29 Aralık 2008 Pazartesi

Filistin'de acı her seferinde yeni baştan (Beril Dedeoğlu)

Yaklaşık bir buçuk milyon Filistinlinin 360 kilometrekarelik alana sıkıştığı Gazze'de her zamankinden daha zor günler yaşanıyor. İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarda şimdiden yüzlerce ölü ve yaralı var ve bunun bir başlangıç olduğu düşünülebilir.


Daha önce defalarca söylemiştik demek ne işe yarar bilinmez ama, bu son olayda 'perşembenin gelişi çarşambadan belliydi' denebilir. 1987'deki birinci ile 2000'deki ikinci intifada hareketlerinin başladığı yer olarak bilinen Gazze, esas olarak Filistin'in resmi otoritesi olarak İsrail ile Batılı güçlerin tanımaya hazır oldukları El Fetih ile aynı görüşü paylaşmayanların bölgesi olarak biliniyor. Yaser Arafat daha hayattayken, Filistinlilerin kendi gelecekleri ve İsrail karşısındaki pozisyonları ayrılıklara neden olmuş ve El Fetih ile Filistin Kurtuluş Örgütü bir mücadele yürütücüleri olmaktan çok yolsuzluk rejimi olarak anılmaya başlamıştı. İsrail karşısında yol kat edemediği ileri sürülen El Fetih'in mücadelesini anlamlı bulmayanlar, direnişin dinî kimliğini öne çıkaran bir halk hareketine dönüşmesine yol açmışlardı. Bir iddiaya göre, bir zamanlar "sol gerilla" hareketi görünümündeki FKÖ'yü bölmek için bizzat İsrail desteğiyle ikinci ve dinî motifte bir örgüt oluşturulması desteklenmiş ve bugünkü Hamas yaratılmıştı. Hamas, Arafat'ın ölümü sonrasında iktidar çelişkisi yaşayan El Fetih ve Abbas yönetimi karşısında güçlenmiş ve seçimlerden de zaferle çıkmıştı. Bununla birlikte seçim sonuçları siyasal mekanizmalara yansımamış, bu da yetmiyormuş gibi El Fetih ile Hamas güçleri arasında keskin çatışma, daha doğrusu çarpışmalar yaşanmıştı. Çatışmalar, Hamas'ı destekleyenlerin Gazze'de daha yoğun bir karşı duruş cephesi oluşturmalarına yol açarken İsrail'in de çeşitli "duvar" çalışmaları başlamıştı. Bu çevreleme hareketi, Hamas'ın belirli bir bölgeye hapsolmasını amaçlarken aynı zamanda İsrail'in de hareket yeteneğini sınırlayıcı bir sonuç yarattı.

İzolasyon Filistin halkının direncini kırmadı

Barış arayışlarının İsrail açısından en temel başlangıç noktasını "terörizme" son verilmesi ve ateşli silahların kullanılmaması oluşturuyor. Görüşmeler bir biçimde sürerken, ateşkese rağmen zaman zaman Hamas kaynaklı şiddet eylemleri olmadı değil. Ayrıca İsrail, kendilerini tehdit eden tek gücün Hamas olmadığını da defalarca dile getirdi. İsrail'e göre, bir yandan Lübnan'daki Hizbullah, öte yandan Gazze'deki Hamas neredeyse ortak çalışarak İsrail'in bölgedeki varlığını tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu iki kuruluşu da siyasal parti değil terör örgütü olarak kabul eden İsrail'e göre, her ikisi de başka devletlerce fevkalade destekleniyorlar. Bu desteğin kırılması için İsrail iki yöntem seçti. Birincisi Gazze'nin ekonomik ablukaya alınmasıydı ve bu abluka, ağırlaşan bir insanlık dramına yol açarken silahlanma konusunda beklenen etkiyi yapmadı. Üstelik radikal İslami eğilimleri bir bölgeye sıkıştırıp orada erimeleri beklenirken bu kişilerin muhalif duygularının güçlenebileceği pek hesaplanmadı. İkincisi ise Lübnan'a müdahaleydi, ki o da sonuçta İsrail'in uluslararası baskı altında kalmasına yol açtığı gibi Lübnan'daki siyasal krizlerin de çoğalmasına neden oldu.

İsrail, Lübnan konusunda şartlı bir geri adım attı. Şartı, meseleye fazlasıyla bulaşmış başta Avrupa güçlerinin kendisi yerine İran'a baskı yapmalarıydı. Bu konuda kısmen yol alındı mı bilinmez, ama bu en son saldırılardan birkaç gün önce Lübnan, yüzleri İsrail'e dönük Hizbullah füzeleri bulunduğunu ve bunların bertaraf edildiğini açıklayabildi. Bununla birlikte Hamas füzeleri hakkında kimse dünya kamuoyunu bilgilendirmedi.

Lübnan'da BM Barış Gücü görev yapıyor, Gazze'ye de ambargo, hatta abluka uygulanıyor ve nasıl oluyor da bunca füze buralarda bulunabiliyor diye de sormak gerekebilir. Bununla birlikte, ateşkesin bittiği 19 Aralık itibarıyla Hamas, gerek ambargonun gevşetilmemesi gerekse barış görüşmelerinde yol alınmaması gerekçeleriyle füze atışlarını başlattı. Şu bir gerçek ki, ateşkes koşullarında İsrail'in de, Abbas yönetiminin de Gazze'de yaşayan insanların yaşamlarına yardım sağlayacak bir çabası olmadı. Bu izolasyonun bölgedeki Filistinlilerin direncini kıracağı ve açlıkla karşı karşıya gelen halkın, Hamas'ı desteklemekten vazgeçerek İsrail'e razı olacakları düşünülmüş olabilir. Ama gelişmeler bu yönde olmadı. Hamas, ateşkes koşullarının kendilerine insani yardım sağlayacak koşullar hazırlayacağını düşündü, İsrail bu dönemi verimli değerlendirmediği gibi insani yardımları da ayrı bir baskı unsuru olarak kullandı. Duruma füzelerle yanıt veren Hamas'ın şiddete başvurması onu haklı kılmamakla birlikte, atılan füzeleri gerekçelendirmek ve karşı saldırı yapmak da İsrail'e meşruiyet getirmedi. Sonuçta İsrail, sivil halkın ölümüne yol açan saldırgan durumuna düştü.

Hamas, 'açlıkla terbiye' konusunda boyun eğmeyeceklerini göstermek için İsrail'i dünya kamuoyunda ve özellikle hem Filistinlilerin tümü hem de dünyanın geri kalanında zor durumda bırakacak bir oyuna davet etti. Bu oyun, İsrail'i asimetrik güç kullanan ve kitlesel katliamlar yapan bir ülke haline getirmekti ve İsrail bunu yaptı. Bu süreç yaşanırken ilk havlu atanın Abbas olduğu hatırlatılmalı. Mahmut Abbas, Gazzelilerin ve Hamas'ın bir biçimde düşkün ve muhtaç hale getirilmesine karşı çıktı, ancak onların kazanılması konusunda üzerine düşeni de yapamadı, Hamas'ın seçim zaferiyle bile barışamadı. Dolayısıyla Abbas, kendisinin yapacaklarının sınırlarına ulaşıp meseleyi İsrail'e bıraktı. İsrail'de ise iki İsrail oluştu. Bir kısmı, yani ılımlı denebilecekler, Hamas'ın siyasal muhatap alınması konusunda ısrarcı olurken muhafazakârlar "teröristlerle" görüşülmesinin mümkün olamayacağından hareket etti. Seçim ve iktidar kurma atmosferinde ılımlılar "oy kaygısı" içinde hareket edip "milliyetçiler"i kışkırtmayacak bir yola sürüklendiler.

Benzer durum Hamas taraftarları arasında da yaşandı. Bir yanda sürgündeki Halid Meşal öte yandan İsmail Haniye meseleye farklı yaklaştılar. Biri, üçüncü intifanın zamanının geldiğini ve Filistin direnişinin aynı biçimde devam etmesini savunurken, diğeri yapılan her tahrikin daha fazla şiddete ve çözümsüzlüğe yol açtığını ileri sürdü. Bununla birlikte anlaşılan o ki Filistin'de de itidal yanlıları kaybetmiş.

Filistin-İsrail barış görüşmelerinin, tarafların kendi içlerinde görüş ve beklenti farkları olmasa bile yeterince sorunlu noktaları var. Yerleşim yerleri, yerleşmeciler, mülteciler, Kudüs, suların paylaşımı ve sınırların tespiti gibi bir dizi soruna bir de kurulacak Filistin'in rejimi eklenmiş durumda. Ayrıca, barış görüşmelerinin bir de arabulucuları bulunuyor ve bu arabulucular da taraflara eşit uzaklıktaki oyuncular değil. Dolayısıyla, tarafları uzlaştırma arzusunda olan oyuncular, aslında bu meselelerde yeterince sorumluluğu olan rakip oyuncular. Dolayısıyla bölge dışı ve bölge ülkeleri konuya karıştıkça, mesele daha da çetrefilli hale geliyor. Zira her bir "arabulucu" kendi çıkarları doğrultusunda bir sonuç çıkması için hem İsrail'e, hem de El Fetih ve Hamas'a farklı biçimlerde baskı yapıyor.

Sorunun iç ve dış oyuncuları

Sonuçta, devletlerin ve halkların iktidar mücadelesinin şiddet ve baskı içerdiği her durumda insanlar ölüyor. Ölen insanlar yeniden bu iktidar mücadelelerinin malzemesi haline geliyor. Üstelik şiddet, şiddeti doğuruyor ve bu ortam her türlü diyalog zeminini ortadan kaldırıyor. Öyle ki, bu olaylar Hamas-El Fetih arasında belki bir yakınlaşma sağlasa bile, Hamas-İsrail ve İsrail-Filistin diyaloğunu uzunca bir süre ertelemiş görünüyor. Bu durumun İsrail-Lübnan ve Ürdün ilişkileri ile Suriye ve hatta Irak ilişkilerine yansımayacağı söylenemez. Üstelik Ortadoğu'dan çekilme ve barış ortamını bölge halklarıyla sağlama projesiyle iktidara gelen Obama yönetiminin de bu çerçevede Bush'laşmasına yol açabilecek bir ortam doğmuş gibi. Şeytanın avukatlığını yapsaydık, ABD ve İsrail'in "şahin"liğinden yararlananların Filistinlilerin ölümünden medet umduklarını söylerdik. Filistinliler ve İsrailliler ölürken, İsrail ve ABD'nin Ortadoğu halkları, hatta birçok dünya halkları nezdinde kaybettiklerini söylemek mümkün. Hata yapmaya sürüklenen bu iki ülke, davetlere icabet ederek kendi geleceklerini de tehlikeye sokuyor. Şu bir gerçek ki Filistinlerin geleceği ne kadar teminat altına alınırsa İsraillilerin ve hatta ABD'nin de geleceği o kadar güvence altına alınmış olur. Bu da, anlaşılan o ki, her muhalifi bertaraf etmeye çalışmaktan değil, hiçbir oyuncuyu siyaset ve sistem dışına itmemekten geçiyor.


Beril Dedeoğlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder