27 Şubat 2009 Cuma

Kılıçdaroğlu’na dair (Mehmet Metiner)

CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu ile geçen hafta Fox Tv'de Objektif programında beraberdik.

Sayın Kılıçdaroğlu'na dair ilk gözlemim şu oldu: Belediyecilik konusunda yeterli donanıma sahip değil. Dahası ve en önemlisi, yönetmeye talip olduğu İstanbul'u tanımıyor.

Programa belediyeci eski il başkanı Gürsel Tekin'le katılmış olması, sadece beni değil sanırım izleyenleri de hayli şaşırtmıştır.

* * *

Kılıçdaroğlu, soyut "dürüstlük" iddiası üzerinden siyaset yapıyor. "Ben dürüstüm, başkaları değil!" söylemi üzerine oturan bu bakış açısı, kendi partisi söz konusu olduğunda geri tepiyor. Kılıçdaroğlu'nun asıl sıkıntısı da burada karşımıza çıkıyor.

Çünkü kendisi de pekala biliyor ki, partisinin kimi belediye başkanları ve yöneticileri herkesten daha fazla gırtlaklarına kadar yolsuzluğa batmış durumda.

Kılıçdaroğlu'nun tam da bu noktada ilkesel bir inandırıcılık sorunu ortaya çıkıyor: Elinde tuttuğunu söylediği "adalet kılıcı"nı herkes için eşit kullanmaması. AK Partili Şaban Dişli ve Dengir Fırat olayında elinde tuttuğu söylenen "Zülfikar" adlı kılıcıyla gürleyen Kılıçdaroğlu'nun süngüsü kendi partili arkadaşları mevzu bahis olunca düşüyor.

* * *

Bir diğer gözlemim şu: Kılıçdaroğlu'nun İstanbul'a dair "özgün projeleri" yok.

Bu yüzden seçimi kazanmaya endeksli popülizm ötesi bir siyaset izliyor.

Yoksulluk ve işsizlik üzerinden gerçekleştirilmesi imkansız vaatlerde bulunuyor.

"Vaat siyaseti"yle sonuç devşirmeye çalışıyor.

Programda, ilkin "yoksulluk envanteri" çıkaracağız diye başlayıp sıraladığı vaatlerine bakalım isterseniz.

-Yoksul ailelere her ay nakdi yardımda bulunacağız.

-Her evde bir sigortalı kişi bulunmasını sağlayacağız.

-Yoksul ailelerin çocuklarını belediyelerde işe alacağız.

Akla hemen sorular üşüşüyor tabii.

-Yoksulu ve işsizi bol bir metropolde bütün bunları hangi kaynakla yapacaksınız? Belediye bütçesinde bunun bir karşılığı var mıdır?

-Kaç yoksul aileye asgari ücret tutarında nakdi yardım yardım yapmayı düşünüyorsunuz? Bin mi, beş bin mi, yirmi bin mi, yüzbin mi, ne kadar?

Hadi iyimser bir rakamla elli bin diyelim. Bunu asgari ücretle çarpın lütfen. Bakalım karşımıza nasıl bir rakam çıkacak.

Buradaki soru şu: Merkezi hükümetin bile henüz bu çerçevede kaynak sıkıntısı dolayısıyla yapamadığı bir işi belediyeler hangi bütçeyle yapacaklardır?

* * *

Programda belediye gibi kamu kuruluşlarına memur ve işçi alımının KPSS şartına bağlandığını hatırlattığımda, bu yasanın işçileri kapsamadığını söylediler.

Oysa rahmetli Ecevit'in 1999 yılında çıkardığı genelgede bu apaçık belirtiliyor. Belediyelere bağlı şirketlerde bu şart yok sadece.

* * *

Gördüğüm kadarıyla Kılıçdaroğlu hala mecliste bir milletvekili olarak bulunmasına rağmen kimi konularda eksik bilgiye sahip.

Engelli vatandaşlarla ilgili aktardığı anekdot, bu bilgi eksikliğinin bir sonucuydu.

Güya bir anne Kılıçdaroğlu'na gelip engelli evladını bırakacak bir yer bulamadığı için dert yanmış.

Kılıçdaroğlu da, buradan hareketle, "Belediye Başkanı olursam" diye başlayan vaatlerde bulundu.

Oysa programda fırsat bulamadığım için aktaramadığım bilgileri buradan kendisine hatırlatmak isterim.

Nimet Çubukçu'nun başında bulunduğu bakanlık, 130 bin engelli aileye ayda 447 veya 450 civarında nakdi yardımda bulunuyor. Ayrıca bezlerine varıncaya kadar tüm masrafları da devlet tarafından karşılanıyor.

Devlete ait kurumların dışında özel rehabilitasyon merkezlerindeki engellilerin masrafları da devlet tarafından karşılanıyor. Sırf eğitimleri değil, sair sağlık ve bakım masrafları da.

Kılıçdaroğlu'na dair bir diğer gözlemim şu:

Partisinin geleneksel-ortodoks laikçi anlayışıyla dindar-muhafazakar kitlelerden oy alamayacağını biliyor, ama Hz. Ömer ve Hz. Ali benzetmeleriyle varabileceği yerin de kendisi açısından başka bir sıkıntı doğuracağının farkında.

Kılıçdaroğlu kendisi açısından da siyaseten riskli bir yola girmiş bulunuyor velhasıl.

Mehmet Metiner

Bu kıyağımı unutmasınlar (Ahmet Kekeç)

Sıkıntılarını anlıyoruz... Hırçınlıklarını da anlıyoruz... Maliye Bakanlığı bürokratları, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin (belki de) en yüksek ‘vergi cezası’nı kesmiş. Kolay değil...

Bir medya grubunun üstesinden gelemeyeceği ağırlıkta bir ceza bu...

Kıvranıp duruyorlar...

Hem anlıyoruz, hem üzülüyoruz.

Bugüne kadar hileyle, muvazaayla, hükümetlere baskı yaparak işlerini yürütüyorlardı...

Bundan sonra faaliyetlerini ‘açık kanallara’ dökecekler.

Küçük kurnazlıklar yaparak kendilerini ‘vergi kaçakçısı’ durumuna düşürmeyecekler.

Eskiden RTÜK Yasası’nı hiçe sayarlardı.

Hiçbir hükümet, bu aleni ‘yasa tanımazlığın’ üzerine gitmezdi.

Gidemezdi...

Dağıtım tekeli kurmuşlardı...

Bir tür ‘medya karteli’ oluşturmuşlardı.

Kimse bunun hesabını sormazdı.

Soramazdı...

Tekel yasaları da hiçbir zaman caydırıcı olmazdı.

Şimdi, (herhalde) bu alışkanlığın verdiği şımarıklıkla, Maliye’nin kestiği cezayı eleştiriyorlar.

Eleştirmekle kalsalar iyi...

Menderes’in akıbetini hatırlatarak, ‘aba altından sopa’ gösteriyorlar.

Menderes de medyayla dalaşıyormuş, işte sonu ne olmuş?

Ne olmuş?

Ne yani, kendisini ‘vergi kaçakçısı’ durumuna düşüren medya patronunu kurtarmak için, ‘iyi saatte olsunlar’a yeni bir darbe mi sipariş edelim?

Medyayla dalaşanların akıbetini dosta düşmana bir kez daha göstermek için, bu ülkenin seçimle gelmiş Başbakanını darağacına mı gönderelim?

Ne yapalım yani?

Tamam, canları yanıyor...

Tamam, burunlarından soluyorlar.

Tamam, şefkat ve anlayış bekliyorlar.

Tamam, ortada bu kadar mevkute bu kadar televizyon, ‘işsizlik’ tehlikesiyle karşı karşıya kalacak bu kadar gazeteci var...

Tamam, bu grubun çökmesi hiç kimsenin, hiçbirimizin hayrına olmayacak...

İyi de, kesilen cezayla baş etmenin yolu tehdit ve gözdağı mıdır?

Bir de, cüretkar bir pişkinlikle, bu cezanın, ‘basın özgürlüğüne yönelmiş bir darbe’ olduğunu söylüyorlar...

Basın özgürlüğü, iftira atma ve yalan söyleme özgürlüğü müdür?

Devlet ihalelerini kapmak için hükümetlere baskı yapma özgürlüğü müdür?

İmar izni kovalama özgürlüğü müdür?

Darbeleri, muhtıraları, andıçları, ‘antidemokratik kalkışmaları’ destekleme özgürlüğü müdür?

Meşru hükümetlere savaş açma özgürlüğü müdür?

Ne diyordu, vergi cezasıyla karşı karşıya bırakılan medya patronu? ‘1997 yılında ordunun baskısı sonucu istifaya zorlanan İslamcı koalisyon hükümetine karşı benim medya organlarım savaş verdi.’

Bu mudur yani?

Evet, anlıyoruz.

Evet, üzülüyoruz.

Evet, bir an önce bu durumdan kurtulmalarını istiyoruz.

Dilerim, karşı karşıya kaldıkları bu durumu fırsata çevirir, etraflı bir muhasebe yaparlar.

Benim naçizane tavsiyem şu olabilir:

Mağdur konumda olan medya patronu yanlış adamlarla oynuyor.

Kavgasını, piyasada hiçbir prestiji, hiçbir değeri olmayan yazar ve yöneticilerle veriyor. En cahil, en küfürbaz, en ‘nato kafa nato mermer’ adamlar bu grupta çalışıyor.

Merkez medyanın en büyüğü olma iddiasındaki gazeteler, bu adamların elinde giderek marjinalleşiyor ve değer kaybediyor.

Benden hatırlatması.

Bu kıyağımı da unutmasınlar...

Ahmet Kekeç

Varlık ve Zaman (Martin Heiedegger)

İnsanın öteki insanlar ile, öteki insanlar için ve öteki insanlara karşı sürdürdüğü günlük yaşam uğraşında, sürekli olarak ötekiler karşısında farklı olma kaygısı yatar. Bu, ötekiler karşısındaki farkı kapatma, kendisi ötekilerden geriyse, bu geriliği giderme veya ötekilerden üstünse, onları altta tutma kaygısıdır.

Ötekilerle kendisi arasındaki “mesafe”nin kaygısı insanın kendisine de örtülü kalan bu kaygı ötekilerle birlikte olmayı gerginleştirir. Günlük insan bu mesafeliliğin ne kadar az farkındaysa, bu kaygı o kadar sarsılmaz ve kökten biçimde etkisini gösterir.

Ne var ki, birlikte olmanın içerdiği bu mesafelilikte insan, ötekilerle birlikte varolan günlük insan olarak, ötekilerine uyma, ötekiler için ne geçerliyse onu geçerli sayma durumundadır. Burada insan kendisi değildir; onun “kendisi olma”sını ötekiler üzerlerine almışlardır. İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ötekiler belirli değildir. Her öteki bütün ötekilerin yerine geçebilir. Önemli olan, insanın farkında olmaksızın devraldığı, ötekilerin sessiz, göze batmayan egemenliğidir. İnsanın kendisi ötekilerin bir parçası olarak, onların gücünü sağlamlaştırır. Aslında onların bir parçası olduğunu gizlemek için insanın “ötekiler” diye adlandırdığı şey, günlük birlikte olmayı oluşturanlar, yani her zaman “burada olanlar”dır. Ötekilerin kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsinin toplamıdır. Onların kimliği “kimse’sizlik” ya da “herkes” dir.

İnsana her zaman en yakın olan, içinde insanın günlük yaşam uğraşmalarının olup bittiği alan “kamu” alanıdır. Gerek kamu ulaşım araçlarının gerek haberleşme araçlarının (örneğin gazetenin) kullanımında her öteki diğer ötekinden farksızdır. Bu ötekilerle-birlikte-olma’da insanın kendisi ötekiler içinde erir ve her ötekinin kendi farklılık ve özelliği artan biçimde ortadan kalkar. Bu “göze batmamazlık” ve “belirsizlik” içinde “herkes alanı” ve bu alanın egemenliği gelişir. Herkes neden hoşlanır ve nasıl eğlenirse, biz de ondan hoşlanır ve öyle eğleniriz. Sanat ve edebiyatı herkes nasıl okur, görür ve yargılarsa, biz de öyle okur, görür ve yargılarız. “Kalabalık”tan herkes nasıl kaçınırsa, biz de öyle kaçınırız. Herkesi öfkelendiren, bizi de öfkelendirir. Belirlilikten yoksun ve hepimizden oluşan “herkes” alanı, insana günlük varoluş biçimini dikte eder.

Herkes alanının kendine özgü nitelikleri vardır. Birlikte olmanın içerdiği mesafelilik, temelini, birlikte olmanın sağladığı “sıradan olma”da bulur. Sıradan olma, herkes alanını oluşturan özelliklerinden biridir. Herkes alanı, varlığını ancak sıradan olma ile korur. Neyin yapılıp yapılmaması gerektiği, neyin geçerli neyin geçersiz olduğu, sonuç ve başarının nasıl elde edileceğinin ölçülerini veren sıradan olma, bu ölçülerle herkes alanını ayakta tutar. Neyin göze alınabileceğinin sınırlarının önceden çizilmişliğinde, sıradan olma, önce çıkmak isteyen her türlü kural dışı’lığı gözetim altına alır. Her türlü üstünlük sessizce bastırılır. Özgün olan her şey hemen alışılagelmiş’in, çoktan bilinen’in düzeyine indirilir. Uzun çaba ve didinmelerle kazanılan her şey, çabucak kullanıma hazır duruma girer. Bütün sırlar güçlerini yitirir. Sıradan olma kaygısı insanın temel bir eğilimini, bütün varlık olanaklarının “tekdüzeleşme”si eğilimini açığa çıkarır.

Mesafelilik, sıradan olma, tek-düzeleşme, herkes alanının varlık tarzları olarak, “kamu”yu oluştururlar. Her türlü dünya ve insan görüşünü düzenleyen, her zaman haklı olan kamudur. Ve bu, kamunun, nesneler ile temele inen bir bağ kurabilmesi, “şeyler”i açıkça görebilmesinden değil, “şeyler”e girememesi, düzeyli ile düzeysiz, bozulmuş ile bozulmamış arasında hiç bir fark gözetmemesinden ötürüdür. Kamu her şeyi bulanıklaştırır ve açıklıktan yoksun olan’ı, bilinen, kolayca kullanılabilen bir gereç gibi ortaya sürer.

Herkes alanı her yerde hazır bulunur, ama insanın karar vermesi gerektiği yerde “herkes” ortadan çekilmiş, kaçıp gitmiştir. Ne var ki bütün kararlar önceden herkes alanınca verildiği için, herkes alanı insanın sorumluluğunu insanın üzerinden alır. Herkes alanı kolayca herşeyin sorumluluğunu yüklenebilir, çünkü bu alanda yapılıp edilmiş olanlardan ötürü hiç kimseden tek başına kendisini sorumlu sayması beklenmez. Yapılıp edilenlerden sorumlu hep “herkes” , daha doğrusu “hiç kimse”dir.
Böylece herkes alanı insanın günlük yaşam yükünü hafifletir, insanın yaşamayı kolaylaştırma eğilimine yardımcı olur. İnsanın varoluş yükünün hafifletilmesinde sürekli olarak insanın yardımına koşan herkes alanı, bununla sürekli olarak kendi egemenliğini sağlamlaştırır. Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir. Günlük insanın kimliği sorusunun karşılığı olan “herkes”, insanın ötekilerle-birlikte-olma’sında kendi varoluşunda teslim ettiği “hiçkimse”dir.

Martin Heiedegger

Ben Bir Kürt Olsaydım (Alev Alatlı)

Ben bir Kürt aydını olsaydım, halkımın Batı'nın gündemine Mezopotamya'da petrol bulunmasından çok daha önce, dini nedenlerle girdiğini, 1800'lü yılların daha ilk yarısında "Havarilerin ruhlarıyla donanmış, İsa'nın aşkı uğruna dünya nimetlerini terk etmiş" misyonerlerin "o vahşi dağlar" dedikleri topraklarıma İsa'nın "haçını yerleştirmek" için geldiklerini hatırlardım.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, kendimi parçası hissettiğim halkın bütününü tanımaya adardım...

Ben bir Kürt aydını olsaydım, kendimi parçası hissettiğim halkın bütününü tanımaya adardım.

Tanıma sürecine mutlaka bizzat kendimi tanımaktan başlar, aidiyet duygumun dayanaklarını acımasızca irdelerdim. Kendime dair keşfettiğim ilk özellik, pek muhtemeldir ki "Kürtçe" konuşuyor olmam olurdu.


Kimliğime ilişkin bu değerli ipucunun izini sürer, Kürtçe'yi "İndo-Avrupa dil ailesinin, İndo-İran dalının İran dilleri alt-grubu"na yerleştiren Batılı dilbilimcilerin eserlerini irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, irdelediğim dilbilimcilerinin anadilimi altında tasnif ettikleri "İndo-Avrupa dili" sınıfının ideolojik bir "varsayım"dan ibaret olduğunu, böyle bir dilin varlığına ilişkin hiçbir bilimsel verinin bulunmadığını keşfetmekten büyük rahatsızlık duyardım.

Rahatsızlığım, "İndo-Avrupa dili" konuştukları varsayılan "Aryan" kavimlerinin bizzat kendilerinin de ideolojik bir kurmacadan ibaret olduklarını keşfettiğimde daha da artar; "ilk İndo-Avrupa dili" ve "Aryan kavimleri" icatlarının arkasında 19. yüzyıl İngilizlerini gördüğümde teyakkuza geçerdim. Bir Kürt aydını olsaydım, halkımın 19. yüzyıla ve İngilizlere ilişkin deneyimleri, beni "emperyalizm"e karşı mutlaka uyarır; araştırmamı derinleştirmeye sevk ederdi. Az biraz daha irdelediğimde, "Aryan" kelimesini, Sanskritçe'den türetip, Avrupa dillerine salanların da onlar olduklarını öğrenirdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, halkımın Batı'nın gündemine Mezopotamya'da petrol bulunmasından çok daha önce, dini nedenlerle girdiğini, 1800'lü yılların daha ilk yarısında "Havarilerin ruhlarıyla donanmış, İsa'nın aşkı uğruna dünya nimetlerini terk etmiş" misyonerlerin "o vahşi dağlar" dedikleri topraklarıma İsa'nın "haçını yerleştirmek" için geldiklerini hatırlardım.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Edward Said'in "Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden bir tanesi de belgeler, tarihler, otobiyografiler, kayıtlar ve benzerleri bakımından zengin olmamasıdır.../onların/ tarihi hakkında kapsamlı, güvenilir bir eser bulunmamasının nedeni de budur" tesbiti kulağıma küpe olur, halkıma ilişkin Batılı "tesbitler"i öğrenir ama mutlak doğru gibi asla kabullenmez; Ermeni diyasporasının ithamları karşısında boynumu bükmezdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, meselâ 1840 yılında, Muş, Bitlis, Erzurum ve Van'a misyoner aileler yerleştiren Papaz Horatio Southgate(1)gibi bir adamın, "putperest" dediği halkıma kapı komşum Ermeniler aracılığıyla ulaşma planları yaptığını öğrendiğimde düşünür, bu hususta misyonerlerin "Hıristiyan Ermenilerle işbirliği" yapmış olmalarının telmihlerini irdelerdim. Bu bağlamda, Papaz Efendinin "...

Bununla beraber, diğer Doğu halklarının hepsinden üstün oldukları kanısındayım. Türklerin ve İranlıların arasında yaşayan Kürtler, ne Türkler gibi suratsız ve ağır, ne İranlılar gibi mülayim ve sinsidirler.

Yırtıcı ve aşağılanmış bir ırk olarak dağlarda dolanır, yerleşik Kürtler tarafından sahiplenilmezler. Yerleşikler, farklı bir türdür. İçtenlikleri, erkekçe bağımsızlıkları, şeffaflıkları, cömertlikleri, canlılıkları, zekâları Hıristiyanlığa yaklaşımları bağlamında olumsuzluk içermez, dahası, Hıristiyanlığa biat ettikleri takdirde soylu ve özel bir halk olacaklarına işaret eder" şeklindeki tesbitlerini, halkım üzerindeki emellerin olası bir tezahürü olarak kaydetmekten geri durmazdım.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, rahmetli Musa Anter'in anılarını okumuş, Hitler'in Ankara Büyükelçisi Franz Joseph Hermann Michael Maria von Papen'in(2) rahmetliyi "Kürt ırkı"nın katışıksız olduğu, yani Araplara, İranlılara, Türklere veya Ermenilere "bulaşmadığı" asırlarda "mavi gözlü-sarışın" olduklarına dair ikna turlarını ürpererek hatırlardım. Aynı bağlamda, Madam Danielle Mitterrand'ın yoksul ve garip Diyarbakır'ı "dünyanın en güzel şehri, şehirlerin anası" ilân etmesini de aynı çerçevede değerlendirirdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, sarışın, mavi gözlü ve bütünüyle sanal "Aryan"ların, "Beyaz Avrupalılar"ın Cilâlı Taş Devrinde Kafkaslarda "yaşamış" atalarına dönüştürülmesi sürecini ibretle izler; "Beyaz adamın üstünlüğü" kuruntusunun insanlığın başına sardığı felâketleri düşünür, yüreğim daralırdı.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, 17.yüzyıl gezgini Evliya Çelebi'yi gözden kaçırmaz, dördüncü kitabında onaltı değişik Kürtçe'den bahsettiğini kaydeder; buna karşın, "anadil"in bir halkın etnik kökeninin saptanmasında yegâne belirleyici unsur olmadığını, din, aşiret bağlantıları gibi unsurlarla çakışması halinde önem kazandığını keşfederdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, günümüz dünyasında "millet" kavramının Frenk armudu misali bir sözcük olup, kim hangi niyetle isterse öyle istimal edilebildiğini keşfettiğimde bir daha durur düşünür, "Kürt milliyetçiliği" gibi bir tanımı dillendirmeden önce içini doldurduğumdan emin olmak isterdim.

Nedir, "millet"? Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat'ın dediği gibi "bir dinden olanların topluluğu" ise; "milliyet"in karşılığını "ümmet" ise; "aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl; maddi manevi birlik ve beraberlik rabıtaları bulunan topluluklardaki vasıf" ise; "milletimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet; aklı Kur'an ve imandır" açıklaması doğru ise, ne "Kürt," ne de ne "Türk" milliyetçiliği diye bir tanımlamanın olamayacağını teslim ederdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat'la yetinmez, Batı kaynaklarını didiklerdim. İngilizce, Fransızca, Almanca'da hatta Rusça'da aynı olan "nation" kelimesinin pek ünlü bir çağdaş filozof(3) tarafından "Nation/millet soyuna ilişkin bir kuruntuyu paylaşan, komşularına karşı nefret besleyen bir toplumdur. Bu nedenledir ki, bir nation/millet'teki bağlılığın temelinde kusurlu bellek (kuruntu) ve ötekine duyulan nefret yatar" cümlesini görünce kanım donardı.

Biraz daha inceleyince, Profesör Margalit'in ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz, komşularımız, kavmimiz ve nation/milletimizle geliştirdiğimiz sağlam ilişkilerin ortak belleğimizin ürünü olduğunu iddia ettiğini görür; "ortak bellek"in sağlam ve ahlâki ilişkiler geliştirirken, aynı biyolojik türden olmamızın dışında hemen hiçbir şey paylaşmadığımız yabancılarla ilişkilerimizin zayıf ve gayri-ahlâki olduğunu söylediğini öğrenirdim. Bu çerçevede, "ortak bellek"in Kürtleri özgürleştirmekten çok sakatlayan, barışmacılıktan çok öç alma duygularını körükleyen bir olgu olabileceğinden korkardım.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Margalit'in çözümlemesi bize uyar diye heveslensem dahi, öncülünde zorlanır, "öteki"nden kategorik olarak nefret eden/dışlayan bir "Türk" tanımadığım gibi, Türklerin dört başı mamur ortak bir "soysop" doktrinleri olmadığını bildiğimi teslim ederdim.

Bir ucu Manas, diğer ucu Hayber Kalesi destanı olan bir anılar manzumesi, ne kadar "ortak bir kuruntu" olabilir diye irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, talihsiz bir tarihin, tanımların ideolojik karmaşasının acısının, hele de Yeni Dünya Düzeni'nde yaşayakalabilmek için canını dişine takmış çabalayan Türkiye'den çıkarılmasına izin vermezdim.

(1) Papaz Horatio Southgate,1812-1894, Portland, Maine doğumlu Amerikalı "Congregationalist" papaz. "Muhammediliğin İran ve Türkiye'deki durumu" başlıklı araştırması için 1836'da New York'tan çıkıyor, dört yıl süreyle "Ermenistan, Kürdistan, İran ve Mesopotamya"da geziyor. "Narrative of a Tour through Armenia, Kurdistan, Persia, and Mesopotamia, New York, 1840.

(2) Almanya'nın Türkiye Büyükelçisi, 1939 to 1944.

(3) Avishai Margalit'in The Ethics of Memory (2002)


Alev Alatlı

28 Şubat ve AK Parti (Ahmet Taşgetiren)

-Ak Parti 28 Şubat'ın ürünü mü? Bu soru, şimdilerde iki kesim tarafından "Evet, AK Parti 28 Şubat'ın ürünü" şeklinde cevaplanıyor.
Bir kesim, AK Parti'nin içinden geldiği camia. Refah-Fazilet-Saadet camiası. Bu kesimde oluşan söylem şöyle:

-Dünya sistemi bizi yıktı, Ortadoğu'da daha kolay kullanılabilir bir yapı olarak AK Parti'yi kurdurdu ve iktidara getirdi. Bunun bir delili, Tayyip Erdoğan'ın parti oluşurken ABD-AB başkentlerinde yaptığı temaslar, diğeri de Türkiye'yi yönetmeye başladıktan sonra Refah'ın başlattığı ve Batı'yı çok rahatsız eden D-8 projesini bırakıp, BOP'un eş başkanlığına soyunulmasıdır.

AK Parti'yi 28 Şubat'ın ürünü olarak gören ikinci kesim, laik-Kemalist-ulusalcı camia... Öteden beri, 12 Eylül'den sonra Türk-İslam sentezi formülünün devreye girdiğini düşünen bu kesim, 28 Şubat'tan sonra kısa sürede kurulup iktidar olan AK Parti formülü ile de Ortadoğu'da "Ilımlı İslam" projesinin devreye sokulduğunu, böylece Türkiye'nin laik karakterinin tahrip edildiğini ifade ediyor. Bu kesim de işin arkasında Amerika'nın bulunduğunu düşünüyor.

Her iki kesim AK Parti'yi, 12 Eylül sonrasında kurulan ANAP'a benzetiyor. Tayyip Erdoğan'ı da, Amerika ile iyi ilişkiler içinde bulunan Turgut Özal'a....

Kanaatimce, her iki yaklaşımın ana zaafı, AK Parti'nin (Tıpkı Özal'ın ANAP'ı gibi) gerçekte bir toplumsal karşılığının var olduğunu görmezden gelmeleri, Amerika'nın askerleri (12 Eylül'de) olduğu gibi halk iradesini de yönlendirecek bir etkinliğe sahip olduğunu düşünmeleridir.

Buna karşılık her iki camia, hem Refah söyleminin hem de laik-Kemalist-ulusalcı söylemin halkla ilişkide yaşadığı sorunu dikkate almamaları, bu değerlendirmenin diğer zaafını oluşturuyor.

Buradaki bir diğer problemli durum da, Refah söyleminin özde, "AK Parti ile İslami hareketin yozlaştırıldığını" düşünmesi, buna mukabil, laik-ulusalcı-Kemalist söylemin, uluslararası sistemin "AK Parti ve ılımlı İslam projesi ile laikliğin elden gittiği ve tedrici bir İslamlaşmaya gidildiği" kanaatine sahip olmasıdır.

Burada ortaya çıkan sorular şunlar: Acaba AK Parti hangi misyondadır ve uluslararası sistem AK Parti ile neyi gerçekleştirmektedir? 28 Şubat aktörleri, uluslararası sistemle iç içe iseler, AK Parti'nin iktidara gelmesinden memnun mudurlar? AK Parti 28 Şubat projeleri ile barışık mıdır? AK Parti, 28 Şubat aktörleri ile barışık ise geçen 6 yıl neden, kapatma davası açılması dahil, müthiş bir gerilim ortamında geçmiştir?

Bu noktada şunları not etmeyi gerekli görüyorum:

-Refah Partisi ve 28 Şubat'a maruz kalan Refahyol iktidarı döneminde ben, bu hareketin çok daha geniş toplum kesimlerine ulaşabileceği, bunun için de ciddi bir özeleştiri yapması gerektiği üzerinde durmuştum.

-AK Parti bu özeleştiri sürecinin içinde kuruldu. Tayyip Erdoğan'ın bir toplumsal karşılığı vardı ve o yerini buldu. Amerika ve ötekiler halkı oluşturmadı, "Halkta karşılığı bulunan bir liderle nasıl uzlaşırız"ın üzerinde çalıştı. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları da, uluslararası sistemle çatışmamayı, Türkiye'de çok zor olan "ayakta kalabilme" işinin gerekli şartı olarak gördüler.

-AK Parti hükümetinin BOP'taki eşbaşkanlığı karşısında eleştirel tavır aldım. Bu, İslam coğrafyasına karşı riskli bir işti. Şimdi şunu görüyorum: AK Parti hükümetinin dış politika kurucuları, Ortadoğu'da, Amerikan politikalarına eklemlenme ve çatışma ilişkisini değil, işin içinde yer alıp, mümkün olduğu ölçüde dengelemeyi reel-politika olarak tercih etmişlerdir. Bunun başarısı ve doğurduğu sorunlar tabii ki tartışılabilir. Ama geçen 6 yılda Türk-ABD dış politikalarının birebir örtüşmediği gerçeği gözardı edilemez. Diğer alternatif, meydan okumaktır, D-8 projesi bir anlamda budur, ama bunu Türkiye taşıyabilir mi sorusu, dikkate alınması gereken bir sorudur. Eğer Refahyol'un tasfiyesi, bir uluslararası proje ise, tasfiyeye mani olamamak da, bir değerlendirme eksiğidir. Atın üstünde durmak, Türkiye'de hep çok önemli bir sorun olarak gelmiştir.

-AK Parti olayının tahlil edilmesi gerekli bir de, "değişme-yenilenme" boyutu vardır.

AK Parti bir değişme-yenilenme projesi ise, bu kötü bir şey midir? Şöyle düşünüyorum: 28 Şubat'a gelirken ve ondan sonrasında, Refah-Fazilet-Saadet, kendi içinde hiç değişmeme kararlılığında yürümüyordu. Orada da, değişme girişimleri olmuştu ama bu sağlanamadı. Sanırım o günkü kadro yapısı buna muvaffak olamadı. Sebepleri tartışılabilir. Ama bugün bile, Numan Kurtulmuş ile yapılmak istenen, dozu, niteliği şu bu ölçüde olabilir ama yine de toplumla farklı bir iletişimi sağlama girişimi, yani değişimdir. AK Parti'de yaşanan değişimin niteliği de tabii ki irdelenmelidir. Bu partiyi kuran kadrolar, neden siyaset içinde yer aldıklarını, şimdi nerelere geldiklerini tahlil edeceklerdir.

-Hâlâ 28 Şubat var ve AK Parti ikinci dönem, hem de oylarını yüzde 12 artırarak iktidar olmasına rağmen hâlâ 28 Şubat'la sorunlu durumda. 28 Şubat'ın sivil-asker uzantıları hâlâ, ellerinden gelse Tayyip Erdoğan'ı bir kaşık suda boğmak isteyeceklerdir. Erdoğan'ın halk karşılığı, bu hesaplar karşısında hâlâ en önemli gücü.

-AK Parti dış politikada Amerika ve AB ile mutlak uyum içinde gözükmüyor. Her iki dünyada hâlâ "Türkiye'nin ekseni" ve "Eksen kayması" konusunda kafa karışıklığı yaşanıyor.

-Türkiye, şu anda da kendisini mutlak anlamda "Batı ekseni" içinde değerlendirmiyor. Batı ile iyi ilişkiler sürdürmeyi tercih ediyor ama çok eksenli bir dış politika açılımını da geliştirmeye çaba sarf ediyor.

-Bana göre AK Parti, 28 Şubat'ın toplum tarafından reddinin sembolüdür. 28 Şubat, AK Parti ile ne kadar etkisiz kılınabilmişse, Türkiye'de halkın gücü de, demokrasinin etkinliği de o kadardır.

Ahmet Taşgetiren

Son yılların en güzel haberi... (Gülay Göktürk)

PKK'nın tasfiyesi

Doğrusunu isterseniz, son günlerde benim dikkatim Diyarbakır'da ortaya çıkacak seçim sonuçlarından çok, Erbil'de olup bitenler üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Çünkü, yerel seçimi kim kazanırsa kazansın, bölgenin kaderini asıl etkileyecek gelişmeler orada yaşanıyor.

Son aylarda Ankara-Bağdat- Erbil-Washington ekseninde PKK'nın tasfiyesine ve Kürt meselesinin siyaset yoluyla çözümüne ilişkin bir plan üzerinde çalışılmakta olduğunu biliyoruz.

Planın varlığından 2008 Aralık ortalarında yine Taraf Gazetesi'nin haberiyle haberdar olmuştuk. Önceki gün okuduğumuz "Eve Dönüş için start verildi" haberi ve haberin Dışişleri Bakanlığı'nca doğrulanması, aradan geçen aylarda barış planının başarıyla ilerlediğini, "mutlu son"a yaklaşmakta olduğumuzu ortaya koyuyor.

Evet, ne kadar sevinsek azdır; zira son yıllarda bundan daha güzel bir haber almadık.

Artık PKK'nın dağdan indirilmesinin, "Eve Dönüş" sürecinin başlamasının, bir başka deyişle 25 yıldır süren savaşın son bulmasının arifesinde olduğumuzu söyleyebiliriz.

Şimdi geri dönüp söz konusu plana bakalım:

Olay, Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasındaki ilişkilerin ısınması süreci ile birlikte başlamıştı.

Bu süreçte, Ankara'nın talebine kulak veren Irak Kürt Bölgesel Hükümeti PKK'yı silahsızlandırmayı amaçlayan bir proje üzerinde çalışmaya başladı. Ankara adına MİT ve Dışişleri'nin, Erbil'deki Federe Kürt yönetimiyle yürüttüğü kapsamlı temaslar ardından olgunlaştı. Genelkurmay'ın da projeyi yakından izlediği ve onay verdiği yorumları yapılıyor. Projenin ABD ve AB tarafından da güçlü bir biçimde desteklendiğini söylemeye gerek bile yok.

Plana göre, PKK gerek Irak yönetimi, gerek ABD ve AB, gerekse bölgedeki bütün Kürt grupları tarafından silahsızlanma konusunda ikna edilirken, bir yandan da küçük bir grup yönetici dışında -ki onların da BM himayesinde bir Avrupa ülkesine gönderilmesi düşünülüyor- bütün PKK'lıları kapsayan "parçalı" bir genel afla "Eve Dönüş" süreci başlatılacak.

PKK'nın silah bırakmaya ikna edilmesinde önümüzdeki ay Erbil'de toplanacak olan Kürt Konferansı özel önem taşıyor.

Geçtiğimiz günlerde Abant Platformu'nun Erbil'de düzenlediği toplantının katılımcılarından olan Mümtazer Türköne bu konferansın önemini şöyle anlatıyor:

"Bir ay sonra Erbil, başka bir toplantıya evsahipliği yapacak. Kürt konferansı başlığını taşıyan bu toplantı tam olarak Kürt ulusal kongresi niteliği taşıyor. Kürtler'in 'Dört Parça' adını verdikleri dört ülkeden, yani Türkiye, İran, Suriye ve Irak'tan legal ve illegal Kürt örgütlerinin bu toplantıya katılması bekleniyor. Toplantıyı KDP organize ediyor ve bir ölçüde Irak'taki Kürt Bölgesel Yönetimi'nin diğer Kürt grupları üzerindeki önceliğini vurgulama amacı taşıyor. Uygun kelimeyi bulmak zor. Kürt milliyetçilerinin kullandığı tabir "Kürt ulusal hareketi." Bu konferans "Kürt ulusal hareketi"nin geleceği üzerinde etkili olacağa benziyor. (...)

Erbil'deki Kürt Konferansı'na katılacak örgütlerden biri de PKK. Basmakalıp hükümleri bir kenara bırakıp, bu konferansın PKK'nın silah bırakmasına, nihayetinde tasfiye olmasına vesile olacağını öngörmek lâzım. Erbil'de yayımlanan Kürdish Globe'da yer alan ve Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerini değerlendiren bir yazı, bu öngörüyü doğruluyor. "Bütün Kürt siyasî grupları arasında geniş ve kapsamlı bir konferans, PKK'yı Kürt ulusal çıkarlarını koruyacak çizgiye getirebilir ve genel uzlaşmaya uyarak silah bırakmak zorunda kalabilir" diyor.

Benim kulağımın yerel seçim anketlerinden çok, Erbil'e kilitlenmesinin sebebi anlaşılmıştır sanırım. Bana kalırsa DTP asıl sınavı yerel seçimlerde değil orada Erbil'deki tavrıyla verecek. Her fırsatta "aslında gönüllerinin barışçı çözümden yana" olduğunu söyleyen DTP'lilerin, Kürt Konferansı'nda barışçı çözüm için ne kadar gayret sarf edeceğini ya da sarf etmeyeceğini orada göreceğiz. Oyuna talip oldukları Güneydoğu halkının barış özlemine ne kadar sahip çıktıklarını; yani o halkı ne kadar temsil ettiklerini de...

Üzerinde çalışılan planı "PKK'nın siyasallaşması oyunu" olarak gören ve tepki duyanlara söyleyeceğim ise şudur: Boşuna korkmayın; silah bırakmış bir PKK, adı ne olursa olsun, artık PKK olmaktan çıkmış demektir. Çünkü PKK'yı karakterize eden şey şiddettir.

Gülay Göktürk

26 Şubat 2009 Perşembe

Yüzüne far tutulmuş tavşan gibiler (Fehmi Koru)

Allah kimsenin başına vermesin: Ülkemizin en büyük medya grubu 1.1 katrilyon TL'yi bulabilecek bir vergi cezasına çarptırıldı; gazetelere yansıyanlara göre, aynı büyüklükte olmasa da Maliye'nin heybesinde başka turplar da var...

Gelişme başka süreçleri de başlattı: Cezaya muhatap olan şirket ve ilişkili diğer şirketlerin hisse senedi değerleri borsada muazzam bir düşüş gösterdi ve ilk beş gün içerisinde Doğan Holding 367,5 milyon TL, Petrol Ofisi de 165 milyon TL kayba uğradı.

Böylesine ciddi bir durumla karşılaşan kim olursa olsun olumsuz etkilenir. Global krizin bizim kıyılara da vurduğu bir ortamda, grubun bu gelişmeden dolayı normal zamandan çok daha ağır sıkıntılar yaşaması beklenir.

Grubun patronu Aydın Doğan'ın ilk gün yaşadığı müthiş sıkıntıyı kendi gözümle gördüğüm için duamı bir kez daha tekrarlıyorum: Allah kimsenin başına öyle bir sıkıntı vermesin...

Doğan Grubu'nun sıkıntıyı az zararla atlatmak için olağanüstü gayret gösterdiği fark ediliyor. Yanlış akıllar verdiği, ya da doğru olmayan ilişkilere girdiği anlaşılan yöneticiler, geçmişte ne kadar büyük hizmetler sunmuş veya patrona ne kadar yakın olursa olsunlar, konumlarını kaybedebiliyorlar. Bazı istifalar ve görevden almalar şimdiden duyuruldu; bazıları için daha uygun bir zaman aralığı arandığı anlaşılıyor.

Tuzu en kuru olanlar, grubun medya organlarında yönetici olanlar ile köşeleri tutanlar... Yaşananları hafife aldıklarını o kadar belli ediyorlar ki... Yıllardır sürdürdükleri basit hayat felsefesinin gölgesine sığınıyorlar. Başlarına geleni iktidarın hışmıyla açıklayıp kahramanlık taslayanları da çıkıyor aralarından... Kurdukları denklem şu: “İktidar onların yazdıkları yüzünden kızdığı patronlarını cezalandırmış...”

Şu gerçeği bile göremiyorlar: Hiçbir iktidar, ne kadar kızarsa kızsın, hakkında yapılan yayınlar sebebiyle medyaya ceza kesmez, kesemez. Ak Parti iktidarının veya Başbakan Tayyip Erdoğan'ın gruba verilen cezada doğrudan bir rolü olması imkânsızdır. Maliye bürokrasisinin kestiği ceza herhalde hoşuna gitmiştir iktidarın; hadi bir adım daha ileri gidelim ve “Bürokrasiyi durdurmak üzere küçük parmağını kıpırdatmak içinden geçmemiştir” de diyelim. Ancak bu kadar... İktidarın bundan daha ileri bir tavrı, yönlendirmesi, emir veya talimatı olmamıştır...

Bekledikleri dış desteğin gelmemesi bile gözlerini açmaya yaramadı, hayret!

Koskoca yazarlar, yorumcular, yönetmenler başlarına geleni kavramakta müthiş zorlanıyor, eleştiri oklarını yanlış hedeflere yönlendiriyorlar. Bunu yaparken bütün dertlerinin, konumlarını, koltuklarını ve sütunlarını korumak olduğunu da açık ediyorlar...

Hiç değilse patronlarının ufunetini alacak bir yorum yapsalar, yatıştırmaya yarayacak tavırlar sergileseler... Hayır. Maliye tarafından milyarlarca dolara varabilecek cezalara muhatap olan patron başına geleni nasıl savuşturacağını hesaplayadursun, medya organlarında köşe başlarını tutanların bütün derdi, bu kargaşada gazetelerindeki yerlerini kaybetmemeleri...

Merak etmesinler diye bir kez daha yazayım: Oturdukları koltuklarda veya her gün anlamsız çiziktirmelerle doldurdukları sütunlarda gözüm yok benim...

Sıkıntısı yüzünden olan-biteni doğru-dürüst izleyebiliyor mudur acaba Aydın Doğan? Kendisi neler ve nelerle başetmeye çalışırken, köşeleri teslim ettiği tiplerin bütün dertlerinin koltuklarını korumak olduğunu fark etmiş midir?

Bugüne kadar tabloda 'halk' bulunmadığı için, şimdikine benzer ortamlarda 'kısa devre' yaptırabiliyor ve sigortayı attırarak ülkenin başına açtıkları sorunla kendi sorunlarının da hakkından gelebiliyorlardı. Arkasındaki halk desteğini koruyabilen bir iktidara karşı şapkalarından çıkarabilecekleri bir tavşan yok; varlık sebeplerini yitirdiler. Yüzüne far tutulmuş tavşan gibiler.

Fehmi Koru

Deniz Seki'nin suçu ne Sayın Baykal (Salih Tuna)

Baykal'ın kavlince, Doğan Yayın Holding'e kesilen vergi cezası "Mali Ergenekon"dan ibaret.

Anlaşılan o ki; avukatlık işini epey abartmış.

Hem abartmış, hem de dilim söylemeye varmıyor ama hafif meşrep "üçkağıt" açmış!

Sanki…

Doğan Medya'yı savunmayı kafasına koymuş da, işin rengi belli olmasın diye mevzuya Ergenekon sokuşturuyor.

Hulasa, ya tutarsa misali, aklısıra "meşruiyet" aşılıyor.

E tabii, mevzu sadece "maliye" olsaydı, şappadak hüküm vermek çok yakışıksız olurdu.

Hesap uzmanlarının aylar boyunca yaptığı incelemelere dayanan bir karar hakkında, oturduğu yerden ahkam kesmek, sorumsuzluktan öte anlam taşımazdı.

Üstelik "Meselenin her bir yanını güzelce tarttın mı da, olmazlığına karar verdin…" diye adama sorarlardı.

Dolayısıyla mevzunun minderin dışına çekilmesi lazımdı.

Sayın Baykal da bunu yaptı işte.

Doğan Yayın Holding'e kesilen 826 milyon TL'lik vergi cezasını, maliyeden, "uzmanı" olduğu "Ergenekon" alanına kaydırdı.

En azından "kaydırmaya" çalışıyor!

Yoksa ne diye, ne idüğü belirsiz "Mali Ergenekon" tamlamasına tenezzül etsin?

"Ceza değil, cezalandırma" diyerekten vergi cezasına isyan eden Ertuğrul Özkök'ün, Oktay Ekşi'nin, M. Yakup Yılmaz'ın aklına gelmeyeni niçin terennüm etsin?

"Ergenekon uzmanı" demeye getirdim diye, yanlış anlaşılmasın; bu konuda özgüveni yerinde, yani, iyi bağırıyor demek istedim.

Hani, "naparım ben adamı" dercesine heyheylenmiş, "Ergenekon'un avukatıyım…" diye kükremişti ya, onu hatırlatmak istedim.

Demek ki bütün mesele, herhangi bir konuyu "Ergenekonize" (oldu böyle!) etmek!

Mesela…

"Hakem Ergenekon'u…"

(Birkaç maç önce hakem kararlarına tepki göstererek "Savcı uyuma Ergenekon sahada" şeklinde tempo tutan Beşiktaş taraftarından mülhem.)

Önemli olan tanımlamak; uymuş, uymamış, ne önemi var?!

Demek ki…

Kokain yüzünden tutuklanan Deniz Seki bacımız "Bu magazin Ergenekon'udur" demeyi akletseydi, Ergenekon'un ebedi avukatı Sayın Baykal'ı şappadak yanında bulacaktı.

Böylece nur topu gibi bir Ergenekon'umuz daha olacaktı:

"Magazinsel Ergenekon…"

Mali olanı oluyor da, magazin olanı neden olmasın, değil mi?!

Bu durumda…

Galatasaray'a Ali Sami Yen'de dört gol atan ve teknik direktör değişimine neden olan Kocaelisporlu Taner Gülleri de "Futbolcu Ergenekon'u"nu temsil etmiş oluyor…

İmdi, Sayın Baykal'a "Deniz Seki'nin, Skibbe'nin suçu ne; onları niçin savunmuyorsun?.." diye sormanın tam vakti!

Hadi Skibbe elin Alman'ı; üstelik beceriksiz de, ya Deniz Seki?

Başına gelenlere sessiz kalmaya vicdanın nasıl müsaade ediyor?

"Magazin Ergenekon'unun kurbanıyım" demedi diye susacak mısın?

O söyleseydi de işe yaramazdı ki!

Neyin Ergenekon, neyin değil, yahut, neyin ne cins Ergenekon olduğu hususunda karar verme tekeli sende değil mi?

"Beni destekleyeni ben de desteklerim; gerektiğinde Ergenekon benzetmesi de yaparım…" diyeceksen, o başka tabii.

Yani…

Doğan Medya'yı savunacağım ki, onlar da benim Kılıçdaroğlu'mu, Karayalçın'ımı falan desteklesin diye düşünüyorsan, inan ki anlarım.

Lakin şuncağızı da sormadan duramam:

El'an Ergenekon'dan tutuklu bulunanların avukatlığına hangi desteklerinden ötürü soyunmuştun?

Ayrıca…

Doğan Medya Grubu, "Mali Ergenekon" benzetmesinden hazzedecek mi bakalım?!

Vergi davası da olsa, içinde Ergenekon geçen bir davanın muhatabı olmayı istemezler sanırım.

Uzun lafın kısası, Ergenekon kıyağını "Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize" diyerekten ellerinin tersiyle itme ihtimali de var, haberin olsun.

Salih Tuna

25 Şubat 2009 Çarşamba

Şeş beş (Mehmet Altan)

Din. Dil. Irk. Mezhep…

Bunlar gelişmiş ülkelerde neyin korkusu?

Temel hak ve özgürlüklerin…

Peki ya bizde? Siyasetin…

Neden mi?

Temel hak ve özgürlüklere saygılı bir demokratik cumhuriyet olamadığımız için.

Olsak, bu kadar sığ sularda boğulur muyuz?

* * *

2009 yılında Türk medyasının özel yayın yaparak kilitlendiği olay ne?

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkan’ı Ahmet Türk’ün ‘21 Şubat Dünya Ana Dil Günü’ nedeniyle birkaç Kürtçe cümle söylemesi...

Bu neden böylesine medyatik, hatta toplumsal bir olay haline dönüşüyor?

Çünkü AK Parti ile DTP Güneydoğu’da amansızca yarışmakta...

DTP garip bir şekilde, AK Parti Hükümeti’nin olumlu olarak karşılanıp desteklenmesi gereken TRT-Şeş adımından huzursuz...

Bu tür açılımları daha ileri götürmek yerine, iktidarın bölgede siyasal rakibi olduğu için yıpratıcı bir yol seçiyor...

Demokratik girişimleri derli toplu, derinlemesine ve tutarlı bir hale getiremediğimiz için DTP’nin bu yöntemi de fazlasıyla yankılanıyor...

* * *

Kürtçe, TRT-Şeş’te serbest ama TRT-3’de yasak...

Çünkü Anayasa...

Çünkü Siyasi Partiler Yasası...

Bazı yorumlara göre Parlamento’da Türkçe dışında dillerin konuşulmasını yasaklamakta...

Ama gel gör ki...

Bunların hepsi 12 Eylül Rejimi’nin ürünü...

Nitekim Siyasi Partiler Kanunu, ‘Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar’ demekte...

Bu madde temel hak ve özgürlüklere yekten bıçak çekmiş durumda.

Bu tutarsızlık sürünce TRT-Şeş açılıyor ama seçimlere katılan adaylar ana dillerinde propaganda yapamıyor...

Hukuksal bir bütünlük, felsefi bir derinlik olmayınca da pratik siyasal açılımlar bir başka yerde su koyuveriyor...

Ve siyaset kurumu 29 yıldır 12 Eylül hukukunu yok edeceğine, askeri sistemi korumaya devam ediyor...

Koruyunca da din, dil, ırk, mezhep siyasetin avlanma alanı haline geliyor...

* * *

İlkeli ve tutarlı bir değişim ve dönüşüm, ancak hukukun evresel anlayışının sahiplenilmesiyle oluşur...

Bu, Türkiye için sivil ve demokratik yeni bir anayasa demek...

Ayrıca...

Siyasal Partiler Yasası’ndan Parlamento İç Tüzüğü’ne, 12 Eylül zihniyetini tamamıyla yok etmek ve onu AB standartlarında yeni bir anlayışla değiştirmek demek...

Bunu yapmadıkça normalleşemeyiz...

Normalleşemeyince, hala bugün bile en temel özgürlükler siyasal çekişmenin itiş kakış alanı olmaktan çıkamaz...

Aslında çok üzücü...

* * *

Dünkü olay...

Din...

Dil...

Irk...

Mezhep gibi gelişmiş ülkelerde temel hak ve özgürlüklerin konusu olan meselelerin bizde siyasetin oy tarlası olduğunu bir kez daha gösterdi...

Sövüp sayacağımıza...

Kızıp kavga edeceğimize...

Bu garip çarpıklığı gidermeye bakalım.

Bakalım ki toplum ve siyaset nitelik kazansın...

Hukuksal açıdan en temel haklarımız siyasetin terkisinde ırgalanıp durmasın..

Mehmet Altan

Kılıçdaroğlu aradı, dedi ki... (Ahmet Kekeç)

Memur okurlarım kızmayacaksa, aynı tespiti yinelemek istiyorum. Memurdan siyasetçi çıkmaz. Çıkarsa, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu gibi olur.

Memurdan, lider de çıkmaz.

Hasbelkader çıksa da, rahmetli Bülent Ecevit gibi olur.

Peşi sıra, ‘Bir zihniyetten ve kavrayıştan söz ediyorum. Kamu çalışanlarıyla bir alıp veremediğim yok’ tespitini de ekleyeyim ki, gereksiz alınganlıklara yol açmasın.

Hadi bir defa da ‘anlama özürlü’ arkadaşlar için yineleyelim:

Memur olmanın yeter şartı 657 sayılı yasaya tabi olmak değildir.

Her memur ‘kamu çalışanı’ olmadığı/olmayacağı gibi, her kamu çalışanından da ‘memur’ refleksi beklememeliyiz.

Hálá anlaşılmadıysa, yapabileceğim bir şey yok.

Siz en iyisi, birbirinden espritüel ve gülünç yazılar yazan Bekir Coşkun’u, güzel Türkçemize ‘zırnık kadar’ şeklinde güzel bir ‘ifade biçimi’ armağan eden Ahmet Hakan Coşkun’u, Sabetay Sevi’yle Sabetay Levi’nin aynı kişi olduğunu sanan (ve hálá ‘Tabula Rasa’ meselesinin hesabını vermemiş) Özdemir İnce’yi, başkalarındaki yabancı sözcük kullanımını eleştirerek ‘kültür emperyalizminin boyutlarına’ dikkat çeken ama gözü ‘Medya Towers’ tabelasını hiç görmeyen kıymetli dostum Mehmet Yakup Yılmaz’ı okuyun...

Evet, Kemal Kılıçdaroğlu’nu fazla memur, fazla statükocu, fazla mevzuatçı buluyorum...

Medyadaki yandaşları ‘Elinde dürüstlükten başka bir malzemesi yok’ şeklinde yürek dağlayıcı yazılar kaleme alıyor ama, ben (‘siyaset tarzı’ itibariyle) o kadar da dürüst bulmuyorum.

Dürüstlük, olması gereken bir şeydir.

İnsiyakla, gayretle, çalışarak, ‘kür’lerden ve ‘aşama’lardan geçerek elde edilen bir ‘statü’ değildir...

İnsan, zaten dürüst olmak ödevinde ve mecburiyetindedir.

Hem, sırf ‘dürüst’ diye, niçin kavrayışı ve becerisi sınırlı bir adaya oy verecekmişiz ki?

Tabii, büsbütün haksızlık etmek de istemem.

Bir bölümü uçuk kaçık da olsa, bazı projeleri var... Yılda bilmem kaç kilometre ‘tramvay hattı’ döşemek, ‘opera salonu’ yapmak, yoksulları maaşa bağlamak gibi.

Bununla birlikte, efendi bir adam..

Üstelik hazımlı, terbiyeli ve de son derece rakik...

İnsana güven telkin eden bir duruşu var.

Geçen hafta, rakamlar da vererek, genel müdürlüğünü yaptığı kurumu (SSK’yı) zarara uğrattığını ve ülkeyi ‘kara delik’ kavramıyla tanıştırdığını yazmıştım...

Telefon açtı.

Saygı çerçevesinin dışına çıkmadan, birtakım açıklamalar yaptı; mahut kurumun zaten zarar etmekte olduğunu, zararın büyümesinden ‘emeklilik yaşı’nı aşağı çeken siyasetçileri de sorumlu tutmamız gerektiğini söyledi.

Belli ki, bu meselenin ikide birde karşısına çıkarılmasından rahatsız...

Hak verdim ama, peşisıra şunu ekledim: ‘Siz de aynı yöntemlerle rakiplerinize vuruyorsunuz. Siz birtakım sorular soruyorsunuz; onlar da size soruyor. Siyasetçi olduğunuza göre bu sonuca katlanmak durumundasınız.’

O da, bu duruma itiraz etmediğini, sadece beni bilgilendirmek için aradığını söyledi.

Teşekkür ettim.

Karşılıklı iyi niyet dilekleriyle telefonu kapattık.

Bir ara, ‘Telefonu Gürsel Tekin’e uzatır mısınız? Bir çift kelam da onunla edeyim...’ diyecek oldum ama, espri sakil kaçar diye vazgeçtim.

Ahmet Kekeç

24 Şubat 2009 Salı

Ne diye memnun olmayalım ki?(Ahmet Hakan)

BİR Madem büyük şair İsmet Özel, "İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır" demiş... O halde Aydın Doğan'ın muhafazakár gazetecilerin dünyasına "fasıl müziği" vesilesiyle de olsa kulak kesilmesinden ne diye memnun olmayalım ki?

İKİ Ahmet Kaya'nın mezarının Türkiye getirilmesi diye bir talep yok... Fakat yine de Başbakan Erdoğan'ın, "Ahmet Kaya'nın mezarının Türkiye'ye getirilmesi" meselesini açmasından ve Ahmet Kaya ile ilgili güzel sözler söylemesinden ne diye memnun olmayalım ki?

ÜÇ Nihal Bengisu Karaca, Zaman Gazetesi'nin en iyi yazarlarındandı... Onu okurken başındaki türbanı görmüyorduk... Yani "türbanlı yazar" kategorisine sıkışıp kalacak türden bir yazar değildi Nihal... Habertürk'e transfer olmuş... İki dünya arasındaki geçişkenliğin kapısı bir kez daha aralandı... Ne diye memnun olmayalım ki?

DÖRT Hızlı trene "Yıldırım" adı verilecekmiş... Fakat Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, "Soyadını trene vermiş derler... Yanlış olur..." diye itiraz etmiş... Görgüsüzlüğün alıp başını gittiği bir dönemde küçük de olsa ortaya konan bir incelikten ne diye memnun olmayalım ki?

BEŞ Başbakan Erdoğan'ın uçağında kendine yer bulmayı çoktan hak etmiş Emre Aköz'ün, hakkını aldığını fark ettik... Fakat durun bir dakika! Başbakan'la çektirdiği fotoğrafta Emre'nin yüzüne yerleşen hafif mahcubiyet ifadesini görmek... Memnuniyet verici değil mi?

ALTI Eski Cumhurbaşkanı'ndan "bir adam" diye söz eden "en Avrupai Bakanımız"a ayar verme görevini İstanbul'da bir balıkçı yurttaşımızın üstlenmiş olmasından ne diye memnuniyet duymayalım ki?

Delikanlı Yıldız

SEN ne delikanlı bir kızmışsın be Yıldız... Haddini bilmeze ne de güzel had bildirdin...

Zerre kadar eğilmek yok...

Zırnık kadar yavşama yok...

Dirhem kadar uzlaşmak yok...

Bravo... Gerçekten bravo...

Ezdirmedin kendini...

Ne ezdirmesi yahu?

Vaktiyle yaptığı iyilikleri başa kakmak suretiyle delikanlılıktan zerre kadar nasip almadığını cümle áleme ilan eden adama öyle bir delikanlılık dersi verdin ki, bu kadar olur...

Pes vallahi...

"Çakma imparator"un plastik tahtını devirdin...

Kendinden güçsüz gördüğünü ezmeye kalkan bir karakteri deşifre ettin...

"One minute" yaptın...

Helal olsun sana...

Vallahi helal olsun...

Mimarın ölümü

MİMAR Turgut Cansever'i kaybettik...

Şehirlerimizin biraz da "eski mücahitler" tarafından talan edildiği bir dönemde göç etti öteki dünyaya...

Güzel insanlardandı... İyi bir entelektüeldi... Kibar bir mümindi...

Sezai Karakoç'un "Balkon" şiirinin son iki dizesinde anlattığı türden bir mimardı...

Mimar Sinan'ın eserlerindeki ruhla bir akrabalık kurmaya çalışır, bunu başarırdı...

"Dünyaya en büyük müdahale yapılarla olduğuna göre mimarların görevi dünyayı güzelleştirmektir" derdi...

Talan mantığının dindar müteahhitler için de geçer akçe olduğu bir dönemde...

Turgut Cansever'in temsil ettiği estetiğin, edebin, faziletin de kadri kıymeti bilinmedi...

Ne diyelim?

Allah rahmet etsin...

Seçmene tehdit söker mi?

VAKTİYLE Turgut Özal, "Eli kolu bağlı belediye başkanı istemiyorsanız oylarınızı ANAP'a verin" demişti de kıyamet kopmuştu...

O seçimde vatandaşımız, oyunu inadına "eli kolu bağlı belediye başkanı"na yağdırmıştı...

Ve bugün...

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in "Hükümetle zıtlaşan belediye iş yapamaz" açıklaması, "eli kolu bağlı belediye" olayını anımsattı bana...

Madem Şahin, "ayıp olur" falan demeye gerek duymuyor...

Hiç değilse...

Özal döneminde yaşananlara şöyle bir bakıp, bu türden tehditlerin seçmende ters etki yapabileceğini görseydi.

Ahmet Hakan

CHP'yi uzlaşmaya razı etmek(Mümtaz'Er Türköne)

Başbakan'ın kendi ifadesiyle AK Parti, nisanda anayasayı yeniden gündeme getirmeyi planlıyor.

Umut var mı? Türkiye, mahallî seçimlerin hemen akabinde yeni bir anayasa yapmaya girişebilir mi? Sorunun cevabı sadece CHP'ye bağlı. AK Parti CHP'nin koyduğu bu sınırda duruyor. Cemil Çiçek, anayasanın uzlaşma ile çıkması gerektiğini, CHP ile uzlaşma olmaz ise anayasanın değiştirilemeyeceğini söylüyor. CHP sözcülerinden Hakkı Suha Okay da, dokunulmazlıkların kaldırılması dışında, anayasa değişikliğine karşı olduklarını açıklıyor.

O zaman tek çare, CHP'yi anayasal uzlaşmaya razı etmek. Peki CHP nasıl razı olur? İlk olarak CHP'nin rezervini anlamalıyız. 1982 Anayasası'na karşı olan ve alternatif bir anayasa taslağına sahip olanlar arasında CHP de var. CHP'nin anayasa değişikliğine karşı çıkması ilkelerine değil fiilî bir gerekçeye dayanıyor. AB sürecinde yapılan anayasa reformları ile devlet içi iktidar dengeleri esaslı biçimde değişti. Yeni anayasa yapmak demek, devlet iktidarının demokratikleşmesi kanalıyla, kalan mevzilerin de sağ iktidarlara teslim edilmesi demek. CHP'nin Ergenekon soruşturmasına muhalefeti de, büyük ölçüde bu davanın yol açtığı denge kaybıyla ilgili. O zaman CHP'nin rezervi nasıl kaldırılır? Devlet içindeki iktidar alanını CHP'nin artık savunamayacağı biçimde fiilen dönüştürerek. Ergenekon soruşturması, bu işi tek başına zaten yapıyor. Türkiye'nin dış politika aksının değişmesi ve devlet içindeki askerî iktidar alanının gerekçelerinden biri olan PKK sorununun çözümü ile bu iktidar alanı daha da küçülecek. PKK sorununun çözümü ise Kürt sorununun çözümüne bağlı. Türkiye'de bastığı zemini bile kemirmeye başlayan sürdürülemez bir devlet iktidarı alanı var. Bu alan zaten çöküş halinde.

İlke düzeyinde izlenecek yol ise, CHP'yi anayasa yapım sürecine dahil etmek. Aslında sadece CHP'yi değil, müzakereci demokrasi teknikleri ile mümkün olan en geniş ölçekte ilgili bütün tarafları bu sürece, akılcı müzakere yönetimleri ile dahil etmek gerekir. Anayasalar çoğunluğun tercihini değil, azınlığın haklarını garanti altına almak zorunda. Bu yüzden de genel bir uzlaşıya konu olmalı. Bu noktada AK Parti'nin 2008 yılı içinde harcadığı fırsattan gerekli dersleri çıkartması lâzım. "Anayasayı değiştirecek çoğunluğumuz var" yaklaşımını kastediyorum. Başbakan'ın nisan için vurguladığı "genel bir uzlaşı" arayışı gerekli dersin çıkartıldığına işaret. İkincisi izlenecek yöntemle ilgili.

AK Parti, kamuoyunun önüne bir anayasa taslağı ile çıktı. Taslak mükemmeldi. Alternatifli maddelerle kaleme alınmıştı, yani siyasetçiye seçme hakkı bırakıyordu. Ama somut kurallardan meydana gelen bir anayasa metni idi. Toplumun önüne bir taslakla çıkmak, AK Parti'nin düşmemesi gereken çok esaslı bir hata idi.

AK Parti bir anayasa metni yerine, birkaç maddede formüle edilecek genel ilkeler ile yola çıkmalı ve sadece bu genel ilkeleri tartışmaya açmalıydı. Mesela "yargı birliği sağlanacaktır" ilkesi, Anayasa'nın neredeyse 20-25 maddesini belirleyecek bir ilke. Yargıç teminatı ve adil yargılama hakkını da içerecek bu ilke ışığında askerî yargıdan başlayarak, idarî yargıyı ve anayasal yargıyı evrensel demokrasi ve hukuk standartlarına kavuşturmak mümkün olacak. İlkeler düzeyinde yürütülecek bir tartışma bütün toplum kesimlerinin, dolayısıyla bahaneler arayan CHP'nin de uzlaşmaya dahil olmasıyla sonuçlanabilir.

CHP'yi razı etmenin pratik yolu ise, yeni anayasa ihtiyacını mahallî seçim tartışmalarının tam merkezine yerleştirmek. Güçler dengesiz olduğu için seçim çok sönük geçiyor. Ortalığı ısıtacak bir anayasa tartışması CHP'yi yeni anayasaya angaje olmak zorunda bırakabilir. CHP, neden yeni anayasaya karşı çıktığını izah etmeye bir girişsin, parti rekabeti içinde halk CHP'yi demokratik çizgiye kolaylıkla çekecektir. Yeni anayasayı nisan ayında değil, şimdi, mahallî seçimlerin en önemli gündemi olarak tartışmayı öneriyorum. Herkes eteğindeki taşı döksün ve oy istediği vatandaşa bir anayasa sözü versin.

Mümtaz'Er Türköne

İslam'a meftun bir Pan-Afrikanist (Hakan Albayrak)

Hükümetin / devletin Afrika açılımı sayesinde basınımızda bir Afrika literatürü oluşuyor. Bu literatürde Edward Wilmot Blyden eksik kalmasın…

***

Mütefekkir, siyasetçi, eğitimci Edward Wilmot Blyden (1832-1912), Pan-Afrikanizm diye anılan fikri-siyasi akımın öncüsü ve Afrika Birliği'nin fikir babası kabul edilir. Marcus Garvey'den Kwame Nkrumah'a, Patrice Lumumba'dan günümüz Afrika Birliği liderlerine kadar bütün Pan-Afrikanistlerin ilham kaynağı olan Blyden, ölümünün üzerinden 97 yıl geçmiş olmasına rağmen, hem siyasi vasiyeti hem de İslam'ın önemli bir yer tuttuğu entelektüel mirası ile, Afrika'nın önünde muazzam bir ufuk açmaya devam ediyor.

Üstadın hayat hikâyesine bakalım:

3 Ağustos 1832'de, İngilizlerin köleleştirdiği Afrikalıların soyundan gelen bir ailenin çocuğu olarak Virgin Adaları'nda (St. Thomas) doğdu.

18 yaşındayken ABD'ye göç etti, fakat orada sadece yedi ay kaldı. Ata yurdunun dışında yaşamayı kendine yakıştıramadığı için Afrika'ya geçti. Azat edilen kölelerin bazı ABD'li devlet adamlarının himayesinde Batı Afrika'da kurdukları bir devlet olan Liberya'ya yerleşti.

Afrika'nın kurtuluşunu Hıristiyan misyonerliğinde gören genç Blyden, 1851'de, Presbiteryen Kilisesi'ne bağlı Monrovia Alexander Lisesi'ne kaydoldu. 1855-1856 yıllarında Liberia Herald gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Yine 1856'da, ilk kitabı A Voice From Bleeding Africa'yı (Kanayan Afrika'dan Bir Ses) neşretti. İki yıl sonra Pesbiteryen rahibi olarak Monrovia Alexander Lisesi'nin müdürlüğüne getirildi.

Blyden'ın siyasi kariyeri, 1861'de, Liberya Hükümeti'nin Britanya ve ABD ile münasebetlerden sorumlu temsilciliğine getirilmesiyle başladı. 1862'de ABD'de Liberya Hükümeti adına “Zencileri Ata Yurduna Dönüşe Davet” kampanyasını yürüttü. İki yıl sonra dışişleri bakanı oldu ve 1866'ya kadar süren bakanlığı döneminde Mısır, Lübnan ve Suriye'yi ziyaret ederek Liberya ile Osmanlı Devleti arasında yakınlık kurmaya çalıştı.

Afrikalıların kolektif yükselişini murad eden Blyden, Liberya'nın komşusu Sierra Leone'ye de hizmet verdi. 1872-1873 yıllarında, o zamanlar İngiltere'ye bağlı olan Sierra Leone'nin başkenti Freetown'da The Negro (Zenci) gazetesini neşretti ve Sierra Leone Hükümeti İçişleri Sorumlusu olarak görev yaptı.

1885'de Liberya Devlet Başkanlığı'na aday oldu, fakat seçilemedi. Siyasete ara verip tefekküre daldı. 1886'da Presbiteryen Kilisesi'nden ayrılarak bağımsız bir “hakikat vaizi” olduğunu ilan etti. Müslüman alimlerle girdiği tartışmalarda aldığı dersler ve Afrika'daki sosyal yapılanmaların bütün müsbet unsurlarında İslam'ın derin izlerini fark etmesi, kiliseden uzaklaşmasına yol açmıştı (Blyen'in Arapça öğrenerek temel İslami kaynakları layıkıyla okuduğu biliniyor).

1887'de Christianity, İslam And The Negro Race (Hıristiyanlık, İslam ve Zenci Irkı) adlı abidevi eserini neşretti. Bu kitabında ve daha birçok makalesinde, Hıristiyanlığın Afrikalıları aşağılık kompleksine ittiğini ileri sürdü.

Blyden'e göre Hz. Meryem'i, Hz. İsa'yı (Hıristiyanların itikadında tanrı) ve bütün “aziz”leri beyaz tenli olarak tasvir eden Hıristiyanlar, Afrikalılara, siyah ırkın değersiz bir ırk olduğu fikrini aşılıyorlardı. Din büyüklerini resmetmenin yasak olduğu İslam kültürü ise böyle menfi bir tesirde bulunmadığı gibi, siyahları onore eden bir özelliğe de sahipti: İslam'ın doğuşu anlatılırken kaçınılmaz olarak Bilal-i Habeşi'den de bahsediliyor, bu dinin sembolü olan ezanı okuyan ilk kişinin bir Afrikalı olduğu anlatılıyordu. İslam'ın siyasi-iktisadi-içtimai prensipleri ve alimlerle sanatkarların İslam Medeniyeti'ndeki itibarlı konumları da takdire şayandı. Öte yandan, paganizmin en etkili panzehiri İslam'ın tevhid anlayışıydı. (Eserlerinde bunları heyecanla anlatan Blyden'in ihtida edip etmediğine dair bir kayıt bulamadım.)

Hıristiyanlık, İslam ve Zenci Irkı'nın Amerikalı entelektüellerden büyük ilgi görmesi üzerine, Blyden, 1889-1890 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri'nde bir dizi konferans verdi. Bunlardan ikisi hakkında bilgi sahibiyiz: Chicago'daki konferansında, Afrikalıların İslam'a gösterdikleri büyük ilgiyi, “Kur'an'ın Afrikalıları egemen kültür sahibi Araplar ve Avrupalılar karşısında aşağılık kompleksine girmekten alıkoymasına” bağladı. Washington DC'deki konferansında ise medeniyetin ve edebiyatın Ren yahut Thames'te değil Nil nehrinde doğduğuna dikkat çekerek, Afrikalıların, Batılılar tarafından ruhsuzlaştırılan medeniyeti yeniden ruh sahibi kılacaklarını ileri sürdü. “Afrika, dünyanın bugüne kadar şahit olmadığı bir medeniyet hamlesi yapacak”tı. “Dillere destan acayipliği, diriltici potansiyelinin en önemli unsuru”ydu.

1901'den 1906'ya kadar, Sierra Leone Muhammedi Eğitim Müdürü (Director of Muhammedan Education) sıfatıyla, İslam dünyası ile iyi ilişkilerin geliştirilmesine hizmet edecek kadrolar yetiştirmeye çalıştı. Bu gayretinden haberdar olan Sultan 2. Abdülhamit, onu Mecidi Nişanı ile taltif etti.

Edward Wilmot Blyden, 7 Şubat 1912'de Freetown / Sierra Leone'de öldü.

Hakan Albayrak

Aydın Doğan'ın cezasına Deniz Baykal hüküm verdi ya; YETER!(İbrahim Kahveci)

Son günlerin gündemini oluşturan Doğan'ın vergi cezası hakkında kimse net bir karar veremiyor. Çünkü Maliye'nin elinde olan gerçek bilgilerin kamuoyuna açıklanması kanunen yasak ve bilgiler Doğan Grubu'nun açıklamaları ile sınırlı. Bu nedenle tüm değerlendirmelerin bir ayağı eksik kalmaktadır.

Dün Doğan Grubu adına ekonomi basınını bilgilendirme toplantısı yapıldığında da bazı gerçekleri bir kez daha öğrendik:

1-Dosya hakkında sağlam bilgileri dosyayı görmeyenler bilemiyor. Ama CHP lideri Deniz Baykal cezanın açıklanmasının derhal ardından kesin yargısını açıkça beyan etmişti. Biz de acaba Deniz Baykal, Doğan'ın bu dosyasını gördü, inceledi de mi bu yargıya vardı diye Doğan Grubu'na sorduk. Öğrendik ki Aydın Doğan'ın vergi cezası dosyası Deniz Baykal'a da verilmemiş. Herhalde siyaset görmeden karar verme yeteneği gibi bir şey olsa gerek ki biz gazeteciler bu beceriye sahip değiliz.

2-Doğan Grubu ilanlarında milyarlarca liralık vergi ödeyen büyük bir grup olduğunu söylüyor. Oysa bu vergilerin nerede ise tamamı milletin ödediği ÖTV ve KDV gibi vergilerdir. Doğan Grubu sadece milletten aldığını devlete aktarmış, bir bakıma sadece aracılık etmiştir. O vergiler milletin vergisidir. 3-Doğan Grubu çok büyük bir grup olduğunu ilan etse de holdingleri küçük yatırımcıya yıllardır nerede ise nakit tek kuruş temettü ödememiştir. Sadece Doğan Holding 2006 yılında yüzde 18,5 gibi bir temettü ödemiş o kadar.

4-"Çok büyüğüz hata yapamayız? Bağımsız denetimden de geçiyoruz. Her bilgiyi halka açık olmamız nedeniyle kamuoyuna açıklıyoruz." İşte Doğan Grubu'nun ileri sürdüğü tezler ve buna karşılık bizim bazı örneklerimiz: Enron da çok büyüktü ama muhasebe hilesi ile yıllarca yaşamıştı. POAŞ'ın satış bilgisinde kamuoyuna açıklanmadan önce içeriden bilgi sızdırıldı diye SPK tarafından ceza verildi. O bağımsız denetim şirketleri Türkiye'de de dolandırıcı birçok şirketi denetliyordu ve onlar da battılar.

Bir de madem bu kadar büyük mali denetim var; o zaman 26 Aralık'ta satış yapılıp Noel tatili nedeniyle satış geri düzeltiliyorsa, bu büyük grup Noel tatilini bilememiş miydi?

Bu süreçte tek taraflı bilgilendirme olmasına rağmen açıkçası hâlâ yeterli bilgi alamıyoruz. Bir tarafta istediği bilgiyi veren Büyük Grup; diğer tarafta ise kamuoyuna bilgi veremeyen devletin Maliye Örgütü bulunuyor. İki taraf tüm bilgilerini ancak mahkemede hesaplaşabilecekler. Ve tüm bilgiler o zaman açıkça kullanılacak.

Eğer bizden dosyanın siyasi bir kararmış gibi olduğuna inanmamız ve kamuoyunu bu yönde etkilememiz isteniyorsa lütfen gerçek bilgileri bize de verin diyorum. Açıkçası ben CHP lideri Deniz Baykal gibi Aydın Doğan'ın büyüklüğüne veya diğer unsurlarına bakarak dosya hakkında karar veremiyorum. Bu nedenle ben dosyanın tümünü incelemek istiyorum.

Ben bu vergi cezasının Doğan Grubu tarafından ısrarla "siyasi" yorumlatılmasına da anlam veremiyorum. Bu bir gerçek mi; yoksa bir kaçış mı? Dosyayı görmeden kim bilebilir ki? (Baykal hariç)

İbrahim Kahveci

Aydın Doğan’ı kurtarma komplosu Hallederiz efendim!(Reşat Nuri Erol)

Haberin başlığı şöyle: Ankara'yı sallayan müthiş komplo teorisi!

Haberdeki soru şöyle: Doğan Yayın Holding'e kesilen 862 milyon liralık vergi cezasıyla başlayan sürecin altında müthiş bir "koparma/kurtarma" operasyonu olduğu iddiası, Ankara'yı karıştırmış durumda; 862 milyonluk ceza, Doğan'ın adamlarının Doğan'ı koparma (kurtarma) oyunu mu?

Bir de ilginç ayrıntı: İhbar mektubu Doğan grubundan! Maliye'nin, Doğan Yayın Holding'e kestiği 862 milyon TL'lik cezadaki sürecin, Doğan Grubu'nun içinden gelen bir ihbar mektubu sonucu başladığı öğrenildi...

Doğan Grubu'na tebliğ edilen vergi cezasının, Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri tarafından 9 aylık inceleme sonucunda kesildiği ve incelemenin de grubun içinden gelen ihbar mektupları ile başladığı ortaya çıktı. Maliye Bakanlığı Kontrolörleri, yaptıkları incelemeleri sırasında, 'muhasebe hilesi, yanıltıcı belge ve örtülü sermaye transferi' suçlarının işlendiğini belgeleriyle saptadığı ve bu belgeleri de tutanakla grup yöneticilerine imzalattığı belirlendi. Kontrolörler, hisse satışı ile yaptıkları incelemelerde, hisse satışı konusunda muhasebe hilesi yapıldığını tespit etti. Yine incelemelerde yanıltıcı belge kullanıldığı, ayrıca örtülü sermaye transferi yapıldığı belirlendi. Denetim elemanları şirketlerin defterlerinde de 'usulsüzlüklerle' ilgili önemli bilgi ve belgelere ulaştı. Kontrolörler, işi sağlama almak için, defterlerdeki tespit edilen tüm usulsüzlüklerle ilgili 'tutanak' hazırlayarak bu tutanakları da şirket sorumlularına imzalattı. Ayrıca raporun yazım aşamasında, şirket temsilcilerinin tespit edilen usulsüzlükler konusunda 'ifadesi' alındı ve ifadeler de raporda aynen yer aldı. Raporun iddia edildiği gibi 'yorumla' değil tespit edilen belgelerle 'yazıldığı' bildirildi. Doğan Yayın Holding'e kesilen 862 milyon TL'lik cezanın vergi aslına geçmiş yıllar dikkate alınarak faiz işletilecek. Uzmanlar, rakamın 1 milyar TL'yi geçeceğini tahmin ediyor...

Cafesiyaset'in Maliye çevrelerinden ve 'rakamlardan anlayan' siyasilerden derlediği bilgilere göre, söz konusu ceza ile başlayan süreç, müthiş gelişmelere gebe olacak gibi görünüyormuş. Ankara'da konuyla ilgili yorum yapan uzmanların ortak görüşü, Doğan Yayın Holding'e kesilen cezadan Maliye Bakanı Unakıtan'ın mutlaka bilgi sahibi olduğu yönünde... Böyle büyük bir gruba, bu miktarda ceza kesilmesiyle ilgili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a da mutlaka bilgi verilmesi gerektiği de uzmanların ortak görüşü. Ancak Başbakan'ın detaylı olarak bilgilendirilmemiş olması da olasılık dahilinde.

Şimdi gelelim, Ankara'yı sallamaya başlayan müthiş KOMPLO teorisine: Söz konusu astronomik ceza, Doğan'a yakın bazı isimlerin de işin içinde olduğu bir tezgah olarak nitelendiriliyor. Doğan'ın gazetelerinden birinde mâli konularda yazılar yazan bir isim ile onunla birlikte hareket eden eski bir SPK Başkanı'nın kesilecek cezadan çok önceden haberdar oldukları iddia ediliyor. Söz konusu isimler, Maliye üst yöneticilerinden bazılarıyla da oldukça yakın ilişkiler içerisinde bulunuyor. Maliye incelemesi doğal sürecinde ilerlerken, son aşamada işin içine bazı hariçten hesaplar karışıyor. Doğan'ın hisse devriyle ilgili bazı hatalı uygulamaları tespit ediliyor. Ancak, bu hisse satışında KDV ödenmeyeceği yönündeki KDV Yasası'ndaki açık hükme ve yoruma dayalı vergilendirme yapılamayacağına ilişkin uygulamalara karşın, bu gerekçelerle Doğan'a ceza kesiliyor. Yani yapılan inceleme ve uygulama doğru seyrederken, sonuçta kesilen ceza yani uygulamada açık veriliyor. İsminin açıklanmasını istemeyen Maliye uzmanları, daha önce de Doğan Holding'in POAŞ'ta karşı karşıya kaldığı ceza olayında devreye girerek Doğan'ı büyük bir badireden kurtaran söz konusu yazarın, bir kez daha Doğan'ın karşısına kurtarıcı olarak çıkmayı planladığına işaret ediyorlar. Uzmanlar, POAŞ olayında verdiği hizmet karşılığında, Aydın Doğan'dan tam 10 Milyon Dolar danışmanlık ücreti alan yazarın, "Bunu da hallederiz efendim. Danıştay'dan çeviririz. Merak etmeyin!" diyerek yeniden sahneye çıkacağını iddia ediyorlar.

Reşat Nuri Erol

23 Şubat 2009 Pazartesi

Bana ayrılan zaman(Nihal B. Karaca)

Küçüktüm, ufacıktım, hukuk okuyordum, mutsuzdum; avukat olma fikri iyi gelmiyordu, hakimlik, savcılık olurdu, ama başörtülü olduğum için böyle bir şansım yoktu. Derken tanıdığınız bildiğiniz yazar yönetmen Ayşe Böhürler, 'Gel seni gazeteci yapalım.' dedi.

Yıl 1994'tü ve ben Ayşe Böhürler'in yanı sıra yeni çıkmak üzere olan Aksiyon dergisi için Zaman Gazetesi'nin kapısından içeri girdim. Ayşe Hanım'ın yaptığı işten aldığı zevke bire bir tanıklığım olmasa, böyle radikal bir karar veremezdim.

Bir TV kanalında çalıştığım dört beş aylık süreyi saymazsak, neredeyse 14 yıldır Zaman bünyesindeyim. Unutamayacağım kadar çok ve güzel şey oldu ben buradayken. O zamanki dergi yöneticilerinden biri 'Biz sizi kadın aile çocuk ıvır zıvır haberleri yapasınız diye dergiye aldık.' demişti de, yazı işleri müdürü Mahmut Çebi devreye girip, 'Ne yazıyorsa gayet iyi yazıyor, bırakalım istediği gibi çalışsın.' diyerek müdahale etmişti mesela. Bu küçük müdahale olmasaydı, daha başlarken bitecekti maceram. Sonra Nedim Hazar olmasaydı, sinema zevkimin film eleştirisine doğru olgunlaşan bir yörüngeye girmesi söz konusu olmayacaktı muhtemelen.

Aksiyon Dergisi'nde uzun süre çalıştığım yayın yönetmeni Mehmet Kamış ise tahminimin ötesinde 'feminist!' çıkarak şaşırtmıştı beni. Evleneceğim anlaşıldığında beni kenara çekip 'Bak, sen şimdiden bir imzasın ve sakın 'Bengisu' soyadını kullanmaktan vazgeçme, ne olur ne olmaz...' dediği gün 'dostlar arasında' olduğuma iyice emin oldum ve üzerime ilham serpildi. Mehmet Bey, derginin gözde muhabiri Osman İridağ ile Nevruz'u bahane edip çöp tenekesinde ateş yaktığımız (ve Osman'ın beni kırmayıp ateşin üzerinden atlama seremonisini de icra ederek iyice tüy diktiği) gün bile bize çok kızmadı. Papara yeme anı geldiğinde arazi olma lüksümü Turkuaz editörü olunca kaybettim. Yeni görevimin stresini, zırt pırt başına ekşidiğim Eyüp Can'ın beynini yiyerek attım. Çok sabırlıydı.

'Ekrem Dumanlı' günleri başlamıştı. Fondaki müzik 'Neşeli Günler'den 'Görevimiz Tehlike'ye dönmüştü. Latife bir yana, sonraları ismini Pazar ekine çevirdiğimiz ve yanına Gençlik ekini de eklediğimiz pazar konseptinin editörü olduğum son altı yıl boyunca, hepsi birbirinden güzel arkadaşlardan mütevellit ekibim ve ben, Ekrem Dumanlı'dan hem yüzlerce kere ayar yedik, hem çok şey öğrendik.

Dumanlı bizim yüzer gezer yeteneklerimize, havada asılı duran ama her an yönünü şaşırabilecek potansiyellerimize bağlam temin etme işini başarıyla icra etti. Okurun beklentileriyle sorumlu bir yayıncılık anlayışının bileşkesinden, gurur duyduğumuz bir gazete çıkardı. Dahası Ekrem Bey'in, yazmamı sağlayacak idari kararı verme konusundaki cömertliği sayesinde köşe yazarı oldum. Yapabilmeniz yetmez, karşınızda buna inanacak biri olmalı. Doğru kişi olmak meselenin yarısıdır, diğer yarısı; doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle karşılaşmış olmanızdır.

Kader bu koşulları bana sağladı. Bir parça bile ışıldamış isem, önce Allah, sonra kitaplarım, bana emeği geçen kimseler, ailemin toleransı sayesinde olmuştur bu. Ama en çok bir kadına şans tanımanın risk olacağını buyurup duran muhafazakâr kodlara da, 'Başörtülü yazar mı? Laikçiler zaten ensemizde!' şeklindeki sistemik kodlara da aldırmadan, kimsenin tebrik etmeyeceğini bile bile bir kadına zemin tesis eden Ekrem Dumanlı sayesinde olmuştur.

Bu silsilenin bir halkası daha var elbette: Okur. Zaman okuru, noktası virgülüne kadar analiz ettiği yazıları öylesine nazik eleştirilerle ve sıcak bir takdirle donattı ki, bazı zamanlar ezildiğimi hissettim. Dahası, kaç gazete vardır ki, bir yazarının anneannesi öldüğünde okur otursun müteveffa için yüzlerce Yasin-i Şerif okuyup okutsun? Böylesi paha biçilmez değerler üreten okuruma sonsuz kere teşekkür ederim.

Fakat ağlamaya başlamadan sözü bağlamak durumundayım. Çünkü bana ayrılan 'zaman'ın sonuna geldim. Duruşuna hasta olduğum Zaman'dan, akışına kapıldığım HaberTürk'e geçmekteyim. HaberTürk 1 Mart'ta çıkıyor. Biliyorum, Zaman okumak ayrıcalıktır, teklif var ısrar yok, HaberTürk'e de beklerim.

Nihal B. Karaca

22 Şubat 2009 Pazar

O Ölürse Hepimizi İşten Atacaklar(Selahattin Yusuf)

Hava güzel.

Güneş, yine bir ironi olarak doğmuş o sabah.



Hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gelmiş dünyanın arkalarından bir yerlerden.



Kalbi kırılmış sınıfların ölümsüz önderi, tecrübeli “loser” Sadık Battal’la Firuzağa’da oturmuş laflıyoruz...



Bir ara -kendini durdurabildiği nadir anlardan biri- kafasının arkasını hafifçe kaşıyor -bilincinin konu dışında bir yerlere gittiğine işaret!- ve aklına bir şey takılıyor:



“Seninle tanıştırmak istiyorum onu” diyor aniden.



“Kimi?” diye sormaya kalmıyor, kalkıp yola koyuluyoruz.



Önümde ilerliyor. Ben arkasından, hem söylediklerini, hem de adımlarını takip etmeye çalışıyorum. İkisi de birbirinden zor. Neyse, devam ediyoruz. Hiç sevmediğim Cihangir’de, sevilecek ve sevilen biriyle tanıştırmaya götürüyor beni. Sadık o kadar vurgulu, o kadar sitayiş dolu konuşuyor ki, kafamda belli belirsiz bir efsane halesiyle yürüyorum o eve doğru.



Özel bir inziva yaşayan, ilginç bir Tolstoy’la karşılaşacağız sanırım.



Düğmeye basıyoruz.



Yukarılardan bir yerden, bir parmak ucu bize elektrik gönderiyor.



Eski asık suratlı kapı, elektriği anında alıyor: Cırt! Ve açılıyor.



Merdivenlerin dar helezonu, bizi onun o loş Yasnaya Polyana’sına doğru yükseltiyor.

Kapı nihayet açılıyor: Gözlüklerini modernize etmiş, sakallarını tanınmayacak kadar kısaltmış bir Tolstoy’la karşılaşıyoruz. Sadık’ın yüzündeki kırmızı geniş gülümseme önce kulaklarına, oradan da boynuna ve çene altına kayıyor:



“Bu” diyor, “Mehmet abi. Mehmet Güreli!”



“Memnun oldum” derken yüzüne, alnının çizgilerine iyice bakıyorum Mehmet Güreli’nin.



Birbirimizi elbette tanıyoruz Mehmet ağabeyle.



Nereden mi?



Hayat, bizi birbirimize tanıştıracak kadar iyi ve acıklı davranmış ikimize de -oradan tanıyorum. Hayatın anlamı, kendisinden daha değerlidir -oradan tanıyorum Mehmet Güreli’yi.



Kahramanlarının, finalde sigarayı ağızlarına -dalgınlıkla- ters koyup yaktığı aşk hikâyelerinden tanıyorum, meselâ.



İlk, sivri dilli alçakgönüllülüğü, meyve ikram etmesi, sigara küllüğü getirmesi mahcup ediyor beni. Duvarlarına bakıyorum. Kitaplar bu evi bir sahafa çevirmiş. Kitaplardan arta kalan yerleri ise yaptığı resimler doldurmuş. “Betondan hoşlanmıyor bu adam” diye geçiriyorum içimden. Masasının arkasından, gözlüklerinin arkasından süzgün süzgün bakıyor. Konuşuyor. Yukarıdaki resimlerden birinin annesi olduğunu söylüyor Sadık. Mehmet Güreli koltuğuna oturduğunda, annesinin donup kalmış bakışları, tam oraya, oğlunun üzerine düşüyor. Memleketimizin “devrilmiş” özgürlüğü, bitmiş izanı, kurumuş sanatı, köküne kibrit suyu ekilmiş “kardeşliği” onun oğlunu bu yapayalnız evin çarmıhına germiş.



Çetelesini çetelerin tuttuğu sinema, onu buraya iltica ettirmiş.



Parayla ucuz romancı çalıştıran Recep İvedikler onu buraya sürmüşler.



Hayatın mübarek, ilham verici toprağında, ayaklarında akademik galoşlarla yürüyen “sanat” doktorları onu buraya sığınmaya zorlamışlar.



Neyse.



“Gölge”yi yakında göreceksiniz yakında. Yeni filmi bu, Mehmet Güreli’nin.



Dişiyle tırnağıyla, sakat bir çocuğunu yetiştirir gibi baktı büyüttü onu. Ben biliyorum.



Gördüm. Geceleri uykusundan uyandı. Ben de asıl filmi yazacaktım. Ama İstanbul Film



Festivali’nde görürsünüz artık.



Ben karşılaştığımız ana dönüyorum yine.



Ne diyordum –ha..! Masasının üzerinde duran dolu tabakadan birer Camel aldık ve tanışmamızın şerefine yaktık: Her şeye rağmen, Dünya yaşamak için fena bir yer değildi galiba. Ama -ki bunu Cemal Süreya da biliyor- “Bizden önce ölürse, hepimizi işten atacaklar!” Sadığı bile!

Selahattin Yusuf

Söz gırtlakta kalır çünkü...(Hasan Cemal)

Sabahtan beri durmadı yağmur. Gri, kurşuni bir gün. Her şey kasvetli.
Gün öyle doğdu.
Yağmur keşke kara çevirse.
Vakit geçiyor.
Yazıya oturmak lazım.
İçimdeki hüzün...
Sürekli kıpır kıpır.
Şair olsam, hüznümü yazardım.
Sonra da Refik'le paylaşırdım.
Bazen dünyanın olmadık yerinden telefon ederdim Refik Durbaş'a. İçimi döker, ondan ruh hallerime uygun birkaç dize tavsiyesi alır, yazıma öyle devam ederdim.
Bir keresinde Hindistan'dan, Kalkütta'dan aramıştım onu.
Yoksulluğun rengarenk çiçek açtığı bir diyarda, sabahın köründe, yarı beline kadar çamurlu suya gömülmüş bir adam, koca tekneyi beline bağlı bir kayışla nehrin kıyısına çekmeye çabalıyordu.
Göz göze gelmiştik o adamla.
Hüzün doluydu bakışları.
İçim acımıştı.
O fotoğrafı, Refik'in bir dörtlüğüyle birlikte yazımın içine gömmüştüm.
Geçmiş olsun, Refik Durbaş!
Duydum ki, Oral Çalışlar'dan sonra sende de bir kaç damar değişmiş. Anlaşılan artık kalbin bizim memleketin hoyratlığına karşı daha dayanıklı...
Yağmur şakırdıyor.
Ortalık karardı.
İyi ki Bach var.
Bach'ın adagio'larıyla birlikte kitapların dünyasına sığınıyorum.
Müzik ve kitap...
Tahammül duygusunu pekiştiriyor.
Kitaplar Mehmet Uzun'la ilgili.
Biri, Muhsin Kızılkaya'nın:
SEN Û BEN.(*)
Öteki, Şeyhmus Diken'in:
Zevalsiz Ömrün Sürgünü.(**)
Acıyla yüklü sayfalar...
Ve acının insanı nasıl olgunlaştırdığı... İnsana nasıl vicdan kazandırıp, nasıl yaratıcı kılabildiği...
Mehmet Uzun'u, modern Kürt edebiyatının en büyük ustasını kanserle boğuştuğu günlerde Diyarbakır'da tanımıştım 2006'da.
Bana demişti ki:
“Okula gittim, Kürtçe konuştum, tokat yedim, Türkçe bilmiyordum ki.”
Şöyle devam etmişti:
“Bir tokatla tanıştım Türkçe ile. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Dili yasaklamak, bir insanı kendi dilinden koparmak vahşettir, insanlık suçudur. Bence bu Kürtçe yasağı Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük yanlışlarından biriydi.”
Ama insanı ne dilinden, ne kökünden koparabiliyorsun.
Mehmet Uzun buna örnektir.
Tokat yedi, hapse düştü, sürgün yaşadı ama dilinden de, köklerinden de kopmadı, yılmadı. Kürt dilini romanlarıyla geliştirdi.
Kürtçe okuma yazmayı, 18 yaşında hapisteyken Musa Anter'den öğrendiğini anlatmıştı bana. 1990'ların Güneydoğu'sunda 'faili meçhul cinayet'e kurban giden Kürt aydını Musa Bey...
Muhsin Kızılkaya'yla Şeyhmus Diken'in güzel kitaplarını okurken, aklıma yine benim o klasik sorum takılıyor:
Yaşamak için ille acı çekmek mi lazım?..
Galiba bazen öyle.
Bir bedel ödemek gerekiyor.
Birileri de o bedeli ödüyor.
Kimi Hrant Dink gibi hayatıyla, kimi Mehmet Uzun gibi hapisle, sürgünle ödüyor o bedeli...
Bu bedelin karşılığında ise, başkaları da çıkıyor yaşanan o acılara yüreğini, vicdanını açmaya, acıları paylaşmaya başlıyor.
Lafı uzatmak yersiz belki.
İnsanlığın tekerleği başka türlü dönmüyor iyiye, güzele doğru...
SEN Û BEN'den:
“Bir sürgün için en fena saatler, akşam saatleridir,' demişti Albert Camus Günlükleri'nde, belki öyledir ama benim için en fenası sabah saatleri oldu; sürgünün yalnızlığını en çok bu saatlerde hissettim ben. Çünkü uykudayken bulunduğum yerde değildim ben uyandığımda; rüyalarım alıp hep beni memleketime, dedeme, anneanneme, mücadele arkadaşlarıma, çocukluğuma, ölen yoldaşlarıma götürüyordu. Güzel rüyalar görüyordum ama uyanınca o yakınlarım bir anda uzaklaşıyor, sürgün ülkesinin gerçeğiyle baş başa bırakıyordu beni...”(s.218)
Şeyhmus Diken'in kitabının bir yerinde(s.189)rastladım. Mehmet Uzun, Diyarbakır'da, 2006 yılında yaptığımız sohbette bana demiş ki:
“Ben sürgün yazarıyım.”
O cümlesini de hatırladım:
“Sürgünden söz etmek hep zordur, söz gırtlakta kalır çünkü...”
İyi pazarlar!
——————-
* Muhsin Kızılkaya, SEN Û BEN, Anılarla Mehmet Uzun'un hayatı, İthaki Yayınları, 2008.
** Şeyhmus Diken, Zevalsiz Ömrün Sürgünü Mehmet Uzun, Lis Yayınevi, Ocak 2009.

Hasan Cemal

Anaaa! (A.Turan Alkan)

Sevgili okuyucular, içinizden haylicesi gerek hac vesilesiyle, gerek umre gezileri için Suudi Arabistan'a uçakla gidip gelmiş olmalıdır; şimdi sizlerden bu uçak seyahati ile ilgili hatıralarınızı tazeleyerek aşağıdaki suale cevap vermenizi rica edeceğim. Soru şöyle:- Suudi Arabistan'a uçakla gider veya dönerken, yolculuk esnasında hangi hizmetin eksikliğini hissettiniz?

Siz dersinizi çalışadurun, ben bu konu hakkında önemli bir görgü şahitliğinden bahis açarak imtihanda başarılı olmanız için küçük bir kopya vereceğim.

*

Tarih 3 Şubat. Ankara'dan kalkan bir uçak, içindeki önemli adamlarla Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'a gitmek üzere yola koyuluyor.

Uçakta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül var; bakanlar var, işadamları var, bazı gazeteciler var (buraya bir mim koyuyoruz; ilerde lâzım olacak!)

Riyad uçuşu takriben 3 saat. Uçak, tırmanışını tamamlayıp düz uçuşa geçtikten sonra "kemer bağlayınız" lambası sönüyor, hafiften bir müzik yayını başlıyor. Önemli misafirler ağırlayan kabin ekibi, dolapları açarak servis arabalarını harekete geçiriyorlar.

Önemli yolculardan biri (aslında uçaktakilerin hepsi VİP veya CİP sınıfından önemli yolcu; tarifeli seferden bahsetmiyoruz burada), evet yolculardan biri yemek servisi başlamadan önce "troley"e şöyle bir göz atıyor.

Lâf aramızda, ben bu troley'in ne demek olduğunu bilmiyorum. "Olsa olsa şudur" diye sözlükten "trolley" kelimesine bakınca, söz dağarcığıma yeni bir kavram daha ilâve etmenin hazzını yaşadım. Trolley, mâlumunuz üzre az önce bahsettiğim tekerlekli servis arabası demekmiş.

Neyse, önemli yolcu "troley"e göz atıyor. Anaaa!

Alkollü içki görünmüyor! Yolcumuz işkilleniyor; hani uçak benzin almadan havalansa belki o kadar önemli değil fakat, koca uçakta içki olmaması akıl alacak gibi bir durum değil. Hemen yanında oturan usta gazeteci sınıfından bir ağabeyine açıyor bu vahim eksikliği,

- Abi, sanırım alkollü içki servisi yok!

- Niye olmasın ki, diye cevaplıyor usta gazeteci. Bunun üzerine önemli yolcu (aslında o bir gazeteci) hostese soruyor,

- Alkollü içki servisiniz yok mu?

- Yok efendim!

- Neyçün yok?

Hostes diyor ki, "Suudi Arabistan'ın koyduğu kurallar gereği Riyad'a kalkan uçaklara alkollü içki yüklenmiyor."

Şimdi bir dakika duraklayıp, şu vaziyetin rezaletine bakalım aziz okuyucularım; Suudi Arabistan'a gidiyorsunuz; birkaç saat sonra Riyad'a ineceksiniz ama havadayken olsun şöyle iki tek atıp rahatlama imkânı bulamıyorsunuz koca uçakta. İnsan böyle bir ortamda kendini nasıl "star gibi" hissedebilir ki?

Devam edelim, bizim gazetecilerimiz "fikr-i takib" sahibidir. Riyad'daki ikinci günün akşamı, Türkiye'nin Riyad Büyükelçisi'nin Cumhurbaşkanı şerefine düzenlediği resepsiyona giderken kendi aralarında diyorlar ki, "Bu akşam garanti viski içeriz".

- Nası içeriz abi, burası Suudi Arabistan?

- Merak etme sen, Büyükelçilik, devletler hukukunda vatan toprağı sayılır; orada alkollü içki serbest olsa gerektir.

Fakat, fakat o da ne? Anaaa! Resepsiyonda da içki yok!

- Sayın büyükelçim burada alkollü içki servisi konusunda kural nedir?

Büyükelçi kibar adam, diplomat adam; usûl-i münasiple diyor ki, "Yabancı konukları ağırladığımız davetlerde alkollü içki ikram ediyoruz. Sadece Türkleri ağırlıyorsak alkollü içki ikramı yapmıyoruz."

- Niyeküne? (Aslında gazetecimiz, "Bunun özel bir sebebi var mı?" diye soruyor, siz anlamazsınız diye ben Türkçe'ye çeviriyorum)

Büyükelçi diyor ki, "Suudi Arabistan'a karşı nezaketsizlik yapmak istemiyoruz."

Bu kısmı yazmamış ama belli ki içkisiz geçen o birkaç günün hicranını unutamayan gazetecimiz, meselenin peşini bırakmamaya kararlıdır. Dönüş uçağında meseleyi, bu defa uçaklar konusunda ihtisas sahibi bir başka gazeteciye soruyor,

- Dünyanın herhangi bir noktasından Riyad'a kalkan uçakların hepsi için 'içki yüklemeyin' kuralı söz konusu mudur? Uzman gazeteci, konuyu THY yetkililerine soruyor; meğerse Riyad, Cidde, Mekke, yani Suudi Arabistan'daki hangi uçuş noktası olursa olsun, uçakta alkollü içki bulundurulur imiş. Mesela Cidde'ye inildiğinde içinde alkollü içki bulunan troleylere "seal" adlı plastik kilit takılırmış. Suudi Arabistan'ın gümrük yetkilileri, gerektiğinde kapalı olup olmadığını denetlermiş. Cidde'den kalkışta "seal" açılıp, isteyen yolculara alkollü içki servisi gerçekleştirilirmiş. THY yönetimi ise dereyi geçip çayda boğulmayalım, mühürle kilitle uğraşmayalım diye "Suudi Arabistan'a uçuşlarda alkollü içki servisi olmayacak." kararı almış.

Bu bilgi kendi başına yeterince dikkat çekici ama bir ayrıntıya takıldım; bizim bildiğimiz Mekke'de ne havaalanı ne de havayolu hizmeti bulunmuyor; Mekke'ye en yakın havaalanı Cidde diye biliyoruz; "yanılmış olmayalım" diye araştırıyoruz. Anaaa! Evet Mekke'nin doğusunda küçük bir havaalanı var ama yolcu hizmeti verilmiyormuş; belli ki özel ve küçük uçaklar için yapılmış ufak bir şey!

*

İmdiii sevgili okuyucular, olur a Suudi Arabistan'a giderken uçakta canınız çeker, bulamayınca canınız sıkılır filan diye bu küçük ayrıntıyı hafızanızın bir köşesinde saklamanızı rica ediyorum.

Durum böyle böyle böyle!..

A.Turan Alkan

Ya maymundan, ya ensest ilişkiden (mi?) (Dücane Cündioğlu)

2009 Darwin yılı... 12 Şubat da Darwin Günü...

Kenarda köşede bazı yazılar yayımlanıyor. Kimileri Darwin övgüleriyle dolu, kimileri de Darwin yergileriyle...

Bilimsel yorumlar, gerçekte, bilimsellik kazanma iddiasındaki önesürümler olmaktan çıkıp birer 'dogma' değeri kazandığında, tartışmanın yerini ister istemez övgüler ve yergiler alacaktır. Alıyor da nitekim.

* * *

Bir bilimsel yorum, ne zaman kibirle hâlelenir?

Hiç kuşkusuz ki hesaba çekilemez bir yetkinlik iddiasında bulunduğu zaman.

Ve/veya

Varlık karşısısındaki tevazûunu kaybettiği zaman.

Bu yüzdendir ki Darwin sözkonusu olduğunda, bizler, kendimizi bir bilim adamı ve yorumlarıyla karşı karşıya bulmayız. Karşımızda bütün heybetiyle duran Darwinciliktir.

Varlık karşısındaki tevazûunu kaybetmiş Darwincilik.

Ve hiç mübalağa etmeden işaret etmek zorundayım ki Darwinciler Darwincilikte Darwin'i geçmişlerdir. Bilhassa başlangıçta 'bilimsel' olmak iddiasıyla öne sürülmüş yorumları, 'dinsel' hâle getirmek açısından.

Kuram, sözde din karşıtlığıyla bir ideolojik araca dönüştüğü/dönüştürüldüğü için, dinsel bir mahiyet almıştır. Çünkü Darwin'in kuramı, Darwincilerin elinde ve tabii ki zaman içerisinde, insanın kökenini Adem-Havva kıssasıyla açıklamak kadar 'dinsel' sayılabilecek bir öğreti hâline dönüşmüştür.

Artık insanlığın inanç tarihinde iki yorumun takipçileri tartışmaktadır: İnsanın Adem'le Havva'dan türediğine inanan müminler ile insanın maymundan türediğine inanan müminler.

Bu bakımdan evrim kuramı, popüler kültürde, bir inanç, bir itikad meselesidir. Çünkü müminleri ve kâfirleri vardır.

* * *

Karşıtlarının bilimdışına itilmekle tehdit edildiği bir "örgütlenmiş yorumlar kadrosu"yla başa çıkmak, bir bilim adamının yorumlarını hesaba çekmekle mukayese edilemez elbette. İşin içine 'inanç' girdi mi tartışmadan uzak durmalı. Çünkü düşüncenin değil, duyguların alanına girilmiş olmaktadır. Sadece duyguların mı? Bilimadamı kılığında dolanan inanç bodyguardlarının alanına da...

Taraftarlarının duygularını canlı tutmakla (yani istismar etmekle) görevli inanç-adamlarının her hâlukârda korumak zorunda oldukları bir piyasanın varlığı kaçınılmazdır.

Thomas Kuhn'un tabirini ödünç alarak söylemek istersem, paradigma-içi düşünmekte ısrar eden akidecilerle doludur tarihin sînesi.

Bütün işleri, ideolojileri adına pazarda teneke çalmak olan bu inanç adamları, gürültü çıkarmanın binbir yolunu bilirler. Bu yüzdendir ki düşüncenin ve sağduyunun sesi pazarda ya duyulamaz ya da çok geç duyulur. İnanç pazarında. İdeoloji pazarında. Bilim pazarında.

Bu yüzden Darwincileri iknâ etmek Darwin'i iknâ etmekten daha zordur; tıpkı Marxçıları iknâ etmenin Marx'ı iknâ etmekten daha zor olduğu gibi.

* * *

Adem-Havva kıssasından hareketle insanın kökenini açıklama teşebbüslerine gelince, tartışmalara kılavuzluk etmesi gereken ilk ilke şu olmalıdır:

— Dinî metinler bilimsel yargılar ortaya koymayı amaçlamazlar!

Meselâ Kur'an tarihten söz eder, tarihî malzemeler kullanır, ama kendisi bir tarih metni değildir. Güneşten, aydan, yıldızlardan söz eder, insanın dikkatini gökyüzüne çeker ve fakat kendisi bir astronomi metni değildir.

O hâlde ikinci ilkeyi de ilân edebiliriz:

— Bilimsel metinler dinsel yargılar ortaya koymayı amaçlamazlar!

Demek oluyor ki bilimsel yorumların dogma hâline gelmesi, inancın konusu yapılması, yanlılarının mümin, karşıtlarını münkir ilân edilmesi abestir.

* * *

Bilimsel bilginin koşulları ile dinî bilginin koşulları birbirinden farklıdır. İlki isbat gerektirir, ikincisi gerektirmez. Argümanlarının 'burhanî' değil, 'iknaî' olması yeterlidir.

İslâm Düşünce Tarihi, din ile bilim arasındaki yorum farklılıklarını uzlaştırmanın tarihidir aslında. Bu nedenle bilimsel (burhanî) olmak iddiasıyla öne sürülen yorumlara sözde dinî temeller bulmaya çalışan bilimadamları nasıl şiddetli eleştirilere maruz kalmışlarsa, kesinliği (hiç değilse kendi döneminde) isbat edilmiş açıklamalara din'in zahiri yorumları adına karşı çıkan dinadamları da benzer eleştirilerin konusu olmuştur.

Gazalî'nin kendi döneminde Aristocu bilimin yanlılarına yönelttiği eleştiriler, dinî düşüncenin koşullarını tayin etmek bakımından değil sadece, aynı zamanda bilimsel düşüncenin koşullarını tayin etmek bakımından da fevkalâde önemlidir. Çünkü o devrin Aristocu düşünürleri doğabilimlerinde ancak 'inanç' sayılabilecek yorumların 'burhanî' (bilimsel) olduklarını iddia ediyorlardı. Ya da din hakkında, Tanrı hakkında bilimsel (kesin ve müsbet/pozitif) yargılar öne sürebileceklerini iddia ediyorlardı.

Gazâlî'nin tüm söylediği, "Kadim Yunan'ın inançlarını biz bugün 'bilim' olarak kabul etmek zorunda değiliz. İnsanların kıyamet günü bedenen mi, ruhen mi dirilecekleri (haşr-ı cismanî) meselesi dinin konusudur, bilimin değil" demekten ibarettir.

"Mantık ve Matematik bilmeyenler bizi anlayamazlar, bizle tartışacak olanların Mantık ve Matematik bilmesi gerekir" diyerek o devrin müslümanlarını küçümseyenlere Gazalî'nin cevabı gayet ibret-âmizdir: "Ben Mantık da, Matematik de biliyorum. Hadi buyurun, şu tartışmayı baştan alalım!"

* * *

Biz bu konuya başka bir açıdan yaklaşacağız.

Önce tesbit:

İnsanın kökenini açıklamak bakımından, Adem-Havva kıssası zahirî yorumuyla öne sürülmeye aslâ elverişli değildir. Çünkü bu zahirî yorum, ilksel bir ensest ilişkiyi varsaymadan insanın soyunu türetmeye imkân vermez.

Cenab-ı Hak, ensest aracılığıyla, yani erkek kardeşle kız kardeşi aynı yatağa sokmak suretiyle insan soyunu türetmekten münezzehtir.

İnanan zekâların, maymundan türetmek ile erkek ve kız kardeşlerin izdivacından türetmek arasında ne denli soylu bir fark olduğunu göstermeleri gerekir. Değilse, susmalıdırlar.

Sonra soru:

"İnsan soyunun türemesi için ensest ilişki zorunluydu. Zaruret hâlinde haramlar mübah olur" diyecek olan ilâhiyât ulemasına soruyorum:

Zaruretler kullar içindir. Haramlar da, mübahlar da. Cenab-ı Hak için zaruret mi vardı, ki insanın soyunu sonradan haram edeceği bir yolla türetmeyi dileyip Adem ile Havva'nın çocuklarının, yani erkek-kız kardeşlerin izdivacına izin verdi?!?

Düşünecek olanlar düşünsün, ben kendi yorumumu bildiriyorum:

Dinî metinleri bilimselleştirmek ne kadar yanlışsa, bilimsel yorumları dinselleştirmek de o denli yanlıştır.

Lâkin bu yanlışa/yanlışlara insanın ihtiyacı var. Çünkü sorun, insanın insanı aldatma isteğinde değil, bizâtihi insanın aldanma isteğinde.

Söyleyin bakalım, aranızda aldanmak istemeyen bir yalancı var mı?

Dücane Cündioğlu

Abdülhamid'in Siyonizm'le dansı(Mustafa Armağan)

7 Ağustos 1949 günü Tel Aviv-Kudüs yolundan bir cenaze arabası ağır ağır geçmektedir. Viyana'dan bir 'kahraman'ın kemikleri getirilmiştir.

Bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen kendisini Siyonizm'e adamış, bir hayal kurmuştu. Ama körü körüne hareket etmemiş, çok katlı ve çok boyutlu stratejiler izlemişti. Bu uğurda kralları, bakanları, aydınları, din adamlarını, kısaca aklınıza kim gelirse onları kullanmaktan çekinmemişti. İnancı şuydu: Bir fikir iyi ve haklı ise muhakkak galip gelir.

1897'de ilk Siyonist Kongresi'ni İsviçre'nin Basel şehrinde topladı. Günlüklerine şu kâhince notu düşecekti: "Ben Yahudi Devleti'ni Basel'de kurdum. Eğer bunu bugün yüksek sesle söylersem, cümle âlem bana gülecektir. [Fakat] belki beş yıl içinde ama kesinlikle elli yıl içinde onu herkes tanıyacaktır."

Dünyada bunun kadar kesin tutturulmuş bir kehanet az bulunur.

İşte ölümünün üzerinden tam 45 yıl, 1 ay geçtikten sonra Viyana'dan getirilen kemikler, Budapeşte doğumlu bir Yahudi'ye aitti. Kudüs'te kendi adıyla anılan tepedeki siyah anıt-mezarının üzerinde İbranice yalnızca "Herzl" yazıyordu. Yani Dr. Theodor Herzl.

İşte bu Theodor Herzl, Avrupa'da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin'den bir toprak parçası koparmak amacıyla eşiğini aşındırmıştı Yıldız Sarayı'nın.

19 Temmuz 1896'da kendisi görüşememişti ama danışman Kont Nevlinski aracılığıyla teklifini iletmeyi başarmıştı Sultan'a. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin olarak tahmin ettikleri Osmanlı'nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.

Ne var ki, şen giden Nevlinski saraydan yaslı dönmüş, her şeyin bittiğini, padişahın tekliflerini bir daha işitmek istemediğini söylemişti. Abdülhamid şöyle demişti:

"Bir karış bile toprak satamam. Çünkü o bana değil, halkıma aittir. (...) Yahudiler milyonlarını saklasınlar. İmparatorluğum parçalanınca belki de Filistin'i tek kuruş ödemeden elde edeceklerdir. Fakat ancak kadavramız parçalara ayrılabilir. Vücudumuzun canlı canlı kesilip biçilmesine razı olamam." ("The Diaries of Theodor Herzl", Almancadan İngilizceye çeviren: Marvin Lowenthal, New York, 1962, The Universal Library, s. 152.)

Bir devlet başkanından toprak satmasını istemesindeki kabalığın farkına varan Herzl, yanlış yaptığını anlar; lakin işin peşini bırakmayacaktır. Planlarını suya düşüren bu sözler, Herzl'i etkilemiş ve günlüklerine şu ilginç notu düşmeyi ihmal etmemiştir: "Her ne kadar o sırada hayallerime nokta koymuş olsa da, Sultan'ın bu hakikaten yüce sözlerinden etkilenmiştim."

Sizin anlayacağınız, Abdülhamid'in mücadele ettiği adam da hamhalatın teki değil, davasına adanmış parlak zekâlardan biridir.

Herzl'in, orijinali Almanca olan günlüklerini (zira kendisi İsrail'in kurucusu sayılsa da, pek çok Siyonist gibi İbranice bilmezdi) İngilizceye kısaltarak çeviren Marvin Lowenthal, Abdülhamid'in Siyonist taleplerini reddini "superb", yani 'muhteşem' diye nitelendirirken, Herzl'in de bu ret cevabı karşısında Sultan'a duyduğu "hayranlık"a dikkat çekmektedir.

İşin esası şuydu ki, iddia ettiği gibi zengin Yahudiler Herzl'in arkasına çuvallarla para yığmış değildi; Abdülhamid de hafiyeleri vasıtasıyla bu durumu öğrenmişti. Blöf yapıyordu Herzl; Sultan da bunu biliyor ama Siyonistlerin Avrupa içinde palazlanmalarından ve kendisine yeni bir pazarlık kapısı açmalarından memnuniyet duyuyordu.

Bunun için toprak satın alma tekliflerini reddetmişti ama Herzl'in sonraki projelerini dikkate alır görünmüştü. Bu defa Herzl teklifini Osmanlı'yı kalkındırmak gibi bugünkü yabancı sermayenin getirilmesine benzer bir kılığa büründürmüştü. Avrupalı Yahudi sanayiciler Osmanlı ülkesine yatırım yapacak, ülkeyi, bu arada Filistin'i kalkındıracaklardı. Buna karşılık Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesine izin verilmesini istiyorlardı.

Abdülhamid ise Siyonizm'i kullanmanın, onu reddetmekten daha fazla işine geleceğini biliyordu. Tekliflerine, kabul etmeyeceklerini bildiği bir karşı teklif getirdi: Yahudiler Osmanlı'nın 30 milyon sterlin tutarındaki dış borcunu ödemek üzere bir konsorsiyum (syndicate) kuracaklardı. Buna karşılık olarak Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin verilecek fakat geldikleri ülkenin vatandaşlığından çıkarak Osmanlı tebası olacaklardı. Asıl vurucu şartsa sona saklanmıştı: Yahudiler toplu olarak Filistin'e yerleşemeyecek, kitlesel yerleşmelerine izin verilmeyecek, değişik bölgelere dağıtılacaklardı; beş aile şuraya, beş aile oraya.

Herzl'in başına "him taşı" düşmüş gibi oldu. Onun bütün davası ırkdaşlarını Filistin'e yerleştirme planı üzerine kurulu değil miydi? Bunu asla kabul edemezdi. Teklif yeterince cazip gelmedi diye düşündü. Daha fazla para toplamak için döndü. Ne ki paralı Yahudiler Sultan'dan Yahudilerin göçüne izin veren resmî bir berat almadıkça kesenin ağzını açmaya yanaşmıyorlardı. Abdülhamid ise ne Filistin'e göçe izin veriyordu, ne de parayı görmeden resmî bir kabule yanaşıyordu. Mesele kilitlenmişti.

Herzl'in Abdülhamid'le görüştüğünü bildiren New York Times'ın 30 Mayıs 1901 tarihli nüshasındaki haber.

Cohn (Herzl'in günlüklerinde Abdülhamid 'Cohn' şifresiyle geçer) sıkı pazarlıkçı çıkmıştı; çok şey istiyordu ama pek az şey veriyordu. Herzl 1902 Temmuz'unda son kez geldi İstanbul'a. O da ne? Sarayın eşiğini aşındıran birileri daha vardı. Fransız Mösyö Rouvier Osmanlı maliyesini rahatlatacak tekliflerde bulunmak üzere bir toplantıdan çıkıp öbürüne giriyordu. Bunun üzerine Herzl, Filistin şartından vazgeçti, Mezopotamya'ya (Hayfa dahil) bir Yahudi göçüne resmen izin verildiği takdirde dostlarının Fransızlarınkinden daha iyi bir teklifte bulunabileceklerini bildirdi saraya.

Eskiden kendisine ümit veren saray bendegânı nedense artık yüz vermez olmuşlardı. Sözleriyle destekler görünüyor ama eylemleriyle başka yöne baktıklarını gösteriyorlardı. Sonunda Herzl, piyon olarak kullanıldığına acı bir şekilde tanık oldu. Fransızlara karşı pazarlığı kızıştırmakta kullanılmış, anlaşma yapıldığı için de artık yüzüne bakan kalmamıştı. Abdülhamid yine oyununu oynamış, Fransızları tercih etmişti.

Artık Herzl'in defterinde Osmanlı sayfası kapanıyor, İngiltere sayfası açılıyordu. Çantasını toplarken not defterine şunları yazacaktı: Türkler gün gelecek, dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklardır.

Yine de Abdülhamid'in Siyonistlere bu denli "müsait" davranmış olmasını içlerine sindiremeyenler haklı olmakla birlikte diplomatik söylem ile gerçek niyet arasındaki farkı fark etmek önemlidir. Nitekim Yahudi araştırmacı Avram Galante'nin "Abdülhamid ve Siyonizm" başlıklı makalesinde belirttiği gibi, Herzl'in görüşmesine aracılık eden İstanbul Hahambaşısı Moşe Levi'nin 3 gün sarayda bekletildikten sonra Sultan'dan yediği ağır zılgıt her şeyi açıklıyor aslında. Bende toprak satacak göz var mı? diyordu Hahambaşına. O ise, torununun Galante'ye anlattığına göre, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapanıyor, yemin billah Herzl'in toprak talep edeceğini bilmediğini söylüyor, af diliyordu.

Abdülhamid'in cenazesi de bir gün törenle "Türkiye"ye getirilir mi acaba?

Mustafa Armağan

21 Şubat 2009 Cumartesi

Doğan Grubu'nun cezaları ya tamamen yasalsa?(Fatih Altaylı)

Komşuya gülerken..

Bugün Ertuğrul Özkök'ün yazısını okuyunca içime bir "bulantı" hissi geldi.

Şöyle yazmış Doğan'ın en önemli adamı:

"Bugün rakibe yapılan cezalandırma başkalarının işine gelebilir. Bu ülkede iktidar medyanın üzerine böyle baskılarla çullanmaya başladığı zaman hiç bir şirket emniyette değildir. Ülkede böyle bir ağır baskı içtihadının yaratılması herkes için tehlikelidir"

Kendine yontmanın, ilkesizliğin doruklarında dolaşan bir adamın yakarışlarıydı bunlar. Ama mide bulandırıcıydı.

Yazılandan ötürü değil yazandan ötürü.

Çok değil 2 yıl önce aynı iktidar tarafından Sabah ve ATV'ye bırakın ceza kesmeyi, doğrudan el koyulurken de, bunun hiç bir hukuki dayanağı olmadığı yargı tarafından kararlaştırılırken tek kelime etmek bir yana alkış tutan Doğan Grubu değil miydi?

Ben o gün bugünün geleceğini söylerken Özkök 5 bin dolarlık Petrus'undan mı sarhoştu, yoksa bir rakibe el koyulmasının mutluluğundan mı bilmiyorum.

Ancak şimdi ayılmış görünüyor.

Ben bu satırları yazarken e posta kutuma bir okurdan mesaj geldi.

Aydın Doğan'a mektup başlığı ile.

Adı bende saklı okurum Aydın Doğan'a daha geniş yelpazede bir hatırlatma yapıyor.

Ve Doğan Grubu'nun iktidar gücünü arkasına alarak yok ettiği rakipleri, yaptığı haksız rekabetle elde ettiği zenginliği detaylarıyla anlatıyor.

Bazılarını benim bile unuttuğum detaylar.

Ve şöyle bitiriyor okur, "İktidarlar eliyle zenginleşenler sahip oldukları her şeyi yine iktidar eliyle kaybederler"

Bu cümle sadece Doğan'a yönelik olmamalı bence.

İktidar eliyle zenginleşen dün Doğan'dı, bugün başkaları.

Evini iktidar binasının tepesine konduranlar iyi bilmeli ki, iktidarlar yıkılınca ev de yıkılır.

Evini kendi arazisine kuranların evi yıkılsa da aynı araziye başka bir ev yapabilirler.

Ama iktidar tepesinde kurulan evler iktidarın yıkıntıları arasında kalır.

Arazi de zaten başkasınındır.

Elbette biz Aydın Doğan'ın adamı gibi ilkesiz değiliz.

Ortada bir haksızlık var ise eğer ona bile destek olmak boynumuzun borcudur.

Ama Sabah'e el koyulurken, Karamehmet iktidar baskısıyla oradan oraya savrulurken Doğan ellerini ovuşturuyor, rakipsiz kalmanın mutluluğunu yaşıyor, kına yakıyordu.

Şimdi o kınayı neresine sürer bilmiyorum.

Maliyeci gözüyle Doğan'ın durumu

Dün Doğan Grubu'na kesilen cezanın haksız olabileceğini yazınca Maliye Bakanlığı'nda çok üst düzey görev yapmış bir dostum aradı.

Yanlış hatırlamıyorsam emekli olduktan sonra bir dönem Doğan Grubu'na da danışmanlık yapmıştı.

"Yazını okudum Fatih kardeşim" dedi.

"Haksız mıyım?" diye sordum.

"Haksızsın diyemem ama haklısın da diyemem" dedi.

Anlattı:

"Doğan'a verilen cezanın raporunu sen de ben de görmedik. Raporu görmeden kesin hüküm bildirmek doğru olmaz. Ama Maliye haklı olabilir" dedi.

"Gazetelerde yazılanları okuduk ama" dedim.

"Gazetelerde yazan işin şekli kısmı. Doğan'ın aktardıkları. Türk Ticaret Kanunu ile Vergi Kanununu karıştırmamak gerekir. Vergide asıl olan işin şekli değil işlemlerin gerçek mahiyetidir" dedi.

Anlamadım.

Anlattı:

"Gazetelerdeki açıklamada işlemlerin şekli kısmı anlatılıyor. İşlemlerin gerçek mahiyeti vergi inceleme raporunda yer alır. Vergi inceleme raporunda işlemlerin şekli kayıtlardan farklı olduğu kanıtlanmışsa ki, bu türlü delile ispatlanabilir bu durumda Doğan Grubu'nun haklı olduğunu savunamayız. Bence topa erken girmişsin. Delikanlılık yapmak istemişsin belli ama kendini bağlama" dedi.

Sonra bazı detaylar verdi:

"İşlemler 2 Ocak'ta yapılmış gibi görünüyor. 1 Ocak tatil olduğuna göre bütün iş 2 Ocak günü bir kaç saatte yapılmış. Bu mümkün mü? Değil. Demek ki, bunun öncesi var. Öncesi var ise vergi de öncesinde doğar"

"Ama ödeme 2 Ocak'ta" diyecek oldum.

"Önemli değil. Vergi ödemeyle doğmaz. Basit bir örnek vereyim. Gittin buzdolabı aldın. Parasını üç ay sonra ödeyeceksin. Kampanya var. Senin parayı ne zaman ödediğin farketmez. KDV senin buzdolabını aldığın gün doğar. Paranın ödenmesi başka bir iştir, verginin doğması başka bir iş."

Başka detaylar da aktardı:

"Ortada bir sürü garabet var. Milyar dolara yakın bir işlemin bir kaç saatte bitmesi biri. Diğeri Doğan Axel Springer'e daha önce de satış yapmıştı. Onun üzerinden 2 yıl geçmedi. RTÜK'ten dönmesi Maliye'yi ilgilendirmez. Maliye satışa bakar. Ayrıca vergi istisnası hise senedi devriyle ilgilidir. Burada bir hisse senedi yok. Sonradan uydurulmuş bir ilmühaber var. Bunlar sana detay gibi görünebilir ama zaten vergi işi detaylardadır. Doğan bu detayları hep kullandı. Şimdi de bu detaylar ona karşı kullanılıyor olabilir. Doğan yüzde yüz haksızdır demiyorum ama haklıdır da diyemem. Sen de deme. Bir abin olarak tavsiyem budur. Rapor eline geçerse getir beraber bakalım. O zaman daha net konuşabiliriz" dedi.

Rapor elime geçer geçmez bu önemli üstadla görüşeceğim.

Sonra paylaşırız.

Fatih Altaylı