30 Aralık 2008 Salı

Hürriyet gazetesi kamusal alan mı? (Ahmet Kekeç)

Binnaz Toprak ve sosyal bilimlere meraklı üç gazeteci arkadaşımızın gerçekleştirdiği ‘Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirme’ araştırmasının yankıları sürüyor.

Buradaki ‘yankıları sürüyor’ ifadesini fazla ciddiye almayın.

Bir şeyin sürdüğü yok...

Sadece, Aydın Doğan’ın dükkanını mesken tutmuş kadrolu Deniz Baykal hayranlarının çekip sündürdüğü bir konu bu.

Hiçbir ciddiyeti yok...

Bir sosyal araştırmadan beklenebilecek ‘sonuç’ hiç yok.

Kısaca özetlemek gerekirse, araştırmacılarımız, Anadolu’nun değişik kentlerine dağılıp, kendilerine ‘Atatürkçü’ ve ‘laikçi’ diyen birtakım insanlarla konuşmuşlar, onların ağzından ‘ne berbat ve baskıcı bir hayat yaşadıklarını’ saptamışlar, bunları da ‘araştırma sonucu’ diye dercetmişler.

Bu kadarla kalsa iyi...

Bu ‘berbat ve baskıcı hayatı’, siyasi iktidarla ilişkilendirmişler.

Muhafazakarlık, yeni ve güncel bir sorunmuş gibi...

Taşra muhafazakarlığını belirleyen tek şey ‘din’ ve ‘inançlar’mış gibi...

Muhafazakarlık adı altında sergilenen davranış kalıpları bizatihi ‘örf’ten kaynaklanmıyormuş gibi...

Kendisini ‘muhafazakarlıkla’ meşrulaştıran o berbat ve rezil standardın gerçek adı ‘tutuculuk’ değilmiş gibi.

Bu araştırmadan CHP’yi iktidara taşıyacak ‘sihirli formüller’ çıkar mı?

Sanmıyorum...

Çıksa çıksa, iyi bir film senaryosu çıkar.

Ki, Nuri Bilge Ceylan’ın taşra sıkıntısını ve yalnızlığını anlattığı filmleri, Binnaz Toprak ve arkadaşlarının ‘yerinde’ görüp inceledikleri o cehennem hayatından süzülmüştür...

Peki, araştırmadan çıkan ‘sonuçları’ bir de Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ kavramıyla ilişkilendirip ortaya servis yapan cahil cühela takımına ne buyurmalı?

Bunlar da, tabii, Aydın Doğan’ın maaşlı elemanları...

Başka türlüsü mümkün mü?

Ne ‘din olgusu’ndan haberdarlar, ne modernleşmeden, ne üretim ilişkilerinden, ne de değişen iktisadi koşullardan.

Kendilerinden bile haberdar değiller...

Bir de oturdukları yerden ahkam kesiyorlar; ‘Mahalle baskısı aldı yürüdü, farklı yaşam tercihlerine yer yok, herkes başını örtmek ve tektip yaşamak zorunda, Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi bizi ötekileştiriyor’ gibilerden...

Böyle şeyler yazan adama sormuştum.

Madem ‘ötekileşmek’ten korkuyorsun, neden yönettiğin gazetede, kendini karşısında ‘ötekileştirilmiş’ hissettiğin insanlardan birkaç tanesine iş ve istihdam sağlamıyorsun?

Hadi, ismini de vereyim:

Ertuğrul Özkök.

Özkök, kendi mahallesine ait saymadığı (ait saymadığı ve ötekileştirdiği) yayın organlarını ‘biat medyası’ olarak tanımlıyor.

Kendi mahallesine ait saydığı yayın organları da, bu durumda ‘eleştiri kültürüyle büyümüş hür medya’yı oluşturuyor.

Özkök’ün ‘biat medyası’ olarak tanımladığı gazetelerde, bilebildiğim kadarıyla, her eğilimden gazeteci ve yazar çalışıyor.

İslamcısı, liberali, komünisti, ulusalcısı, kemalisti, başörtülüsü, başörtüsüzü...

Her düşünceden, her ideolojik eğilimden insan...

Ertuğrul Özkök bana, eleştiri kültürüyle büyümüş gazetesinde kaç başörtülü çalıştırdığını söylesin!

Sonra da şu ‘ötekileştirme’ ve ‘mahalle baskısı’ kavramlarını teşrih masasına yatıralım.

Hürriyet gazetesi ‘kamusal alan’ olmadığına göre, bakalım kim kimi ötekileştiriyor...

Ahmet Kekeç

Ergenekon'da 'devlet' komplosu (Bülent Korucu)

Silivri'de devam eden Ergenekon terör örgütü davası ilgi çekici bir hal alıyor. Lider konumundaki sanıkların savunmalarındaki tezler, stratejileriyle ilgili ipuçları barındırıyor.

Psikolojik harekâtı çok iyi bilen ve uygulayan bir ekiple karşı karşıya olduğumuzu teslim etmek lazım. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, savunmasında devletin kendisine komplo kurduğunu ileri sürmüştü. Küçük'ün kurduğu çatının altını şimdi diğer bazı sanıklar dolduruyor. Akın Birdal suikastı hükümlüsü Semih Tufan Gülaltay, farklı bir yoldan dolaşarak aynı kapıya çıktı. Gülaltay, Danıştay cinayetiyle ilgili MİT Kontrterör eski Daire Başkanı Mehmet Eymür ve ekibinin incelenmesi çağrısı yaptı. Bu tablodan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Ergenekon terör örgütü neredeyse suçüstü pozisyonunda yakalandı. Savunma yapmanın bir anlamı kalmadığını fark ettikleri için devlet komplosu tezini ince ince işlemeye başladılar.

"Devlet bizi azmettirdi, görev şuuru içinde bir şeyler yaptık" demeye getiriyorlar. Aslında onları azmettirenin devlet değil, kamu içinde gizlenmiş, devlet gücünü emelleri doğrultusunda kullanan memurlar olduğunu biliyoruz. Zaten iddianame de bu tez üzerine kurulmuştu. Bir taraftan 'devlet yargılanıyor, Türk Silahlı Kuvvetleri yargılanıyor' derken, diğer yandan devlet komplosu söyleminin sebebi, her halükarda devleti işin içine sokmak. 'O olmazsa bu' mantığı. Böylece her iki halde de kendilerine dokunulamayacağını düşünüyorlar. Sanıklardan MİT'te de görev almış emekli astsubay Orhan Tunç da dünkü savunmasında "Her ülkenin kırmızı çizgileri vardır. Kırmızı çizgiler derin devlet tarafından korunur." diyerek devleti işaret etti.

Gülaltay'ın ifadeleri içinde Tuncay Güney'le ilgili söylediklerinin altını çizmek gerekiyor. Gülaltay, Güney'in, Yozgat Cezaevi'nde yatarken binbaşı sıfatıyla kendisini ziyaret ettiğini anlattı. Gülaltay, şunları söylüyor: "Tuncay Güney, Yozgat cumhuriyet başsavcısından özel izin almış, cezaevi savcısının refakatiyle geldi. Görevli binbaşı olarak geldiğini söylediler. Binbaşı olacak yaşta değildi, bu nedenle şüphelendim. Devre arkadaşlarını, kimleri tanıdığını sordum. Veli Küçük tarafından gönderildiğini söyledi. Özel Harpçi olduğunu söylüyordu. Ancak elleri manikürlüydü. Sert konuştum, gitti." Burada dikkat çeken, Gülaltay'ın devre arkadaşlarını sorarak Güney'i imtihan etmesi. TSK ile bu kadar içli dışlı olduğu izlenimi veriyor. Aynı zamanda Güney'in, savcı nezaretinde bir cezaevinde siyasî suikast hükümlüsü ziyaret edebilecek konumda bulunduğunu anlatıyor. Veli Küçük'ten, Güney'i kendisine göndermediğini de öğrenmiş. 'O halde kim gönderdi?' sorusunun akıllara gelmesini istiyor.

Ergenekon sanıklarının psikolojik harp taktikleri 'devlet komplosu' ile sınırlı değil. Savcılar, sanıklar, gizli ve açık tanıklar üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyorlar. Savcıların psikolojik dengelerini, takındıkları aşağılayıcı tavırla bozmayı amaçlıyorlar. Savcıların, suçun takibini kamu adına, Türk halkı adına yaptığını söylemeye gerek bile yok. Mahkeme heyetinin savunma hürriyetini koruması güzel, ama savcılara yönelik tavrın asıl muhatabının halk olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Eskilerin 'mahkemenin mehabeti' dedikleri şeyi arıyoruz. Savcılar kadar gizli ve açık tanıklar da sistemli psikolojik yıpratmaya maruz bırakılıyor. Gizli tanıkların isimlerini açıklamak, tehdit olarak algılanabilecek sözler sarf etmek, mahkemenin rutini haline geldi. Mevcutlar dışında tanık ya da itirafçılığı düşünenlere gözdağı veriyorlar. Başta da söylediğimiz gibi bu yeni strateji aslında lider konumundaki sanıkların vaziyeti hiç de iç açıcı görmediklerinin işareti.

Bülent Korucu


İsrail'i kim temize çıkarabilir? (İhsan Dağı)

Vicdan taşıyan ve birazcık adalet duygusuna sahip insanlar şokta. İsrail güçleri Gazze'de katliam yapıyor, 300'ü aşkın Filistinli öldü. Geçen mart ayındaki benzer bir saldırının ardından İsrail Savunma Bakanı 'Gerekirse soykırım da yaparız' demişti... İsrail bir devlet gibi değil, adeta bir savaş makinesi gibi davranıyor.

Ölçüsüz güç kullanmak ve sivil hedefleri vurmak uluslararası hukukla bağdaşmaz. Hatta, İsrail'in de taraf olduğu Cenevre Sözleşmesi'ne göre Gazze saldırısı bir 'savaş suçu'. Uluslararası toplum ne yazık ki İsrailli savaş suçlularını yargılayamıyor; vicdanlarımızda yargılıyoruz İsrail'i. Bu da yetmiyor, hukuku hiçe sayan 'vahşi bir devlet', medeniyetin hukuk ve etik değerleriyle kendini bağlı hissetmediği gibi uluslararası toplum da İsrail'e 'medeniyet dersi' veremiyor.

Bütün bunların arasında hâlâ kullanılmaya devam edilen bir jargon var: İsrail'in bir demokrasi olduğu, hatta gelecek ay bu ülkede seçimlerin yapılacağı, belki de iktidarın el değiştirebileceği... Bence İsrail, demokrasi sıfatını hak etmiyor. Demokrasiler 'asgari bir etik'e dayanırlar, uluslararası hukuka saygı gösterirler, diyalog ve işbirliği odaklıdırlar, savunma savaşlarını bile ahlakî bir çerçevede yaparlar. İsrail'in Filistinlilere yaptıkları insanoğlunun ulaştığı her etik ilkesinin dışında.

Bir başka toplumu adeta yok etme hakkını ve gücünü kendinde gören bir devlet; sahipsiz, yoksul, birçoğu geçici kamplarda yaşayan ve devletsiz bir halkı esir almış, istediği zaman vuruyor, istediği zaman açlığa mahkûm ediyor, istediği zaman biraz sevindiriyor. Bu bir zulüm, vicdanları sızlatan bir zulüm.

İsrail'in yaptıklarını Hamas'ın radikalliğiyle vs. açıklamak abes. Hamas yokken Filistinlilere daha insanî mi davranıyordu İsrail hükümetleri? Filistin'i 1967'de Hamas var diye mi işgal etti, Sabra ve Şatilla, Filistin kamplarında binlerce kişiyi Hamas yanlısı olduğu için mi katletti? İşgal altındaki sokaklarda Hamas'ın çocuklarının üzerine mi tanklarını sürdü?

Medyamızda bir Hamas eleştirisidir gidiyor. Sanki İsrail sözcülerinin iki gündür anlattıkları gibi Gazze'yi kan gölüne çeviren Hamas. Bu yazarları okursanız bütün bunlar Hamas'ın bir tezgâhı. Saldırı hazırlıklarının aylar öncesinden yapıldığı, saldırı emrinin bile haftalar öncesine dayandığı bir olayda bütün faturayı Hamas'a keserek İsrail'i temize çıkarmak ne gazetecilikle ne gerçeğe saygıyla bağdaşır; kimse de inanmaz size... Hamas'ın oyununa düşmemek için İsrail Başbakanı Olmert'in aslında çok uğraştığına, 'hatta "El Arabiya" Televizyonu aracılığıyla Gazze halkına "Gelin, kan gölünü önlemek için Hamas'ı devirin" çağrıları' bile yaptığına, ama sonuçta Gazze halkının Olmert'i dinleyip Hamas'ı devirmediğine, dolayısıyla İsrail'in elinde başka seçenek kalmadığına, aslında bu şekilde Hamas'ın amacının Batı Şeria'da el-Fetih'i devirmek olduğuna, 300'ü aşkın kayıpla aslında Hamas'ın hesaplarının tuttuğuna' kim inanır? Biraz vicdan lütfen, ve gerçeğe saygı...

Başbakan Erdoğan; 'Yapılan bize karşı da saygısızlıktır' derken de haklıdır, İsrail'in yaptıklarını 'insanlık suçu' olarak nitelerken de. Başka ne denilebilir ki buna? 'Çok sert' bulmuşlar Başbakan'ın bu tepkisini de 'devlet adamlığı' tavsiyesinde bulunuyor birileri. Nedir devlet adamından beklenen peki? Duyarsız davranmak, ortada olmak, tavır almamak mı? Başbakan'ın bunu yapmasına hiç gerek yok aslında. Gazetecilerimiz, akademisyenlerimiz bunu fazlasıyla yapıyor; İsrail'in vahşetini kınamak, bu vahşi davranışın köklerini anlamak, uluslararası toplumu harekete geçirmek yerine Hamas'ın ne kadar kötü olduğunu anlatıyorlar.

Beyler! Saldırıya uğrayan, sadece bugün değil on yıllardır saldırıya uğrayan, ülkesi işgal edilen, yüz binlercesi sürülen, katledilen, aç bırakılan, süründürülen, onursuzca yaşamaya mahkûm edilenler Filistinliler!

İhsan Dağı


Cehaletler çatışması (Elif Şafak)

Son elli senenin en etkili, en tanınmış ve tezleri en çok tartışılan siyaset bilimcisi öldü. Samuel Huntington seksenbir yaşında, geride pek çok kitap, makale, sav ve onu seven sevmeyen, bilerek bilmeyerek hakkında habire konuşan bunca insan bırakarak vefat etti.

Tam ellisekiz sene Harvard Üniversitesi'nde profesörlük yapmış ve yüzlerce, binlerce öğrenci yetiştirmekle kalmayıp, dünyanın farklı yerlerinden çok sayıda akademisyene, uzmana ve entelektüele kılavuzluk etmişti. Onyedi kitap, yüze yakın bilimsel makale bulunuyordu külliyatında. Ama işte tüm çalışmaları içinde bir tanesi vardı ki; yazarından bile meşhur olmuştu: Medeniyetler Çatışması Tezi!

Hani bir kitap yazarsınız ya da bir teori geliştirirsiniz veya bir filme imza atarsınız ya da bir albüm çıkartırsınız ve o çalışma onu meydana getiren kişiden daha ünlü ve önemli olur; alır başını kendi yolunda gider ya, Medeniyetler Çatışması tezi de böyle bir şeydi. Kimisi kızarak ve yererek, kimisi destekleyerek ve överek, dünyanın her yerinde sayısız insan bu teze atıflarda bulundu ve hâlâ da bulunuyor.

Huntington, Soğuk Savaş sonrası dünyada kültürel ve dinî kimliklerin etkili, hatta belirleyici olacağına inanıyordu. Aslında kendi kuşağındaki pek çok siyaset bilimciden farklı olarak "kültür"e "siyaset"ten daha fazla önem vermesiyle dikkat çekmişti. Bu yüzdendir ki erken çalışmalarından birinin başlığı "Culture Matters" (Kültür Önemlidir) idi. 1993 senesinde Foreign Affairs dergisinde, Francis Fukuyama'nın Tarihin Sonu tezine tepki olarak geliştirdiği savını yayınladı. Fukuyama ne derse desin, Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle beraber tarih sona ermiyor, ideolojik kırılmalar kapanmıyor, çatışmalar bitmiyor, tam tersine sadece şekil ve suret değiştiriyordu. Bundan böyle dünya medeniyetler arası çatışmaya ve uyuşamamazlığa sahne olacaktı.

11 Eylül sonrası yaşanan keskin dönüşümlerle beraber dünya tarihi Fukuyama'dan ziyade Huntington'u haklı çıkardı. Ama ne yazık ki Huntington'un kendi tezi de eski önyargıların pekişmesine ve yeni önyargıların filizlenmesine sebep oldu, çanak tuttu. İslam dünyasının, "özünde ve tanımı gereği", başka bir kültür, farklı bir toplumsal ve siyasî dokusu olduğuna ve dolayısıyla Batı dünyası ile yan yana duramayacağına inanan kim varsa Huntington'un tezlerine dört elle sarıldı. Böylelikle bu ünlü siyaset bilimci dünyanın bölünmüşlüğünü sadece çözümlemekle veya yansıtmakla kalmadı. Aynı zamanda bu bölünmüşlüğü derinleştirdi. Zihinlerde pekiştirdi.

Huntington'a yöneltilen eleştiriler arasında en güçlüsü Edward Said'den gelmişti. Said, "Cehaletlerin Çatışması" adını verdiği makalesinde, medeniyeti sabit ve yekpare, değişmez ve verili kabul eden yaklaşımı yerden yere vurmuştu. Huntington'un sandığı gibi zamanda donmuş kalmış, mekândan ve tarihten azat bir "medeniyet" tanımı yoktu ki. Huntington hayalî bir Doğu, hayalî bir Öteki, hayalî bir coğrafya üzerinden konuşuyor ve en beteri, kendi zihninde ürettiği ayrımları sabitleştirip öteliyordu.

Said'in eleştirileri dün olduğu gibi bugün de kuvvetli ve geçerli. Ancak Huntington ve ona inananların da bir ağırlığı var bu dünyada. Bu yüzdendir ki bilhassa İslam dünyası "Medeniyetler Çatışması" söylemine alternatif söylemler yakalamaya çalışıyor. Bu arayışların özellikle bu çatışmada "öteki uç" olarak algılanan İran'dan gelmesi manidar. Hatırlarsanız Muhammed Hatemi "Medeniyetler Arası Diyalog" kavramını vurgulamıştı. Aynı kavram daha sonra Birleşmiş Milletler'de de benimsendi. Keza Türkiye'de de yankı buldu. Huntington, dünyanın din ve kültür ekseninde ciddi çatlaklar yaşadığı bir dönemin sesi, akademisyeniydi. Onun tezine temel oluşturan kültürel kırılmayı aşmak ise hepimizin meselesi. Zira hâlâ ve ısrarla cehaletlerin çatıştığı bir çağda yaşıyoruz.

Elif Şafak

29 Aralık 2008 Pazartesi

Çok hesaplı bir saldırı (Mehmet Yılmaz)

Son 20 yılın en kanlı saldırısını gerçekleştirdi İsrail. İlk 9 saatte 100 tondan fazla bomba yağdırdı Filistinlilerin üzerine. Tıpkı ABD'nin 2001'de Afganistan'ı, 2003'te Irak'ı işgal ederken yaptığı gibi...

Amaç, birkaç dakikada 'şok' dalgası meydana getirmek ve önceden belirlenen Hamas'a ait hedefleri 'aniden' imha etmekti.

Gazze'de orantısız güç kullanan İsrail'in saldırıları 24 saatte bir katliama dönüştü. Bilânço hayli ağırdı:

-290 ölü, 700'ü aşkın da yaralı.

Harap olmuş binalar, altyapısı tahrip edilmiş bölge de cabası.

Haziran 2007'den bu yana 'abluka' altında 'yaşam' mücadelesi veren Gazze'ye, çok ağır bir darbe vurdu bombardıman.

Asıl darbeyi ise Ortadoğu'da yeni yılla birlikte yeşermesi beklenen 'barış süreci' yedi.

***

Peki, İsrail neden saldırdı Gazze'ye?

Resmî açıklamalara göre bunun tek bir sebebi var:

-Altı ay önce Filistinli gruplarla İsrail arasında varılan 'ateşkes' mutabakatının 19 Aralık'ta sona ermesiyle birlikte Hamas'ın son bir haftada İsrail topraklarına 300'den fazla roket göndermesi.

Öteden beri Hamas'ın roket saldırılarını önleyemiyor İsrail. Onu asıl endişelendiren husus ise roket menzilinin her geçen gün artması.

Lübnan'daki Hizbullah gibi Hamas'ın da bir gün karşısına, hem siyasi hem de gerilla mücadelesi veren, etkili bir örgüt olarak çıkmasından kaygı duyuyor.

Kısacası bu gerçekten yola çıkarak 'Hamas'ı teröre zorluyor' İsrail.

Bir de örgütün kadrolarında ve tabanında demokrasinin işe yaramadığı, ateşkesle hiçbir kazancın elde edilemediği inancını pekiştirmek istiyor.

Bu durumda da Hamas'ın önünde şiddete başvurmaktan başka bir 'seçenek' kalmıyor.

İntihar saldırıları gibi sivilleri de hedef alan eylemler Hamas'ı, Filistinlilerin asıl temsilcisi yapmıyor tabii ki.

Aksine şiddet yanlısı bir 'terör örgütü' konumuna itiyor.

Hamas liderlerinden Halid Meşal'in vakit geçirmeden Filistinlilere '3. İntifada' çağrısı yapması da bu gerçeği gösteriyor zaten.

***

Gazze'ye saldırının asıl sebebi ise Filistin ve İsrail'de yapılacak seçimler bence.

9 Ocak'ta Filistin halkı yeni 'devlet başkanı'nı seçecek. Cumhurbaşkanı Mahmut Abbas'ın 'ılımlı' bir lider olarak yeniden seçilmesi kuvvetle muhtemel...

Ancak Hamas'ın 2007'de Gazze'nin kontrolünü eline geçirmesi, İsrail'in uyguladığı acımasız ablukaya rağmen halk desteğini kaybetmemesi onu, Batı Şeria'da söz sahibi olan El Fetih'in alternatifi haline getiriyor.

Ancak Filistinli diğer gruplar ve İsrail, buna razı değil. Hamas'ın, İsrail'in 2005'te çekildiği Gazze'de ipleri eline alması, Filistin devletini uluslararası kamuoyunda iki parçalı bir devlet görüntüsüne sokuyor.

Ayrıca, görüşmelere Hamas'ın dâhil edilmemesi de barış sürecinin akim kalmasına yol açıyor.

İsrail'in ilk etapta Gazze'yi vurarak, El Fetih'in kontrolündeki Batı Şeria'ya herhangi bir saldırı olmadığını hatırlayalım, 20 Ocak'ta görevi Bush'tan devralacak ABD Başkanı Barack Obama'nın Ortadoğu'da başlatacağı öne sürülen yeni barış sürecinde inisiyatifi kendi lehine çevirmek istediği anlaşılıyor.

Tabii bir de Hamas'ın yeni süreçte 'siyasi' muhatap alınmasını önlemeye çalıştığı da...

***

Diğer bir hesap da İsrail'i yöneten mevcut hükümetin altı hafta sonra yapılacak genel seçimlerde sandıktan birinci parti çıkmasına kesin gözüyle bakılan Likud'un önünü kesmek istemesi.

Hükümeti 'sert' politikalar uygulamadığı gerekçesiyle eleştiren Likud Partisi lideri Binyamin Netanyahu, şubatta yapılacak seçimlerde başbakan olmayı hedefliyordu.

Başbakan Ehud Olmert, Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ve Savunma Bakanı Ehud Barak, Gazze'ye saldırı emri vererek seçmenlerine bir nevi göz kırpmış oluyorlar böylece.

Bütün bu karmaşık hesaplardan benim kavrayamadığım husus ise şu:

-Dünyanın birçok yerinde devletleri yönetenler neden sandıktan, halkın tercihlerinden bu kadar çok korkarlar ki?

-İktidar koltuklarını bırakmamak için niçin sandık dışındaki yolları tercih ederler ki?

İnanın anlamış değilim.

Mehmet Yılmaz

Filistin'de acı her seferinde yeni baştan (Beril Dedeoğlu)

Yaklaşık bir buçuk milyon Filistinlinin 360 kilometrekarelik alana sıkıştığı Gazze'de her zamankinden daha zor günler yaşanıyor. İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarda şimdiden yüzlerce ölü ve yaralı var ve bunun bir başlangıç olduğu düşünülebilir.


Daha önce defalarca söylemiştik demek ne işe yarar bilinmez ama, bu son olayda 'perşembenin gelişi çarşambadan belliydi' denebilir. 1987'deki birinci ile 2000'deki ikinci intifada hareketlerinin başladığı yer olarak bilinen Gazze, esas olarak Filistin'in resmi otoritesi olarak İsrail ile Batılı güçlerin tanımaya hazır oldukları El Fetih ile aynı görüşü paylaşmayanların bölgesi olarak biliniyor. Yaser Arafat daha hayattayken, Filistinlilerin kendi gelecekleri ve İsrail karşısındaki pozisyonları ayrılıklara neden olmuş ve El Fetih ile Filistin Kurtuluş Örgütü bir mücadele yürütücüleri olmaktan çok yolsuzluk rejimi olarak anılmaya başlamıştı. İsrail karşısında yol kat edemediği ileri sürülen El Fetih'in mücadelesini anlamlı bulmayanlar, direnişin dinî kimliğini öne çıkaran bir halk hareketine dönüşmesine yol açmışlardı. Bir iddiaya göre, bir zamanlar "sol gerilla" hareketi görünümündeki FKÖ'yü bölmek için bizzat İsrail desteğiyle ikinci ve dinî motifte bir örgüt oluşturulması desteklenmiş ve bugünkü Hamas yaratılmıştı. Hamas, Arafat'ın ölümü sonrasında iktidar çelişkisi yaşayan El Fetih ve Abbas yönetimi karşısında güçlenmiş ve seçimlerden de zaferle çıkmıştı. Bununla birlikte seçim sonuçları siyasal mekanizmalara yansımamış, bu da yetmiyormuş gibi El Fetih ile Hamas güçleri arasında keskin çatışma, daha doğrusu çarpışmalar yaşanmıştı. Çatışmalar, Hamas'ı destekleyenlerin Gazze'de daha yoğun bir karşı duruş cephesi oluşturmalarına yol açarken İsrail'in de çeşitli "duvar" çalışmaları başlamıştı. Bu çevreleme hareketi, Hamas'ın belirli bir bölgeye hapsolmasını amaçlarken aynı zamanda İsrail'in de hareket yeteneğini sınırlayıcı bir sonuç yarattı.

İzolasyon Filistin halkının direncini kırmadı

Barış arayışlarının İsrail açısından en temel başlangıç noktasını "terörizme" son verilmesi ve ateşli silahların kullanılmaması oluşturuyor. Görüşmeler bir biçimde sürerken, ateşkese rağmen zaman zaman Hamas kaynaklı şiddet eylemleri olmadı değil. Ayrıca İsrail, kendilerini tehdit eden tek gücün Hamas olmadığını da defalarca dile getirdi. İsrail'e göre, bir yandan Lübnan'daki Hizbullah, öte yandan Gazze'deki Hamas neredeyse ortak çalışarak İsrail'in bölgedeki varlığını tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu iki kuruluşu da siyasal parti değil terör örgütü olarak kabul eden İsrail'e göre, her ikisi de başka devletlerce fevkalade destekleniyorlar. Bu desteğin kırılması için İsrail iki yöntem seçti. Birincisi Gazze'nin ekonomik ablukaya alınmasıydı ve bu abluka, ağırlaşan bir insanlık dramına yol açarken silahlanma konusunda beklenen etkiyi yapmadı. Üstelik radikal İslami eğilimleri bir bölgeye sıkıştırıp orada erimeleri beklenirken bu kişilerin muhalif duygularının güçlenebileceği pek hesaplanmadı. İkincisi ise Lübnan'a müdahaleydi, ki o da sonuçta İsrail'in uluslararası baskı altında kalmasına yol açtığı gibi Lübnan'daki siyasal krizlerin de çoğalmasına neden oldu.

İsrail, Lübnan konusunda şartlı bir geri adım attı. Şartı, meseleye fazlasıyla bulaşmış başta Avrupa güçlerinin kendisi yerine İran'a baskı yapmalarıydı. Bu konuda kısmen yol alındı mı bilinmez, ama bu en son saldırılardan birkaç gün önce Lübnan, yüzleri İsrail'e dönük Hizbullah füzeleri bulunduğunu ve bunların bertaraf edildiğini açıklayabildi. Bununla birlikte Hamas füzeleri hakkında kimse dünya kamuoyunu bilgilendirmedi.

Lübnan'da BM Barış Gücü görev yapıyor, Gazze'ye de ambargo, hatta abluka uygulanıyor ve nasıl oluyor da bunca füze buralarda bulunabiliyor diye de sormak gerekebilir. Bununla birlikte, ateşkesin bittiği 19 Aralık itibarıyla Hamas, gerek ambargonun gevşetilmemesi gerekse barış görüşmelerinde yol alınmaması gerekçeleriyle füze atışlarını başlattı. Şu bir gerçek ki, ateşkes koşullarında İsrail'in de, Abbas yönetiminin de Gazze'de yaşayan insanların yaşamlarına yardım sağlayacak bir çabası olmadı. Bu izolasyonun bölgedeki Filistinlilerin direncini kıracağı ve açlıkla karşı karşıya gelen halkın, Hamas'ı desteklemekten vazgeçerek İsrail'e razı olacakları düşünülmüş olabilir. Ama gelişmeler bu yönde olmadı. Hamas, ateşkes koşullarının kendilerine insani yardım sağlayacak koşullar hazırlayacağını düşündü, İsrail bu dönemi verimli değerlendirmediği gibi insani yardımları da ayrı bir baskı unsuru olarak kullandı. Duruma füzelerle yanıt veren Hamas'ın şiddete başvurması onu haklı kılmamakla birlikte, atılan füzeleri gerekçelendirmek ve karşı saldırı yapmak da İsrail'e meşruiyet getirmedi. Sonuçta İsrail, sivil halkın ölümüne yol açan saldırgan durumuna düştü.

Hamas, 'açlıkla terbiye' konusunda boyun eğmeyeceklerini göstermek için İsrail'i dünya kamuoyunda ve özellikle hem Filistinlilerin tümü hem de dünyanın geri kalanında zor durumda bırakacak bir oyuna davet etti. Bu oyun, İsrail'i asimetrik güç kullanan ve kitlesel katliamlar yapan bir ülke haline getirmekti ve İsrail bunu yaptı. Bu süreç yaşanırken ilk havlu atanın Abbas olduğu hatırlatılmalı. Mahmut Abbas, Gazzelilerin ve Hamas'ın bir biçimde düşkün ve muhtaç hale getirilmesine karşı çıktı, ancak onların kazanılması konusunda üzerine düşeni de yapamadı, Hamas'ın seçim zaferiyle bile barışamadı. Dolayısıyla Abbas, kendisinin yapacaklarının sınırlarına ulaşıp meseleyi İsrail'e bıraktı. İsrail'de ise iki İsrail oluştu. Bir kısmı, yani ılımlı denebilecekler, Hamas'ın siyasal muhatap alınması konusunda ısrarcı olurken muhafazakârlar "teröristlerle" görüşülmesinin mümkün olamayacağından hareket etti. Seçim ve iktidar kurma atmosferinde ılımlılar "oy kaygısı" içinde hareket edip "milliyetçiler"i kışkırtmayacak bir yola sürüklendiler.

Benzer durum Hamas taraftarları arasında da yaşandı. Bir yanda sürgündeki Halid Meşal öte yandan İsmail Haniye meseleye farklı yaklaştılar. Biri, üçüncü intifanın zamanının geldiğini ve Filistin direnişinin aynı biçimde devam etmesini savunurken, diğeri yapılan her tahrikin daha fazla şiddete ve çözümsüzlüğe yol açtığını ileri sürdü. Bununla birlikte anlaşılan o ki Filistin'de de itidal yanlıları kaybetmiş.

Filistin-İsrail barış görüşmelerinin, tarafların kendi içlerinde görüş ve beklenti farkları olmasa bile yeterince sorunlu noktaları var. Yerleşim yerleri, yerleşmeciler, mülteciler, Kudüs, suların paylaşımı ve sınırların tespiti gibi bir dizi soruna bir de kurulacak Filistin'in rejimi eklenmiş durumda. Ayrıca, barış görüşmelerinin bir de arabulucuları bulunuyor ve bu arabulucular da taraflara eşit uzaklıktaki oyuncular değil. Dolayısıyla, tarafları uzlaştırma arzusunda olan oyuncular, aslında bu meselelerde yeterince sorumluluğu olan rakip oyuncular. Dolayısıyla bölge dışı ve bölge ülkeleri konuya karıştıkça, mesele daha da çetrefilli hale geliyor. Zira her bir "arabulucu" kendi çıkarları doğrultusunda bir sonuç çıkması için hem İsrail'e, hem de El Fetih ve Hamas'a farklı biçimlerde baskı yapıyor.

Sorunun iç ve dış oyuncuları

Sonuçta, devletlerin ve halkların iktidar mücadelesinin şiddet ve baskı içerdiği her durumda insanlar ölüyor. Ölen insanlar yeniden bu iktidar mücadelelerinin malzemesi haline geliyor. Üstelik şiddet, şiddeti doğuruyor ve bu ortam her türlü diyalog zeminini ortadan kaldırıyor. Öyle ki, bu olaylar Hamas-El Fetih arasında belki bir yakınlaşma sağlasa bile, Hamas-İsrail ve İsrail-Filistin diyaloğunu uzunca bir süre ertelemiş görünüyor. Bu durumun İsrail-Lübnan ve Ürdün ilişkileri ile Suriye ve hatta Irak ilişkilerine yansımayacağı söylenemez. Üstelik Ortadoğu'dan çekilme ve barış ortamını bölge halklarıyla sağlama projesiyle iktidara gelen Obama yönetiminin de bu çerçevede Bush'laşmasına yol açabilecek bir ortam doğmuş gibi. Şeytanın avukatlığını yapsaydık, ABD ve İsrail'in "şahin"liğinden yararlananların Filistinlilerin ölümünden medet umduklarını söylerdik. Filistinliler ve İsrailliler ölürken, İsrail ve ABD'nin Ortadoğu halkları, hatta birçok dünya halkları nezdinde kaybettiklerini söylemek mümkün. Hata yapmaya sürüklenen bu iki ülke, davetlere icabet ederek kendi geleceklerini de tehlikeye sokuyor. Şu bir gerçek ki Filistinlerin geleceği ne kadar teminat altına alınırsa İsraillilerin ve hatta ABD'nin de geleceği o kadar güvence altına alınmış olur. Bu da, anlaşılan o ki, her muhalifi bertaraf etmeye çalışmaktan değil, hiçbir oyuncuyu siyaset ve sistem dışına itmemekten geçiyor.


Beril Dedeoğlu

27 Aralık 2008 Cumartesi

İmamın Gözyaşları (Hakan Albayrak)

Suriyeli alim Ramazan el-Buti, iki-üç sene kadar önce bir Cuma hutbesinde, ‘İslam ülkelerindeki mevcut liderlerin hiçbirisine fetih nasip olmaz’ demişti.

Sebep?

‘Çünkü fethin nasip olabilmesi için yapmaları gereken şeyi yapmıyorlar.’

Nedir o?

‘Secdeye kapanıp ağlamaktır… Kendi acizliğini idrak edip, tam bir teslimiyetle Allah Subhanehu ve Teala’ya iltica etmektir… O’nun rahmet ve bereketi için yakarmaktır… Günahlar ve hatalar için af dileyip, fethin önündeki engellerin kalkmasını gözyaşları içinde niyaz etmektir… Fatih Sultan Muhammed öyle yapmıştı… Varını-yoğunu ortaya koyduğu halde İstanbul’un fethi bir türlü nasip olmayınca, bir gece vakti secdeye kapanıp sabaha kadar ağlamış, tevbe etmiş, yalvarıp yakarmıştı… Ve sabahleyin secdeden kalktığında İstanbul’un kapıları ona açılmıştı… Yol budur… Dünyevi donanımlarınız ne kadar muhkem olursa olsun, bu yolu takip etmezseniz fetih size nasip olmayacaktır…’

* * *
Gazze’de bir mescitte kılınan teravih namazının sekizinci rekâtında, imam, A’raf suresinin 129′uncu âyetini okurken birdenbire durakladı.

Gözlerinden yaşlar geldi.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Cemaat de onunla beraber ağladı.

Rükû ve secdeye gözyaşları içinde vardılar…

Ağlatan âyetin meali: “(Musa’nın toplumu): ‘Sen bize gelmeden önce de eza cefa görüyorduk, mucizelerle geldikten sonra da’ diye çıkıştılar. (Musa): ‘Belki de, Rabbiniz düşmanınızı yok ettikten sonra sizi ülkeye varis kılacak, bunun için de sizin tavır ve davranışlarınıza bakacaktır’ dedi.” (Bkz. Mustafa İslamoğlu’nun “Gerekçeli Meal-Tefsir”i, s.285)

Bu âyeti okurken hıçkırarak ağlayan imamı hepiniz tanıyorsunuz.

O, İsmail Heniyye.

Filistin’in muhterem başbakanı.

* * *
‘Acaba tavır ve davranışlarımızla fethi hak edecek miyiz, yoksa çektiğimiz bu acıların devamına müstehak mı olacağız?’ sorusunun altında ezilen ve gözyaşları içinde Alemlerin Rabbi’ne iltica eden İsmail Heniyye’nin o güzel hali, bana üstad Ramazan el-Buti’nin yukarıda mezkûr sözlerini hatırlattı.

İçimden bir ses, “İşte bu lidere fetih nasip olacak inşaallah” diyor.

Amin Ve’l Hamdu Lillahi Rabbi’l Âlemîn.

Hakan Albayrak

İtibar ve uzun ömür miyarı (Fehmi Koru)

Bu mesleğe ilk atıldığım günden beri çözemediğim bir muamma nice yıldan sonra bugün de geçerlidir: "Gazeteciler neden yalan habere imza atar?" Gazetelerin kendilerine özel sebeplerle yalan veya çarpıtılmış habere yer verebileceklerini anlarım da, 'gazeteci' olarak ayakta kalmak isteyen birinin imzasını bu tezgâha ödünç vermesini anlayamam...

Tabii yalan ve çarpıtılmış haberden medet uman gazete yöneticisini de anlamakta zorlanırım...

Son zamanlarda 'yalan' kategorisine giren haberler artmaya başladı. Bunlardan sonuncusu, bir zamanlar 'Şok' adıyla çıkan ve akla sığmaz olağanüstü olayları manşetine taşıyan türden 'post-modern' gazetelere yakışacak bir haberdi. Gazete, ilk seçimde seçmen sayısının altı milyon artmasından hareketle hoş bir manşet yapmıştı; habere göre on seçmenin oturduğu varsayılan adres kümes çıkmış... Gazete, 'altısı tavuk, dördü horoz' diye ayrıntıladığı haberi o kadar sayıda kümes hayvanı fotoğrafıyla da süslemişti. En ortaya da muhabirin kocaman fotoğraflı imzasını ekleyerek...

Ertesi gün Zaman gazetesi ev sakinleriyle görüşerek yazdı da öğrendik: Meğer kümes diye sunulan o adreste dört katlı kocaman bir apartman varmış...

Böylesine büyük bir mahçupluk yaşatacak sözde-habere itibar edilmesini, fotoğraflı imza verilmesini, şu yaşıma geldim, anlamakta hâlâ zorlanırım...

Bir köşe yazarı da, Suriye'de bulunduğu geçen hafta birlikte olduğu meslektaş grubunu yemekte ağırlayan Şam Büyükelçisi'nin makam odasında Atatürk fotoğrafı bulunmadığını, konuyu dikkatine sunduğu Büyükelçi Halit Çelik'in de kendisini terslediğini yazdı. Atatürk fotoğrafı yokmuş, ama Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ın imzalı portreleri varmış...

Onun bu yazısı başka köşelere de sıçrayan bir habere dönüştü...

Yıllardır gezerim, daha giriş holünden kocaman bir Atatürk fotoğrafı tarafından karşılanmadığım tek bir Türkiye temsilciliği görmedim. Varsa bile geçicidir ve yokluğun mâkul bir sebebi mutlaka bulunur. Geçenlerde Los Angeles Times'ta çıkan Mısırlı bir bayan gazetecinin Türkiye izleniminde üzeri sürekli çizildiği üzere, özellikle Arap ülkelerinde göze batıyor olsa da, uygulama her yerde devam etmektedir.

Az bir çabayla konuya dair elde ettiğim bilgi şu: Büyükelçi Çelik, yazı sahibinin de içinde bulunduğu grup onuruna yemeği, büyükelçilik binasında değil ikametgâhında vermiş... Rezidansta da Atatürk portresi varmış elbette, ama büyükelçinin çalışma odasında...

Bana bu bilgiyi ulaştıran Türk işadamı, Halit Çelik'in Suriye basınına verdiği röportajlarda kulanılan fotoğrafından örnekler de gönderdi; büyükelçi hepsi için özellikle Atatürk portresi önünde poz vermiş...

Nitekim büyütme niyetiyle konuyu kendi sütununa taşıyan köşe yazarı, bir ortak dostundan, "Büyükelçi de senin benim kadar Atatürkçü" uyarısını almış olmalı ki, ertesi gün sert bir dönüş yaptı.

Kaç gündür bu konu "Dışişleri Bakanlığı da gericilerin eline geçti" banallığı içerisinde tartışılıp duruyor.

Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan'ın çalışma mekânlarında Atatürk tablolarından geçilmiyor oysa; kendisi hassasiyetlere riyate eden biri, memurlarından farklı bir davranış mı bekler?

Uzun yılların deneyiminin sonucunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Haberinin çarpıtılmasına izin veren muhabir de, gördüklerini çarpıtarak yazan köşe yazarları da uzun ömürlü ve itibarlı olamıyor bu meslekte; ya itibar kalmıyor, ya da imzalarını kullanacak gazete...

Fehmi Koru

Gel de kafayı yeme (Ahmet Kekeç)

Şunu öğreniyoruz: Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararlar herkesi bağlamazmış.

Muhalefet partilerini bağlamazmış.

Bazı belde yöneticilerini bağlamazmış.

Danıştay’ı bağlamazmış.

Bir şey daha öğreniyoruz: Durduk yerde kendisine ‘Eş Anayasa Mahkemesi’ görevi veren Danıştay, icabında yasal uyuşmazlıklarda devreye girip kararlar alabilir, bu kararlarını meşrulaştırmak için komşu mahkemeden üye araklayabilirmiş.

Biraz karışık mı oldu?

Öyle oldu.

Fakat, bu karışıklık yazarınızdan kaynaklanmıyor.

Durumun kendisi karışık...

Evet, yüksek yargı kararları bağlayıcıdır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin ‘belediye’ olmaktan çıkarılan beldelerle ilgili aldığı karar da bağlayıcı olmak durumundadır.

Değilmiş...

Danıştay, Kovancık Belediyesi’nin başvurusu üzerine, Anayasa Mahkemesi tarafından ‘geçerliliği’ onaylanmış yasaya istinaden yayınlanan İçişleri Bakanlığı genelgesini iptal etti.

Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir yasa, Danıştay eliyle yok edilmiş oldu.

İlginç, değil mi?

