25 Şubat 2009 Çarşamba

Kılıçdaroğlu aradı, dedi ki... (Ahmet Kekeç)

Memur okurlarım kızmayacaksa, aynı tespiti yinelemek istiyorum. Memurdan siyasetçi çıkmaz. Çıkarsa, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu gibi olur.

Memurdan, lider de çıkmaz.

Hasbelkader çıksa da, rahmetli Bülent Ecevit gibi olur.

Peşi sıra, ‘Bir zihniyetten ve kavrayıştan söz ediyorum. Kamu çalışanlarıyla bir alıp veremediğim yok’ tespitini de ekleyeyim ki, gereksiz alınganlıklara yol açmasın.

Hadi bir defa da ‘anlama özürlü’ arkadaşlar için yineleyelim:

Memur olmanın yeter şartı 657 sayılı yasaya tabi olmak değildir.

Her memur ‘kamu çalışanı’ olmadığı/olmayacağı gibi, her kamu çalışanından da ‘memur’ refleksi beklememeliyiz.

Hálá anlaşılmadıysa, yapabileceğim bir şey yok.

Siz en iyisi, birbirinden espritüel ve gülünç yazılar yazan Bekir Coşkun’u, güzel Türkçemize ‘zırnık kadar’ şeklinde güzel bir ‘ifade biçimi’ armağan eden Ahmet Hakan Coşkun’u, Sabetay Sevi’yle Sabetay Levi’nin aynı kişi olduğunu sanan (ve hálá ‘Tabula Rasa’ meselesinin hesabını vermemiş) Özdemir İnce’yi, başkalarındaki yabancı sözcük kullanımını eleştirerek ‘kültür emperyalizminin boyutlarına’ dikkat çeken ama gözü ‘Medya Towers’ tabelasını hiç görmeyen kıymetli dostum Mehmet Yakup Yılmaz’ı okuyun...

Evet, Kemal Kılıçdaroğlu’nu fazla memur, fazla statükocu, fazla mevzuatçı buluyorum...

Medyadaki yandaşları ‘Elinde dürüstlükten başka bir malzemesi yok’ şeklinde yürek dağlayıcı yazılar kaleme alıyor ama, ben (‘siyaset tarzı’ itibariyle) o kadar da dürüst bulmuyorum.

Dürüstlük, olması gereken bir şeydir.

İnsiyakla, gayretle, çalışarak, ‘kür’lerden ve ‘aşama’lardan geçerek elde edilen bir ‘statü’ değildir...

İnsan, zaten dürüst olmak ödevinde ve mecburiyetindedir.

Hem, sırf ‘dürüst’ diye, niçin kavrayışı ve becerisi sınırlı bir adaya oy verecekmişiz ki?

Tabii, büsbütün haksızlık etmek de istemem.

Bir bölümü uçuk kaçık da olsa, bazı projeleri var... Yılda bilmem kaç kilometre ‘tramvay hattı’ döşemek, ‘opera salonu’ yapmak, yoksulları maaşa bağlamak gibi.

Bununla birlikte, efendi bir adam..

Üstelik hazımlı, terbiyeli ve de son derece rakik...

İnsana güven telkin eden bir duruşu var.

Geçen hafta, rakamlar da vererek, genel müdürlüğünü yaptığı kurumu (SSK’yı) zarara uğrattığını ve ülkeyi ‘kara delik’ kavramıyla tanıştırdığını yazmıştım...

Telefon açtı.

Saygı çerçevesinin dışına çıkmadan, birtakım açıklamalar yaptı; mahut kurumun zaten zarar etmekte olduğunu, zararın büyümesinden ‘emeklilik yaşı’nı aşağı çeken siyasetçileri de sorumlu tutmamız gerektiğini söyledi.

Belli ki, bu meselenin ikide birde karşısına çıkarılmasından rahatsız...

Hak verdim ama, peşisıra şunu ekledim: ‘Siz de aynı yöntemlerle rakiplerinize vuruyorsunuz. Siz birtakım sorular soruyorsunuz; onlar da size soruyor. Siyasetçi olduğunuza göre bu sonuca katlanmak durumundasınız.’

O da, bu duruma itiraz etmediğini, sadece beni bilgilendirmek için aradığını söyledi.

Teşekkür ettim.

Karşılıklı iyi niyet dilekleriyle telefonu kapattık.

Bir ara, ‘Telefonu Gürsel Tekin’e uzatır mısınız? Bir çift kelam da onunla edeyim...’ diyecek oldum ama, espri sakil kaçar diye vazgeçtim.

Ahmet Kekeç

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder