarıyla” ters köşeye yatırmayı kapmıştı ağabeylerinden.

Exorcist filmindeki gibiydi sahne.

Maskaralığın kitabını yazmış, duvarına asmış ve hatta arada sırada imza günleri yapan Mehmet Ali Erbil’in içine sanki bir Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı kaçmıştı.

Üst kabukta bir playboy. Alt katta “aydın bir tiyatrocu”. Sonra bir Yılmaz Özdil. Soymaya devam edince ise bir jakoben devrimci çıktı karşımıza. “Yaa siz böyle koyun gibi olursanız...” diye ekranda donsuz bıraktığı izleyicilerine çıkıştı.

Ne kudretli bir iktidarmış şu AKP. Prime time’da yetmiş milyonun önünde Mehmet Ali Erbil’den bile paparayı yedi.

Prime-time’da anti-AKP krizine giren Erbil ise soluğu diğer tüm benzer vakalar gibi Türk muhalefetinin Pradalar, Ralph Lorentler içindeki büyük kahramanı Uğur Dündar’ın karşısında aldı.

İzlediğimiz sanki 12 Eylül sonrası kaçak bir tv canlı yayınıydı. Sanki 28 Şubat sürecinde Ahmet Hakan ile ‘Haber Saati’ndeydik. Sanki az sonra ‘Ak polisler’ gelip basacaktı stüdyoyu. Hava ağır mı ağırdı. İki keyfi gıcır adam, iki konformist adam “Direne direne kazanacağız” , “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık” diye bağırdı bağıracak başladılar konuşmaya.

İktidar, baskı, muhalefet, özgürlük... Her şey vardı. Racon tamdı. (Bu Memet Ali Erbil 12 Eylül’den önce MDD’li miydi yoksa Proleter Aydınlıkçı mı? )

Çarkıfelek’te tacizdi, belden aşağı espriydi harcanacağına ART’de Emin Çölaşan’ın karşısına çıkarılsa, ADD ve Lions kulübü konferanslarına çağrılsa, Banu Avar ile faşist üniversiteleri dolaşsa sonra da dönüp TKP’nin “Türbanlı kadınlar sokaklardan toplatılsın” mitinginde konuşsa ya.

“Artık bana iç çamaşır getirirsiniz. Artık nereye koyuyorlar bilmiyorum. Kartal’a mı gelirsiniz yoksa Silivri’ye mi...” diye sıkı bir Ergenekon-septik olduğunu bilse Mustafa Balbay, günlüklerinde ona da, ona da yer vermez miydi?

Ama durun “Bunları da herkes söyleyemez yani sıkar biraz yani sıkar sıkar” diyen Erbil’in, bir komutan yardımcısı Marcos, bir liberal-sol avcısı Birgün köşe yazarı, bir 1 Mayıs eyleminde Taksim’e yürüyen DİSK başkanına dönüşmesine çok az kaldı.

Ve o an geldi.

Kemalist arabesk türünün ilk örneği “Bir daha çık Samsun’a. Sarı saçlım mavi gözlüm” türküsünü üstüne almasından korkulan büyük ego Uğur Dündar’ın “AKP’ye kafa tuttun ya yandın sen Mehmet Ali” diye gollük ortasıyla oldu her şey.

Erbil Nâzım’dan patlattı bombayı: “Sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”

O an Moskova’daki mezarından ters dönme sesleri duyuldu Nâzım’ın.

Aynı sesler henüz Türkiye’yi terk etmemiş büyük muhalif piyanist Fazıl Say “Amerika Afganistan’da yanlışlıkla üç-beş tane kız çocuğunu öldürdü belki. Ama milyonlarca kız çocuğunu diriltti. Nâzım yaşasaydı Amerika’ya hak verirdi” dediğinde de duyulmuştu.

Türk sahte muhalefetinin etinden, sütünden, derisinden istifade ettiği ama “Cumhuriyet’in hapishanelerinde neden çürütüldüğünü sormadığı Nâzım Hikmet’in kötü kaderiydi bu.

Ama Mehmet Ali Erbil’in ağzına düşmek için çok daha kötü bir beddua almış olmalıydı?

İnsan kıskanıyor aslında. Keşke sahiden böyle bir ülkede yaşabilseydik.

Az önce Çarkıfelek’te AKP iktidar sarhoşluğu yüzünden eleştirilebilse. Az sonra Sarıkız, Ayışığı darbeleriyle ilgili belden aşağı bir espri yapsa Mehmet Ali Bey. Beyaz, programında Şener Eruygur’un bitmez tükenmez darbe girişimleriyle dalga geçip, Okan Bayülgen programını Cumhuriyet Mitingleri’ne yetişelim diye erkenden bitirmese. Haydi Gel Bizimle Ol’da Müjde Ar “Çok can yaktım” aykırılıklarını, başörtülü kadınlar için de çalıştırsa.

Ama Türkiye’de muhalefet, Mehmet Ali Erbil’in bile üzerine cuk oturabilen, onun bile prime time’da kafası atınca rahatça içine girebildiği ve kendini güvende hissedebildiği bir kostümdür.

Türkiye’de Kemalizm ve orduya dokunmayan her muhalefet sahtedir, yapaydır, ne akar ne kokar.

Ve ancak Mehmet Ali Erbil kadar yer yakar...

Yıldıray Oğur

Yeni fikirler (Ahmet Altan)

Bizim en çok korktuğumuz şey nedir?

Galiba, daha önce duymadığımız yeni fikirler duymak.

Çerçevesi kalın kalın çizilmiş bir “tartışılabilecek konular” tablomuz var ve onun dışına çıkmak en büyük suç.

O “tablonun” içine yeni bir konu başlığını kabul etmemiz içinse uzun uzun dövüşmemiz, binlerce yazı yazmamız, mahkemeler açmamız gerekiyor.

Yeni bir fikir duyduğumuzda kirpi gibi toparlanıp oklarımızı çıkartıyoruz.

Dün tiyatro sanatçısı Ali Sürmeli, “artık tek vatan, tek yürek, tek bayrak gibi kavramları geçelim,” demiş.

Sonra da devam etmiş.

“Ben çoğulculuktan yanayım. Benim arabamın plakası bile ABD 13. İstanbul’da polis beni çevirip ‘bu ne’ diye sorduğunda verdiğim cevap ‘Anadolu Birleşik Devletleri plakası’ oldu. Anadolu Birleşik Devletleri’ni kuralım. Biz Osmanlı torunlarıyız. Padişah torunlarıyız. Büyük düşünmeliyiz. Şu Osmanlı’nın torunları biraz daha ufuklara baksa ve biraz daha kucaklayıcı olsa daha mutlu olurum.”

Sürmeli’nin konuşma yaptığı salondaki işadamları “ayaklanmışlar” ve salonu terk etmişler.

Tepkilerden sonra Sürmeli, “ben espri yaptım” demiş.

Ne desin?

Galiba bizim ülkenin en sıkıcı yanı bu.

İnsanlardaki zihinsel kireçlenme.

Hiçbir esneklik, yeni bir düşünceye tahammül, bildiklerini bir daha gözden geçirme alışkanlığı yok.

Bize bir şeyler öğretmişler, biz de onları “mutlak doğru” diye kabul etmişiz.

Artık onların dışında bir düşünce olamaz.

Bizim aklımıza gelmeyen bir fikri söyleyen “düşmandır”.

Deli miyiz, divane miyiz, neyiz biz?

Kendi fikirlerimizi bir tür “tanrı kelamı” sanmak, bunların asla değişmeyeceğine, başka hiçbir düşünce olamayacağına iman etmek neyin nesi?

Belki Sürmeli doğru söylüyor.

Onun söylediklerini bugüne kadar hiç düşünmemiş olmamız, onun yanıldığının kanıtı mı?

Belki de biz yanılıyoruz.

Belki de bunları düşünmediğimiz için biz eksiğiz.

Hiç mi mümkün değil bu?

De ki, Sürmeli yanlış söylüyor.

Sen de çık doğrusunu söyle.

Salonu terk etmeler, tepki göstermeler de neyin nesi?

Niye kimsenin yeni bir fikre tahammülü yok bu ülkede?

Bakın, eğer bugün bizim düşündüklerimiz mutlak doğrularsa, bu bizim açımızdan “korkunç” bir gerçek olur.

Çünkü bu ülkenin durumu iyi değil.

Avrupa’nın en fakiriyiz.

İşsizlik diz boyu.

Hukukumuz yok.

Demokrasimiz yok.

Bundan sonra yeni hiçbir fikir kabul etmeyeceksek, fikirsel açıdan, çözüm bulmak açısından “en doğru” noktadaysak, bulunduğumuz yerde donup kalacağız demektir.

Bu halde kalmak istiyor musunuz gerçekten?

Hiç mi şikâyetiniz yok?

Şikâyetiniz var ama bu şikâyetlerinizi “ezberlediğiniz, mutlak olduğuna inandığınız” fikirlerle aşmak istiyorsunuz.

İyi de, bugün bu ülkede tekrarlanıp duran fikirler yıllardır tedavülde ve derde deva olmadı.

Demek ki sorunlarınızı aşmak için yeni fikirlere, yeni çözümlere ihtiyacınız var.

Doğru fikirlerin, doğru çözümlerin bulunması için size çok ters gelebilecek, çok aykırı bulacağınız fikirlerin de tartışma gündemine girebilmesi, tartışılabilmesi gerekiyor.

Her yeni fikre tepki gösterirseniz, yeni çözümleri nasıl bulacaksınız?

Yeni çözüm bulamazsanız bu bitmeyen dertlerinizden nasıl kurtulacaksınız?

İnsanları korkutursanız, susturursanız, “espri yaptım” demek zorunda bırakırsanız, tehdit ederseniz, taş olur kalırsınız.

Bir milim kımıldayamazsınız.

Fikirlerden korkmaya gerek yok.

Fikir bu alt tarafı.

Sana doğru gelmiyorsa, sen doğrusunu söylersin, tartışırsınız.

Belki bu ülkenin bir federasyon olması, “Anadolu Birleşik Devletleri” haline gelmesi bu ülkede yaşayanlar için iyi bir çözümdür.

Öyle olmadığını nereden biliyorsun?

Bu konuyu hiç düşündün mü, hiç tartıştın mı, bu konuda bir yazı okudun mu?

Hayır.

Sen ilk defa duyuyorsun ya, o zaman bu fikir mutlaka yanlıştır.

Sizce, bu zekice bir davranış mı?

Sürmeli’nin söylediği yanlış bir fikirse, onun yanlışlığını da salonu terk ederek değil, o fikrin neden yanlış olduğunu ortaya koyan fikirler söyleyerek gösterebilirsin.

Ama biz yeni bir fikri tartışmak istemiyoruz.

Biz, yeni bir fikir söyleyenleri korkutup susturmak istiyoruz.

Yıllarca bunu yaptınız.

Gene yapın.

Beyninizin içinde bir kireç kuyusu taşıyın.

Yeni bir fikir girmesin oraya.

Sonra da oturup halinizden yakının.

Siz şikâyet etmeyi düşünmekten daha çok seviyorsunuz.

Onun için bu halde yaşıyorsunuz zaten.

Ahmet Altan

Evet, Cumhuriyet’i çok sevmiştim!(Hasan Cemal)

Hayatımın 1973’le 1992 arasındaki on dokuz yılı Cumhuriyet gazetesinde geçti.
Her kademesinde gece gündüz çalıştım. Muhabirlik, sekreterlik, istihbarat şefliği, Ankara temsilciliği ve on iki yıla yakın da Genel Yayın Müdürlüğü...
Hayatımın en genç, en güzel yıllarıydı. Sevinçleri, hüzünleri hep iç içe yaşadık Cumhuriyet’te. Gazeteciliğin keyfini gerçekten çıkardık. Olağanüstü dayanışma örnekleriyle dolu dostluklar kurduk.
Gazeteci milleti olarak 12 Eylül’ün karanlık günlerini demokrasi mücadelesi içinde elbirliğiyle aştık.
Üstelik çok iyi bir gazete yaptık, üstelik sadece gazete vererek...
Ve Başyazarımız Nadir Nadi‘nin varlığı da bize bağımsız gazeteciliğin anlamını haber peşinde koştururken, mutfakta gazeteyi pişirirken iş içinde öğretti.
Bir başka deyişle:
Başımız dik gazetecilik yaptık!
Ama hayat çizgisi dümdüz değil. Gün geldi, vazo maalesef kırıldı. Cumhuriyet ikiye bölündü 1991 yılının sonlarında, Nadir Nadi’nin ölümünden kısa zaman sonra.
Önce İlhan Selçuk ve onunla birlikte hareket edenler gitti Cumhuriyet’ten. Bir süre sonra da biz ayrılmak zorunda kaldık.
Peki, vazo neden kırılmıştı?
Ben bu sorunun yanıtını, 2005 yılı sonunda çıkan Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim isimli kitabımda ayrıntılı biçimde yazdım.
O kalın kitabı herkesin alıp okumak gibi zorunluğu yok tabii. Bu yüzden, “Vazo neden kırıldı?” sorusuna muhatap olmaya devam ettim ve dilim döndüğü kadar da yanıtlamaya çalıştım.
Ama şimdi şunu rahatça söyleyebilirim. Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Mustafa Balbay‘ın Ergenekon kapsamında su yüzüne çıkan günlükleri, Cumhuriyet’teki kavga neydi sorusunun tüm ipuçlarını taşıyor(*).
Günlükler neyi mi sergiliyor?
Cumhuriyet gazetesinin tek hakimi ve Başyazarı İlhan Selçuk’la, Ankara temsilcisi ve yazarı Mustafa Balbay’ın askerle ilişkilerini sergiliyor. Askere hizmet arzlarını sergiliyor.
Darbe tertipleri içindeki yüksek komutanlarla iç içeliklerini sergiliyor.
Peki, gazetecilik mi bu?
Elbette değil.
Darbe tertipleri içindeki büyük paşalarla böylesine sıkı fıkılık, böylesine hizmet arzıyla bir gazete gazete olabilir mi?
Hayır olamaz.
Peki ya ne olabilir?
Türkiye’de darbe ortamı oluşturmaya yönelik yayınların, dezenformasyonların, psikolojik savaşların bir karargahı haline gelebilir ancak...
Gazete bu değildir.
Şimdi şunu bir kenara yazabilirsiniz. Cumhuriyet’te vazo neden kırıldı sorusunun bir yanıtı, İlhan Selçuk’la bizim aramızdaki gazete ve gazetecilik anlayışından kaynaklanmıştır.
Yaşar Kemal’in 1997’deki deyişiyle:
“İlhan Selçuk koca Cumhuriyet’i askerin gazetesi haline getirdi.”(**)
Cumhuriyet’te vazo neden kırıldı sorusunun ikinci yanıtı, Türkiye’de ve dünyada laiklik ve demokrasiye bakıştan kaynaklanıyor.
İlhan Selçuk, çok partili demokrasiyi de, Türkiye’nin Batı dünyası içinde yer almasını da, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunu da, Türkiye’de ‘pazar ekonomisi’ni de hiç sevmedi.
1989’da Berlin Duvarı’yla birlikte ‘Komünizm’in çöküşü de İlhan Selçuk’u fazlasıyla rahatsız etti. Sovyetler Birliği’ne toz kondurmazdı.
İlhan Selçuk’a göre, Atatürk de son tahlilde demokrasiden yana değildi, Türkiye de 1945’de çok partili rejimle birlikte demokrasiye değil, karşı devrim sürecine adım atmıştı.
İlhan Selçuk çizgisi buydu.
Hiç değişmedi.
Genel Yayın Müdürü olarak benim ve benim arkadaşlarımın Türkiye ve dünyaya bakışlarına ters bir çizgiydi bu...
Ancak İlhan Selçuk bizim dönemde ve Başyazarımız Nadir Nadi hayattayken, bu çizgisini daha çok üstü örtülü izledi, hatta takiyye yaptı denilebilir.
Vazo kırılıp Cumhuriyet’in tek hakimi olduktan daha bir kaç ay sonra, 22 Temmuz 1992’de, İlhan Selçuk’un köşesindeki başlık şöyleydi:
“Yeni Turan!..”
‘Kızılelma’ çağrısı yapıyordu:
“XX. yüzyılın başında Ziya Gökalp, yeni ‘Kızılelma’yı iki dizede vurguluyor: Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan.”(***)
İşte böyle.
İlhan Abimiz, kendi başına kalınca, ‘9 Mart(1971) yenilgisi‘nden 21 yıl sonra yeniden ‘askerciliğe’ dönüş yapmış ve Avrupa Birliği’ne alternatif Avrasyacılık politikasını -bugün bazıları kendisi gibi olan Ergenekon sanığı büyük paşalarla dirsek teması içinde- yürütmeye başlayarak Ergenekon yolculuğuna koyulmuştu.
Balbay günlükleri bu nostaljik ama demokrasi açısından tehlikeli serüvenin hüzünlü, acı örnekleriyle dolu...
Daha önce de belirtmiştim:
Cumhuriyet’in gazete olarak yaşamasını görmek beni ancak mutlu eder.
—————————————
* Mustafa Balbay Günlükleri’nin tam metnini okumak isteyenler, Tempo24.com.tr ile 17 Mart 09 tarihli Taraf gazetesine bakabilirler.
** Hasan Cemal, Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim, Doğan Kitap, 2005 Aralık, sayfa 508-509.
*** Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim, sayfa 500.

Hasan Cemal

20 Mart 2009 Cuma

Muhtıraya, darbeye destek suçtur (Eser Karakaş)

Son yılların en büyük gazetecilik başarısı hiç kuşkusuz Nokta dergisinde çalıştığı dönemde Alper Görmüş’ün yayınladığı Özden Örnek’e ait ‘darbe günlükleri’ adı verilen belgelerdir.

Bu olayın üzerinden kaç sene geçti, türkçenin en veciz deyimlerinden ‘hiçbir başarı cezasız kalmaz’ deyimi hükmünü icra etti, Nokta dergisi kapandı, Alper bir süre işsiz kaldı, günlüklerde adı geçen komutanlara uzun süre dokunulmadı.

Nihayet çok yeni bir tarihte, ikinci ek Ergenekon iddianamesinde söz konusu darbe günlükleri gündeme geldi ve Özden Örnek’in tanık olarak dinlenmesi bekleniyor.

Bu konuyu da çok iyi anladığım söylenemez zira şayet Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek tanık sıfatıyla dinlenecek ise, aynı dönemin Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök hangi sıfatla mahkemeye çağırılacak? Örnek ile Özkök’ün aynı sıfatla mahkemeye çağırılmaları ihtimali bile beni rahatsız ediyor.

Arkadan başka bir sürpriz, gazeteci, Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın ‘darbe günlükleri’ ortaya dökülüyor.

Üç-dört günden beri de televizyon ekranlarında Balbay’ın darbe günlüklerine ilişkin tartışma programlarını izliyoruz, yorumları dinliyoruz.

İşin çok ilginç bir tarafı bu tartışma programlarına katılan arkadaşların önemli bir bölümünün saçmalıyor oluşu.

Neden saçmaladıklarını açmaya çalışacağım.

Meslektaş dayanışması ya da bilemeyeceğim başka bir nedenden söz konusu tartışma programlarına katılan gazetecilerden azımsanmayacak bir bölümü, söz konusu günlüklerin içeriklerini kendilerinin de beğenmediklerini, yazılanların kendilerini de rahatsız ettiğini ama nihai analizde bu tavrın, bu pozisyon alışın (Mustafa Balbay’ın) bireysel bir siyasal tercih olduğunu ve konu hakkında bu aşamada fazla konuşmak istemediklerini ifade ediyorlar.

Şayet en baştan bu günlüklerin tümüyle sahte olduğunu söyleseler muhtemelen daha tutarlı olacaklar.

Hem emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in, hem de gazeteci Mustafa Balbay’ın günlüklerinde yazanlar, ortaya saçılan meseleler doğrudan Türk Ceza Kanunu’nun 309 ya da 312. maddelerine giren konulardır.

Yani suç niteliği taşımaktadırlar.

Yani konu gazetecilik konusu değildir, doğrudan yargının alanına giren konulardır.

Suç niteliği taşıyan konularda insanların bireysel tercih alanı yoktur.

Oysa, gazeteci arkadaşlarımız hala ve inatla ortada bir tercih meselesi olduğunu söyleyip durmaktadırlar.

Salı gecesi geç saatlerde CNN Türk’te izleme olanağını bulduğum Reha Muhtar’ın yeni ve başarılı programında darbe günlüklerinin içeriği hakkında Sayın Ümit Zileli ‘tüm bunlar yurttaşların yaşam tarzlarına müdahale edileceği endişesinden kaynaklanmıştır’ diyebilmiştir.

Sayın Mehmet Yılmaz da günlüklerin içeriğinin suç oluşturma ihtimaline hiç değinmeden meseleyi bir ‘kişisel siyasal tercih, pozisyon alış’ noktasına çekmeye çalışmıştır.

Televizyon ekranında TCK 312 kapsamındaki bir konu sanki bu konu siyasi, felsefi, ifade özgürlüğü kapsamında ele alınabilecek bir konu imiş gibi tartışılabilmiştir.

Pes doğrusu.

2009 senesi Türkiye’sinde, NATO üyesi, Avrupa Konseyi üyesi, AB ile katılım müzakereleri yürüten bir ülkede askerin siyasete müdahalesi, muhtıra vermesi, yurttaşları ‘doğru yola çağırması’ siyasi bir pozisyon değil (asker siyasi bir pozisyon alamaz zaten), TCK kapsamında bir konudur.

Bu temel konuda anlaşmazsak nerede anlaşacağız?

Eser Karakaş

Kemalistler ideolojinize sahip çıkın!(Ahmet Kekeç)

Kaç kişidirler bilmiyoruz ama, bu ülkede kendilerini ‘Kemalist’ olarak tanımlayan, hatta taltif eden bir kesim var...

Bunlar, Atatürk’ü referans aldıklarını söylüyorlar.

Cumhuriyet gazetesi okuyorlar.

Ülkenin kurtuluşunu ‘tek parti dönemi koşulları’nın yeniden ikame edilmesinde görüyorlar.

Saygı duyuyoruz...

Böyleleri de lazım bu memlekete...

Fakat, kendilerini ‘Kemalist’ olarak tanımlayan arkadaşlar ne ölçüde Mustafa Kemal’le örtüşmektedirler, orası muamma.

Muamma değil aslında...

Bunların, Mustafa Kemal’le, Mustafa Kemal’in ‘çağdaşlık’ anlayışıyla hiç ilgileri yok. Handiyse büyük çoğunluğu, çok partili parlamenter sistemden rahatsız...

Halkı geri, ilkel ve kandırılmış ‘yığışımlar’ olarak görüyorlar.

Bazı darbeleri çok seviyorlar, bazı darbelerden nefret ediyorlar.

Onlara şunu söylemek isterim:

Sevgili arkadaşlar; adına ister ‘Kemalizm’ deyin, ister ‘Atatürkçülük.’ Bu çok sevdiğiniz ‘izm’in geçmişte ‘çağdaşlaştırıcı, batılılaştırıcı, modern dünyaya yaklaştırıcı’ bir özelliği vardı.

Bir ‘izm’ olmanın ötesinde, müseccel bir ‘düşünce pratiği’ydi ve görece gevşek ideolojik bir yapıya sahipti.

Durumdan vazife çıkarmaya pek meraklı ‘Kadrocular’ marifetiyle sonradan doktrinleştirilmek istenmiş, altı okun vücut bulmasıyla da kimi çevrelerce dinselleştirilmiştir/dinselleştirilmeye çalışılmıştır ama, Kemalizm sizin tahayyülünüzdeki ‘şey’den, hele de bildik ‘izm’lerden farklıydı.

Kemalizm’i Marksizm’den ya da bildik ‘izm’lerden ayıran da (sizlere göre üstün kılan da), zamanla dönüştürülebilir, çağa uyarlanabilir bir ‘esnekliği’ mündemiç olmasıydı.

Kitap okuyanlarınız bilecektir; Atatürk, ‘Niçin düşüncelerinizi doktrinleştirmediniz?’ sorusuna, her defasında aynı cevabı vermiştir: ‘O zaman donup kalırız...’

Kemalizm, toplumu ideolojik olarak biçimlendirmiyordu.

Sadece ‘hedefler’ (çağdaşlık ve batılılık) gösteriyordu ve siyasal anlamda ‘meşruiyetçi’ydi.

Peki, başlıca özelliği ‘Batılılaşmacılık’ ve ‘çağdaşlık’ olan Kemalizm, nasıl oldu da, süreç içinde Batı düşmanlarının, antidemokratik yığışımların, darbecilerin, ‘öteki’ne yaşam hakkı tanımayan faşistlerin en güçlü ideolojik silahı haline getirildi?

Bu, Kemalizm böyle olduğu için mi, sizler onu bu hale getirdiğiniz için mi böyle oldu?

Bence ikincisi...

Sizler onu bu hale siz getirdiniz.

Bu cümleden olarak, bir tür ‘kutsallık’ atfettiğiniz gazeteniz Cumhuriyet’in ‘darbecilerin karargahı’ haline gelmesine yahut getirilmesine de göz yumdunuz.

Ortaya saçılan ‘darbe’ iddialarından sonra önemli bir görev düşüyor sizlere:

İdeolojinizi darbecilerin, çetecilerin, andıçseverlerin, milyonlarca insanın telefatı üzerine ‘iktidar hesapları’ yapan mütekait generallerin, bu generallere servis ve hizmet sunan gazetecilerin, ‘Ordu Göreve’ diye pankart açan sivillerin elinden kurtarın...

Bu cümleden olarak, gazetenizi de, ömrü darbe cuntalarıyla halvet olmakla geçen İlhan Selçuk’ların (ve nevzuhur ‘dostlarının’) insafına terk etmeyin.

Madem Kemalizm’i bu hale siz getirdiniz...

Bu halden çıkaracak olan da sizlersiniz...

Ahmet Kekeç

Ordu niçin redd-i miras etmiyor?(Hakan Albayrak)

Dün kaldığımız yerden devam edelim… Bülent Arınç, emekli generallerle ilgili konuşmasını eleştiren Genelkurmay Başkanlığı'na verdiği cevapta şöyle dedi:

"Biz, askeri vesayet rejimi altında değiliz. Biz, demokratik bir hukuk devletiyiz. Dolayısıyla asker kendi zor işleri içerisinde kendi kuralları ve görevleri ile baş başadır. Sivilleri yönetmek, sivilleri azarlamak, sivillerin üstünde demoklesin kılıcı gibi sallanmak bugüne kadar hiçbir sivil demokraside görülmemiştir... Benim söylediğim kasetlerde yer alan bazı ifadelerin eleştirilmesidir. Ben onun sahiplerini eleştiriyorum. Kasetlerde konuşulan bu durumlar TSK'yı yıpratıyor. Bunun da konuşulması gerekiyor. Siyasetçi paspas değildir, siyasetçi şamar oğlanı da değildir. Ben kimsenin emir eri değilim. Ben Sayın Tuğgeneral'den şunu açıklamasını beklerdim: 'Evet bugün yayınlanan, açıklanan pek çok olay var. Biz kendi bünyemizde bunları araştırıyoruz, biz Anayasa'ya bağlıyız, biz sivil iktidarın karşısında bir güç değiliz, sivil iktidarın emrindeyiz. Yanlışlık yapanlar her kurumda bulunur. Bu yanlışlıkları yapanları kurumda barındırmayacağız' deseydi, çok daha haklı bir konuşma yapmış olurdu.”

Genelkurmay, Arınç'ı ordu düşmanı gibi takdim etti; ama asıl ordu düşmanlığı, milletin hizmetinde olması gereken orduyu millet iradesinin karşısına dikmeye çalışmaktır.

Ordunun darbecilikle birlikte anılmasına sebebiyet vermektir asıl ordu düşmanlığı.

“Kasetlerde konuşulan bu durumlar TSK'yı yıpratıyor. Bunun da konuşulması gerekiyor” diyen Bülent Arınç'a hak vermemek ne mümkün?

Efendim, devam eden bir hukuki süreç varmış, suçu sabit olmayan insanlara suçlu muamelesi yapmak bir hukukçuya yakışmazmış, Bülent Arınç ön yargılı davranıyormuş vs, vs, vs…

Ne münasebet?

Ergenekon Davası kapsamındaki darbecilik suçlamaları bir yana, 28 Şubat'çıların darbecilikleri kendi itiraflarıyla sabit değil mi?

Genelkurmay, onlarla arasına mesafe koymaktan niçin imtina ediyor?

Onları canla başla savunma gereğini niçin duyuyor?

Bırakın 28 Şubat'ı, daha 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül konusunda bile redd-i miras etmedi ordu.

Etmedi ve etmiyor.

Başbakan Menderes'in vücudunda sigara söndüren ve onun şahsında millet iradesini ipe çeken canavarlarla alakası olmadığını, Ziverbey Köşkü'ndeki işkenceleri ve tek cana kıymamış olan Deniz Gezmiş'in idamını telin ettiğini, Diyarbakır ve Mamak askeri cezaevlerindeki işkence ve katliamları utançla hatırladığını, bütün bunların geçmişte kaldığını, ordunun artık böyle vahşetlere alet edilemeyeceğini, darbeler döneminin kesin olarak kapandığını, bunu kabullenemeyen ordu mensupları varsa onların saf dışı edileceğini söylemeye bir türlü yanaşmıyor.

Niçin yanaşmıyor?

Darbecileri telin etmek ve Bülent Arınç'ın önerdiği gibi “Biz sivil iktidarın karşısında bir güç değiliz, sivil iktidarın emrindeyiz. Yanlışlık yapanlar her kurumda bulunur. Bu yanlışlıkları yapanları kurumda barındırmayacağız” demek çok mu zor?

Orduyu yıpratıyorsa, bunu bir türlü diyemeyen komutanlar yıpratıyor.

Hakan Albayrak