31 Ocak 2009 Cumartesi

Tarih böyle yazılır(Hüsnü Mahalli)

Başbakan Erdoğan, İsrail Başbakanı Şimon Peres'in tavrına karşılık aldığı tutumla yalnız İsrail'e değil Batı'daki emperyalist kültüre ve mantaliteyle sahip tüm devlet ve politikacılarına tarihsel bir ders vermiştir. Sayın Başbakan bu tavrıyla Türkiye'nin CIA tarafından yönetilen bir muz cumhuriyeti olmadığını kanıtlarken aynı zamanda bir 3. Dünya ülkesi olarak Türkiye'nin 700 yıllık bir Osmanlı ve 90 yıllık bir cumhuriyetin mirasçısı olarak bölgenin ve dünyanın en önemli ülkesi olduğunu ve başkalarının hesapları ve çıkarları doğrultusunda tavır almayacağını ve hiç kimsenin de şantajına boyun eğmeyeceğini kanıtlamıştır.
Sayın Başbakan bu tavrıyla ayrıca sömürgecilik mandacılık dönemlerinin çok geride kaldığının Türkiye gibi bir ülkenin hem kendi ulusal çıkarlarına hem de kendi coğrafyasında yaşayan tüm halkların ve ulusların onurunu ve çıkarını savunduğunu ve bu konuda doğru bulduğu ve inandığı her şeyi hiç kimseden çekinmeden sonuna kadar sahip çıkacağını ayrıca kanıtlamıştır.
Sayın Başbakanın bu tavrıyla Türkiye hiçbir şey kaybetmemiştir. Ama Türkiye çok şey kazanmıştır ve birilerinin Türk halkına yalan söyleyerek Türkiye'nin bundan sonra Ortadoğu'da artık olmayacağını söylemesine rağmen herkes görecektir ki Türkiye'siz bu coğrafyada hiç kimse hiçbir şey yapamayacaktır ve Türkiye yalnız bu coğrafyada değil bütün dünyada prestij ve saygınlık kazanmıştır ve onurlu insanların gönlünde taht kurmuştur.

Hüsnü Mahalli

Ya Başbakan sussaydı!..(Ali Saydam)

Kimse Şimon Peres'in özellikle Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nı hedef alarak, hatta zaman zaman kendi ekseni etrafında 90 derece sağa dönüp Tayyip Erdoğan'ın gözünün içine bakarak, 25 dakika boyunca sergilediği 'agresyonu' (saldırganlığı) tartışmıyor... Çünkü büyük devletlerin ve onların himayelerindeki ülkelerin bize 'fırça' atmasına alışmışız. Temsilcilerimizin ezberlerinde her 'fırça' yiyişte, son derece kibar ve 'asilce', 'üzüntülerini bildirmek' var sadece...

Dış politika konusunda hiçbir şey bilmiyorsanız, 'medya maydanozu' diye adlandırılan eski emekli sefirlerimizin ve politikacılarımızın (yeni emekli olmuşları tenzih ederim) ne dediklerine bakacaksınız. O sefirlerimizin dile getirdikleri ezberlerin tam tersini savunun, hemen doğru yolu bulursunuz...
Örneğin Başbakan'ın Davos'taki 'çıkışı' konusunda o sefirlerimiz ağız birliği halinde 'Mahvolduk, perişan olduk, rezil olduk, İsrail'le ilişkilerimiz bir daha asla düzelmeyecek şekilde bozuldu!' buyurdular... Onlara inat, dün İsrail'in Ankara Büyükelçisi kalktı şunu dedi (veya demeye getirdi): 'Olur böyle şeyler. Türkiye ile İsrail arasında her zaman görüş ayrılıkları olmuştur; örneğin Lübnan konusunda, ya da İran meselesinde... Her şeye rağmen ilişkilerimiz mükemmel bir şekilde yürümüştür... Eylül ayında tüm süreç en iyi noktasındaydı... Şimdi de o noktaya gelinecektir...'
Yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta ortaya koyduğu tavır aslanlar gibi sindirilmiştir... Kimin tarafından? İsrailli resmi ağızlar tarafından... Peki, kim sindirememiştir o tavrı? Türkiye'nin 'Haddini bilmesi gerektiğini' düşünen Batılılar ve kafaları, ruhları onlarla senkron çalışan 'ecnebi Türk aydınları' sindirememiştir... 'Sen kim oluyorsun da yedi düvelin desteklediği, Arapların bile gizli gizli arkaladığı İsrail'e karşı çıkıyorsun? Ne olmuş, üç beş bin çocuk ölmüşse... Yerleşim merkezleri bombalanmışsa... Hamas da rahat dursaydı...'

Sen olsan, aynı şekilde davranır mıydın? Hayır davranmazdım... Aynı şeyleri söyler miydin? Hayır söylemezdim... Peki ne yapmak gerekirdi?
Bir kere adam gibi İngilizce konuşmak gerekirdi. Ortadoğu'nun ve dolayısıyla dünyanın nabzını elinde tutmaya soyunan bir lider en azından Peres kadar İngilizce'ye hakim olmalı. 'One minutes (!)' ile bu işler olmaz...

Adaletsizlik yapıldığı anda, yani Perez kendisine verilen süreye, kendisine çizilmiş sınırlara uymadığı gibi, saygı duymadığı anda, moderatörü uyarmak gerekirdi... Her saldırıda moderatöre dönüp cevap hakkının doğduğu belirtilebilirdi. İçinde 'hak, adalet' geçen her cümle Batılıları uyarır...
Eğer 'seçilmiş davranış' sergileyebilseydi, Başbakan'ın sinirlenmesine gerek yoktu. Moderatör ve Simon Peres'in birlikte panel kurallarına tecavüz ettiklerini göstermek, yeterliydi... Sayın Başbakan kendisi çileden çıkacağına, karşısındakileri çileden çıkarabilirdi...

Öyle olsaydı, böyle olurdu vs... Bunların hepsi faraziye... Gerçek olan ne sizsiniz ne de ben; orada biz oturmuyorduk; Recep Tayyip Erdoğan oturuyordu. Türkiye'nin Başbakan'ı öyle biriydi... O gece Sky Türk'e tesadüfen konuk olan Erkan Mumcu çok önemli bir ifade kullandı: 'Uzun zamandır ilk defa gerçek Tayyip Erdoğan'ı gördüm bu gece!'
Şimdi etrafınıza bir bakın. Kimler 'Helal olsun!' diyor, kimler Başbakan'ın davranışını 'yakışıksız' buluyor. Sonra da kimlerle aynı fotoğraf karesinde olmak istediğinize kendiniz karar verin. Bu da insanın görüşlerini sınaması için iyi bir yoldur.
Ben mi ne düşünüyorum? Söyleyeyim. Ben diyorum ki, 'Ya Tayyip Erdoğan, panel süresinin tamamının neredeyse yarısını kullanmasına izin verilen Şimon Peres'in zeytinyağı gibi üste çıkan tavrı ve direkt kendisini (Türkiye'yi) hedef alan saldırıları karşısında, modaratör paneli nihayetlendirdiği için susup otursaydı ve hiç tepki vermeseydi, acaba şu anda kendisini eleştirmekte olan takım tarafından nasıl yerden yere çalınırdı?'...
Aslında düşünmek dahi istemiyorum...

Ali Saydam

Excuse me... One minute... (İsmet Berkan)

Ekranın solundan bir el uzanıyor, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın omzuna dokunuyor.
Başbakan ya eli fark etmiyor ya da görmezden geliyor kısa bir süre. Ama el ısrarlı, dürtmeye, Başbakan’ın dikkatini çekmeye çalışıyor, bir yandan da o elin sahibi mikrofondan konuşuyor, yemeğe gidileceğinden, tartışmayı yeniden başlatmamaktan falan söz ediyor.
Başbakan sinirleniyor, İngilizce olarak ‘Excuse me...’ diyor önce, belki bu bağlamda ‘Tamam ama’ diye çevirebiliriz, sonra ekliyor ‘One minute...’ Yani ‘Bir dakika...’ Tekrar ediyor: ‘One minute...’ Bu arada omzundaki eli de uzaklaştırmaya çalışıyor. Sonra son kez ama epey sinirli biçimde ‘One minute’ diyor, bu arada kendisini uyarmaya çalışan ele karşı sert bir hareket de yapıyor, isabet kaydedip etmediğini göremiyoruz TV’den.
Gerisini bilmeyen yok. Başbakan çok sert sözler söylüyor, oturumdan ayrılıyor. Haklı mı? Haklı, hem de sonuna kadar haklı. İsrail Cumhurbaşkanı, hiç de yenir yutulur şeyler söylememiş. Türkiye’nin Başbakanı’na da bu sözlere cevap verme olanağı tanınmıyor.
Eğer meseleye buradan bakıyorsanız, Başbakan haklı. Oturumu terk ederek az
bile yapıyor hatta.
***
Ama neden meseleye böyle bakalım.
Bence hata şudur: Bir devasa sorunun, son dönemde soruna taraf olmuş iki ülkenin yöneticisinin birden katıldığı ve televizyondan da naklen yayımlanan bir panelde
tartışılması son derece yanlış.
Diplomasinin, her türlü siyasi pazarlığın halkın önünde değil kapalı kapılar ardında ve serbest zaman kullanımıyla yapılmasının haklı bir sebebi var. Böylece taraflar pazarlığın veya müzakerenin her aşamasında tribünlere oynamaktan kurtuluyorlar, rahatça, diledikleri gibi konuşabiliyorlar.
Oysa Davos’taki panel tribünlerin önündeydi. Ne Şimon Peres’in ne de Recep Tayyip Erdoğan’ın başka türlü davranması mümkündü. İkisi de siyasetçi, ikisi de halklarından oy istiyor, iki ülke halkı için de Gazze konusu büyük duygusal dalgalanmalar yaratan konular.
Öyle olunca da, ‘Ben ülkemi temsil ediyorum, ülkemin izzetini, onurunu savunuyorum’ cümlesi her iki tarafça da rahatlıkla söylenebilir hale geliyor.
***
Geliyor ama dikkat edin, TV naklen yayında karşı karşıya tartışma imkânı ortadan kalkar kalkmaz iki siyasetçi hem kendi hem de ülkelerinin onurunu kurtaracak, yani kuyruğu dik tutmalarını sağlayacak bir uzlaşma yolu bulmayı başardı. Hem de yumruk yumruğa gelmenin eşiğinden döndükten çok ama çok kısa bir süre sonra!
Başbakanımız önce kapıyı araladı, ‘Benim sözlerim İsrail halkına karşı değil’ dedi,
‘Ben oturumu yöneten kişiden şikâyetçiyim, bana yeterli süre verilmedi.’
Bu sözleri odasında TV’de izleyen Şimon Peres hemen mesajı aldı, telefona sarıldı, ‘Ben de çok üzgünüm, bu olayın iki ülke ilişkilerini etkilemesine izin vermeyelim’ dedi.
Böylece görüntü kurtarıldı, arada dayağı The Washington Post’un saygın dış politika yazarı David Ignatius oturum yöneticisi olarak ve ekrana soldan giren elin sahibi olarak yemiş oldu. Herhalde o da bundan ders çıkardı ve bir daha böyle oturumlar yönetmemeye karar verdi.
Bu heyecanlı geceden sonra Başbakan ‘Benim için Davos bitmiştir’ diyordu. Başbakan bir daha Davos’a gider mi gitmez mi bilmiyorum ama galiba Ignatius için Davos gerçekten bitti.

İsmet Berkan

Tayyip Erdoğan, Ortadoğu’nun ‘kimsesizlerinin kimi’ artık(Cengiz Çandar)

Ortadoğu’nun yetimleri, Nasır’dan bu yana özlemini çektikleri liderlerini buldu. Recep Tayyip Erdoğan!
Türkiye’nin Başbakanı, 29 Ocak 2009 gecesinden itibaren sadece Türkiye halkına seslenen, gücünü sadece Türkiye’deki yandaşlarından alan bir siyaset adamı değil artık. İsmi, Türkiye sınırlarının çok ötelerinde, Ortadoğu’nun sokaklarında, Gazze’nin mülteci kamplarındaki bir İsrail bombardımanıyla yarın yerlerinde yeller esebilecek evlerin küçük odalarında, Kudüs’ün Filistinli her köşesinde, İslam dünyasının sathında dalgalanan bir bayrak haline geldi. Beş dakika içinde.
Tayyip Erdoğan’ın ister sevelim ister sevmeyelim, ister beğenelim ister beğenmeyelim, ister kızalım, ister eleştirelim; bu böyle. Birey iradelerinden bağımsız bir gerçeklik.
Bugüne dek, hiçbir lider, İsrail’in, üstelik tarihi bir şahsiyeti olan Cumhurbaşkanı’na tüm dünyanın gözleri önünde ‘Sizin insanları nası öldürdüğünüzü biz çok iyi biliriz’ diye haykırarak, BM Genel Sekreteri ve Arap Birliği Genel Sekreteri’nin önünde kâğıtlarını toplayarak uzun boyu, gösterişli görüntüsü ile hem de Davos gibi dünya egemenlerinin forumunda podyumu öfke-vakar karışımı bir halde terk ettiğine tanık olmamıştı. Tanık olması düşünülemezdi.
İsrail Cumhurbaşkanı’na bu sözlerle posta koyma ha. Roket atmadan, intihar saldırısına girişmeden, Arap olmadan ve hem de 72 milyonluk büyük bir ulusun, Osmanlı imparatorluk mirasının en önemli parçası üzerinde oturan, Batı sistemi içinde yer alan, NATO üyesi, AB katılımcı üyesi büyük bir ülkenin lideri tarafından İsrail’e konulan bir posta bu. Görülmemiş şey.
***
Evet, Nasır’ın 1970’ten beri yetim bıraktığı on milyonlarca Arap, altlarına sığınacakları ismi Tayyip Erdoğan’ın şahsında önceki geceden itibaren buldular. Nasır, 1952’den bu dünyadan ayrıldığı 1970 yılına kadar tüm Ortadoğu’da ve hatta Üçüncü Dünya’nın tümünde esen bir rüzgârdı. 1967’de İsrail’e karşı alınan büyük hezimetten sonra gerçi süngüsü çok düşmüştü ama Nasır, yine Nasır’dı ve Mısır’ın sınırları çok aşan ve bir bireyin üzerine çok çıkan etkisi yine sürüyordu.
Ölümünden sonra, Ortadoğu, Yasir Arafat’ın şahsında bir ‘efsanevi lider’ gördü. Ama Arafat Filistinlilerin ‘ulusal simgesi’ olan bir kahramandı. Suriye’de Hafız Esad, siyaset ustalığında yanına yaklaşılamayan bir liderdi, ama sonuçta Suriye Devlet Başkanı idi. Ayetullah Humeyni, büyük bir devrimle sahneye çıktı ama muazzam etkisi Şii haritasının ötesine geçmedi. Nasır fotoğrafı farklıydı.
Tayyip Erdoğan, İsviçre’nin Alp dağlarında ‘dünya egemenlerinin ve zenginlerinin uğrağı’ Davos’ta beş dramatik dakika içinde Ortadoğu’nun ve oradan sıçrayarak tüm İslam dünyasının ‘kahramanı’ oluverdi.
Sabaha karşı saat 3’te kendisini saatlerdir İstanbul’da havaalanının önünde bekleyen on binlerce kişiye hitap ederken söylediği, ‘sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimi’ olduğu, kendiliğinden -evet kendiliğinden- Türkiye halkının çok ötesine, bu özelliğiyle kendisini taşıyıverdi. Gecenin o saatinde Gazze’de Türk bayraklarıyla gösteri yapanları, El-Cezire televizyonunun muhteşem İstanbul karşılamasını on milyonlarca kişiye canlı yayımlamasını nasıl açıklayabiliriz, nasıl açıklamalıyız ki?
Davos’ta Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres’i, Türkiye ile İsrail’i bugüne dek Ortadoğu’nun savaş ve barış tarihinde görülmemiş biçimde karşı karşıya getiren dramanın, bölge siyasetinde ve uluslararası siyasetin dengelerinde yol açacağı ‘politik ve sosyolojik tektonik değişiklikler’in boyutlarını olayın sıcaklığı içinde tümüyle kavrayacak durumda değiliz. Gelişme hâlâ fazlasıyla sıcak ve taze. Ama, değişiklik mutlaka olacak. Barack Obama’nın Amerika Başkanlığı’na seçilmesi ve Beyaz Saray’a oturmasıyla kendiliğinden ivme kazanan dünya (ve dolayısıyla başta Ortadoğu) çapındaki değişim süreci, Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e bugüne dek bir Batı sistemi ülkesi liderinden işitmediği, büyük ölçüde duygusallık taşıyan ama ‘sahici’ öfkesiyle yeni bir ivme daha kazandı.
Tayyip Erdoğan, farkında olmadan ve amaçlamadan öyle bir işin altına kendisini ve Türkiye’yi sokmuş oldu ki, bundan sonra yaşanacak ve izlenecek gelişmelere ‘konvansiyonel’ bakış açısıyla açıklama getirmek havada kalacak.
Bundan sonra ne mi olacak? Bilmiyoruz. Ancak, ‘konvansiyonel’ bakış açısı ve yöntemlerin Ortadoğu’yu ele alışta geçerliliğini yitireceğini seziyoruz.
***
Birkaç gündür Brüksel’deyim. Avrupa Parlamentosu’nda Avrupa Birleşik Solu ile Kuzey Yeşilleri ve Solu’nun gözetiminde düzenlenen, Harold Pinter’ın anısına ithaf edilen ‘AB, Türkiye ve Kürtler’ başlıklı konferansa katıldım. Konferansın sloganı ‘Türkiye’de Değişim Vakti!’ Geçen hafta sonu bulunduğum Beyrut’un tozu ayağımda duruyor. Türkiye algılaması ve Tayyip Erdoğan isminin Ortadoğu’daki çağrışımını Beyrut’ta gözlemiştim ve bunu yazılarıma da yansıttım.
Brüksel’de bir otel odasında televizyonda tümüyle bir rastlantı eseri olarak TRT’de Ban ki-Moon’u konuşurken görünce, paneli izlemeye başladım. Ban ki-Moon’u dinlerken, Amr Musa’yı, Şimon Peres’i, moderatör David İgnatius ile Başbakan Tayyip Erdoğan’a gözüm takıldığı anda birkaç dakika sonra ‘tarihi an’ın geleceğini bilmeden ekrana kilitlendim. BM Genel Sekreteri hariç, sahnedekilerin hepsini değişik düzeylerde de olsa tanımıştım, tanıyordum.
‘Türkiye’de Değişim Vakti!’nin çalan ziline, Avrupa Parlamentosu’nun Avrupalı eski komünistlerin salonundaki konferansta değil, yine Brüksel’de bir otel odasında TRT ekranında tanık oldum.
Gözlerime ve kulaklarıma inanamadım. Tayyip Erdoğan, diplomasi ve devletlerarası ilişkilerini en temel kurallarını -haklı gerekçelere dayansa bile- ayaklarının altına alıp çiğnemişti.
Kendime kendime, ‘Normalde, tarihe bakıldığında bu, herhangi iki ülke arasında bir savaş ilanı gibi algılanmaya uygun bir görüntü’ diye söyleniyordum. Zihnime hızla Beyrut izlenimlerim geldi. Cabaliye mülteci kampından, en yukarıdaki Erez kapısından en güneydeki Rafah’a bildiğim Gazze’de anonim insan görüntüleri ulaştı. Bu kez, yine kendi kendime ‘Tayyip Erdoğan, Arap dünyasında bu andan itibaren kahraman oldu’ diye söylendim. Artık sadece Türkiye Başbakanlığı değil, çok geniş bir coğrafyada kendisi hakkındaki algılama Tayyip Erdoğan’ı zorunlu olarak yönetecek diye düşündüm.
Ortaya çıkan durumun muhtemel ve ilk bakışta Türkiye aleyhinde olacak olumsuz ‘diplomatik boyutları’nı beni arayan BBC’ye ifade ettim. BBC ile sohbet ederken, ‘Siz Tayyip Erdoğan’ı iyi tanıyorsunuz. Şaşırdınız mı?’ sorusuna muhatap oldum. Evet, hem de çok şaşırmıştım. Ama ardından hemen sonra ‘Tam Tayyip bey işte bu. Kendisini gerçekten iyi tanıyorsanız şaşıracak bir şey de olmaz’ duygusunu edindiğimi aktardım. Şaşkınlığın üzerinden çok geçmeden, özellikle Arap dünyasında bir ‘kahraman“ konumuna yükseleceğini de adım gibi biliyordum.
Ortaya çıkan durumun tekrar tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bambaşka boyutları da olacaktı. Onları düşünmeye çalışırken, Tayyip Erdoğan’ı karşılamak üzere İstanbul’da havaalanına akan ateşli on binlerce kişinin hareketini, Gazze’de Türk bayraklarıyla gösteri yapan insanları izledim.
Ortaya çıkan durumun bir de bu boyutu vardı.
Brüksel’de dün sabah kahvaltıda aynı zamanda Fransız vatandaşı olan, çok uzun yıllar Paris’te AFP’de çalışmış olan Mısır’lı yaşlı bir gazeteci Doreya Avni ile karşılaştım. Heyecanla yanıma koştu, “Neler olmuş dün gece” diye söze girdi ve bana söz bırakmadan “Tayyip Erdoğan, Nasır’ın yerine geçti. Eğer içerde güçlü olursa aynı zamanda bölge için hem Nasır, hem de De Gaulle olur. Nasır, dışarıda büyük bir bayraktı ama içerde, çevresinden ötürü zayıftı. Tayyip Erdoğan Türkiye’de sadece İslamcıların değil diğerlerinin de desteğini alırsa, Nasır-De Gaulle konumunda birisi olabilir” dedi.
Türkiye’nin iç politikası, anlaşılıyor ki, dünyada çok geniş bir çevrenin ilgi ve çıkar alanına ister istemez girecek artık.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmaması için büyük çaba gösterilecek, işte Genelkurmay açıklaması ve işte Şimon Peres’in alttan alan, olgun sözleri; tamam. Ama, kim ne derse desin, ne olursa olsun; Türkiye-İsrail ilişkileri adındaki sürahi artık çatlamıştır.
Türkiye’nin dış siyasetinde de, onun iç politikaya izdüşümünde de, bundan böyle yeni parametreler kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır.
Türkiye, 29 Ocak 2009’a kadar olan Türkiye’den zorunlu olarak farklı olacak. Çünkü, Tayyip Erdoğan artık sadece Tayyip Erdoğan olarak kalamayacak.
Tam da Tayyip Erdoğan, aslında hep kendisi olarak kaldığı için!

Cengiz Çandar

Davos'ta Batı'nın defosu (Ali Bulaç)

Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta yaptıklarını nasıl anlamalı? Akla gelenleri sıralayalım: Bu bir seçim yatırımı mıydı? Hayır. Sonuçları itibarıyla başta İstanbul ve Ankara'da olmak üzere bütün Türkiye'de AK Parti'nin oylarına birkaç puan ekledi, ama Başbakan bunları bir seçim yatırımı olarak tasarlayıp yapmadı.

Başbakan, hükümetin, hatta Türkiye Cumhuriyeti'nin belirlenmiş çerçevesinin dışına çıkarak mı Davos'u terk etti? Buna da hayır. 2008'in son MGK toplantısında İsrail'in Gazze saldırısıyla ilgili açıklanan karardan anlıyoruz ki, Türkiye bundan böyle bölgeye müdahil bir güç olarak sahneye çıkmaktadır. Bu, devletin politikasıdır.

Pekiyi, Başbakan, ABD ile ilişkileri risk altına sokma pahasına mı bunları yaptı? Benim kanaatime göre, bu soruya da "hayır" cevabını vermek lazım. Özellikle Türkiye'deki İsrail lobisi ve muhalefet çevreleri bu konuyu işliyorlar. Yanlış. Şöyle ki: Yönetimi devralan Obama ve ekibi, Amerika'nın dünyada aşınmış bulunan imajını düzeltmek, yükselen Amerikan aleyhtarlığına bir son vermek üzere yeni stratejiler belirliyorlar. İçine girdikleri büyük ekonomik krizi aşmak amacıyla da, gelişmekte olan ülkelerle işbirliği yapmayı planlıyorlar.

Bir başka husus, ABD'nin bundan sonra ağırlığını Pakistan-Afganistan hattına vereceği yolundaki kuvvetli mesajlar... Bu, ABD'nin Ortadoğu'yu bütünüyle terk etmese de en azından ikinci derecede ilgi alanına indireceği anlamına gelir. Bu da Türkiye'nin bölgede daha aktif rol oynamasını ve bu arada İran'la süren pürüzlerin düzeltilmesini gerektirir. Daha açık ifade etmek gerekirse, Türkiye'nin "bölgesel bir güç" sıfatıyla Ortadoğu'ya yapmakta olduğu giriş, ABD'nin orta vadedeki stratejik çıkarlarının dışında değildir. Daha ilginci, hatta sürpriz olanı, ABD'nin İran'la da daha yüksek düzeyde sorun yaşamak istememesidir. Amerika'nın öngörüsü, Türkiye bölgede aktif rol oynarken, tahterevallinin öbür ucundaki İran'ı belli bir mesafeden takip etmesidir.

Eğer Obama ve ekibi belirledikleri doğrultuda hareket edebilme başarısını gösterebilirlerse -ki bunun hiç de kolay olmadığını söylemek lazım- bundan İsrail'in, ABD ve Avrupa'da faaliyet alanı hayli geniş ve derin olan Yahudi lobisinin hiç de hazzetmediğini belirtelim. Çünkü İsrail'in temel stratejisi, sürgit ABD'nin bölgede askerî varlığını sürdürmesi, Avrupa'nın açık ve gizli desteğini arkasında bulundurmasını gerektirir. İsrail, işgal ettiği toprakları elinde bulundurup yeni işgallere hazırlanırken; her defasında uluslararası hukuk ve ahlak normlarını çiğneyip sivil katliam yaparken; bir yandan Arap âlemini ve Müslüman dünyasının gözünü korkutup diğer yandan Filistinlileri kendisinden merhamet dilemeye mecbur ederken -maalesef Filistinlilere sadece merhamet dilemeyi tek çıkar yol gösterenler var- her zaman Amerika'nın ve Avrupa'nın mutlak onayını ve desteğini arkasında bulundurmak istemektedir. Batı'nın desteği yoksa İsrail de yoktur.

Ama İsrail'in artık Batı'nın sırtında giderek büyüyen bir kambur olduğunu, Batı'nın bu kamburla daha fazla yol almasının mümkün olmadığını görenlerin sayısı artıyor. İsrail Batı'nın defosudur. Bunu örtbas etmek imkânsızdır.

İsrail, ABD'nin bölgeye ilgisini azaltmasından ve Türkiye'nin bölgesel rol oynamasından korkuyor. Türkiye'nin yeni vizyonu aslında İsrail dahil herkesin lehinedir. Çünkü belli ki "bu İsrail"le ne bölgede barış olur ne küresel istikrar sağlanır. Ve her geçen gün çatışmanın faturası ABD ve Avrupa'ya çıkmaktadır. Batı'da milyonlar şunu soruyor: Bu ağır maliyet neyin pahasına!

Son bir nokta: Batı'da İsrail'i eleştiren siyasetçilere özür dilettirilir ve istifaya zorlanır. Ecevit'i iktidardan eden bir faktörün de o günlerde İsrail'in giriştiği katliama karşı gösterdiği tepkiydi. Elbette İsrail'in Türkiye'ye gücü yetmez. Ama Başbakan'ı kara listeye alabilir. Yazık ki demokratik yollarla iktidar olamayan muhalefet umudunu, Başbakan'a karşı kurulacak komplolara bağlamış görünüyor. Bu noktayı zihnimizin bir köşesinde tutalım!

Ali Bulaç

Başbakan Erdoğan niye haklı? (Şahin Alpay)

Dünya Ekonomik Forumu kapsamında düzenlenen "Gazze: Ortadoğu'da Barış Modeli" başlıklı oturumda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres arasında gerginlik yaşandı.

Peres'in eleştirilerine yanıt vermek için kendisine süre tanınmadığını öne süren Erdoğan, "Benim için Davos bitmiştir. Daha Davos'a gelmem" diyerek paneli terk etti. Panelin öteki konuşmacılarından, Mısır dışişleri eski bakanı ve Arap Birliği genel sekreteri Amr Musa, Erdoğan'ın davranışı hakkında şöyle konuştu: "Sayın Erdoğan söylemek istediğini söyledi ve gitti. Hepsi bu. Haklıydı." Niye? Kuşkusuz sorulmaya değer bir soru.

Öncelikle söylemem gereken, her olayın farklı, en az iki yüzü olduğu. Bu gerçeğin bu olay için de geçerli olduğu muhakkak. Bana göre, Erdoğan esas olarak haklıydı. Başlıca şu nedenlerle: 1) Başbakan, panelde söylediklerinde haklıydı. İsrail'in Gazze saldırısıyla insanlık suçu işlediğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe saydığını, dünyanın buna seyirci kaldığını söyleyerek gerçekleri dile getirdi. 2) Peres'in diplomatik adabı ve nezaketi bir yana bırakarak, Erdoğan'ı utanmadan azarlamaya kalkması kabul edilemez. Buna cevap verilebilmeliydi. 3) Erdoğan'ın bu cevabı vermesi, paneli yöneten Washington Post yazarı David Ignatius tarafından düpedüz ve haksız olarak engellendi. Bunun açıklanabilir, mazur görülür bir tarafı yoktu. Başbakan paneli terk etmekle doğru yaptı. 4) Deniyor ki Erdoğan'ın bu davranışı yanlıştır, ABD'deki (Yahudi değil) İsrail lobisini Türkiye aleyhine tavır almaya zorlayacaktır... (İsrail'den fazla İsrail taraftarı olan bu lobiden "Yahudi lobisi" diye söz etmek, anti-semitizmin dik alasıdır.) İsrail lobisinin İsrail'e yönelik her eleştiriyi antisemitizmle suçlayarak bastırmaya kalkışmasına göz yumulamaz. (İspanya'da bir mahkeme, İsrail'in 2002'de Gazze'de çoğu çocuk ve bebek 15 Filistinliyi öldürerek işlediği insanlık suçları hakkında soruşturma başlattı. İsrail lobisi bakalım bu konuda ne yapacak?) Bu lobinin "Ermeni soykırımını tanırız..." şantajı da artık kabak tadı verdi. 5) Deniyor ki, Başbakan'ın söyledikleri Türkiye-İsrail ilişkilerine zarar verecektir... İsrail yaptıklarının, çok değerli bir müttefiki olan, Filistinlilerle barış yapması için büyük çaba harcayan Türkiye ile ilişkilere zarar vereceğini düşünmüyor ise, Türkiye niye düşünsün?

Erdoğan'ın haklı görülemeyecek tarafları da var: 1) Sayın Başbakan tutarlı olmalı. İsrail'in işlediği insanlık suçları konusunda sesini yükseltirken, Sudan'ın Darfur'da işlediği insanlık suçları konusunda niçin sessiz kalmıştır? Filistinlilerle barış yapabilmesi için İsrail'i seçimle gelen Hamas yönetimiyle diyaloga davet ederken, kendisinin DTP milletvekillerinin elini dahi sıkmadığı sorulduğunda ne cevap verecektir? Başka devletleri işledikleri insanlık suçları konusunda ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını dinlememekle eleştirirken, bu eleştirilerin kendi temsil ettiği devlete karşı da yöneltilebileceğini dikkate alması gerekmez mi? 2) Sayın Başbakan paneli terk etmekte haklıydı, ama "Benim için Davos bitmiştir. Daha Davos'a gelmem" demesinin ne manası vardır? Türkiye başbakanı dünya liderlerini bir araya getiren böylesine önemli bir forumu boykot edebilir mi? 3) Ankara'nın Filistinlilere verebileceği en büyük destek, İsrail-Filistin barışına hizmettir. Bunun için Filistinlilerin güvenini kazanmak ne denli önemli ise, İsrail halkının güvenini korumak da aynı ölçüde önemlidir. Başbakan, İsrail halkına da seslenmeli, hükümetini niye eleştirdiğini anlatmalı.

Davos'la ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir konu da şu: Sayın Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan'ın İstanbul'da "Filistin'de Barış için Kadınlar Toplantısı" düzenlemesi, dünyayı Gazzelilere yardıma çağırması makul görülebilir. Ne var ki bir siyasi gibi davranarak İsrail Cumhurbaşkanı'nı "yalan" söylemekle suçlaması hiç doğru olmadı.

Şahin Alpay

İsrail sineye çekti... Size ne oluyor? (Ahmet Kekeç)

Tabii, siz geleneksel sağır duyarlığınız gereği 'aşağılama' yolunu tercih edeceksiniz...

'Davos'ta Kasımpaşa havası' diyeceksiniz...

'Erdoğan'ın Peres'in tuzağına düştüğünü' söyleyeceksiniz...

'Pazarlamacı Başbakan, Azarlamacı Başbakan oldu...' diye tekerlemeler üreteceksiniz...

'Bir çuval inciri berbat ettiğinden' yakınacaksınız.

'Erdoğan büyük takibe alındı' diye aba altından sopa gösterme cihetine gideceksiniz...

'Türkiye'nin dış politikada çuvalladığını' öne süreceksiniz...

'Bu mu derin strateji?' diyerek, zaten hedef tahtasına koyduğunuz danışmanla yarım kalmış hesabınızı göreceksiniz...

'Davos ruhunun öldüğünden' dem vuracaksınız...

Elinizin altındaki değerlere, 'alemi kör, milleti sersem' yerine koyan analiz yazıları yazdıracaksınız...

Herşey mümkün...

Herşey beklenir sizden...

Daha da ileri gidebilirsiniz...

Şimon Peres'i 'olgun devlet adamı', Erdoğan'ı da kıraathane ağzıyla konuşan bıçkın mahalle delikanlısı yerine koyabilirsiniz...

Nitekim, 'Alçakları tanıyalım' müellifi öyle yapmıştır.

Eline bulaşmış çocuk kanını temizlemeden Davos'a koşup Türkiye Cumhuriyeti devletini ve halkını aşağılayan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına sesini yükselterek konuşan Şimon Peres'i 'olgun devlet adamı' diye alkışlamıştır.

Erdoğan'ı ise, 'Azarlamacı başbakan... Türkiye'yi işte böyle sinirlerine hakim olamayan biri yönetiyor...' diyerek yerin dibine sokmuştur.

Siz sinirlerinize hakimseniz, mesele yok...

Parçalanmış çocukları serinkanlı bir tevekkülle izliyorsanız mesele yok.

Bombalanan evler, yıkılan mahalleler, kan revan içinde umutsuzca sağa sola koşturan ve sığınacak yer arayan insanlar içinizde en ufak bir isyan duygusu oluşturmuyorsa mesele yok...

Diyorlar ki:

Bir Başbakan böyle mi konuşmalıdır?

Bir Başbakan böyle konuşmayacak da, nasıl konuşacak?

Dış politika halktan, halkın hassasiyetlerinden, değer tercihlerinden, derin görgüsünden, tarihsel birikiminden bağımsız bir şey midir?

Evet, dış politikada 'efelenme' her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir.

Hamaset genellikle tercih edilmez.

Fakat, dış politikada 'doğruların' kilidini bazen hamaset açar.

Dolayısıyla, 'terbiyesizliğe karşı efelenmek' en doğru tavırdır ve de haktır.

Bir ülke bu hakkı kullanamaz mı?

Rest çekemez mi?

İhtirazi kayıt düşemez mi?

Sünepe bir politika mı benimsemeliyiz?

Başımızı yere mi eğmeliyiz?

Muhterem Onur Öymen, bu hareketin 'Türkiye'ye pahalıya mal olacağını' müjdelemiş...

Mazlumdan ve mağdurdan yana olması gereken CHP'nin Öymen'i bu...

Kemal Kılıçdaroğlu adlı bir garibe İstanbul'da yolunu kaybettirerek oy toplamaya çalışan CHP'nin Öymen'i bu...

Başbakan 'cihat fikriyle' konuşuyormuş...

İsrail'in insanlık dışı saldırıları ayrı bir işmiş ama, terörist Hamas'ı savunursanız dünyada beş paralık olurmuşsunuz. Ayrıca, Nobel ödüllü Peres'e de 'sen' diye hitap edemezmişsiniz...

Neden İsrail'in insanlık dışı saldırıları ayrı bir iş oluyormuş?

Küstahlıkta sınır tanımayan Peres'e neden 'sen' diye hitap edilemiyormuş?

Nitekim Peres yaptığı hatayı anladı ve telefon açıp özür diledi, ama CHP'nin Öymen'i savunusundan bir adım geri atmıyor...

İsrail bile bu kadar sert değilken, size ne oluyor?

Meraktayım...

Hakikaten ne oluyor?

Ahmet Kekeç

Başbakan Erdoğan'a Açık Mektup (Hakan Albayrak)

Sevgili Başbakanım, Şu anda size karşı öyle muhabbet doluyum ki, muhabbetim öyle dolup taşıyor ki, kendimi öyle tutamıyorum ki, saygısızlık gibi algılayabileceğinizi hiç umursamadan "Sevgili Başbakanım" diye hitap ediyorum size.

Sevgili Başbakanım…

Cân-ı gönülden Sevgili Başbakanım…

Bu satırları Libya'nın başkenti Trablus'ta bir otel odasında yazıyorum.

29 Ocak 2009'u 30 Ocak 2009'a bağlayan gecenin üçünde, tarihî bir dönüm noktasının tam ortasında yazıyorum.

Sizi tebrik etmek için yazıyorum.

Sizi tebrik etmek…

Ama nasıl?

Bugün yaptığınız şeyin, bugün olduğunuz şeyin hakkını verecek kelimeleri bulmakta zorlanıyorum.

Hem dün hem bugün.

Hem Davos'ta hem Yeşilköy'de.

O sözler, o hareketler, sonra yine o sözler… Ancak bir rüya bu kadar güzel olabilir.

Asaletimiz yerde sürünüyordu; onu yerden kaldırıp şahlandırdınız.

Dünya siyaset sahnesinde nice zamandır ayaklar altına alınıp çiğnenen insanlık şeref ve haysiyetini, ahlak ve fazileti, insaf ve adaleti bir bayrak gibi yükselterek kalplerimize sürur verdiniz.

İlahlık iddiasındaki uluslararası sistem lordlarına kulluk eden ve sizin de kulluk etmenizi isteyen monşerlerin soysuz denge hesaplarına tükürüp, maşeri vicdanın sözcülüğünü üstlendiniz.

İsrail'i ve onun yalakalarını yerin dibine öyle bir batırdınız ki, bütün dünya Müslümanlarının ve göğüslerinde bir yürek taşıyan bütün insanların başlarını göğe erdirdiniz.

Güçlünün karşısında haklıyı yiğitçe savunarak, Şimon Peres'in şahsında İsrail'e ve onun ağa babalarına meydan okuyarak evrensel bir kahraman haline geldiniz.

"Ancak bir rüya bu kadar güzel olabilir" diyorum ama geride kalan şu 10 saatte yaşanan güzellikleri rüyamda bile görmedim ben.

13 sene evvel bu gazetenin sütunlarında kurduğum bir hayal vardı, hatırlayınız; hani "Türkiye'nin dışişleri bakanı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda şöyle bir konuşma yapsa…" deyip, dünya çapında vicdan ve adaletin bayraktarlığını üstlenecek yeni bir Türkiye müjdesi mahiyetinde hayali bir konuşma yazmıştım…

Sizin Davos ve Yeşilköy'de yaptığınız konuşmalar, sizin Davos ve Yeşilköy'de sergilediğiniz tavırlar, sizin Davos ve Yeşilköy'de yazdığınız destanlar, o zamanlar "olmayacak duaya amin" gibi görülen o muhayyel konuşmayı devede kulak gibi bıraktı.

Dünyayı salladınız, Sevgili Başbakanım.

Evrensel adalete adanmış yeni bir Türkiye müjdelediniz.

Zalimlerin saflarında müthiş bir dehşet, mazlumların saflarında müthiş bir sevinç ve ümit rüzgârı estirdiniz.

Otele gelmeden önce Trablus eşrafından bir grup güzel insanla beraberdim; Davos'ta olup bitenleri duymuş, sevinçten uçuyorlardı…

Ayrılırken birbirimize ne dedik, biliyor musunuz?

"Bayramın mübarek olsun."

Mübarek olsun, Sevgili Başbakanım.

Bereketlensin, daim olsun.

"Dik durmaya devam edeceğiz" diyorsunuz ya, Allah bu duruşunuzu bozmasın.

Türkiye'ye yakışan budur, evet.

Size yakışan budur, bize yakışan budur; sakın vazgeçmeyin bundan.

Sakın geri adım atmayın, sakın dönmeyin bu davadan.

Dönmeyin, ilerleyin, yırtıp atın İsrail zulmüne çanak tutan ittifak anlaşmalarını.

Hiç değilse birkaç sayfasını yırtın, bir yerden başlamış olun, şeytanın bacağını kırın.

Tarih yazıyorsunuz, Sevgili Başbakanım; o bölüm eksik kalmasın.

Libya'dan selamlar, selamlar, selamlar…

Hakan Albayrak

30 Ocak 2009 Cuma

Kılıçdaroğlu'na seçim kaybetme tüyoları(Bülent Korucu)

CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu stratejisini kaybetme üzerine kurmuş gibi. Genel Başkan Deniz Baykal'ın ondan kurtulmak için aday gösterdiği iddiaları ile ilgili değilim. Kılıçdaroğlu'nun ilk haftaki performansına bakarak bu sonuca ulaşıyorum.

Kendisine yardımcı olmak için seçimi nasıl kaybedebileceğine dair ipuçları vermek istiyorum.

1) CHP'nin değil, bir medya grubunun adayı intibaı oluşturacak şekilde davranmaya devam etmeli. Kılıçdaroğlu, aday adaylığı sürecinden itibaren Doğan Grubu'nun açık desteği ile yürüyor. Böylece seçimi en kısa ve acısız şekilde kaybedebilir. Girdiği bütün seçimlerde yenilme başarısı(!) göstermiş bir gruptan bahsediyoruz. Örnek isterseniz 1994 yerel seçimlerini ve en yakın 22 Temmuz genel seçimini inceleyebilirsiniz. Tayyip Erdoğan, kazandığı 94 seçimlerinde üçüncü bile olamaz gösteriliyordu. 22 Temmuz seçimlerinde ise kendilerinin anket duayeni Tarhan Erdem'in anketini bile alaya almaktan çekinmediler. Bu yolla kaybetmek garanti olduğu gibi, acısız olması da diğer faydası! Sandıklar açılana kadar sizi galip ilan edecekleri için, bir hayal âleminde yaşar ve gerçeği 'hücceten' öğrenirsiniz. Sayın Kılıçdaroğlu iyi yoldasınız, devam edin.

2) Proje değil kavga muhtevalı bir kampanya dönemi geçirmeye çalışın, kesin kaybedersiniz. Yerel seçimde kaybetmenin en kestirme yollarından biri "projem yok, onun için umudumu, çıkaracağım gürültü ve marazanın büyüklüğüne bağladım" mesajını güçlü şekilde vermektir. İnsanlar merkezî yönetimde cidalden bir nebze hoşlanır ve prim verir. Ancak, yerel seçimlerde doğrudan kendine dokunan hizmetleri önceleyerek tercih kullanır. Kemal Bey, arşivinizdeki dosyalar size yeter, proje hazırlama zahmetine katlanmayın.

3) Hele bu kavgayı birileri adına verdiğinizi gösterebilirseniz, başarı şansınız yüzde 100 olur. Seçmen kendine hizmet üretecek insanı seçmek ister, bir grup veya kliğin operasyonel elemanına oy vermez. Destekçiniz gruba söyleyin, "bu cansiperane destek nedendir?" istifhamını artıracak şekilde bağıra bağıra size oynadıklarını tekrarlasınlar. Kemal Bey, bunu sağlarsanız sandıktan mağlup çıkacağınıza garanti verebilirim.

4) Sayın Kılıçdaroğlu, rakibiniz Kadir Topbaş'ı değil, Başbakan Erdoğan'ı hedef almaya devam edin. Anketler ve siyasi analistleri az konuda mutabıktırlar. Erdoğan'ın karizmasının partisinden ve herhangi bir partiliden yüksek olduğu tespiti bunlardan biridir. Hele İstanbul söz konusu olunca bu gerçek daha belirginleşir. Erdoğan'ı hedef alırsanız seçimi kaybetmeniz kolaylaşır. Sandığı kürsü olarak kullanmak dışında amacınız olmadığını, Erdoğan'ı yıpratmak dışında kaygı taşımadığınızı da anlatırsanız, olur biter.

5) Kemal Bey, tekaüt memur pozlarından asla vazgeçmeyin. İstanbul'un memurları bile Ankara'dan farklıdır. Ankara esintileriniz ile İstanbul'u kesin kaybedersiniz. Şöyle caddeyi gören bir pencereden İstanbulluları seyredin. Mesela kravatını sizin gibi bağlayan kaç kişi görebilirsiniz? Nutuklarınızı tamamlayan imajınızla İstanbul'da seçim kaybetmeye adaysınız.

6) Üçlü yönetim meselesine de vurgu yapmakta fayda var. İstanbul'un iki başlı yönetim modelinden fena halde ağzı yandı. Kemal Bey, siz bunu geliştirip üçe çıkarıyorsunuz. Her yere üçlü olarak çıkın, seçmenin tüylerinin diken diken olacağını ve sizden en hızlı şekilde uzaklaşacağını göreceksiniz.

20 yıldır İstanbul'da yaşayan ve 5. yerel seçimi gazeteci sıfatıyla takip eden biri olarak bu tavsiyeleri yapıyorum. Faydalanacağınızı umuyorum.

NOT: Haftaya 'Kadir Topbaş nasıl oy kaybeder?' sorusuna cevap olacak ipuçlarını yazacağım.

Bülent Korucu

28 Ocak 2009 Çarşamba

Yorgan gitti ‘Kavgam’ bitmedi (Cem Erciyes)

Birkaç yıl önce Türkiye’nin ‘çok satanlar’ listelerine girerek dünyayı hayretler içinde bırakan Adolf Hitler, bir kez daha ülkemizin kitap raflarında tırmanıyor. Hitler’in Türkçe’deki yeni kitabı Kavgam 2. Kitabı yayımlayan Nokta yayınları, çevirmeni ise Orhan Tuncay.
Hitler’in ‘Kavgam’ı Türkçe’ye ilk kez 1939’da çevirilmişti. 2005’te ucuz kitap furyası başladığında, memleketteki milliyetçi rüzgârların da gayet farkında olan yayıncılar, Kavgam’ın fiyatını düşürüp rekabete girişti. Toplam 13 yayınevi tarafından basılan bu faşist başyapıt, uzunca bir süre çok satanlar listesinde yerini korudu. Tabii ki durum önce Türk, sonra dünya basınının ilgisini çekti ve Almanlar devreye girmek zorunda kaldı.
İngiltere ve ABD hariç Kavgam’ın dünyadaki yayın haklarına sahip olan Bavyera Eyaleti, Hitler’in kitabının ne Türkiye’de ne başka yerde yayımlanmasına izin vermediklerini açıkladığında aslında tüm Kavgam’ların korsan olduğu da ortaya çıkmıştı. Bavyera, kitabı basmakta ısrar eden altı yayıncıyı mahkemeye vermiş, bu arada Kültür Bakanlığı Kavgam’a bandrol vermeyi keserek kitabın piyasadan çekilmesini sağlamıştı.
Şimdi Kavgam, hem de ‘ikinci cildiyle’ tekrar kitapçılarda. Bu kitap aslında Kavgam’ın devamı değil; Hitler’in dış politika yazılarından oluşan ve ‘Hitler’in İkinci Kitabı’ olarak bilinen bir kitap. Konuyla ilgili konuştuğumuz Nokta Yayınları’nın editörü Ahmet Seyrek, ‘Kavgam 2’ ismini biraz da ticari sebeblerle koyduklarını söyledi. Nokta Yayınları, internette buldukları, Kanadalı bir yayıncının bastığı kitabın Türkiye’de de ilgi göreceğini düşünmüş ve çevirtmiş. Ahmet Seyrek “Kitabı basıp basmamakta tereddüt ettik. Ama bu kitap Kavgam gibi değil, Hitler’in ırksal saplantıları bu kitapta çok az. Özellikle Avrupa’yla ilgili, Avrupa Birliği hakkında yazdıkları gayet ilginç ve bunları okurlarla paylaşmak istedik,” diye anlatıyor.
Kitabın gerek arka kapağında gerek internette İngilizce baskısı için verilen bilgilerde anlatılan öyküsünden anlaşıldığı kadarıyla, Nokta Yayınları, dünyada bu kitabı yayımlayan üçüncü yayıncı. Hitler 1928 seçimlerinin ardından bu kitabı yazmış. Ama yayıncısı ilk kitabın satışından memnun olmadığı için bunu da basmak istememiş. Bu arada Naziler’in iktidara yürüşü hızlanınca, Hitler de dış politika konusundaki çılgın fikirlerinin fazla bilinmesini istememiş. Kitap, savaştan sonra bir kasada bulunmuş, otantik olduğu Nürnberk Mahkemesi yetkilileri tarafından onaylanmış ve 1961’de Münih’te basılmış. İkinci baskı Kanada kökenli, Consortium Book Sales & Dist tarafından ‘Hitler’s Second Book’ adıyla yapılmış. Kitap, editörü Gerhard L. Weinberg’in Hitler’in görüşlerine karşı çıkan yorumlarıyla birlikte yayıma hazırlanmış. Bizim Nokta Yayınları ise bu yorumları ayıklayıp, katkısız bir Hitler metni basmayı seçmiş.

‘Telifi bizde hazır!’
Kavgam korsan basılmıştı, peki Kavgam 2’nin durumu ne? Kitabın telif haklarını kimden nasıl aldıklarını sorduğumuz Ahmet Seyrek “Telif hakkının kimseye ait olduğunu sanmıyorum” diyor. “Biz baktık, hakları Bavyera’da görünmüyor. Bazen eskiden basılmış, Türkçe kitaplar olur, yazarın varislerini bulamazsınız ve kitabı basarsınız. Sonra varisler çıkınca telifini ödersiniz. Kavgam 2’yi de böyle bastık, telifini ayırdık çıkarsa ödeyeceğiz.”

CEM ERCİYES

Onurlu kömür (Ahmet Kekeç)

Eşit bir yarış olsun... Centilmenlik elden bırakılmasın... Oy toplayacağım diye, zinhar, bel altı vuruşlara tevessül edilmesin.

Hak eden kazansın...

Fakat, 'alemi kör, milleti sersem' yerine koyan söz ve taahhütlerden de kaçınılsın.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu, seçilirse, 400 bin aileye maaş bağlayacakmış.

İl Başkanı Gürsel Tekin 'onurlu maaş' diyor.

Kömür ve makarna yerine, onurlu maaş...

Bunu hangi parayla yapacağını sormuyoruz.

Muhtemelen bir bildiği vardır.

Bunu yapacaklarına, keşke öğrencilere verilen 'belediye bursunu' iptal ettirmeselerdi ve fakir fukaraya onurlu kömür, onurlu makarna, onurlu pirinç dağıtsalardı.

Biliyorsunuz, 400 bin aileyi maaşa bağlayacağını söyleyerek yüzleri güldüren Kılıçdaroğlu'nun partisi CHP, yüksek bir mahkemeye başvurarak, belediye burslarını iptal ettirmiş, onbinlerce öğrencinin mağduriyetine yol açmıştı.

Herhalde 'onurlu burs' uygulamasına geçecekler.

Bitmedi.

Her yıl 20 bin işsize de iş bulacaklar...

Kılıçdaroğlu verir de, Murat Karayalçın durur mu?

Karayalçın da seçilirse, hem işsizleri maaşa bağlayacak, hem de kentte yoksulluğu yasaklayacak.

Bunu encümen kararıyla mı yaptıracak, zabıta müeyyidesi mi uygulayacak, merkezi hükümete kararname mi çıkarttıracak, bilmiyoruz.

Bildiğimiz şu: 'Ankara'da ikinci bir emre kadar yoksulluk yasaklanmıştır.'

Bir nevi, 'Kim ne veriyorsa, benden 5 fazlası' uygulaması...

Ki, kısa sürede ülkeyi IMF'ye muhtaç hale getiren muhterem Süleyman Demirel'den andaçtır. Bozdur bozdur harca...

Karayalçın belliydi de, Kılıçdaroğlu'nun İstanbul'a aday yapılacağını, söylemesi ayıptır, öngörmüştüm.

Hoşlaştığım bir tarz değildir 'ben demiştim' demek ama...

Ben demiştim...

Kılıçdaroğlu'nun İstanbul arenasına atılacağını, İl Başkanı Gürsel Tekin'in bir beyanatından çıkarmıştım.

Tekin'in beyanatını yorumlayan Akşam refikimiz, Kılıçdaroğlu'nun iyi, hem de çok çok iyi bir 'belediye reisi adayı' olacağını söylüyordu.

Bazı artıları varmış.

Birincisi, çok açık sözlüymüş.

İkincisi, cesurmuş.

Bir isim bulmuşlar bile: 'Cesur yürek Kemal...'

Üçüncüsü, 'belgeli siyaset' yapıyormuş.

En önemli avantajı da 'Tunceli kökenli' oluşuymuş.

Kökeni, başarılı bürokrat geçmişi, yıpranmamış ismiyle 'Alevi-aydın-Kürt' seçmene de sıcak gelebilirmiş.

İnşaallah...

İnşaallah öyle olur ve halkımız bir kez daha CHP'nin belediyecilik hizmetleriyle tanışma 'şansına' kavuşur.

Halkımız, bu şansı, son kez, Prof. Dr. Nurettin Sözen'le yakalamış, yakaladığına yakalayacağına pişman olmuştu. Dilerim, 'Cesur Yürek Kemal' bu kanaati değiştirir.

İyi de, 'artı özellikler' olarak sunulan hususiyetler, gerçekte artı özellikler mi?

İstanbul sadece 'Alevi-aydın-Kürt seçmen'den mi ibarettir?

Belgeli siyaset yapan, bazen de 'eksik ve sahte belge' ibraz etmek suretiyle belden aşağı vuran cesur yürek Kemal İstanbul için ne tür iyileştirmeler öngörmektedir?

Prof. Sözen'den farklı olarak ne yapacaktır?

Bir önceki yönetimin akim bıraktığı hangi işi tamamlayacaktır?

Bütün İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanları 'Karabulut' soy isimli kişilerden mi seçilecektir?

Nasıl olacaktır?

Kemal Bey'in, bizleri, öncelikle bu konularda aydınlatması ve temin etmesi gerekiyor.

Ahmet Kekeç

İşte anti-semitizm! (Hakan Albayrak)

İsrailli liderler Gazze katliamı sırasında dünyayla alay edercesine "ordumuz sivilleri hedef almıyor" diye açıklama yaparken, ordu komutanları, askerleri katliama teşvik için, kışlalarda 'Siyonist tebliğ' gruplarının bildirilerini dağıttırıyorlardı.

Bir örnek:

"Ey İsrail askerleri! Bizi kuşatan ve canımızı acıtan o ahaliye acımayın; kendinizi ve arkadaşlarınızı korumaya bakın. O ahali masum değil. Düşmana karşı layıkıyla savaşmayı engelleyen bütün o tuhaf doktrinleri ve emirleri yok sayın!" (Haham Yitzhak Ginsburg'un Talebeleri imzalı bildiri. Kaynak: HAARETZ)

Askerleri uluslararası savaş hukukunu hiçe saymaya ve bu hukuka uygun emirleri de dinlememeye çağıran bir ordu… İşte İsrail ordusu!

Askeri Haham Tuğgeneral Avichai Rontzki'nin Gazze'de 'görev yapan' bütün askerlere gönderdiği Haham Shlovo Haviner imzalı bildiriye de bir göz atalım:

"Zalim bir düşmana merhamet ederseniz temiz ve dürüst askerlere zulmetmiş olursunuz. Düşmana acımak korkunç bir ahlaksızlıktır. Katillerle savaştığınızı unutmayın."

Yanlış okumadınız; minik Filistinli yavrular İsrail kayıtlarında "zalim düşman" ve "katiller" olarak geçiyor!

Bu vesile ile, mevcut İsrail hükümetinin güçlü ortaklarından Şas Partisi'nin kurucu lideri Ovadia Yosef'in Araplar/Filistinliler hakkında söylediklerini de hatırlayalım:

"Kudüs'ü Araplarla paylaşmak mümkün değil, çünkü Araplar yılandır. Hiç kimse yılanlarla yan yana yaşayamaz…. İsmailoğullarının hepsi haydut. Tanrı bunları yarattığına pişman… Filistinlilere acımak günahtır. Onlara füzelerle saldırmalısınız. Bu alçakları ZEVKLE yok edin!..."

Anti semitizm mi arıyorsunuz?

Dayanışma Vakfı'nın Yahudileri Tevrat'a uymaya çağıran afişlerinde aramayın…

Semitik kavimlerden "İsmailoğulları"nı ZEVKLE yok etmeye adanmış İsrail devletinde arayın!

Hakan Albayrak

27 Ocak 2009 Salı

Kriz, edebiyat dünyasını nasıl etkiledi? (Elif Şafak)

Bütün dünyayı hazırlıksız yakalayan finansal kriz, edebiyat ve yayıncılık dünyasını da etkisi altına almış durumda. Henüz durumun pek farkında değil gibiyiz.

Bankaların, uluslararası finansal kurumların, büyük şirketlerin kriz raporlarını konuşmakla meşgul hemen herkes. Bu ortamda edebiyatın ve sanatın nasıl etkilendiğine pek bakıldığı yok. Halbuki önümüzde örnekler var. Ne zaman bir televizyon kanalında ekonomik darboğaz olsa, önce sanat ve edebiyat programları rafa kaldırılır. Ne vakit bir gazetenin ya da derginin ekonomik sıkıntısı olsa kültür sayfaları gözden çıkarılır. Genel kriz ortamlarından önce edebiyat, sanat ve kültür etkilenir. Çünkü ne yazık ki, yöneticilerin gözünde bir parça "tali", hatta "lüks" bir alandır bizimki. Esas meseleler, siyaset ve ekonomidir. Sanat, pastanın üzerindeki süsleme gibi görülür. Olsa da olur olmasa...

Halbuki sanatın, edebiyatın ve kültürün çoraklaştığı bir dünya, hayatın yaşanılası olmaktan çıktığı bir dünyadır. Giderek daha az film çekilir bu dünyada. Daha az kitap basılır. Daha az hikâye anlatılır. Ve daha az hayal edilir. Hayal etmek ki zinde tutar bizi. Diri tutar. Hayal etmek ki hep daha ileriye gitmeye teşvik eder bizi. Yerimizde saymamıza engel olur. Hayal etmek ki en çok yakışandır insana...

Amerika'nın önde gelen kitabevi zincirlerinden Borders'ın zor durumda olduğu haberleri yayılıyor bugünlerde. Halbuki bundan daha bir sene evveline kadar en çok kâr eden zincirlerden biri olarak görülüyordu. Amerika'da kitap dünyasının nabzını elinde tutan iki merkezden biriydi. Ama şimdi büyük zincirler sürekli işçi çıkartıyor. Bu durum beklenmedik bir şekilde küçük ve bağımsız kitabevlerinin işine yarayabilir. Büyük tekeller karşısında ayakta kalmak için senelerdir ciddi mücadele veren kitabevleri, beklenmedik bir şekilde, krizden daha az etkilenerek çıkabilir. Kitap dünyasında küçük yapılar görece daha az, büyük yapılarsa daha çok etkileneceğe benziyor bu kriz ortamından.

Öte yandan kriz yayınevlerine de çoktan sıçradı. En büyük yayınevleri bile kataloglarını sınırlama gereği duyuyor. Bastıkları kitap adedini sınırlamaktansa çeşidini sınırlama yoluna gidiyorlar. O yüzden bu sene Amerika ve Avrupa'da çok daha az türde kitap basılacak. Çeşit azalacak. İlginç olan bir nokta daha var. Amerikalı bir yayıncı bana durumu şöyle anlattı: "Öyle bir hale geldi ki artık yabancı, hatta bilinmedik bir yazarın kitabını basma olasılığımız, Amerikalı yeni bir yazarın kitabını basma olasılığımızdan kat kat fazla. Kriz ortamında insanlar şaşırtıcı bir şekilde kendi içlerinden çıkan yeni sesleri değil, dünyadan gelen sesleri duymak istiyorlar. İranlı, Türk, Çinli, Rus, Polonyalı... İlk defa Amerikalı yazarlar "Doğulu" yazarlar karşısında dezavantajlı bir duruma düştü. Hani Amerikan halkı dünya edebiyatını takip etmemekle eleştirilirdi. Şimdi durum tersine dönüyor. Ama dünya bunun farkında değil gibi..."

Krizin böyle bir etkisi oldu. Hepimize şunu gösterdi ve gösteriyor: Bu dünyada yalıtılmış, yalnız yaşayan tek bir toplum kalmadı. Globalleşen dünyada hepimiz sürekli etkileşim halindeyiz. Pakistan'da yaşayan birinin mutsuzluğu Kanada'da yaşayan birinin hayatını etkileyebiliyor. Bu bağımlılıklar ve zincirleme etkileşimler dünyasında artık kimsenin çıkıp da "dünyada olan biten beni ilgilendirmez" diyebilme lüksü yok. Her şeyin her şeye karıştığı, hikâyelerin iç içe geçtiği, insanlığın birbirine hiç bu kadar bağlı ve bağımlı olmadığı bir dünya bu.

Peki, Türkiye'de edebiyat ve kitap dünyası krizden nasıl etkilendi? Tıpkı Batı'da olduğu gibi bizde de yayınevlerinin ilk hamlesi çeşidi azaltmak oldu. Yani daha az kitap göreceğiz raflarda. Yeni yazarlar için karamsar bir tablo bu. Adı sanı duyulmamış bir yazarın kitabını bastırma şansı 2009'da daha düşük olacak gibi. Ama eğer bu yazıyı okuyan ve edebiyata gizliden gizliye gönül vermiş, hikâyelerini ya da şiirlerini yayınlatmak isteyen birileri varsa, onlara küçük bir tavsiyem olacak: Siz bakmayın krize. Yılmayın. Çünkü krizler gelir geçer. Bir irrasyonel dalgadır, sebebi ve boyutları tam olarak anlaşılamadan yaşandığı yerde biter. Oysa edebiyat ve sanat kalıcıdır. Hikâyeler daim. Siz yazmaya devam edin...

Elif Şafak

ABD filminde figüranlık devri bitti (Mihail Gorbaçov)

Obama döneminde dünyada kurulacak yeni bir model çok taraflı işbirliğini kabul etmek zorunda. Dünya artık senaryosu ABD'ye ait bir filmde 'figüran'lığa yanaşmayacaktır. Ekonomiden nükleer meselelere dek, birlikte yolculuk yapmamızı gerektiren bir dünyaya doğru ilerliyoruz.

Çok sayıda oy vermeyen insan dahil Amerikalıların Başkan Barack Obama'ya verdiği destek benzersiz. Küresel olarak da, seçime büyük ilgi ve ABD politikasının değişeceği yönünde yaygın umut söz konusuydu. Bugün neredeyse dünya üzerindeki herkes Obama'nın başarılı olmasını diliyor.
Bunun başlıca nedenleri küresel ekonominin baskıları ve yıllardır birikmiş siyasi gerilimler. Obama yemin töreni konuşmasında bu sorunlara karamsar biçimde değindi. Krizin 'kısmen açgözlülüğün ve sorumsuzluğun, ama aynı zamanda zorlu seçimler yapmak ve ülkeyi yeni bir çağa hazırlamaktaki ortak başarısızlığımızın bir sonucu olduğunu' söyledi.

Washington konsensüsü çöktü
Başkan öncelikle ekonomik krize odaklanacak. Fakat Amerika'nın sorunlarını dünyadaki önemli değişimler olmaksızın çözmek imkânsız. Küresel ekonominin tek bir merkezden planlanabileceğini varsayan 'Washington konsensüsü' gözden düştü. Bu konsensüs, tamamen kâr güdüsü, aşırı tüketim ve çuvallamış, hükmü kalmamış kurumlara dayanıyordu.
Yeni bir model çok taraflı işbirliği ihtiyacını kabul etmek zorunda. Obama konuşmasında bugünün tehditlerinin 'ülkeler arasında daha fazla işbirliği ve anlayışı' gerektirdiğini kabul etti. Ancak ABD'nin bazı eylemlerine yönelik dünya çapında -Avrupa'da, Çin'de, Hindistan, Rusya ve Latin Amerika'da- güçlü eleştiri ve hatta öfke hasıl olduysa da, liderlerin ve genel kamuoyunun Amerika'nın rolünün önemini anladığına ve Amerika'yla işbirliğine hazır olduğuna eminim.
Peki Amerika hazır mı? Obama “Dünya değişti ve biz de onunla birlikte değişmek zorundayız” dedi. Bu sözlere olan bağlılık, belli eylemler ve kararlarla kanıtlanmalı. Bu da ABD'de 20 yıldır eksikliği duyulan küresel durumun gerçekçi bir analizini gerektirir. ABD geniş ölçüde her şeye kadir olarak görüldü. Fakat kibir ve üstünlük ideolojisi Amerika'yı kör etti; sloganlar ciddi fikirlerin yerini aldı. 20. yüzyıl bir Amerikan yüzyılıydı - 21. yüzyılı bir başka Amerikan yüzyılı yapalım. Başkan Bill Clinton tarafından sarf edilen bu sözler, son yıllarda Amerikan politikalarına yön verenler tarafından taklit edildi. Ama dünya, senaryosu ABD'ye ait bir filmde 'figüran' rolü oynamaya yanaşmayacaktır. Nihayet, bu eğilimin kabulü ABD'de ortaya çıkıyor gibi görünüyor.
Başkanlık seçiminin sonucu ABD'nin gücünün imparatorluk inşasından ya da askeri maceralardan değil, hatalarını düzeltme yetisinden kaynaklandığı yönünde bir kabuldü. Dış politika rotası, tam bir revizyon halini aldığında kısa sürede planlanmaz. Başkan ve ekibi henüz gidecekleri yönü yeterince kavramış değil. Obama her çeşit tavsiyeyi alıyor. Eski ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinski Çin'le ilişkilere odaklanmayı öneriyor. Pekin'deki son açıklamaları bir tür ortaklık, bir ABD-Çin G-2'si önerisi gibi görünüyor. Elbette Çin'in küresel ekonomik ve politik önemi artmaya devam edecek, ama bence yeni bir jeopolitik oyuna başlamak isteyenler hayal kırıklığı yaşayacak. Çin'in genel olarak geçmişe ait bu tür oyunları kabul etmesi muhtemel görünmüyor. Benzer biçimde eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger'ın 'yeni bir dünya düzeni' için önerileriyse dünyanın yeni bir jeopolitik bölünmesini farz ediyor görünüyor. Gerçekten ihtiyacımız olan, yeni ve daha modern yaklaşımlar.
Birkaç tanınmış Avrupalı, Obama'yı imtiyazlı olan geçmiş politikaları gözden geçirmesi yönünde uyardı. 1990'da yeni bir Avrupa için Paris Anlaşması'nı imzalayan ABD, yeni Avrupa güvenlik yapısını oluşturmada doğal bir ortak olabilir.
Başkanın Rusya'yla ilişkilerin doğasındaki büyük potansiyeli görmesini de umuyorum. Daha iyisi için değişim, nispeten çok geçmeden başarılabilir ve bu da Rusya'nın komşuları ve bütün olarak Avrupa'yla daha sağlıklı ilişkilerinin tesisine yardımcı olur.
Ortadoğu politikasını şekillendirmede, gerçek bir çatışma kaçınılmaz. Son yıllarda kesin hale gelen bir şey varsa o da 'böyle gelmiş böyle gider' tavrının bölgeyi daha tehlikeli kılmaktan başka işe yaramadığı. Mevcut ABD politikaları tümüyle bölge için ya da bilhassa ABD'yle özel ilişkiye sahip İsrail için hayırlı olmadı.
İki uzun vadeli sorun özel bir aciliyet taşıyor ve yakın dikkat gerektirecek:
Nükleer silahların yayılması ve çevresel kriz. Bu meseleleri kuşatan karmaşık çelişkiler ağını çözmek kolay olmayacaktır.
Nükleer silahların yayılmasını önlemeyi İran ve Kuzey Kore'den nükleer programlarını durdurmalarını talep etmeye indirgemek çıkmaz bir yol. Nükleer güçler süresiz olarak kendi tekellerine tutunamayacaklardır ve zaten yayılmanın önlenmesi anlaşması da buna izin vermiyor.
Çözüm, nükleer silahsız bir dünyaya doğru ilerlemek. Ama bir ülke konvansiyonel silahlarda ezici üstünlüğü elinde tutuyorsa bu hedefe ulaşılamaz. Bu silahların azaltılması yönünde belirli adımlar atılmaksızın - daha genel olarak, uluslararası politika askerden arındırılmaksızın - elimizde boş laflardan başka bir şey olmaz. İhtiyaç duyulan, 1980'lerin sonunda başarıldığı gibi gerçek bir atılımdır.

Tam şablon henüz belli değil
Obama'nın yemin töreni konuşmasından çıkan şu ki, başkan ekonomik krizin ivedi güçlükleriyle karşı karşıyayken yoksulluk ve özellikle iklim değişikliği olmak üzere çevresel sorunları kenara itmemesi gerektiğini anlıyor. Ekonomik kalkınmayı beslemekle gezegeni gelecek kuşaklar için korumak çelişkili olabilir; ama bu öncelikli çatışmayı çözmenin tek yolu çok taraflı politikalar geliştirmektir. Bu neredeyse tüm alanlardaki her sorun için geçerli.
Çok sayıda insanın Obama'nın yeni bir sorumluluk çağı çağrısına kafa yorduğundan şüpheliyim. Belki ne o ne de bizler henüz bunun şeklinin ne olacağını görebiliyoruz. Bir şey şimdiden açık: Gerçekten yeni bir çağın zirvesinde, birlikte yolculuk yapmak zorunda olduğumuz yeni bir dünyaya doğru ilerliyoruz.

Mihail Gorbaçov
(Sovyetler Birliği'nin son lideri, 23 Ocak 2009)

Son Ülkücü" ile yakın tarihe yolculuk (Mümtaz'Er Türköne)

"Son Ülkücü" ile birlikte tanıdık-bildik isimlere, eski dostlara ziyarete gittik. Pazar günü sözleştiğimiz gibi buluştuk ve onun her hafta aksatmadan girdiği büyük kapıdan içeri girdik.

Her köşeyi-bucağı avucunun içi gibi biliyordu.Eski dostlar, tanıdık-bildik isimler öylece bizi bekliyorlardı. Yolun kenarında ilk karşınıza çıkanlar Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan oldu. Çevreleri bir çarkın dişlisine benzetilmişti. Deniz Gezmiş'in bağrında "Hep gönlümüzde yaşayacaksınız" yazan parçalara ayrılmış bir levha duruyordu. Az ötede, bir trafik kazasında, 1989'da hayatını kaybeden Ertuğrul Alpaslan bizi bekliyordu. Onu, yüzündeki derin sükunetin örttüğü sertliği ve deli cesareti ile hatırlıyorum. Dündar Taşer, Arif Nihat Asya onlara komşuydu. Biraz yukarıda, Deniz Gezmiş'lerle aynı çerçeve içine yerleşmiş Mahir Çayan vardı. Alışılageldiği biçimde sadece doğum tarihi yazılıydı: 1946. Demek ki yaşasaydı bugün 63 yaşında olacaktı. Biraz ileride 1980 Ekim'inde işkencede ölen Dev-Yolcu Zeynel Abidin Ceylan duruyordu. Hemen arkalarında, kitabesinde "Öldü, vatan sağolsun" yazan Mustafa Pehlivanoğlu vardı. 12 Eylül yönetiminin idam sehpasına gönderdiği ilk ülkücü idi. Birkaç kişi ötede Pehlivanoğlu ile aynı saatte idam edilen Necdet Adalı duruyordu. Üç ülkücüyü öldürmekten yargılanmıştı. Üç kişiydiler; biri itirafçı olmuş diğeri kaçmıştı. Üstünde "Adalılar türkü söyler; susar darağaçları" yazılıydı. İkisinin de aynı dakikalarda darağacına giderken yazdıkları tevekkül ve inanç dolu son mektuplarını hatırlıyorum.

12 Eylül askerî yönetiminin idam ettiği Fikri Arıkan'ın başında Fatiha okuduktan sonra "Son Ülkücü" anılarına daldı. Yan yana hücrelerde kalmışlar. "Benim cıgaralarımı içerdi." derken yüzü bulutlandı. "Son on gün hiçbir şey yemedi; sırf idam sehpasında bir problem yaşamamak için." diye ekledi. "Benim canım" dediği, kitabesinden sadece 17 yıl yaşadığı anlaşılan Murat Oğuz'un başında çok hüzünlendi.

Yine idam edilenlerden Ali Bülent Orkan'ın mezarı tek başına duruyordu. Sebebi, kimsesizler bölümüne defnedilmesi imiş. Etlik Polisevlerinde üç ülkücünün öldürülmesinin ertesi günü Piyangotepe'de yedi solcunun öldürülmesi olayından yargılanmıştı. "Son Ülkücü" onun mezarı başında bana kısa ve öz bir yakın tarih dersi anlattı. "Her sıkılan kurşun bu ülkeye zarar verdi. Her ölüm bu ülkeyi kargaşaya sürükledi." diye söze başladı. "Yaşarken sıcağı sıcağına fark edemedik." diye ekledi. Tek tek ölenlerden, öldürülenlerden ve olaylardan isim, yer ve tarih vererek bahsetti. Öğretim üyelerinden, savcılardan, polis şeflerinden örnekler verdi. Peşinden bugüne geldi. "Ergenekonculardan bahsederken vitese takmamın sebebi işte bu; namlunun ucunda çözüm arayanlar Türkiye'ye kötülük eder." diye sözlerini bitirdi.

"Son Ülkücü" benim 76'dan beri dostum. Hayatı inancın, cesaretin ve fedakârlığın zorlu bir karışımı. 12 Eylül'den sonra 90 gün boyunca C-5'te işkence görürken, kafasına silahı dayayan polis şefine "Tetiği çekmezsen şerefsizsin." diye bağırdığını biliyorum. Ona "Son Ülkücü" dememin sebebi, bir zamanlar yücelttiğimiz her şeyi değişmeden tek başına ve eksiksiz temsil etmesi. O küçük bir çocukla akranı gibi konuşabilir; fırıl fırıl dönen gözleri ile yüreğindeki sıcaklığı karşısındakine aktarabilir; ve düzenli olarak bakımını yaptığı mezarlarda yatan eski arkadaşlarıyla hasbihal edebilir. Saçı sakalı bembeyaz, ama yürüyüşü hâlâ eskisi gibi korkusuz. Mezarlığa yakın gaz istasyonunda her geleni tevazû içinde, bir derviş gibi misafir ederken bir çağın, daha doğrusu bizim neslimizin vicdanı gibidir. Benzeri kalmadığı için de "Son Ülkücü"dür. En önemli fark, bugün "diğerleri"ni de, "karşıdakiler"i de bir kayıp olarak görmesi.

Bana düşen önceki gün İvedik Mezarlığı'nda aldığım bu yakın tarih dersini, Ergenekon'dan kafası karışanlara ve üniversitelerde kabına sığamayan ve kavga arayan gençlere nakletmek. "Son Ülkücü" durumu "bu filmi daha önce görmüştük" diye özetliyor. Bu söze ilave edilecek bir şey var mı?