Durumdan vazife çıkaran Yüksek Seçim Kurulu da, Anayasa Mahkemesi’ni değil, Danıştay’ın kararını ‘üstün’ saydı ve ‘Danıştay’a iptal için başvuran bütün belediyelerin tüzel kişilikleri devam eder’ diyerek, hem mahut ‘bağlayıcılık’ ilkesini çiğnemiş, hem de mahkemeler arasına hiyerarşi sokmuş oldu.

Bundan sonrası daha komik...

Kararları hiçe sayılan mahkemenin başkanı Haşim Kılıç, doğal olarak çıkıp mahut ‘bağlayıcılık’ ilkesini hatırlatıyor, ‘olması gereken’e vurgu yapıyor, Danıştay’a ve Yüksek Seçim Kurulu’na itiraz ediyor.

Üyeler ne yapıyor?

Kararları hiçe sayılmış mahkemenin üyeleri...

Başkanları aleyhinde bir bildiri yayınlayarak, ‘komşu mahkeme’den yana tavır koyuyor.

Gene mi karışık oldu?

O zaman daha net bir şey anlatayım:

Prof. Mehmet Füzün’ün rektörlüğü, ‘daimi statüde’ olmadığı gerekçesiyle ‘dava’ya konu oldu... Ankara 15. İdare Mahkemesi, geriye dönük bir işlem gerçekleştirerek asli statüye geçen Füzün’ün rektör olamayacağına karar verdi.

Mahkeme, görünüşte haklı...

Peki, ‘Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine’ dava açılabilir mi?

Hayır.

Rektör seçilmek için ‘tam gün’ (yani asli statü) gerekli midir?

Hayır.

İnönü Üniversitesi’ne rektör atanan Prof. Ömer Şarlak asli statüden mi geliyordu?

Hayır.

Şarlak TSK’dan geliyordu ve emekli bir doktordu. Bırakın ‘tam gün’ü, çalışmıyordu bile.

Hürriyet’in terbiyesiz kalemi tarafından İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne yakıştırılan Prof. Ali Akyüz elan asli statüde mi?

Hayır.

Bu kadar ‘hayır’, Füzün’ü rektör yapmaya yetmiyor.

Demek ki, Cumhurbaşkanının atamaları yargıya konu edilebilirmiş.

Demek ki, Anayasa Mahkemesi’nin kararları, kendi üyeleri dahil, hiçbir kurumu, hiçbir merciyi, hiçbir eşhası bağlamazmış...

Ahmet Kekeç

Yargıda izini sürmeye değer bir şüphe (Mustafa Karaalioğlu)

Mahkeme kararları hakkında hatta kendileriyle ilgili olmayan konular hakkında bile konuşmayan bir Anayasa Mahkemesi Başkanı hatırlıyor musunuz? Bildiğim, hatırladığım başkanların hepsi sürekli konuşurdu, hatta bazıları siyasi parti lideri gibi her mikrofona bir cümle yetiştirirdi. Rejim, laiklik, demokrasi, milli irade, parlamento kararları... İçinde bu kelimelerin geçtiği onlarca demeç, bildiri, imzalı imzasız açıklama arşivlerde duruyor.

Türkiye’de hukuka güvensizlik duygusu yaratan ve sistemin işleyişini zorlaştıran temel faktör de bu tür ‘maksadı aşan’ girişimler olmuştur. Yargı kurumları her fırsatta siyasiler gibi rol üstlenip siyaseti şekillendirmeye kalktıkları için güven duygusu kaçınılmaz olarak zedelenmiştir. Geriye doğru bütün ciddi ve önemli kararlara bakın; tam da bu nedenden dolayı hiçbirinde tatmin hissedemezsiniz.

Çünkü, pozisyonlar baştan bellidir... Çünkü, yargı temsilcileri bazen muhalefet partisinin, bazen de elle tutulmayan gözle görülmeyen ‘sistem’in sözcüsü olmuşlardır.

Bugün, Anayasa Mahkemesi’nin başında altına imza attığı kararlarla yargıçlığını ispatlamış değerli bir isim bulunuyor. Haşim Kılıç, az konuşan, demokrat ve kararlarıyla da özgürlükçü bir isimdir.

Önceki gün konuşması gerekti. Çünkü başkanı olduğu mahkemenin aldığı bir karar Yüksek Seçim Kurulu tarafından yok sayılıyordu.

Kılıç’ın konuşmaması hata olurdu

Açalım... Anayasa’ya göre TBMM’nin çıkardığı yasaları denetleme yetkisi sadece Anayasa Mahkemesi’ne aittir. Mahkeme, nüfusu 2 binin altındaki belediyelerin kaldırılmasına dair yasanın iptal istemini reddetti. Yani, anayasal denetim hakkını kullanarak, bu kategorideki belediyelerin kaldırılmasında bir mahsur olmadığına hükmetti. Konu da kapandı. Yıllardır, Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra tartışmalar sürse de konular kapanmıştır. Anayasa hukuku bunu gerektirir. 367 kararı gibi izi yıllarca silinmeyecek bir hukuk faciasında bile böyle olmuştur.

Ama bu kez, YSK’nın yönlendirmesiyle devreye ‘ikinci anayasa mahkemesi’ gibi Danıştay girdi. Danıştay, isteyen belediyenin lağvedilmekten kurtulacağını ve seçimlere girebileceğine hükmetti, YSK da bu karara uyacağını ilan etti.

Anayasa Mahkemesi Başkanı bu durumda ne yapacaktı?

‘Hayırlısı olsun. Biz de bundan sonra yetkimizi Danıştay’la paylaşırız’ deyip olup bitenleri sineye mi çekecekti?

Sessiz kalıp, başkanı olduğu mahkemenin verdiği kararın çöpe atılışını mı izleyecekti?

Üyelerinin yangından mal kaçırır gibi mahkemenin yetkisini başka bir kuruma ciro edişine göz mü yumacaktı?

Kılıç, hem doğru olanı, hem de yapılmasa eksik kalacak olanı yaptı.

Burada problem, bazılarının geçmiş mahkeme başkanlarına ve aslında işlerine gelen açıklamaları yapan bütün yargı bürokrasisine tanıdıkları imtiyazı Kılıç’tan esirgemeleridir.

Başbakan’ın şüphesi

Bu da bir yere kadar anlaşılabilir bir şey. Sonuçta bu ülkede takım tutar gibi hakim de tutuluyor.

Zihin kurcalayan nokta şu...

Hayatlarında nüfusu 2 binin altında bir belediye merkezi görmeyen ve bu belediyelerin nasıl çalıştığını bilmeyen kişilerin, yüksek yargıdaki çatlağı fırsat bilip koro halinde Danıştaycı olmaları ilginçtir.

Düğmeye basılmış gibi...

Düne kadar rejimin yıkılmaz kalesi muamelesi gören Anayasa Mahkemesi’ni önemsizleştiren bu çaba merak uyandırıyor. Bana göre Anayasa Mahkemesi ‘düne kadar’ ne idiyse bugün de aynen o ama anlaşılan bilmediğimiz bir şeyler var.

Birilerinde artık adrese teslim kararlar alınamayacağı endişesi doğdu da yeni arayışlara mı girdiler? Meclis, bundan sonra çıkardığı yasaları, Anayasa Mahkemesi dışındaki yüksek yargı kurumlarına da mı onaylattırmak zorunda kalacak?

Sadece belediye yasası değil, Cumhurbaşkanı’nın rektör atama yetkisinde de Danıştay sahneye çıktı. Ve bugüne kadar hiç sormadığı soruları sormaya başladı.

Başbakan Erdoğan yüksek yargı eksenli karmaşanın ardındaki anlamı ilk okuyan kişi oldu. Şüpheyle şunu söyledi: ‘Yeni bir şey öğrendim. Demek ki, Türkiye’de ikinci bir Anayasa Mahkemesi daha çıktı.’

Üç günün manzarası bu şüphenin izini sürmeye değer olduğunu gösteriyor.

Mustafa Karaalioğlu

Bir duvar yıkıldı (Oktay Gönensin)

Birkaç yıl önce kimileri rüyalarında böyle bir şey görseler korkuyla uyanırlardı:

Çünkü “Kürt”, “Kürtçe” kelimeleri bile onları “ülke bölünüyor” titremesine sokardı.

TRT’nin kürtçe yayına ayırdığı kanal dün deneme yayınına başladı. Dün başlatılan, bundan önce kısa süre için yapılmış olan gibi yasak savma kabilinden bir yayın değil, düpedüz “Kürtçe TV”.

Yayın, İstiklal Marşı ile, bu ülkede yaşayan herkesin bağımsız bir ülkede yaşadığının simgesi olan marş ile açılıyor.

Böyle bir yanının başlamasıyla, cumhuriyetin ilk yıllarındaki isyanların ardından gelen devletin resmi politikası terk edilmektedir. Özet olarak “Kürt ve Kürt kimliği yoktur” kararı üzerine kurulu bu politika dün yine resmi olarak terk edilmiştir.

Devletin “Kürt yoktur” sözünden Kürtçe TV yayınına kadar gelmesi kolay olmamıştır. “Kürt meselesi vardır” sözünün vatan hainliğinin kanıtı olarak görüldüğü dönem de geride kalmıştır.

Yıllar boyunca korkularla örülerek inşa edilmiş ve giderek güçlenmiş duvarların bir çırpıda yıkılması mümkün değil. Ama Türkiye, bu duvarların yıkılabildiği bir aşamaya geldiğini de göstermiştir.

***


Yaklaşık 12 milyon dolayındaki Türk vatandaşı kendisini Kürt olarak niteliyor ve kimliğinin gereklerini yaşamak istiyor. Bugün için dil ve yayının öne çıktığı görülüyor. Ama bir de terör döneminin açtığı yaraların sarılması ve tedavi edilmesi meselesi var.

Bu da kolay bir süreç değil. Irak ve Kuzey Irak yöneticileri ile terör meselesinde belli bir anlaşmaya doğru ilerleme sağlanmışken, devletin televizyonunun Kürtçe yayına başlamasına da bir gün kalmışken askerin bir aracın taranması ve üç askerin şehit edilmesinin anlamı üzerine düşünmek gerekiyor.

***


Şu anda öncelik, dağdakilerin inmeye başlaması ve çeşitli nedenlerle Kuzey Irak’a gitmiş olan fakat terör eylemleriyle doğrudan ilişkili olmayan Türk vatandaşlarının evlerine dönmeleridir.

Ankara gerekli yasal dayanağın bulunduğunu tekrarlıyor, ancak bunun için bir de güven ortamının yaratılması gerekiyor.

TRT’nin Kürtçe yayını bu açıdan görmek ve başka duvarların da yıkılabileceğini düşünmeye başlamak, çözüme daha hızlı yaklaşılmasını sağlayacaktır. Kazanılan her gün, her saat daha az acı, daha az kan demektir. Bunu, en sıcak bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar da açıkça ifade ediyor ve “barış” diyorlar.

Dağdakilerin inmelerini engelleyen duvar da yıkıldığı zaman, “barış” kelimesi daha yakın ve gerçek olacaktır.

Oktay Gönensin

Hangi vatandaşlar makbul değildir? (Emre Aköz)

Böyle yapmamızın nedeni " her türlü kötülüğü devletten bilmek " gibi bir kolaycılık değil elbette.

Prof. Binnaz Toprak ve arkadaşlarının yaptığı " Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler " adlı araştırmanın eksik yönlerine değinirken, "devletin" sorumluluğunun altını çiziyoruz.
Böyle yapmamızın nedeni " her türlü kötülüğü devletten bilmek " gibi bir kolaycılık değil elbette.
Elimizde somut olaylar var.

Bunlara geçmeden önce, sosyal psikolojinin bize öğrettiği çok temel bir mekanizmayı hatırlayalım:
" Eğer bir yeri bakımsız bırakırsanız, insanlar orayı daha da beter hale getirir. "
Türkiye'deki devlet toplum ilişkilerinde biz bu mekanizmanın azmanlaşmış halini yaşadık. Şöyle oldu:
Aleviler: Eğer 100 bin memuru olan Diyanet İşleri'nde Alevilere yer yoksa, bu inanç tarzı ders kitaplarında yer almıyorsa, o zaman sıradan vatandaş, " Demek ki Alevilik makbul bir şey değilmiş " diye düşünmeye başlar.
O sıradan vatandaşların içindeki " kaypak, avantacı, suça eğilimli, bencil, vs. " tipler ise fırsat kollar, " Şu Alevi komşumun başına bir şey gelse de, ona olan borcumu ödemesem " diye hayaller kurar.
Kürtler: Türkçe bilmediği için kasabada derdini Kürtçe anlatan zavallı köylülerden " 10 kuruş " (herhalde bugünün 10 lirası filan eder ki onlar için büyük paradır) ceza almış bir devlet bu.
Kürt vatandaşlar için, " Bunlar dağ Türküdür, karda yürürken kart kurt diye sesler çıkardıkları için o ad verilmiştir " saçmalığına inanan ve ona göre davranan nice askeri bürokrat olmuştur bu ülkede. (Kendileri ifşa ettiler.)
33 Kürt köylüsünü yargılamadan kurşuna dizdiği için ceza alan general Mustafa Muğlalı'nın adını kışlaya, kadın ve çocukların yaşadığı köylere uçaktan bomba atan Sabiha Gökçen'in adını da havaalanına veren yine bu devlet değil mi?
Böyle olaylar tarih boyunca tekrarlandığında, sıradan vatandaşların bir kısmı da, " Demek ki Kürt makbul değilmiş " diye düşünür elbette.
Gayrimüslimler: Çevresine bakıp bir tane bile " Yahudi subay ", " Rum vali ", " Ermeni yargıç " göremeyen sıradan vatandaş, bu grupların da makbul olmadığını hemen kavramaz mı?
Kötü niyetli esnaf, " 6 /7 Eylülde (1955) bunların malları yağmalanmış, yine böyle bir okazyon çıksa da komşunun dükkânına dalsam " demez mi?
Komünistler: 1920'lerden 1980'lere her türlü yanlış iş komünistlerden bilinmedi mi? Her nahoş olayda, hiç alakaları olmasa da, "günah keçileri" olarak komünistler içeri atılmadı mı?
Ortada komünizm kalmadı. Ama bugün hâlâ Anadolu'da " aşırı ve olumsuz " durumları anlatmak için misal olarak komünistler veriliyor.
Bu da yakın tarihin insanların içine nasıl kök salmış olduğunu ortaya koyuyor.

Ne demiştik yukarıda?
"Eğer bir yeri bakımsız bırakırsanız, insanlar orayı daha da beter hale getirir. "
Yani eğer devlet, bazı vatandaşları, " hor görülebilir, dövülebilir, malına el konabilir, hakları elinden alınabilir " hale getirirse; öteki gruplar da onun izinden gider.
Dolayısıyla, toplumdaki " tutuculuğu, bağnazlığı, tahammülsüzlüğü, saldırganlığı " devlet faktörünü hesaba katmadan anlayamazsınız.

Emre Aköz

26 Aralık 2008 Cuma

Başbakan, "Kriz psikolojiktir" demekte haklı mı? (Sami Uslu)

Türk basınının önemli bölümünde yeni bir ilginçliğe şahit oluyoruz; ülkenin başbakanı, global krizin bizi çok fazla etkilemeyeceğini kastederek, teğet geçtiğini ifade ediyor, basınımız ise buna ısrarla karşı gelerek dolaylı yoldan ekonomik krizin ülkeyi tam anlamıyla vuracağını iddia ediyor.

Başbakan'ın üç gün önceki, krizin psikolojik olduğuna ve bazı çevreler tarafından kasıtlı olarak körüklendiğine dair sözleri de malum basın tarafından beğenilmedi. Acaba, krizi psikolojik bir fenomen olarak gören Başbakan ne derece haklı?

İktisadın en sıkı ilişki içinde bulunduğu bilim dalları psikoloji ve sosyolojidir. Psikoloji mikro iktisada giren, tüketici davranışları, işçilerin verimliliği gibi konuları anlamamıza yardımcı olur. Makro iktisat olarak adlandırılan genel ekonomi ise enflasyon, faiz hadleri ve dünyanın gündemine oturan kriz gibi konuları incelerken sosyolojiden yararlanılır. Aslında mikro ve makro iktisat bütündür ve birbirini tamamlar. Mesela, bir mal veya hizmete olan kişisel talep, marjinal fayda vesaire birer mikro iktisat konusu iken, kişisel taleplerin toplanmasıyla hesaplanan piyasa talebi makro iktisattır. Öte yandan, ulusal ve uluslararası olaylar ve durumlar da kişileri etkiler. Mesela, 'global kriz bizi vurdu vuracak' haberleri kişilerin tüketici sıfatıyla davranışlarını yönlendirir; insanların, hane halkının tercihi harcama yerine, parayı tutmaya yönelir. Sakarya depreminden hemen sonraki günlerde, herkes depremin şokunu yaşamış, bir yandan can korkusu duyarken, diğer yandan ölen yakınlarının yasını tutar olmuştu. Bu ortamda, hiç azalmaz denilen ekmek tüketimi tam üçte iki oranında geriledi. Özetle, psikoloji mikro iktisadı direkt olarak, makro iktisadı ise dolaylı olarak etkiler. Amerika'da ekonomik psikoloji deyimi altında bir disiplin yüksek lisans programlarına kadar girdi. Ekonomik psikoloji, hem ekonominin hem de psikolojinin bilgi ve bulgularından faydalanır. Ekonomik psikolojinin en somut biçimde uygulamaya geçirildiği alan, şirketlerin eleman alımlarında yaptıkları psikometrik testlerdir. Örneğin, bankaların çağrı merkezleri için yapılan ve binleri aşan iş başvurularının değerlendirilmesinde psikometrik testler başarıyla tatbik ediliyor. Böylece, fazla sayıda adayın içinden en kısa zamanda eleme ve seçim yapılabiliyor. Bugün, mikro ekonomiyle psikolojiyi eşanlamlı kavramlar olarak gören veya ekonominin psikolojinin alt dalı olduğunu savunan iktisatçı ve toplum bilimcilere rastlıyoruz. Bu arada, "iki söz büyüdür" atasözümüz, sözlerin hayatta bazen ne kadar önemli ve etkili olabileceğini halk diliyle anlatır.

Dolayısıyla, Başbakan'ın ekonomik kriz hakkında "psikolojiktir" demesinde yadırganacak bir husus bulunmuyor. Gerçekten, psikoloji ve iktisat arasındaki bağlantıyı, karşılıklı etkileşimi ne bilimsel açıdan ne de gerçekler ışığında yadsımak asla mümkün değildir. Buna rağmen, Başbakan'ın bu yaklaşımını alaya almak, gerçek dışı sözlermiş gibi kamuoyuna sunmak acaba, nasıl bir "psikoloji" sonucudur?

Başbakan, krizin belli bir psikolojinin eseri olduğuna dair saptamasını yaptıktan sonra, hep beraber bu negatif atmosferi ortadan kaldırmak için mücadele etmemiz gerektiğini beyan ediyor. Geniş kitleleri etkileme gücü olan medyanın bu mücadelede en başta yer almasının önemini tartışmaya bile gerek yok. Demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak kabul edilen medya ile beraber, ekonomiden sorumlu bakanlar ve üst düzey kamu görevlileri bu mücadeleye katılmayı görev bilmeli.

Ancak, görünen o ki, krize karşı psikolojik savaşta Başbakan R. Tayyip Erdoğan yalnız kalmaktadır. Maalesef, Başbakan dahi olsa, bu zorlu mücadelede tek başına başarılı olmanın, netice almanın imkanı pek yok. Şahsen, sorumlu mevkideki kamu yöneticilerinin ne zaman kıpırdayacağını ciddi olarak merak ediyorum.

Sami Uslu

Asker sorunu ile Özkök Paşa örneği! (Hasan Cemal)

Türkiye, 'asker sorunu'nu çözebilecek mi? Türkiye'de asker, 'silahlı bir parti' gibi davranmaktan vazgeçebilecek mi?

'Devlet içinde devlet' gibi hareket etmeye son verebilecek mi?

Halkın oylarıyla iş başına gelen 'sivil otorite'ye, yani 'seçilmiş hükümet'e günün birinde gerçekten tabi olabilecek mi asker?

Sorular şöyle devam edebilir:

'Asker sorunu'nu çözmek için gereken siyasal kararlılık bizim siyaset meydanımızda ne zaman sahneye çıkabilecek?

Askerin 'kırmızı çizgileri'nin üstüne çarpı işareti koyabilecek kadar demokrasi kültürüne sahip siyasetçiler de bu ülkede iktidara gelebilecek mi?

Bir Yunanistan'daki, bir İspanya'daki, bir Portekiz'deki gibi bizim siyaset sınıfımız da, asker-politika ilişkilerini demokrasi içindeki yerine oturtacak siyasal irade ve cesareti günün birinde gösterebilecek mi?

Böyle siyasetçilerimiz olacak mı?

Böyle siyasetçilerimize demokrasi ve hukuk devleti adına sonuna kadar destek veren medyamız, iş dünyamız, akademik dünyamız olabilecek mi?

Türkiye'nin 'asker sorunu'yla ilgili bu soruları dün not ederken, Radikal'in manşetinde eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök'ün Murat Yetkin'e açıklamalarını okuyordum.

Şu satırların altını çizdim:

"Ettiğim yemine sadık kalarak siyaseti Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sokmamaya gayret ettim. Kanunların yapmamamı söylediklerini yapmadım, ama yap dediklerini hakkıyla yapmaya çalıştım.

Ne yaman ironidir ki, hükümetle alenen kavga etmediğim için benimle kavga edenler, demokrat olduğum için beni kınayanlar oldu. Koruma kollama görevimi kapalı kapılar ardında saygın bir şekilde tartışıp, bu görevi, muhataplarımı ikna yoluyla gerçekleştirmemden memnun kalmayanlar oldu.

28 Şubat o günün koşullarının gerektirdiği zorunlu bir hareket tarzıydı. Asla suçlamam. Üstelik o kadroların ders alabilecekleri geçmişte bir 28 Şubat deneyimi yoktu.

Ama benim vardı.

Ben iyi niyetlerle ne yapıldığını, kimleri göndermekle kimlerin yollarının asfaltlandığını gördüm. Evvelki olayları incelediğimde asker elinin dokunmasının siyasetçiler için ne kadar 'hayırlara vesile' olduğunu öğrendim.

Bu nedenle benim tarzım farklı oldu.

Ben ulusun bütün dinamiklerinin harekete geçmesinin ve yapılacak işin, yapması gerekenler tarafından yapılmasının daha doğru olacağını değerlendirerek hareket ettim. Demokrasinin erdemine, onun zor, ama çok güvenli bir yol olduğuna daima inandım."

Özkök Paşa'nın sözleri önemli.

Özellikle, "Demokrasinin erdemine, onun zor, ama çok güvenli bir yol olduğuna inandım" cümlesinin altını kalın kalın çizmekte yarar var.

Hilmi Özkök Paşa, böyle düşündüğü içindir ki, birinci sınıf demokrasiden hazzetmeyen asker-sivil bazı odakların hışmını üzerine çekti.

Yıpratılmak istendi.

Altı oyulmak istendi.

1960'daki 27 Mayıs darbesinde, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte devrilip hapse atılan Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdulhun Paşa örnekleriyle kendisine gözdağı verilmek istendi.

"Genç subaylar rahatsız!" manşetleriyle üzerine gidildi.

'Dincilik'le suçlandı.

'AKP işbirlikçisi' diye yaftalandı.

Peki ama neden?..

Çünkü 'darbe'ye karşıydı.

'Muhtıra'ya karşıydı.

Yeni bir 28 Şubat'a karşıydı.

İşte bu yüzdendir ki, Genelkurmay Başkanı olarak altındaki Kuvvet Komutanlarıyla, Karacı Aytaç Yalman Paşa, Havacı İbrahim Fırtına Paşa, Denizci Özden Örnek Paşa ve Jandarma Komutanı Şener Eruygur Paşa'yla anlaşamadı, çatıştı.

Ama yılmadı.

Tertiplere sonuna kadar direndi.

Demokrasiye inandığı içindir ki darbeye de, muhtıraya da, yeni bir 28 Şubat'a da geçit vermedi Özkök Paşa...

Bir ucu Ergenekon'a açılan bu darbe tertiplerinin bütün hikayesi, Özden Örnek Paşa'nın 2003-2004 yıllarını kapsayan ve değerli meslektaşım Alper Görmüş'ün Nokta dergisinde yayımlayarak bir demokrasi görevi yaptığı günlüklerinde aydınlanmıştır.

Özkök Paşa görevini yaptı.

Demokrasiye, hukuka sadık kaldı.

Tarih onu öyle yazacak.

Ancak, 2003-2004 yılının darbe tertiplerini üreten o malum yapı ve zihniyet yerli yerinde duruyor. Avrupa'daki kadar demokrasiyle, hukuk devletiyle bağdaşmayan o yapı ve zihniyet değişmedikçe, asker-politika ilişkisi açısından taşlar yerli yerine oturamaz bu ülkede.

Ve Özden Örnek Paşa günlüklerindeki 'tertipler'in hesabı demokrasi ve hukuk adına sorulmadıkça, siyasetçiler ve TBMM bu açıdan kendi hukuklarına sahip çıkabilecek siyasal kararlılığı göstermedikçe 'asker sorunu' çözülmez bu ülkede...

Ama tabii 'asker sorunu' aynı zamanda bir 'sivil sorunu'dur.

Yıl sonu dileğime gelince:

Hilmi Özkök Paşa gibi askerlerle, demokrasi kültürünü gerçekten özümsemiş siyasetçilerin, halkın oyuna saygılı bir parlamentonun bir gün elele vererek, bu ülkede demokratik hukuk devletinin kapısını ardına kadar açmaları...

Çok şey mi istiyorum?..

Hasan Cemal

Gül’ün annesinden özür diliyorum! ( Aziz Üstel)

CHP Milletvekili, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün annesinden özür dilemiş bir televizyon programında.

Neden?

Gene CHP’li Canan Arıtman’ın, Sayın Gül’ün annesi hanımefendinin etnik kökeniyle ilgili zırvaları yüzünden.

Canan Arıtman gerçekten son derece can sıkıcı bir kadın.

Ünlü mü olmak istiyor?

Yoksa başka bir amacı mı var kestirmek kolay değil. Ama o upuzun ve de sipsivri diliyle, gün geçmiyor ki Cumhurbaşkanı’nın annesinin etnik geçmişini sorgulasın.

Neden olarak da Gül’ün, Ermeniler’den özür dileme kampanyasıyla ilgili sessiz kalmasını gösteriyor.

Bu ne akıllara ziyan bi iştir yahu!

Elekdağ diyor ki: ‘Devlet kimlik açısından, ırk ve din açısından kör olmalıdır. Devletin karşısında vatandaş vardır. Devlet vatandaşa eşit davranmak zorundadır... Burada bir özür dilemek istiyorum. Ben bir hanımefendiden, bir anneden özür dilemek istiyorum. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesinden... Bu tartışmalar ona azap vermiştir... Ben kendi anneme duyduğum sevgi ve şefkati ona da duyuyorum..’

Ne kadar aklı başında, ne kadar devlet adamlığına yakışır bi yaklaşım değil mi?

Bu davranışı CHP’nin parti, Deniz Baykal’ın da Genel Başkan olarak sergilemesi gerekir hiç vakit yitirmeden!

Bense, bir Türk vatandaşı olarak, Sayın Abdullah Gül’ün annesinden özür diliyorum. Hanımefendi sizi üzdüğü, bir damla uykunuzu kaçırdığı, ailenizi öfkelendirdiği için, bu ülkenin bütün aklı başında insanları sizden özür dilemeli.

Allah size uzun ömür versin.

Saygılarımla...

AFYON iCRA MÜDÜRÜ NURi ARIKAN!

Ben hayatımda böyle bir şey ne duydum ne de okudum.

Afyon’da, Arhan Araba Kiralama Şirketi diye bir kuruluş varmış. Bu kuruluştan biri araba kiralamış. Şirkete 1000 YTL borcu varmış. Şirket icra takibine gitmiş. Buraya kadar iyi.

Bundan sonrası akıllara ziyan!

Afyon 2’nci İcra Müdürü Nuri Arıkan Bey, tutmuş, bu borçlu kişinin adresini bulamadığından, ta İstanbul’da oturan, kız kardeşine haciz bildirimi yollamış; hem de 8 bin YTL’lik! Kız kardeşi hanımefendi, muhtardan hane halkının dökümünü çıkartmış, ve Afyon 2’nci İcra Müdürü Nuri Arıkan’a yollamış, ‘Aradığınız kişi burada oturmuyor’ diye. Dahası, avukatları da Arıkan’ı aramış.

‘Beyefendi, aradığınız kişi bu adreste ikamet etmiyor. Yanlış yere yollamışınız icra bildirimini. Yasal değil yaptığınız iş!’

Yanıtsa tam ‘Yaşar Ne Yaşar ne Yaşamaz’ adlı, Aziz Nesin’in romanından alınma:

‘Valla ben anlamam... Hacizi gönderdim..’

‘Ama bu kişi bu adreste oturmuyor... İlgisi yok burasıyla!’

‘Olsun... Ben hacizi yaparım..’

‘Ama bu yasal değil..’

‘Olabilir... değilse, sonradan düzeltiriz!’

Yahu Türkiye’de vatandaş bu kadar sahipsiz mi?!

Bu kadar başına buyruk davranabilir mi Afyon 2’nci İcra Müdürü?

Sevgili Kemal Unakıtan, senden istirhamım, birine söyle de şu garip işlere bir göz atıversin hele!

Yıldırım Demirören’le koca Kartal dibe vurdu!

Eski TBMM Başkanı sevgili Hikmet Çetin de dayanamamış ve hem Yıldırım Demirören’e hem de Beşiktaş Yönetimi’ne vermiş veriştirmiş:

Beşiktaş sezonun bu döneminde çok kritik aşamalardan geçiyor. Bugün yönetim tarafından BJK’nın saygınlığını olumsuz etkileyecek davranışlar sergileniyor..’ Onursal Başkan Süleyman Seba döneminde bu duruma özen gösterildiğini ekleyen Çetin, saygı düzeninin artık korunmadığını da eklemiş sözlerine.

Ben Yıldırım Demirören’i anlıyorum.

Gün 24 saat Beşiktaş için çabalıyor duruyor...

Ama futbolcu nasıl alınır, teknik direktör seçerken hangi öncelikler üzerinde durulmalıdır... gibi soruların yanıtlarını bilmiyor.

Gidiyor, üçüncü sınıf adamlar alıyor, habire hoca değiştiriyor ve başarı bekliyor...

Beşiktaş Kulübü’nin önüne bi turnike kurmuş; bi topçu girerken içeri, bir diğeri şutlanıyor.... Bi hoca imza atarken, diğerinin daha imzası kurumamış sözleşmesi çöpe atılıyor. Sonra da bütün suçu kendisinde ve çalışma arkadaşlarında arayacağına hakemlere saldırıyor!

Hakemler iyi değil Türkiye’de. Bu doğru. Ama Beşiktaş’a ne TFF’nin garezi var, ne de Oğuz Sarvan’ın. Fenerbahçe’nin çizgiyi yarım metre geçen topunu görmezden gelen de Türk hakemi...

Arda’yı ceza alanında yaka paça indirene düdük çalmayan da...

Her takım bu akıllara ziyan hakem hatalarından kendine düşen payı alıyor. Burada önemli olan 105 yıllık dev çınarın, koskoca Beşiktaş’ın saygınlığını korumak. Yoksa sağa sola tehdit savurarak ‘Sahaya PAF takımıyla çıkarım’ gibisinden boş laflar ederek sadece ve sadece Beşiktaş’a zarar veriyor Sayın Demirören.

Yazık ki ne yazık..

AYAKKABI YAĞIYOR ZEYDi’YE !

Artık, Bush’a ayakkabılarını fırlatan gazeteci Muntadar el-Zeydi’yi tanımayan kalmadı.

Adam bir anda büyük üne kavuştu.

Düne kadar Bağdat Postanesi’ne tam tamına 20 bin çift yeni ayakkabı yollanmış Zeydi adına.’Al kardeşim... İster at, ister giy!’ diyen diyene. Bu arada Başbakan Nuri el-Maliki, ‘Ayakkabıyı atan kişi, teröristler adına çalışıyor... Bunu saptadık!’ diye bi açıklama yapmış.... Yapmasına da, bu ‘teröristlerin’ kim olduğunu açıklamamış!

Oday el-Zeydi, bizim ayakkabıcının kardeşi, Yargıç Dhia el-Kinani’den bir izin kopararak, hapishanedeki ağabeyini ziyaret etmiş bu arada.

Zavallıyı çok dövmüşler... Kaburgaları kırılmış..’ Bu arada, Irak Parlamentosu’nda, ayakkabı olayından ötürü, her gün milletvekilleri birbirinin gırtlağına sarılıyormuş. Hatta bu yüzden, İngiltere’yle imzalanacak Güvenlik Anlaşması’nın görüşülmesi bir hafta ertelenmiş!

Ha az kaldı unutuyordum. Bağdat’a yollanan ayakkabılar var ya, Bağdat Postanesi’nin yolunu tutmadan önce nerede yapılıyormuş ve dünyanın dört bi yanına yollanıyormuş biliyor musunuz?

Nerede olacak! İstanbul’da!

Çin, kedileri menüden çıkardı

Eskiden Çin’de bi lokantaya gittiniz mi, elinize ‘av hayvanları’ diye bi liste tutuştururlardı o saat. Güvercinden, tavşana, ondan bıldırcına, kaza, ördeğe, kaplumbağa hatta akrepe kadar ne istersen vardı. Ha bi de kedi kızartma... Ya da kedi yahnisi..

Özellikle kedi yahnisini önerirlerdi, arpacık soğanlı, bol soslu falan diye!

Kedi, aşağı yukarı üç buçuk kilo çeker. Tamamını yiyeceksen dokuz dolar öderdin.

Lokantacı kediyi ensesinden tutar masaya getirir ‘Arkada keser, derisini yüzer, bi güzel pişiririz, afiyetle yersiniz’ derdi.

Hele Guangzhu kenti, kedi konusunda pek bir ünlüydü.

Bu Çin milleti gariptir vesselam! Sıçrayan, hoplayan, sürünen, tırmanan ne görürse yakalar, pişirir ve mideye indirir!

Ama artık Çinliler’in büyük bir bölümü kazan kaldırmış:

Pekin’den Şangay’a kadar herkes sokağa dökülmüş, ellerinde kocaman yazılar, dövizler ‘Kediler sizin dostunuzdur, yiyeceğiniz değil’ diye isyan etmiş.

Şu sıralar menüde kedi sunan bi tek Guangzu’daki lokantalar kalmış.

Pekin’den gelen tren dolusu insanlar: ‘Ayıp... Kedi yemeyin!!’ diye bağırarak dolaşmış sokaklarda.

Hani Gandi’nin ünlü bi lafı vardır:

‘Bir ülkenin uygarlığını, hayvanlarına nasıl davrandığıyla ölçersiniz!’

Guangzhu kenti insanları, hele de lokantacıları anlaşılan uygarlığa teğet dahi geçmemiş.

Aziz Üstel

Yargılaştıramadıklarımızdan mısınız? (Mehmet Altan)

Dünün en önemli haberi neydi? Tartışmasız ‘asgari ücret’in yeniden belirlenmesi. Milyonlarca insanı ilgilendiren karar öğleden sonra alındı. Asgari ücret, 16 yaşından büyükler için 1 Ocak’tan itibaren net 527,13 YTL oldu.

Belirlenemeyen ise hem kurumlararası, hem de kurum içi olmak üzere yargıdaki kargaşaydı...

Sabahtan beri ne olup bittiğini öğrenmeye çalışmaktan harap olmuş bir halde yazının başına oturduğumda...

Türkiye’nin döküldüğüne kanaatim tamdı...

Cevap veremediğim soru ise şuydu:

Tel tel mi dökülüyordu, pul pul mu?

* * *

İki binin altında nüfusa sahip olan beldelerde...

Belediyecilik açısından hizmetlerin verilmesinin ne teorik ne de pratik planda mümkün olmadığını düşünen hükümet...

Belde belediyelerini kapattı...

Belde belediyelerinin kapanmasını öngören kanun 22 Mart’ta Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmişti.

Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyle ilgili kararında bu tarihe kadar dava açmış belde belediyelerinin seçime girebilmesine imkán tanıdı.

Ancak Danıştay 8. Dairesi, yasanın yürürlük tarihinin Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararının yayımlandığı 6 Aralık olduğuna hükmetti. Ayrıca dava açma süresinin gerekçeli kararın Resmî Gazete’de yayımı tarihinden itibaren başladığını ve 60 gün olduğunu iddia etti.

Bu karara uyan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da 6 Şubat 2009’a kadar dava açacak belde belediyelerinin yerel seçime gireceğini açıkladı.

* * *

Danıştay’ın bu tasarrufu hükümetin de tepkisini çekti.

Danıştay kararının hukukî yönünü irdeleyen Erdoğan, kuvvetler ayrılığını hatırlattı.

Düzenlemenin TBMM tarafından yapıldığına dikkat çeken Erdoğan, bu konudaki tasarruf yetkisinin sadece Anayasa Mahkemesi’ne ait olduğunu söyledi.

Başbakan, Danıştay’ı üstü kapalı bir şekilde yetkisini aşmakla suçlarken, ‘Türkiye’de ikinci bir Anayasa Mahkemesi daha çıktı’ dedi.

Tek kaybedenin söz konusu beldeler olduğunu anlatan Başbakan:

‘Önemli olan oraya hizmeti verecek olan kurumdur. O kurumun gücü var mı yok mu? O kurumun gücü yoksa oraya hizmet gitmez. ‘Ama efendim burası belde, mahalle veya köy değil’. Mahalle olup hizmet giderse o mu daha iyi, belde olup da orası çok ilkel bir şekilde kalırsa o mu iyi? Bana göre öbürü daha iyi. Bunları görmek lazım’ diye konuştu.

Tam yazıyı bağlarken, bu kez de Danıştay, hem başbakana hem de Anayasa Mahkemesi Başkanı’na sert bir yanıt verdi.

* * *

Danıştay 8. Dairesi’nin kapatılan bir beldeye yerel seçime girme vizesi vermesinin ardından Yüksek Seçim Kurulu’nun da bu hakkı tüm beldelere vermesi, Anayasa Mahkemesi’nin eleştirisine yol açtı...

Mahkeme Başkanvekili Osman Ali Feyyaz Paksüt de...

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yaptığı yazılı açıklamadan haberi olmadığını ve bu görüşe katılmadığını açıkladı...

Haşim Kılıç da sabah saatlerinde Paksüt’e cevap verdi:

‘O zaten muhalifti karşı oy kullanmıştı. Haberinin olmaması normal. Ben üyelerin desteğiyle bu açıklamayı yaptım...’

* * *

Hemen ardından 8 mahkeme üyesi de bir açıklama yaparak, ‘Kılıç’ı yalanladılar’ ve ‘Anayasa Mahkemesi Başkanlığı tarafından, ‘kapatılan belediyelerin dava açma süresine ilişkin’ dün yapılan açıklamanın, Anayasa Mahkemesi’nin görüşünü yansıtmadığını’ söylediler.

Böylece tarihinde ilk kez 11 asil ve 4 yedek üyenin bulunduğu Anayasa Mahkemesi kamuoyunun önünde ikiye bölünmüş oldu.

Anayasa Mahkemesi ile Yüksek Seçim Kurulu arasında böyle bir yetki kavgası oldu mu, onu ise hatırlamıyorum...

* * *

‘Bu olayın sorumluluğu başkana aittir. Eğer böyle hazin bir durum varsa elbette ki başkan mesuldür. Üyelerle konuşması gerekirdi. Ondan sonra açıklamayı yapmalıydı...’ diyenler de var...

‘Haşim Kılıç’ın açıklamaları boşa düşmüş ya da matematiksel bir hata varmış gibi bir algıya sebep olan haberle, Haşim Kılıç’ın açıklamaları arasında bir çelişki olmadığı görülüyor’ diyenler de...

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin İç Tüzüğü’nün 32. maddesine göre Başkan’ın açıklama yetkisi olduğunu hatırlatanlar da...

* * *

Ben bir vatandaş olarak, günün sonunda saç başa birbirine girmiş, çamur içinde yuvarlanan yargısal bir devlet resmi görüyorum...

Yeni asgari ücretle de hayatlarında fazla bir değişiklik olmayacak olan milyonlar ise, zaten yaşamın çok zor şartlarıyla saç başa olduklarından, muhtemelen Ankara’daki bu yargısal devlet resmine hiç mi hiç aldırmamışlardır...

Beldeler mahalle de olsa...

Beldeler belde de kalsa, onların yaşam şartları pek değişmiyor çünkü...

Mehmet Altan

25 Aralık 2008 Perşembe

Gidin lan işinize (Ahmet Kekeç)

Bir önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer ne yaptı, biliyor musunuz? Gazi, Fırat, Erciyes, Cumhuriyet ve Trakya üniversitelerinde, seçim sonuçlarını ve YÖK’ün yaptığı ‘sıralama’yı es geçerek, kendi ideolojik cemaatinden kişileri rektör olarak atadı.

Kimse itiraz etmedi.

Bağımsız bir kurul olduğunu öne süren ÜAK sustu.

Sendikalar oralı olmadı.

Hep şahane, hep mükemmel, hep ‘hayran olunası’ tepkiler veren solcu lider ağzını açmadı.

Sağa sola çemkirmekten başka marifeti olmayan kalem sahipleri derin bir sessizliğe büründü.

Sezer bunu hep yapıyordu...

Süleyman Demirel Üniversitesi’nde de aynını yapmıştı.

Seçimde ikinci ve üçüncü gelen kişiyi değil, ‘toplist’te adı dahi olmayan birini rektör olarak atamıştı. Üstelik, o ‘biri’nin oy oranı yüzde 10 bile değildi. Siyasette olsaydı, baraj altında kalacaktı.

Kimse itiraz etmedi.

Sosyalist solcularımız sustu.

Bağımsız bir kurul olduğunu öne süren ÜAK kılını dahi kıpırdatmadı.

Hep şahane, hep mükemmel, hep hayran olunası tepkiler veren solcu lider yine ağzını açmadı.

Kadrolu ‘Baykal yalakaları’ yine derin bir sessizliğe büründü.

Sezer dur durak bilmiyordu...

Kocaeli’nde, Kahramanmaraş’ta, Malatya’da... Daha birçok yerde, liste birincilerini değil, ‘yakınlık’ derecesi yüksek adayları rektör olarak atadı.

Mesela, hem liste birincisi olan, hem de ‘güvenilirlik’ sorunu bulunmayan (üstelik YÖK’ten icazetli) eski rektör Prof. Rıza Ayhan’ı değil, kendi ideolojik cemaatine yakın bir ismi, muhtemelen daha da ‘güvenilir’ bulduğu Prof. Kadri Yamaç’ı tercih etti.

Üstelik, bu tercihinde duygusal davranmıştı.

Prof. Rıza Ayhan, çünkü, rektörlüğü döneminde, Yükseköğretim Yasa Taslağı çalışmalarında hükümetle diyalog kurulması gerektiğini söylemiş, bazı laik yürekleri ağızlara getirmişti.

Sizin anlayacağınız, bir ‘cezalandırma’ sözkonusuydu.

Buna da kimse itiraz etmedi.

Elbette, yasalar gereği seçme yetkisini kullanan kişinin, yani Cumhurbaşkanı’nın, ‘demokratik teamüllere’ uyması gerekmiyordu. İsterse, en az oyu alan kişiyi rektör olarak atayabilirdi. Tamamen ‘seçicinin keyfine’ kalmış bir durumdu.