Mümtaz'Er Türköne


Suç imparatorluğunun haritası (Bejan Matur)

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde talebeyken ceza hocamız Eralp Özgen, idam cezası hakkında ne düşündüğümüzü sormuştu. Beklemediğimiz bir soruyla karşılaşmanın şaşkınlığıyla parmak kaldırmıştık.O gün sınıfta idam cezasını savunanlar, karşı olanlardan kat kat fazlaydı. Hocamız, "Çocuklar şimdi size bir şey göstereceğim ve fikrinizi öyle alacağım." dedikten sonra bir idam mahkûmunun infazını gösteren görüntüler yansıtmıştı duvara. İdamı savunduğunu söyleyen sınıfın yarısından çoğu o görüntülerden sonra mahcubiyetle sessizliğe gömülmüştü. Hocamız, ikinci defa parmağını kaldıracak gücü kendinde bulamayan talebelere bakarak, "Soyutlayamıyorsunuz çocuklar!" demişti. Suç ve cezaya bakışımı değiştiren o anıyı, Ergenekon dolayısıyla yeniden hatırladım. İnsan, suçu ve cezayı soyutlayabildiği ölçüde insandır. Elbette kamuoyu dediğimiz geniş yığınlardan böylesi bir soyutlama beklemek haksızlık olur. Geniş yığınların vicdanında bir kanaat oluşturacak olan, en nihayetinde suçun somut delilleridir. Ama bu durum, okuyan, yazan, aydın dediğimiz kesimlerin soyutlama yeteneğine dair beklentimizden bizi vazgeçirmemeli. Bu beklentiyi ötelemek, insanlığımızı ötelemek olur.Bir röportajda, 'Veli Küçük'ün içeride olması belki de 40 kişinin hayatını kurtarmıştır.' şeklinde kurduğum cümle pek çok internet sitesinde, 'Veli Küçük'ün içeride olması, 40 kişinin hayatını kurtardı.' şeklinde verildi. İronik ama gerçek! Veli Küçük hakkında edilen o cümleyi başkaları için çarpıcı kılan suçu somutlaştırmasıydı. Çünkü Veli Küçük, suçu tasarlayan, yönlendiren figür olarak yine de geniş yığınların gözünde gerçek suçlu profiline denk düşmüyordu. Tuhaf olan bu durum, Veli Küçük'ün kendisi için de geçerli. Hâlâ kendisini savunacak cesareti bulabildiğine göre... Talimat veren, yönlendiren oydu belki ama kurşunu sıkan hep başkaları oldu. Veli Küçük'ten çok daha uzak halkalarla davaya bağlanan üst düzey asker ve bürokratlar içinse suç, duygu düzeyinde dahi kavranabilmiş değil. Vatan için yapıldı! Ama vatan için yapılanı tahayyül etmek ve onun, birilerinin canına mal olduğunu bilmek, verilen talimatların, yapılan toplantıların 17.500 faili meçhule neden olduğunu bilmek kabullenilecek bir gerçek değil hiçbiri için. Çünkü soyutlayamıyorlar! Yahut soyutladıkları yerde vatan gibi başka değerler, masumların hayat hakkından daha öncelikli oluyor. Bütün bunları anlatma nedenim şu: Başkaları ne düşünür bilmiyorum, bana kalırsa Ergenekon soruşturmasının dönüm noktası İbrahim Şahin'in krokisinden çıkan silahlardır. O güne kadar ne medyada yer alan Ergenekon haberleri, ne kapsamlı iddianame ne de herkesi şoke eden tutuklamalar suçun gerçekliği hakkında kamuoyunda derin bir kanaat oluşturmamıştı. İbrahim Şahin'in evinde bulunan krokiden hareketle Gölbaşı'ndaki arazide arama yapan ekiplerin çalışmasını ekrandan izlerken içimden geçen düşünce şuydu; eğer bu kazıdan bir şey çıkmazsa Ergenekon hayaleti, daha da belirsizleşen bir hayalet olarak varlığına devam edecek. O kazıdan çıkan silahları ve sonrasındaki tutuklamaları biliyorsunuz... İbrahim Şahin'in krokisinin gerçek olması, Ergenekon'u soyut bir dava olmaktan çıkardığı ve fazlasıyla somutlaştırdığı için önemli. Çünkü Susurluk'tan başlayarak suç ilişkilerinin odağında ve icraat faslında olan bir figür olarak, ortalama insanda kanaat yaratacak deliller ancak İbrahim Şahin'den çıkabilirdi. Çünkü geniş yığınların vicdanî kanaati, gördüklerinden hareketle oluşur. Somut olarak önümüze serilen lav silahları, patlayıcılar, suikast planları, yaşadığımız ülke ve sistem hakkında derin şüphe ve şaşkınlık duymamıza neden oluyor bugün. Açığa çıkan onca suç unsuru ve bağlantıları nasıl bir 'suç imparatorluğu'nda yaşadığımızı gösteriyor. Adı konulmamış bir yüzleşme bu. O dev suç imparatorluğuna kendi sıradan hayatlarımızda hiç farkında olmadan hangi duygu ve düşüncelerle müdahil olduğumuz da görünür hal alıyor. Türkiye'de yaşayan, Cumhuriyet'in değerlerine inanan, iyi niyetli ve suça bulaşmamış pek çok kişi, yastığa başını koyduğunda içindeki küçük askerciklerle yüzleşme gereği duyuyor. O derin şeriat korkusunun bu toplumun derin katmanlarında demokrasi fikrini nasıl yerle yeksan ettiğini, çoğumuzun düşüncesinin bir adım gerisinde askere duyduğumuz koşulsuz güvenin aslında ona darbe yapma yetkisi vermek olduğunu artık soyutlayabileceğimiz günlerdeyiz. Hepimiz içimizdeki küçük darbecinin, suça bulaşmış sistemin devamında bir fayda görmenin demokrasi fikriyle nasıl çeliştiğinin soyutlamasını yapıyoruz şu günlerde. Ancak suça bulaşarak ayakta kalabilen bir sistemin destekçisi olan, yapılan temizliğe destek vermekten imtina edenlerin, suçu nerede ayırdıklarını sormak gerekiyor. Ergenekon soruşturmasına karşı çıkmanın ölümü savunmak anlamına geleceğini söylemek elbette naif kalır ama şüphe edenlere; 'öncelikleriniz neler, hangi değerleri insan hayatından üstün tutuyorsunuz?' diye sormak gerekir. Toplumda bir kanser halini almış suçun aydınlanması mı? Bir siyasal hesaplaşma ihtimalini düşünerek, var olan suç mekanizmalarının dağıtılmasını ertelemek mi? Ergenekon soruşturmasından heyecan duymayan, temiz bir gelecek için ümide kapılmayan insanların değer sıralamalarını bilmemiz mümkün olsaydı keşke. Söz konusu olan faili meçhullerin ya da Hrant'ın ölümünün engellenebilme ihtimaliyse, nasıl hâlâ aynı sorular aynı yanlış mantıkla sorulabiliyor? Sanırım bunun cevabı; değerler sıralaması. İnsanın yaşama hakkını her şeyin üzerine koyan evrensel yasaların neleri temel aldığı konusundan belki de bihaberler! Tuhaf olan, bugün Uğur Mumcu için ağlayanlar onların katilleriyle aynı safta olabiliyorlar. Bu saflaşmanın bize gösterdiği en önemli şey; devletin derinliğinin ne kadar baş döndürücü olduğudur. O kadar derin ki, o mesafeden bakıp suçu soyutlamak çoğu iyi niyetli insan için mümkün görünmüyor. Sahiden trajik bir durum. Toprağın altından çıkan onca silah heyecan yaratmıyor, yol kenarlarına bırakılan el bombaları, lav silahları heyecan yaratmıyor, İbrahim Şahin gibi, Levent Ersöz gibi suç makinelerinin içeride olması heyecan yaratmıyor... İleri sürdükleri itiraz, 'bu bir siyasal hesaplaşma, bu bir başka derin iktidar yapılanması olabilir'. Bu itirazı öne sürenler hakkında yapılmış bir istatistik var mıdır acaba? Belki de suçun yarattığı tahribattan uzak, steril bir hayat yaşadılar ve belki de sahiden suçun sonuçlarından bihaberler. Devletin her türlü baskısından fazlasıyla nasiplenmiş Kürtlerin, gerçek solcuların, askerin yaptığı bütün darbelerin, polisin bulaştığı bütün hukuksuzlukların davacısı olması beklenirdi. Bazı kesimler, şifreleri çözülen bu suç odaklarının dağılmasından heyecan duymayarak aslında Mumcu için tuttukları yasın sahiciliğine de gölge düşürüyorlar. Çünkü Mumcu, bu şebekenin derin aklına bakma cesareti gösterdiği için öldürüldü. Diğer yandan Türkiye'de kendinde bu gücü bulacak bir siyasal hesaplaşma, bölgesel dengelere, konjonktüre rağmen var olamaz. Ülkenin genel gidişatı, gelecek tahayyülü hesaba katılmadan yapılan bir akıl yürütme her zaman eksik kalır. Türkiye, zihinsel bir dönüşüm içinde. Ne komplocu olmak lazım ne de karamsar. Çünkü olanları tek bir nedenle açıklama kolaycılığı saf tutmada da aynı sığlığı getiriyor.
Bejan Matur

26 Ocak 2009 Pazartesi

Ben hiç unutmadım (Ahmet Kekeç)

Hatırlayalım: 2000’li yılların başında, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Abdullah Argun Çetin isimli birini idamla yargılıyordu.

İsnat edilen suç, ‘Uğur Mumcu’yu öldürmek’ti.

Her duruşmada farklı ifade vererek kafaları karıştıran Çetin, son duruşmada ‘Pişmanlık Yasası’ndan yararlandırılması halinde suikasti gerçekleştirenleri ‘ele vereceğini’ bildirdi... Ama bu isteği ciddiye alınmadı.

Hatırlayamadınız mı?

Ben hiç unutmadım.

Bugün, neredeyse ‘tescilli’ Ergenekon cinayetlerini yazmamak için bin dereden su getiren medyamızın ‘amiral gemisi’, bir süre sonra, ‘İşte Mumcu’nun arabasına bomba koyanlar’ başlığı altında, aralarında Selam gazetesi sahibi ve yazıişleri müdürünün de bulunduğu altı ‘zanlı’nın (!) fotoğrafını yayınlamıştı.

Bunu da hatırlamazsınız.

Ben hiç unutmadım.

Selam gazetesine yönelik operasyonun başında, dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan bulunuyordu. ‘Bu operasyona ben karar verdim. MİT’in dahi haberi yoktu...’ diyordu ve dağları devirmekten söz ediyordu.

Peki, operasyona kalkışmadan önce Ceyhan Mumcu’yu dinlemiş miydi?

Hayır...

Devletin mutemet yöneticileriyle Güldal Mumcu arasında geçen konuşmayı merak etmiş miydi? (Hani, ‘Alttaki tuğlayı çekersek sistem çöker. Bunu bizden istememiş olun Güldal Hanım’ itirafı...)

Hayır...

TBMM Uğur Mumcu Cinayeti’ni Araştırma Komisyonu’nun ‘ayrıntılı’ raporunu okumuş muydu? Komisyon üyelerinden herhangi birinin ifadesine başvurmuş muydu?

Hayır...

Raporda adı geçen ‘şahıslarla’ ilgili derinlemesine bir araştırma yapmış mıydı?

Hayır...

Dağları devirecekti...

Kendisi dağların altında kaldı.

Ne yolsuzlukların peşinden gidebildi, ne de dönemin Organize Suçlar Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’a söz geçirebildi.

Sadece, ‘Uğur Mumcu’nun katilleri’ diyerek, masum insanların canını yakmış oldu.

Böylece, hem koltuğu gitti, hem de itibarı...

Daha ilginç bir ayrıntı sunayım:

Tantan’ın yürüttüğü ‘Mumcu’nun katillerini yakalama operasyonu’ndan birkaç hafta önce, İran’da 13 MOSSAD ajanı yakalanmıştı.

İlginçtir, İsrail’den beklenen tepki, önce Türkiye’den geldi ve Türkiye’nin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, ajanların serbest bırakılması için, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan İran nezdinde girişimlerde bulunmasını (daha doğrusu, aracılık yapmasını) istedi.

Daha da ilginci şu:

Bugüne kadar, Uğur Mumcu’ya layık görülen katil adaylarının hep İran’la bağlantısı kurcalandı.

Tantan’ın yürüttüğü ‘başarılı’ operasyonla çökertilen güya ‘Selam örgütü’nün de İran bağlantısı kurcalandı.

Medyamızın amiral gemisi bu bağlantıyı kanıtlamak için çok uğraştı ama, o da Tantan gibi ‘dağların altında’ kaldı.

Uğur Mumcu cinayeti Türkiye-İran ilişkilerinin yumuşak karnı olmaya devam etti...

Ne zaman İran’la ilişkiler normalleşmeye yüz tutsa, devreye ‘Uğur Mumcu cinayeti’ sokuldu.

Bir ‘ilginç ayrıntı’ daha sunup, öyle noktalayayım bu yazıyı:

Tantan’ın yürüttüğü ‘başarılı operasyon’, o günlerde, Türkiye ile İran’ın arasını ciddi bir biçimde açmıştı. İki ülke, neredeyse ‘diplomatik savaş’ noktasına gelmişti.

Tesadüfe bakın ki, henüz seçilmiş Türkiye’nin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de, ilk ‘resmî ziyaretini’, önceden belirlendiği üzere, İran’a gerçekleştirecekti...

Ahmet Kekeç

25 Ocak 2009 Pazar

Amerikan soslu Türk milliyetçiliği.. (Abdullah Muradoğlu)

YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz öyle bir milliyetçilik tarifi yaptı ki malzemesi farklı, kokusu farklı.

Kerameti kendinden menkul bir milliyetçilik bu. Amerikan soslu bir Türk milliyetçiliği, yerseniz.

Siz isterseniz buna Türk milliyetçiliği soslu Amerikancılık da diyebilirsiniz.

'Ulusalcı” değil ama 'Türk milliyetçisi' Gürüz. Böylece 'ulusalcılar'la arasına bir çizgi çekti.

Aslına bakarsak Gürüz'ün Türk milliyetçiliğiyle 'ulusalcılar'ın felsefe olarak özde pek bir farkı yok.

Ulusalcılar 'anti-Amerikan' takılıyor, Gürüz ise 'Amerikancı.'

Bizim ulusalcılar ne idiğü belirsiz bir Avrasyacılık peşindeler, Gürüz ise kerameti Atlantik ötesinde arıyor.

Gürüz'ün Türk milliyetçiliği ABD'nin politikalarıyla örtüşüyor. Çünkü ABD'nin dünyayı kurtaracağına inanıyor Gürüz.

Dünyayı faşizmden de, komünizmden de Amerika kurtarmamış mıydı?

Kurtarmış mıydı, paylaşmış mıydı dünyayı acaba?

“Türkiye Cumhuriyetinin çıkarları ABD çıkarlarıyla örtüşüyor. Osmanlı bu tercihini Almanlardan yana kullandığı için battı” diyor Gürüz.

Tarih de bilmiyor Gürüz.

Oysa dönemin Amerikası olan İngiltere'nin çıkarlarıyla Osmanlı'nın bütünlüğü hiiçç çakışmıyordu.

Osmanlı'nın batırılmasının sebebi bu.

Demirel'i çook seviyor ama oyunu CHP'ye veriyor Gürüz. CHP'nin başında Demirel olsa her şey fıstık gibi olacak.

Öte yandan “Türkçe bilim dili değildir” sözü de Gürüz'ün Türk milliyetçiliğiyle asla ve kat'a çelişmiyor.

Elinden gelseydi üniversitelerde eğitim dili İngilizce olacaktı.

Oysa Ezan'ın Arapça okunması Gürüz'ün Türk milliyetçiliğiyle taban tabana zıt. Üniversitelerde İngilizce eğitim dili olsun ama Ezan Arapça okunmasın.

Arapça ezan Türkiye'yi İslam dünyasına bağlıyor, dolayısıyla ümmetçiliğe yarıyor ezan.

Bu da Türk milliyetçiliğine uymaz.

Gürüz'e göre Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsüyle ilgili olarak verdiği kararı onaylamayan herkes “dinci”.

Demek ki mahkeme kararına göre inançlarını gözden geçirmeyenler de Gürüz'ün Türk milliyetçiliğinden fersah fesah uzaktalar.

Gürüz diyor ki, “İmam hatipten çıkıp kaymakam olunmaz, imam hatipten çıkıp öğretmen olunmaz, vali olunmaz”

İmam Hatip'ten çıkanların kaymakam, vali ve öğretmen olduklarını da ilk kez duyuyoruz. Ne zamandan beri lise mezunları vali, kaymakam, öğretmen oluyorlar?

Üniversite mezunlarının bu görevlere sınavla atandıklarını sanıyorduk, demek ki yanlışmış bildiklerimiz

Kısacası Gürüz eski Türk milliyetçiliğine yeni adetler getiriyor, uyan uyar, uymayan kendisine başka bir ideoloji bulsun.

Eğer öyleyse!

“Hürriyet” logosunun altındaki “Kurucusu Sedat Simavi: 1896-1953” ibaresi kaldırılmış. Normalde bir gazetenin patronu değişse bile gazetenin tarihi, tarihi misyonu önemli. Acaba Türkiye'nin yeni bir döneme açılıyor olmasının bu logo değişikliğiyle ilgisi mi var? Hürriyet'in tarihi misyonuna damgasını vuran “Sedat Simavi” adının logodan çıkarılması, Hürriyet'in yeni döneme kendini hazırlama eğilimini mi yansıtıyor?

Sedat Simavi'nin Hürriyet'i çıkardığı tarih 1948'dir. Türkiye 1946 seçimleriyle çok partili sisteme geçmişti. Dünyada da soğuk savaş dönemi başlamıştı. Simavi'lerin Hürriyet'i hatırlarsanız, devletin merkezine yakın bir yayın politikası izledi hep. Aydın Doğan da kendi üslubunu yansıtmakla birlikte Simavi'lerden devraldığı Hürriyet'i aşağı yukarı aynı çizgide devam ettirdi. Logodaki Sedat Simavi ismi bir simgeydi her şeyden önce. Eğer öyleyse yakın bir gelecekte bu değişikliğin logo ile sınırlı kalmayacağını söylemek mümkün.

Sadece Ertuğrul Özkök'ün kaptanlıktan ayrılması bu değişikliğin göstergesi olmaz. Çünkü Özkök, Hürriyet'in rota değiştirmesine en iyi uyum sağlayacak bir isim. Unutmayalım, Emin Çölaşan'ın işine son verilmesi ilk işaret fişeğiydi ve bu fişeği ateşleyen de Özkök oldu. Acaba ikinci fişek ne zaman patlayacak, ben asıl onu merak ediyorum.

Pes doğrusu!

Aylar önce Kemal Derviş'in aday olmayacağını yazmıştım. Kemal Derviş hakkında biyografik kitap yazmış biri olarak, az çok bir fikrim var. Derviş aday ilan edilseydi, benim için sürpriz olacaktı. Başka isimler de telaffuz edildi ama öncelikli olarak iki isim öne çıkmıştı, Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin. İşin doğrusu CHP adayının Gürsel Tekin olmasıydı. Bu riski göze almalıydı Baykal, almadı, reklam değeri olan Kılıçdaroğlu'nu tercih etti.

“Pes doğrusu” diye attığım başlık bununla ilgili değil elbet. Önceki gün İnternethaber'de “CHP Gürsel Tekin diyecek” başlıklı yazısında Hadi Özışık, “Başkan toto oynamayacağım bu sefer, direkt olarak Baykal'ın bir iki gün sonra açıklayacağı adayı ben buradan açıklıyorum... Hem de aldığım kesin bilgiye dayanarak.

CHP, İstanbul'daki yarışa Gürsel Tekin'le girecek! Hayırlı olsun...” diye yazmıştı.

CHP'nin adayı Kemal Kılıçdaroğlu olarak açıklandı. Bir de ne görelim dersiniz sevgili okurlar, Hadi Özışık'ın yazısının başlığı “CHP Kılıçdaroğlu diyecek” diye değiştirilmemiş mi? Yazı aynı kalmış, sadece Gürsel Tekin ismi gitmiş, yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelmiş. Sehven olsa, bir not düşülürdü.. Yanlış bir bilgi, doğru çıkmayan bir duyum sözkonusuysa, o da her gazetecinin başına geliyor. CHP, adayını Kılıçdaroğlu olarak açıkladığına göre, “Vay be adam ne güzel tutturmuş, helal olsun” mu diyeceğimiz şimdi. Birader tutturamadın işte, bırak öyle kalsaydı yazı. Okuyucuyu aptal yerine koymaktansa, öyle kalması daha yakışık alırdı.

Lobilerin mektubu yanlış adrese gitti!

Türkiye'nin Gazze'deki katliama tepki göstermesi Amerika'daki Yahudi lobilerini pek kızdırmış. Beş lobi bir araya gelmişler ve Başbakan Erdoğan'a bir mektup yazmışlar, Türkiye'de İsrail'e karşı gösterilen tepkileri 'anti-semitizm'in yükselişi olarak yorumlamışlar.

Gazze'de katledilen Filistinlilerin üçte birinin çocuklar olduğunu görmezden gelmiş lobiler. Bunun kaç çocuk ettiğini bilmiyor olamazlar. Biliyorlar, ama önemsemiyorlar demek ki. Demek ki gözlerini kopkoyu bir “İsrailcilik” bürümüş. Bu yüzden Siyonizme gösterilen tepkilere “anti-semitizm” diyorlar. Öyle olmasaydı, Gazze'deki katliama lobilerin de tepki vermesi gerekirdi. Vermediler, ama insani tepkilere tepki verdiler.

Lobiler Başbakan Erdoğan'a mektup yazmak yerine siyonist politikaların anti-semitizmin fırınına odun taşıdığının farkına varsalar, daha doğru bir iş yapmış olurlardı. Endişe duymaları gereken tek şey bu çünkü. Bu yüzden mektubun adresi Başbakan Erdoğan değil Olmert olmalıydı.

Abdullah Muradoğlu

24 Ocak 2009 Cumartesi

Senin Saçların Daha Güzel Gazze! (Tarık Tufan)

Gazze uyan geç kaldın okula. Erken yat diyorum sana. Uykunu alamıyorsun. Gazze uyan yüzünü yıka kızım.

Gazze kahvaltın hazır hala uyanmadın mı? Sütün soğuyor ama.

Gazze pazarlık yok! Tabağındakiler bitecek, az bir şey koydum zaten. Hadi kızım oyalanma okula geç kalıyorsun.

Gazze çantan hazır mı? Kitapların çantanda mı?

Annen seni bekliyor tarağı ve tokalarını al. İstediğin renkleri alabilirsin. Biraz sabret ağlama hemen. Saçların içiçe geçmiş. Açılmazsa sonra daha çok acıtır.

Gazze çıkıyoruz kızım. Derslerine dikkat et, öğretmenine iyi kulak ver. Merak etme gelirim, seni ne zaman okulda bıraktık kızım? Her zaman aynı şeyi söylüyorsun. Tamam geç kalmam. Üzerine bir şeyler giymeden bahçeye çıkma Gazze. Hava çok soğuk, hasta olursun.

İyi dersler Gazze.

**

Okul nasıl geçti kızım? Beslenme çantandakileri yedin mi Gazze?

Tamam giderken dergi alırız kızım. Ama bu sefer diğerinden alalım hep aynı dergiyi tutturuyorsun Gazze. Hem bak o kız hiç bize benzemiyor. Saçmalama kızım senin saçların daha güzel. Hem herkesin saçlarının düz ve sarı olması gerekmiyor.

Senin saçların daha güzel Gazze.

Tamam bugün birlikte okuruz kızım. Şiir de okuruz Gazze.

Gazze annene yardım edecek misin mutfakta? Tamam çorbayı sen karıştır kızım. Fazla televizyona takılmak yok ona göre. Ödev verdi mi öğretmenin? Yardım ederim kızım.

Sümeyye’lere hafta sonu gideriz Gazze. Ona da dergi alırız elbette.

**

Kızım bu saatte dışarı çıkılmaz.

Gazze onlar havai fişek değil kızım. Onlar bomba! İçeri gir kızım pencereden bakma. Gökyüzünde parlayan her şey bomba Gazze.

Misket, bombanın adı Gazze.

Bombanın adı misket.

**

Akşam erken yat Gazze olmaz mı? Üstünü açıp duruyorsun geceleri, dikkat et.
Ama ölme Gazze lütfen.

Gazze ölme…

Ölme kızım.

Tarık Tufan

Ermenistan Cumhurbaşkanı’na Açık Mektup (Hakan Albayrak)

“…Sizi zerre kadar anlamıyorum.
Ülkeniz perişan; doğru dürüst bir ordunuz yok, hal böyle iken hangi akla hizmet ve ne yüzle ‘Karabağ’ deyip duruyor, Azerbaycan topraklarının beşte birini işgal altında tutuyor, Türkiye’ye ‘Sınırlarını tanımıyorum’ resti çekiyor ve bütün bunları yaparken bir de “Türkiye ile şartsız görüşmeye hazırız… Sınırı açın…’ diyebiliyorsunuz? Bir de şart mı koşacaktınız?…”

Sayın Cumhurbaşkanı, Geçenlerde çok sevdiğim bir devlet adamıyla konuştum. “Ermenistan sınırını açsak ne olur?” diye sordum.
“İyi olur” dedi.
“E, o zaman açalım” dedim.
“Önce, işgal altında tuttukları Azerbaycan topraklarından geri çekilmeleri lazım” dedi.
“Ayrıca, Türkiye’nin sınırlarını tanımamaları önemli bir sorun” diye de ekledi.
“Ona bakarsanız Suriye de Hatay mevzuu yüzünden Türkiye’nin sınırlarını tanımıyordu, buna rağmen ilişkiler geliştirildi, iyi de oldu, hatta mis gibi oldu, Hatay meselesi buharlaşıp gitti” dedim.
“Sınırı açıp Ermenistan’la ilişkileri geliştirirsek, Kars Anlaşması ile ilgili ihtilaf buharlaşıp gideceği gibi, işgal sorunu da zamanla çözülür” diye de ekledim.
“İyi ama biz Ermenistan kapısına muhtaç değiliz ki. Onlar Türkiye kapısına muhtaç. Niye ilk adımı biz atalım? Topraklarından sürülen 1 milyon Azeri’nin ve birbirinden önemli stratejik anlaşmalar imzaladığımız Azerbaycan hükümetinin öfkesini niye üzerimize çekelim?” diye sordu.
“Vallahi haklısın” dedim.
Sahi; niye Azerbaycan’la oturup anlaşmıyorsunuz?
Karabağ meselesinin çözümünü erteleseniz bile, işgal altında tuttuğunuz diğer Azerbaycan topraklarından niye çekilmiyorsunuz?
A, evet, selefiniz Terpetrosyan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’le anlaşmaya kalkınca Ermenistan Parlamentosu Daşnaklar veya Rus ajanları (ikisi aynı şey) tarafından basılmış ve ortalık kana bulanmıştı.
Mesajı alan Terpetrosyan, Aliyev’le anlaşmaktan vazgeçmişti.
Böylece Türkiye-Ermenistan sınırının açılması ve sınıra 1915′TE ÖLDÜRÜLEN MASUM TÜRKLER İÇİN ÜZGÜN OLDUĞUNU TÜRKÇE BEYAN EDEN ERMENİSTAN CUMHURİYETİ ile 1915′TE ÖLDÜRÜLEN MASUM ERMENİLER İÇİN ÜZGÜN OLDUĞUNU ERMENİCE BEYAN EDEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ anıtının dikilmesi suya düşmüştü.
Barışa/uzlaşmaya doğru bir adım attığınız takdirde Terpetrosyan gibi sabotajlara maruz kalmaktan korkuyor olmalısınız.
İyi ama, sizin ihtiyaç duyduğunuz bir şey için siz bazı siyasi dengeler yüzünden riske girmekten imtina ederken Türk hükümeti niye imtina etmesin?
Belki de barış ve uzlaşma umurunuzda değil; Türkiye kapısının AB dayatmalarıyla açılmasını bekliyor ve bu arada diyasporadan gelecek paralarla vaziyeti idare edebileceğinizi düşünüyorsunuz.
Parlamentonuz, diyasporaya vatandaşlık ve dolayısıyla seçmenlik kapısını açan bir yasa geçirmiş, bu sayede memlekete sermaye çekeriz ümidiyle; buyrun, o yasayı onaylayın (belki de çoktan onaylamışsınızdır) ve bekleyin dolarların, avroların gelmesini.
Taşıma suyla döndürün bakalım değirmeninizi.
Bu arada diyaspora seçmenleri Ermenistan seçmenlerini ikiye katlasın ve şimdilik yüzde 5′i geçemeyen Daşnaklar iktidar olsun da Türkiye kapısının açılması iyice imkânsız hale gelsin.
AB mi?
Dünya dönüyor, başka başka yerlere dönüyor, AB’nin Türkiye üzerindeki yaptırım gücü yakın gelecekte çok ama çok azalabilir.
Azalmasa ne olur?
Kıbrıs’ı görüyorsunuz işte; AB’nin her dediğini yapan Türk hükümeti umduğunu bulamayınca Kıbrıs konusunda yeniden milliyetçileşmeye başladı, AB militanı ve dahî Rum muhibbi gibi duran Mehmet Ali Talat bile milliyetçileşti, hatta geçenlerde Bakü’de bozkurt gibi uludu.
Bekleyin bakalım AB Türkiye’ye kapıyı zorla açtıracak diye.
Belki bir gün açtırır, ama ertesi gün yeniden kapanmayacağını garanti edemez.
İşgali sona erdirmediğiniz, Azerbaycan’ın gönlünü almadığınız müddetçe bu işin garantisi yok.
Çözümü zamana yayıyorsunuz ama zaman Ermenistan’ın aleyhine çalışıyor.
Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’nin lehine çalışıyor zaman. Bu üç ülke müşterek kalkınma yoluna girerken Ermenistan bölgede gittikçe yalnızlaşıyor ve yoksulluğuyla baş başa kalıyor.
Sizi zerre kadar anlamıyorum.
Ülkeniz perişan; halkınızın bir kısmı Gürcistan’da, Adigey’da, Kıyıboyu Şapsığ Bölgesi’nde ekmek peşinde; Erivan Havaalanı’nda pasaport kontrolünü Bağımsız Devletler Topluluğu Polisi kisvesi altında Rus polisi yapıyor; doğru dürüst bir ordunuz yok, ulusal savunmanızı Rus ordusuna emanet etmek zorunda kalmışsınız; ekonominiz de bağımsızlığınız da yerlerde sürünüyor; hal böyle iken hangi akla hizmet ve ne yüzle “Karabağ” deyip duruyor, Azerbaycan topraklarının beşte birini işgal altında tutuyor, Türkiye’ye “Sınırlarını tanımıyorum” resti çekiyor ve bütün bunları yaparken bir de “Türkiye ile şartsız görüşmeye hazırız… Sınırı açın…” diyebiliyorsunuz?
Bir de şart mı koşacaktınız?
Bu nasıl üslup, bu nasıl siyaset?
Bu şekilde yol alamayacağınızı nasıl idrak edemiyorsunuz?
Tren kalkıyor bayım.
Treni kaçırıyorsunuz.
Bakın, Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye enerji hattından sonra şimdi de Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye tren hattı kuruluyor.
Siz mütemadiyen baypas ediliyorsunuz, mütemadiyen kaybediyorsunuz.
Başbakan Erdoğan, gerekli adımları attığı takdirde Ermenistan’ın da demiryolu projesine dahil edilebileceğini söyledi, ama sizde tık yok.
Ne olacak böyle, bilmiyorum.
Sizin de bildiğiniz bir şey yok sanırım.
Ermenistan Cumhuriyeti olarak mevcut politikalarınızı hangi akla, hangi rasyonel değerlendirmelere, hangi stratejiye dayandırdığınız ve kısa-orta-uzun vadeli hesaplarınızın neler olduğu belli değil.
“Saldım çayıra mevlam kayıra”nın Ermenicesi ne?
Bulun ve anayasanıza koyun!

Hakan Albayrak

Memleketten ümidi keseyim derken (Hakan Albayrak)

Çankaya ya gitmek için Kızılay da taksiye bindim.

Arabada tuhaf bir koku.

Kusura bakma dedi pala bıyıklı, külhanbeyi kılıklı, cüsseli mi cüsseli şoför; Çin-Çin'e uğradım, bir cigaralık alıp içtim.

Mesafe kısa ama memleket Türkiye; ille de muhabbet:

- Ne iş yapıyorsun birader?

Gazetecilikten anlamam, hele objektif gazeteciliğin kenarından bile geçmem, haddime düşmese de militan olarak görürüm kendimi, yine de Gazeteciyim dedim ne hikmetse.

- Gazeteci mi?

- Evet.

- Sana bir soru soracağım.

- Buyurun.

- Bu Amerika var ya..

- Evet?

- Bu Amerika bize de saldırır mı?

Adamın korktuğunu sandım, halt ettim, rahatlasın diye.Şu an için öyle bir tehlike görünmüyor dedim, Amerika'nın Türkiye'ye mütemadiyen saldırdığı fikrini kendime saklayarak.

Adam hayal kırıklığına uğramasın mı?

Keşke saldırsa! dedi.

- Niye?

- Şöyle: Bu şerefsizler önlerine gelen memleketi istila ediyor, çoluk-çocuk demeden önlerine geleni öldürüyor, kimse bunlara bir şey demiyor, kanıma dokunuyor. Diyorum ki: Türkiye'yi de istila etseler, Ankara'ya kadar gelseler, ben de şu arabadan inip bir tanesini alnından vursam, onlar da beni kurşuna dizseler de şehit olup direkt cennete gitsem Bizim günahımız çok birader, başka kurtuluşumuz yok.

Şu işe bakın...

Tam memleketten ümidi keseyim diyorum, esrarkeş bir taksi şoförü ümidimi tazeliyor!

Hakan Albayrak

Karınca kararınca (Hakan Albayrak)

Frankfurt'ta bir ağabeyim var. Marlboro içenlere çok kızıyor. Çünkü Phillip Morris, milleti Marlboro'ya müptela etmek için kurduğu kimyasal tezgâhı ifşâ eden bir elemanının ocağını söndürmüş. İşten atması yetmezmiş gibi başka yerde iş bulmasını da engellemiş; üstelik tazminat dâvâlarıyla donuna kadar soymuş ve ailesinin dağılmasına sebep olmuş. "Adamı yapayalnız ve çırılçıplak ortada bıraktılar. Karısı bile çekip gitti" diyor ağabeyim, "Her şey bir yana; sırf o adam için dahî Marlboro'ya tavır koymamız icap eder."

Özel TV kanallarını izleyenlere de çok kızıyor ağabeyim. Çünkü "rating", dolayısıyla reklâm, dolayısıyla paradan başka kutsalı olmayan bu kanallar insanların en aşağılık duygularına hitap ediyormuş. Ayrıca, bir buçuk saatlik bir filmi seyretmek için reklâmlar yüzünden iki buçuk saat ekran karşısında oturmak zorunda kalmak da kabul edilir şey değilmiş. "İnsanların içlerindeki canavarı harekete geçiriyorlar, şiddete teşvik ediyorlar, cinselliği sömürüyor ve kirletiyorlar, kolay yoldan para kazanma hırsını kamçılıyorlar; para uğruna insanlık ırkının yozlaşmasına hizmet ediyorlar" diyor, "Bu iğrenç çarkın dönmesine katkıda bulunmamalıyız."

* * *

Bir kişinin Marlboro içmemesi, Phillip Morris'i yıkmaz. Özel TV kanalları da bir kişinin boykotuyla yıkılmazlar. O halde ağabeyim akıntıya kürek mi çekiyor? Beyhude bir gayret mi sarf ediyor? Abesle iştigal mi ediyor?

Kölelik kurumunu muhafaza ettiği ve Meksika'ya haksız yere savaş açtığı için Amerikan hükümetine vergi ödemeyi reddeden Henry David Thoreau'ya şöyle diyorlardı: "Gerçekçi ol. Bu eylemin hiç bir faydası yok. Üç-beş dolarlık vergini ödememen Amerikan hükümetini sarsmaz. Boş yere kodesi boylayacaksın. Gel vazgeç bu donkişotluktan. Ezici çoğunluğun karşısında tek başına duramazsın" gibi fevkalade rasyonel argümanlarla aklı selime davet ediyorlardı O'nu. Ve Thoreau onlara gülüp geçiyordu. Hakikatsiz çoğunluk umurunda bile değildi. "Ben tek kişilik çoğunluğum, hepinize bedelim" diyordu, "Çünkü Tanrı benimle."

Thoreau öleli neredeyse 140 yıl oluyor. Onu keriz yerine koyanlar çoktan silinip gitti, fakat Hindistan'ın bağımsızlığına ve ABD'deki ırkçı yasaların kalkmasına yol açan "Sivil İtaatsizlik"in babası bir sembol olarak yaşamaya devam ediyor.

Thoreau da unutulabilirdi tabii. Fakat bu, yaptıklarını boşa çıkarmazdı.

* * *

Thoreau ve ağabeyim, "sıradan insan"a şöyle sesleniyorlar âdeta:

Zannettiğin kadar önemsiz değilsin. Âlemlerin Rabbi seni ve her hareketini önemsiyor. En ufak bir jestin bile geçiyor kayıtlara. Hiç bir şey, ama hiç bir şey boşuna değil. Dünyayı değiştiremiyorum diye üzülme. Kendini gerçekleştirdiğin anda dünyanın değiştiğini fark edeceksin. Hiç bir işin üstesinden gelemiyorum diye de yiyip bitirme kendini. Unutma ki sen seferle mükellefsin, zaferle değil.

"Allah bize yeter. O ne güzel bir dost ve ne güzel bir yardımcıdır."

Hakan Albayrak

Gazzelileri korumaya yaramayan ilişkilerin faydasına tüküreyim! (Hakan Albayrak)

Bak aslanım, İsrail'le ilişkileri kesmekten söz ediyorsun ama İsrail üzerinde etkili olabilmek –ve bu sayede Filistinlilerin davasına yardımcı olabilmek- için İsrail'le mevcut ilişkilerimizi korumamız lazım.

- İsrail üzerinde etkili olabilmek için, öyle mi?

- Evet.

- Gazze'de 22 gün boyunca kan gövdeyi götürdü… İsrail, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 1300 masum Filistinliyi dünyanın gözleri önünde vahşice katletti… Bu süreçte İsrail üzerinde nasıl bir etkisi oldu Türkiye'nin? İsrail'le ilişkilerden alındığı var sayılan güç, Gazze'ye saldırıları durdurmaya veya hafifletmeye yaradı mı?

- Ahmet Davutoğlu ve arkadaşlarının ateşkeste dolaylı da olsa bir etkisi vardır herhalde…

- Ahmet Davutoğlu başımızın tacıdır, kanı durdurmak için gösterdiği destansı çaba tarihe geçmiştir, Allah ondan razı olsun; ama gerçekçi olalım: İsrail HAMAS'ın belini kırabileceğine ve Gazze'yi Mahmut Abbas'a altın tepsi içinde sunabileceğine ihtimal verseydi katliam harekâtını bir süre daha devam ettirmekten geri durmazdı. Ne Mısır-Fransa inisiyatifi ne Türkiye'nin çabaları ne de Amerikan yönetimindeki devir-teslim; İsrail'e ateşkes ilan ettiren şey, HAMAS'ın ve Gazze halkının inanılmaz direncidir. Umduğu sonucu alamayacağını gördü ve Filistinlilere verdiği 'ders'le şimdilik yetinmeye karar verdi İsrail. Hadise budur.

- Öyle olsa bile, İsrail'le iyi ilişkilerimizin uzun vadede hiçbir fayda sağlamayacağını iddia edemezsin.

- Gazze ahalisi katliamdan geçirilirken hiçbir işe yaramayan ilişkilerin faydasına tüküreyim! Hava sahamızı İsrail'e peşkeş çekiyorsunuz, tarım sektöründe İsrail firmalarını baş tacı ederek topraklarımızı da bu alçaklara peşkeş çekiyorsunuz, askeri ihalelerde İsrail'e milyarlarca dolar para kazandırıyorsunuz, Akdeniz'de her sene İsrail'le ortak askeri tatbikat yapıyorsunuz, Şimon Peres'i Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuşturuyorsunuz; ama Türkiye'nin İsrail üzerinde etkili olmasına en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde bu jestler hiçbir işe yaramıyor. İsrail üzerinde, bir tek Gazzelinin canını kurtaracak kadar bile 'etkili' olamadınız. Hal bu iken, "İsrail üzerinde etkili olabilmek ve bu sayede Filistinlilere yardım edebilmek için İsrail'le mevcut ilişkilerimizi korumamız lazım" hikâyesine inanmamızı nasıl beklersiniz?

- Bir dakika, bir dakika… Bu ilişkiler olmasaydı Suriye ile İsrail arasındaki arabuluculuğumuzda o kadar başarılı olabilir miydik?

- O arabuluculuk Filistin'in lehine değil aleyhinedir. İsrail, 1967'den beri işgal altında tuttuğu Colan (Golan) topraklarını Suriye'ye ne karşılığında verecek? Suriye yönetiminin HAMAS'ı ve Hizbullah'ı satması karşılığında verecek! Yani Türkiye bu arabuluculuk faaliyetiyle maalesef İsrail üzerindeki İslami direniş baskısının azalmasına hizmet ediyor.

- Ne demek istiyorsun? Suriye Golan Tepeleri'ni geri almasın mı?

- Yerimiz doldu. Tartışmaya Pazartesi günü devam edelim.

Hakan Albayrak

22 Ocak 2009 Perşembe

Bir sansür hikâyesi (Beşir Ayvazoğlu)

Sekiz yıl önce bu köşede Nâzım Hikmet'in Kurtuluş Savaşı Destanı'nda Mehmed Âkif'ten "büyük şair" diye söz ettiğini, ancak Âkif'e büyük şairliği yakıştıramayanların söz konusu eserin çeşitli baskılarında bu mısraı sansür ettiklerini yazmıştım.

Aynı konuya tekrar dönmemin sebebi, Haluk Oral'ın kısa bir süre önce Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan Şiir Hikâyeleri adlı kitabında bu sansür meselesini yeniden gündeme getirmiş olmasıdır.

Konunun ayrıntılarına girmeden önce, aslında bir matematik profesörü olan ve hâlen Boğaziçi Üniversitesi'nde Matematik Bölüm Başkanı olarak görev yapan Haluk Oral'dan kısaca söz etmeliyim. Asıl mesleği olmadığı halde edebiyatla ciddi bir biçimde ilgilenen Haluk Bey, Doğan Hızlan'ın tabiriyle bir 'edebiyat arkeologu'dur; fotoğraf, belge, mektup ve imzalı kitap koleksiyonunun edebiyat tarihçilerine bile küçük dillerini yutturacak zenginlikte olduğunu söyleyebilirim. Yakın dostları olan sahhaflar ellerine geçen önemli belgeleri onun için ayırırlar. Bu belgelerden faydalanabilmek için çetrefil el yazılarını bile okuyacak derecede Osmanlıca öğrenen ve müşküllerini bilenlere danışarak halleden Haluk Bey'in ilk kitabı Bir İmzanın Peşinde (2003) adını taşıyordu. Önemli bazı şair ve yazarların imzalı kitaplarından hareketle yazdığı metinlerden oluşan bu kitabı Erol Güney'in Ke(n)disi (2005) ve Arıburnu 1915: Çanakkale Savaşı'ndan Belgesel Öyküler (2007) adlı kitapları takip etti.

Haluk Bey'in aşk derecesinde ilgi duyduğu konulardan biri de Çanakkale muharebeleridir; Arıburnu 1915 incelenirse ne kadar zengin bir malzemeye sahip olduğu görülür. Belgeler, mektuplar, fotoğraflar, haritalar, madalyalar; mermi, şarapnel parçası gibi muhtelif objeler...

Bu yıl da uzun süredir üzerinde çalıştığı Şiir Hikâyeleri'yle okuyucu karşısına çıkan Haluk Bey, merak ettiği konularda bir dedektif gibi ustalıkla iz sürer. Mesela Özdemir Asaf'ın Lavinia'sı kim? Orhan Veli, Efsane adlı gazelini beğenen Yahya Kemal'e "Aman efendim, biz bunları alay olsun diye yazıyoruz!" dedi mi, demedi mi? Necip Fâzıl, şiir kitaplarının çeşitli baskılarında "Kaldırım" şiirinde hangi değişiklikleri yaptı? Orhan Kemal "Bir Beyrut Hikâyesi", Orhan Veli "Sereserpe" adlı şiirlerini nasıl ve niçin yazdılar? Bunları ve bunlara benzer konuları merak ediyorsanız Şiir Hikâyeleri'ni okumalısınız.

Nâzım Hikmet'in şiirine uygulanan sansürün hikâyesi de bu kitabın "Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan" başlıklı bölümünde uzun uzun anlatılıyor. Nâzım, 1939 yılında İstanbul Tevkifhanesi'nden başlayıp 1940 yılında Bursa Hapishanesi'nde bitirdiği destanının bir bölümünde Nureddin Eşfak ağzından Âkif hakkında iki defa "Büyük şair!" diyor; önce "Âkif büyük şair/ İnanmış adam", sonra "Âkif inanmış adam/ Büyük şair"... İnanmazsanız, 6 Kasım 1946 tarihli Ses mecmuasında Kurtuluş Savaşı Destanı'nın "Destan" adıyla yayımlanan bölümüne bakınız; kitapta kupürü var. Daha da önemlisi, Haluk Oral aynı şiirin Nâzım'ın el yazısıyla bir nüshasını da bulmuş; "büyük şair" yerli yerinde... 1965 yılında Memet Fuat tarafından yayına hazırlanarak Kuvayi Milliye adıyla kitap olarak yayımlanan metinde ise uçuvermiş. Sonraki basımlarda da yok...

Haluk Oral, söz konusu mısraın Nâzım Hikmet'in arzusuyla çıkarılmış olma ihtimalini de göz ardı etmemiş ve araştırmış. Vardığı kanaat, sansürün Nâzım tarafından değil, Âkif'e büyük şairliği yakıştıramayanlar tarafından yapıldığı... Çünkü Nâzım, yurt dışına çıktıktan sonra birçok şiirini bizzat seslendirmiş. Önce 45'lik plak, daha sonra kaset ve CD olarak Türkiye'de de yayımlanan bu kayıtlarda, Kurtuluş Savaşı Destanı'nın yazımıza konu olan bölümü var. Nâzım, kendi sesiyle "Âkif büyük şair, inanmış adam" diyor. İşte buyurunuz:

Saat beşe on var.

Kırk dakika sonra şafak

sökecek

"Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak".

Tınaztepe'ye karşı Köpürtepe güneyinde,

On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti

ve onların genci, uzunu

Darülmuallimin mezunu

Nureddin Eşfak

mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak

konuşuyor:

- Bizim İstiklâl Marşı'nda aksayan bir taraf var,

bilmem nasıl anlatsam,

Âkif büyük şair, inanmış adam.

Fakat onun ben,

inandıklarının hepsine inanmıyorum.

Beni burada tutan şey

Şehid olmak vecdi mi?

Sanmıyorum

......

Bu destanın hikâyesini daha ayrıntılı bir biçimde öğrenmek istiyorsanız, en iyisi Haluk Oral'ın Şiir Hikâyeleri'ni okuyunuz.

Beşir Ayvazoğlu