Fakat, seçicinin keyfi, bazen ‘ilginç durumları’ da ortaya çıkarıyordu.

Ne gibi?

İnönü Üniversitesi rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu’nun ikinci kez atanması gibi...

Hilmioğlu kim mi?

Hilmioğlu, Ergenekon’dan dolayı tutuklu bulunan bazı kişilerin düzenlediği ‘Kıbrıs mitingine’ üniversite kesesinden öğrenci taşımış, AB sürecini ‘ihanet’ sayan, yönettiği üniversitenin senatosuna sık sık ‘darbeleri meşrulaştırıcı’ kararlar aldıran bir kişidir.

Üstelik, yolsuzluk dosyası YÖK’te beklemektedir.

Şimdi...

Sezer’e sessiz kalanlar, İstanbul Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimini bahane ederek, ‘atama usulüne’ (ve tabii Cumhurbaşkanı Gül’e) itiraz ediyorlar...

İyi de, ‘itirazcı’ sıfatını hak etmek için bugüne kadar ne yaptınız?

Hangi demokratik yararı gözettiniz?

Hangi ‘ulusalcı laikçi cemaatçiliğe’ karşı çıktınız?

Sezer’in yöntemi ‘demokratik’ olacak, bu yöntemi daha makul çizgilere çeken ve ‘rektör atama yetkisini benden alın, böyle olmuyor’ diyen Gül’ün yöntemi ‘antidemokratik’ sayılacak...

Öyle mi?

Bunlara verilebilecek en güzel cevap şu:

Gidin lan işinize...

Derdinizi bu harikulade sistemin mucidi Kenan Evren’e... Kenan Evren’in yaptığı anayasayı (dolayısıyla atama sistemini) değiştirtmemek için ölümüne mücadele veren ‘şahane’ önderiniz Deniz Baykal’a anlatın...

Ahmet Kekeç

Mahalle müsterih mi? (Nihal B. Karaca)

Anadolu'da laiklerin ya da dindar bir hayat tarzı sürmeyenlerin ötekileştirildiğini iddia eden araştırmanın yankıları sürüyor.

Araştırmacıların ısrarla, muhafazakârlığın, aslında taassubun ve hoşgörüsüzlüğün AK Parti döneminde arttığı gibi bir sonuca gitmeye çalışması ne yazık ki siyasi bir içerik kazanmasına yol açıyor. Oysa muhafazakârlığın popülerleştikçe hızını kaybettiği, seyreldiği de bir vakıa. Ve tekrara düşme pahasına yeniden: AK Parti nedeniyle muhafazakârlaşmıyoruz, muhafazakâr olduğumuz için AK Parti oy alıyor.

401 kişiyle derinlikli mülakat yoluyla elde edilen bulgular için belli çevrelerin algılarına başvurulmuş. Normal. Ancak verilerin rakamlarla ifade edilmemesi ya da edilememesi masum bir tesadüf gibi görünmüyor. Başı açık bir kadının söylediği, 'Kırmızı ışıkta geçmeye kalkma, vurur kaçarlar ve kaza süsü verirler' ifadesinin içerdiği genelleme 401 kişinin 50'si, hadi olmadı 10'u tarafından tekrarlanıyorsa ciddiye alınır, ama bu veriyi destekleyen başka denekler yoksa, o hanıma bir psikiyatr önermek daha 'bilimsel' bir tavır olacaktır; değil ifadesini taçlandırmak...

Dahası ötekileştirme ithamını da 'daha çok cemevi açılsın, ruhban okulu açılsın, şiddete uğrayan kadın boşanma dahil her türden mukavemet yolunu denesin' diyen bir kanaat önderine, Fethullah Gülen'e yönlendirme gayreti de pek sürrealist bir çaba olmuş. Gerek yok. Yakışıksız.

Ancak, eğri oturalım doğru konuşalım. Anadolu'nun özgürlükler ve hoşgörü açısından güllük gülistanlık olduğu varsayımı da doğru değil. Anadolu İslam'sız muhafazakârlığın görüngüleriyle dolu ve bir Müslüman olarak dinden değil, apaçık şekilde muhafazakârlıktan ileri gelen kimi bagajları taşıma konusunda şahsen hiç istekli değilim.

İslam'sız muhafazakârlık diyorum. Örnek mi? Müslüman Anadolu'muzun dul bir kadına bakış açısını hatırlayabilirsiniz. İslam'ın yayılmakta olduğu dönemlerde dul bir kadın bekâr bir erkek tarafından rahatlıkla nikâhlanabilirdi, ama muhafazakâr Anadolu'muzda dul kadınlara nedense başka işlevler uygun görülür, evlilik değil. Hz. Hatice, Peygamberimiz'den 15 yaş büyüktü, Müslüman Anadolu'muzda kadının erkekten büyük olması ihtimalinde en başta erkeğin annesi ölüme yatar, feveranı arşı âlâyı sarar. Anadolu'muz boşanma gibi bir konuda da sanki Katolik mezhebine mensupmuşuz gibi davranır, bilhassa kıdemli, mevkili, hatırlı adamların/kadınların boşanmasına ileri derecede tepki gösterir.

Ama taassup ve dayatmalar eskisine oranla çok daha azalmış durumda. Bundan yirmi yıl kadar önce Kayseri'de, iki genç kız birlikte çarşıya çıkıp alışveriş yaptığı zaman, hele bir de lokantaya filan gitmişlerse, bunun haberi ertesi gün okula düşmüş olurdu ve bu durum öğretmen tarafından yüz kızartıcı bir suç gibi anılır, ima yoluyla genç kızların mahcup olması sağlanırdı. Bundan yirmi yıl önce Kayseri'de bir genç kız Batılı bir müzik grubunun kasedini sorduğunda kasedi satan amca tarafından azarlanabilirdi, Batı müziği dinliyorsa artist olucam diye evden de kaçar bu, bağlamında. Bundan yirmi yıl önce Kayseri'de bir genç kızın başını evlenmeden önce kapatması çok zor bir ihtimaldi, 'görücü' adaylarının kızı beğenmemesinden korkulurdu çünkü. (Bir İslam'sız muhafazakârlık örneği olarak bundan daha iyi örnek bulunamaz herhalde.) Bundan yirmi yıl önce en varlıklı ailelerin evinde dahi kadınlar kışın kış evinde, yazın bağ evinde hizmetçiden beter koşullarda deliler gibi yemek pişirir, erkeklerin muhabbete, siyasete ya da ticarete tahvil edecekleri sırt sıvazlama-vatan kurtarma-mangalda kül bırakmama eksenli kalabalık davetler için dolma sarar, mantı doldurur, arabaşı pişirir, güveç yaparlardı; bulaşık makinesi de yoktu henüz, devasa bulaşık yığınlarının altındaki hallerini Victor Hugo görseydi Sefiller'e parantez açma gereği duyardı.

Bunlar elbette değişti. Şimdi Kayseri kadınları parklarda spor yapıyor. İyi, hoş. Ama kusura bakmayın, yirmi yıl öncesinin tortusu bile yeter. Kimse Anadolu'da taassup yok, her şey sütliman dememeli. Kaldı ki söz konusu taassubun zerresi dahi bizim nazenin akademisyenleri/araştırmacıları ürkütmeye şaşırtmaya yeter, ille de art niyet aramayalım.

Nihal B. Karaca

Hoşgörüsüzlük (Hasan Celal Güzel)

Bizde ‘hoşgörü’ anlayışı, ne yazık ki tek taraflıdır. Meselâ, Ramazan’da yemek yiyene ve sigara içene hoşgörüyle bakılması istenir de, bunu haklı olarak isteyenler ise oruç tutanlara bir türlü hoşgörüyle bakmazlar; onların boş yere aç kaldığını söylerler. Aynı tezadı birçok sosyal olayda müşahade edebilirsiniz.
Soros tarafından finanse edilen ‘Açık Toplum Enstitüsü’nün ‘Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ başlıklı araştırmasında ortaya çıkan ‘mahalle baskısı’ iddiası doğru değildir. Araştırma sonuçlarına göre, toplumun genel temayüllerinin değil, deneklerin münferit görüşlerinin genelleştirilerek aksettirildiği anlaşılmaktadır.
Değerli dostum Prof. Dr. Naci Bostancı bu konuda şunları yazıyor: ‘Aynı arkadaşlar Anadolu’nun hoşgörüsü üzerine bir çalışma yapmaya kalkışsalar, herhalde buradaki örnekleri çok gerilerde bırakacak ölçüde ve baskınlıkta sayısız veriler elde edebilirler.’
Türkiye’de ayağımın basmadığı yer kalmadı. Yarım asırdır bu topraklarda yaşayan, her gruptan birbirinden farklı milyonlarca insanımızla görüştüm ve hemhâl oldum. Açıkça altını çizerek belirteyim ki, bizim ülkemizde ‘ötekileştirme’ diye bir olay yoktur. Bizim insanımız, bırakınız aynı ülkedeki etnik grupları ve aynı dindeki mezhep farklılıklarını, başka ülkelerden gelen farklı milletten ve dinden insanları dahi ‘öteki’ olarak görmez. Zira, bu topraklarda bin yıldır din ve muhafazakârlık ekseninde farklılıkları hoş görmeyi öğrenmiştir.
Lâkin bin yıllık bu hoşgörü, insanımızın, tarihine, milletine, atalarına iftira atan ve kendini ‘aydın’ olarak takdim eden zavallıların ihanetini kabul etmesini gerektirmez. Belki de milletimiz yalnızca bu aydın makulesini ‘öteki’ olarak görecektir.
Kısaca, milletimiz, millî ve manevî değerlerimizi koruma bakımından muhafazakârdır ama kesinlikle bu eksende hiç kimseyi ‘ötekileştirme’ peşinde değildir.
Türkiye’deki gerçek ötekileştirme süreci lâikçi despotizmin baskılarıyla ortaya çıkmaktadır.
Prof. Toprak’ın bu çerçevede araştırmasını yenilemesinde fayda vardır.
***
Bu özür rezaletine şiddetle karşı çıkmam, kendi gazetemdeki bazı yazarlar da dahil olmak üzere birilerinin tepkisini çekti.
Siz diyaspora ağzıyla ‘Büyük Felâket’ deyimini kullanarak atalarımızı soykırım yapmakla itham ederek özür dileyip Türk düşmanı diyasporanın emellerine hizmet ederken demokratik bir ülkede düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünü kullanacaksınız da, biz buna karşı çıkarken tu kaka edileceğiz. Ne saygı fukaralığımız kalacak ne Canan
Arıtman gibi ırkçılığımız...
Kulağınızı açın da dinleyin Hakkı Devrim! Düşünce özgürlüğü, sadece tarihine ve atalarına iftira atan diyaspora ağızlı bir takım sözde aydınlara mı mahsustur? Onlar, şanlı tarihimize ve büyük milletimize nasıl hakaret ediyorlarsa, elbette biz de kendilerine gereken cevabı vereceğiz. Atama ve milletime ‘soykırımcı’, ‘katil’ diyenlere vereceğim cevap da elbette aynı
ağırlıkta olacaktır.
Ne idüğü belirsiz bir takım kişilere bu iftiralarından dolayı sapı silik de derim; daha dünkü çocuk beni ırkçılıkla itham ediyorsa şopar denilmeyi de hak eder. Esasen, bu gibi genel teşbihlerde matufiyet aramanın da mânası yoktur.
Size gelince Hakkı Devrim, bugüne kadar sütun komşuluğumuza, yazarlık tecrübenize ve yaşınıza hürmeten, yerli yersiz sataşmalarınıza aldırmadım. Hayalinizdeki kakafonik orkestrada benim varlığım tek yönlü kültürünüzle bereket versin ki bağdaşmıyor. Görgü ve saygı meselesine gelince, bu yaştan sonra zor olacak ama size bu konuda ders vermeye hazırım.
Ahvâlinizi şâha daha önce de yazıp şikâyet ettiniz. Eğer şah ve şahlar da sizin gibi tahammülsüz ise bana göre hava hoş...

Hasan Celal Güzel

Yardımsever ünlüler, ünsever yardımlar (Haşmet Babaoğlu)

Son zamanlarda bizim ünlüler arasında pek moda olan " okuduğum kitapları atmıyorum, Doğu'daki okullara, çocuklara yolluyorum " mavrasına pek gülüyorum.
Belki, hafiften kızmam daha doğru olurdu. Çünkü okunup atılacak türden kitapların çocuklara ne hayrı olur, onu hiç anlayamıyorum.
Bununla gösteriş yapıp yapmamak da sana kalmış iş!
Ama böyle bir ihtiyacı karşılaman gerektiğini düşünüyorsan, git önce çocuklar için gerekli başvuru kitaplarını al!
İşin gerçeği şu ki, birkaç kez bu amaçla hazırlanmış koliler gördüm. Üzüldüm. Belli ki satın alınmamış, şöyle bir bakılmış ve işe yaramaz sınıfına konulmuş kitaplarla doluydu koliler.
Hatta Doğu'da bir ilköğretim okuluna gidecek kolide " Huzurlu ve Zengin Olmak "; " On Adımda Kendi Kendine Hipnoz" kitapları çıktı karşıma.
Ama ne bir sözlük vardı aralarında, ne başka bir temel kaynak kitap!

Bakıyorum, Batı' da da uzak bir ülkeye yardım gezisi yapan ünlü tipi gözde şu sıralarda...
Önce basına "biz siyasetten falan anlamayız, mühim olan insanlık! Orada çocuklar, aç susuz insanlar var" türünden bir açıklama yapıyor, ardından özel ve resmi koruma kalkanı altında ve yanlarında basın ordusuyla toz toprak ülkelerinden birinde boy gösteriyorlar.
Bu işlerde bile bir tür endüstriyel rekabet var ki, orası mide bulandırıcı.
Mesela Jude Law bir günlüğüne hayır işi için Afganistan 'a mı gitmeye kalkıştı; hop, Ben Affleck de Kongo 'da bitiveriyor!
Onlar gittikten sonra her şey eski tas eski hamam oluyormuş, ne gam!
Bu ünlülerin yapmacık hallerine bakınca...
Irak'ın işgalinden çok kısa süre önce gayet net bir siyasal bilinç ve barış hedefiyle Bağdat'ı ziyaret eden Sean Penn'i alnından öpmek istiyor insan...

Madem lafı Batı'daki ünlüler ve hayır işlerine getirdik, soralım o zaman: Nihayetinde bütün bunların ihtiyacı olan insanlara bir hayrı oluyor mu?
Belli bir muhtaç kitlesi için bu sorunun cevabı açık: Evet, oluyor.
Ama konu daha geniş bir sosyal etki noktasına gelip dayanınca iş değişiyor.
Çünkü çoğu kampanyada kamuoyu ünlüye bakıp " nasıl olsa o yardım ediyor, davaya sahip çıkıyor, bize ne" tavrı takınıyormuş.
İşin asıl matrak ve problemli yanıysa şu...
Kimse içinde ünlü olmayan bir hayır işine girmek istemiyor. Dolu vagonları lokomotifsiz bırakmak gibi bir şey bu...
Fakat ünlülerin kullanıldığı birçok büyük yardım kampanyasının söz konusu sosyal ihtiyaca kalıcı dikkat çekmek yerine o ünlüyü daha ünlü ve sevilir kılmaya yaradığı da apaçık bir gerçek...
Alem buysa, kralı da "ünlülük" denen şey, anlaşılan!

Haşmet Babaoğlu

24 Aralık 2008 Çarşamba

Her fabrikaya bir Abraham Lincoln heykeli dikin! (Fikri Türkel)

Bir insanın karakterini kötü günde öğrenirsiniz. Karı-kocanın ilişkilerinde içe atılan düşünceleri kavgada ortaya çıkar. İş hayatında da böyle.

Genç ve başarılı bir işadamı arkadaşımla konuşuyorum. Krizden etkilendi ama aldığı tedbirlerle yoluna devam ediyor. Bu dönemde yeni yatırımlar planlıyor.

Son günlerde karşılıksız çek ve senetler dağ oldu. İşçiler şartsız atılıyor. Kış kıyamet günü yüz binlerce kişi işsizler ordusuna katıldı. Bankalar kredileri geri çağırıyor. Ümitsiz konuşmalar, sadece mevcutların şevkini kırmıyor, gelecek kaygısını körüklüyor.

Durumu kendi nezdinde yansımalarını sorunca; yaşadığı bir olayı anlattı:

Doğduğu şehre gidince hemşehrilerinden birinin fabrikasına da uğruyorlar. 250 kişinin çalıştığı bir tekstil fabrikası. Patron kimin yanından geçse herkes asker duruşuna geçiyor. Korkuyla oluşturulan bir disiplin despotizme dönüşmüş. Tatsız bir durum oluşturuyor. Patron da, ona buna "höt", "lan" ve ağza alınmayacak laflarla bu tatsızlığı artırıyor.

Arkadaşım dayanamıyor. Dışarı çıkar çıkmaz kinayeli olarak lafı konduruyor. "Bunların çoğu yalaka, bunları def et!" diyor. Patron gülüyor. Ardından da marifetlerini anlatıyor. "Gel fabrikanı buraya kur!" Arkadaşım oraya kurmanın avantajlarını soruyor.

Asgari ücretli gösterdiği halde, daha da aşağı bir ücret şansı olduğunu anlatıyor. Hatta işçilere 'yemeğinizi kendiniz getirin' diyerek, ne büyük maliyet avantajı yakaladığı açıklamasını getiriyor. İşçilerin bu duruma ses etmediğini de ekliyor.

Şöyle bahçeye bakıyor arkadaşım. Geniş bir bahçesi var fabrikanın. Yönetim tarafında son model arabalar. Patron ve kardeşlerinin hepsine ayrı ayrı arabalar. Varlığı sadece arabalarına değil, evlerine ve bilebildiğimiz her şeylerine yansımış. Yani gerçekten iyi kazanıyor.

Sonra patrona dönüp bir teklifte bulunuyor: "Bahçeniz müsait, bence şuraya bir kaide koyup üstüne de Abraham Lincoln'ün heykelini dikmelisiniz!" O, "Abraham Lincoln de kim?" diye merak ediyor.

Arkadaşım sabırla anlatıyor. 1800'lü yılların başında çok fakir bir ailede doğan bir Amerikalıdır. Yokluklarla okuyup avukat oluyor. Avukatlığı döneminde köleliğin kaldırılması için konuşmaları dikkat çekiyor. Amerikan iç savaşı döneminde milletvekili oluyor ve 1860'ta da başkan seçiliyor.

1865 yılında suikasta kurban gidiyor. Ama köleliğin kaldırılışında sembol bir isim oluyor. "Bir insanın karakterini test etmek isterseniz ona yetki verin" sözü de ona aittir.

İşte köleliği kaldırdığı için ona minnet borcu olarak heykelini dikmelisiniz...

"Ne alaka?" diye merakı artıyor. Bizimki açıklamaya devam ediyor:

Eğer kölelik devam etseydi, şöyle bir maliyet çıkacaktı. Önce ya köle pazarlarından ya da Asya ve Afrika'nın bir köşesinden köleleri almak için bir sermaye koyacaktın ortaya. 200 kişinin oralardan satın alınıp getirilmesinin kişi başı maliyetini düşün.

Bitmedi, bunların barınması için bir altyapı yapman gerekiyor. Han, yatakhane yapacaktın. Dahası, iyi iş vermesi için yedirip içirmen de şarttı. Dahası ileride daha ucuz maliyetli köleler elde etmen için onların sağlıklı olmasına da özen göstermen, çocuklarına da göz kulak olman gerekecekti. İlaç parasıydı, eğitimiydi derken maliyetin şimdiki işçilerden daha fazla olacağını hesap edebilirsin.

Acı ama gerçek bir olay. Bu patronun adı belli ama ne önemi var. Etrafınızda 60'lı yılların Yeşilçam'ından fırlamış yüzlerce örneğini görebilirsiniz.

O patronun, kahkahayla bunu dinlediğini de eklemek istiyorum. Dahası, başkalarına Abraham Lincoln heykeli tavsiyesinde bulunmuş.

Krizde öyle tavırlar görüyoruz ki anlamak mümkün değil.

Bastırılmış kişiliğin, rahat gelirin, rant şımarıklığının ve vurdumduymazlığın en dramatik örnekleri sergileniyor.

15-20 yıldır "paydaş" kavramının yani üretim süreci, çevre ve müşterilerin mutluluğunun, memnuniyetinin ekonomide, şirketlerin varlığında ne büyük önemi olduğu yazıldı, çizildi ve patronların söyleminde yer aldı.

Boş verin beyler!.. Bu tür parlak yönetişim laflarıyla, iş ahlâkı demeçleriyle işler yürümüyor. Hiç olmazsa, minnet ifadeniz için fabrikalarınızın bahçesine bir Abraham Lincoln heykeli dikin...

Fikri Türkel

Noel arefesinde Şam, dört yanı ezan...(Nihal B. Karaca)

Birkaç gün Şam'a gittik, yine epey toz kalkmış; 'İlle de Ermenisin' diyenler, 'vallahi değilim' diyenleri mi ararsın, neresinden tutsan elinde kalacak özür dileme kampanyasının iyiden iyiye mukavemet oluşturmasını ve 'özür bekliyorum' bloglarının ortaya çıkmasını mı?

Asacağım da keseceğim diye ortaya çıkan Hak ve Hakikat adlı zihni sinir partiyi mi, Gökçek-Kılıçdaroğlu düellosundan arta kalan 'kim mor oldu, kim canına okudu' tortularını mı?

Oysa geçtiğimiz hafta boyunca, ben ve kalabalık bir grup gazeteci/yazar arkadaşımın keyfi epey tıkırındaydı. Türkiye-Suriye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi meselesini epeyce önemseyen MAS şirketler topluluğunun davetlisi olarak yine yeniden Şam yollarında olmak ve bu İslam kentini bu kez başka bir cihetten, 'Noel arefesi' açısından gözlemlemek de kontrast seven ruhum için 'bonus' oldu.

Benim için Şam, her zaman Emeviye Camii ve civarı olmuştur. Gerçi her gidişimde Süleymaniye Camii'ni ve uhdesindeki Vahdettin Türbesi'ni de ziyaret etmeye çalışırım. Sadece Vahdettin yoktur orada. Sultan Abdülmecit'in kızı Seniha ve torunu Abdülhalim, 5. Murad'ın kızları Fehime Sultan ve Hatice Sultan; torunu Ahmed Nihad Efendi, 2. Abdülhamid'in oğulları Muhammed Selim Efendi, Burhaneddin Efendi, Bedrettin Efendi, Muhammed Abid Efendi ile kızı Refia Sultan; torunları Fahriye Hanım ve Hamide Hanım, Sultan Abdülaziz'in kızı Naime Sultan, oğlu Seyfeddin Efendi ve torunu Mihriban Hanım'lar da vardır. Hanedandan geriye kalan ve dönem gereği Türkiye topraklarında istenmeyen ne kadar beden varsa, çoğu Şam'dadır. Eğer şanslıysanız ve mezarlara bakmakla sorumlu görevliye rastlarsanız, hepsinin mezarını size tek tek gösterir. Lakin benim gönlüm o hazin anekdotlara gelemez; öngörmediğim bir duygusallık burun direğimin dibine oturur; kaçıp Emeviye'ye, Suriyelilerin dediği gibi 'Umayya'ya gitmek isterim. Orada da karşınıza Kerbela şehitleri çıkar; derken dört mezhebi temsilen dört imam neşe içinde koro halinde ezana başlar. Süleymaniye'den kalan burukluk, Emeviye'de esner. Burada daha anonimdir tarih, çoktur, fırsat bulduğu her an kat çıkmıştır; Şiiliğe ve Sünniliğe aynı anda gönderme yapan bereketli bir çoğulculuğun neşeli havası vardır, 'etnik kimlik' mi dediniz, ahan da hemen yanımızda Kürt kimliği ile aslanlar gibi Selahaddin Eyyubi... Sırtını caminin duvarına vermiş Nawfara'ya oturup naneli çaydan söylediniz mi bir de; dünya varmış. Din, tarih, sanat, laklak ve nargile. Bundan iyisi Şam'da kayısı diyeceğim ama, o da var; Şam'ın şamfıstıklı, susamlı, hurmalı ve tereyağlı kurabiyeleri de. Tatlı yenilir, tatlı konuşulur artık mutlak surette.

Şam'da cami minareleri yeşil ışıkla aydınlatılır. Bu gidişimde bir de insana gına getirtecek kadar yoğun Noel süslemesi ve çam ağacı ile ışıklı billboardlardan gülümseyen Kıvanç Tatlıtuğ'un yüzü söz konusu oldu. Özetle manzara şuydu: Bi' Kıvanç Tatlıtuğ, bi' ağaç, bi' yeşil minare, bi' Kıvanç, bi' ağaç bi yeşil minare...

Suriye'de nüfusun %12'si Hıristiyan. O yüzden bu Noel tema paketi için 'pek doğal, pek normal' denilebilir. Ama insan merak ediyor, 'olsun, biz de % 67'yiz, bilemedin %57'yiz' diyen birileri maraza çıkarmıyor mu diye. Hatırlarsanız ülkemizde 'şeker bayramı' gibi yaygın bir ifade üzerinden bile 'maraza' çıktı.

Diyeceksiniz ki orada yönetim Nusayrilerin elinde ve Nusayriler de kalbi laikliğe yatkın insanlar. İyi de görmüyor musunuz, daha dün dindar kimliği mevzubahis olmuş olan cumhurbaşkanı şimdi etnik köken cihetiyle ve alakasız yere dara düşürülmekte. Türkiye tutarlılığın lüks haline geldiği, maksadın maraza çıkarmak olduğu bir demokrasi haline gelmiş iken, otoriter bir rejim olarak kayda geçmiş olan Suriye için bu hoşgörü ortamı neresinden baksanız ilginç görünüyor.

Şam bende hep şu hisleri uyandırıyor: Otoriter rejim, demokratik rejim, yarı/demokratik rejim ayrımları insanın insanla sorununun çok az bir kısmı için belirleyici. Birbirinin kültürüne saygılı olmak ve onun kültüründen keyif alabilmek için pür demokrasi olmak gerektiği de korkarım bir şayiadan ibaret.

Nihal B. Karaca

23 Aralık 2008 Salı

Bilimcinin her yaptığı " Bilimsel" değildir. (Emre Aköz)

Siyaset bilimci Binnaz Toprak, Açık Toplum Enstitüsü'nün desteklediği bir araştırma yaptı:


"Türkiye'de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler."
Prof. Toprak ve arkadaşlarının (İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener) neler yaptığını sanırım çeşitli haberlerden takip ettiniz:
Anadolu kentlerini ziyaret eden araştırmacılar, başta CHP'liler, Alevi ve Atatürkçü Düşünce dernekleri olmak üzere laiklik konusunda hassas olan kesimlere, karşı gruptan baskı görüp görmediklerini soruyorlar.
Yüz yüze geldikleri 401 kişi ile derinlemesine söyleşi yapıyor araştırmacılar. Onlardan başlarından geçenleri anlatmasını istiyorlar.
Sonuçta da, bu söyleşilerden çıkan anekdotları, kendi yorumları ve güncel tartışmalarla birlikte 189 sayfalık bir raporla kamuoyuna sundular.

Geçelim araştırmanın tuhaflıklarına:
1) Öncelikle bu bilimsel bir araştırma değil, olsa olsa uzunca bir "gazetecilik" çalışması. Cumhuriyet gazetesi, "Gidip şu mahalle baskısına örnekler bulun" diyerek muhabirlerini Anadolu'ya salsaydı, sonuç hiç ama hiç farklı olmazdı.
2) Araştırmacılar bu işi nasıl ve niye yaptıklarını zaten apaçık anlatıyorlar.
Nasıl yapmışlar: "Amaçlı örneklem" (purposive sample) metoduyla ile çalışmışlar. Yani bu türden anekdotları ("kantinde şöyle oldu", "ev sahibimiz böyle yaptı", "minibüste başıma şu geldi") kendilerine anlatacak insanları bilhassa arayıp bulmuşlar.
Niye yapmışlar: Prof. Şerif Mardin'in ortaya attığı 'mahalle baskısı' lafını "doğrulamak" üzere yola çıkmışlar. (Halbuki bilimsel araştırma, bir "iddiayı doğrulamak" için değil, bir "hipotezi sınamak" için yapılır.)
3) Araştırmacıları "401 kişiyle bilimsel araştırma mı olurmuş" diye eleştirenlere katılmıyorum. 40 kişiyle de bilimsel araştırma olur!
Ancak Toprak ve arkadaşları, 40 bin kişiyle konuşsalardı da sonuç değişmezdi: Çünkü yapılan zaten bir bilimsel araştırma değil, laikçi gazetelere uygun bir "yorumlu yazı dizisi"!
4) Binnaz Toprak, TESEV için Ali Çarkoğlu ile yaptığı çok daha ciddi ve önemli çalışmada ("Değişen Türkiye'de Din Toplum ve Siyaset") başını örten kadınların, son 10 yılda 10 puan (70'lerden, 60'lara) düştüğünü bulmuştu.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu: Madem kadınlar dindarların baskısıyla başlarını örtüyor, nasıl oluyor da başını örtenlerin oranı düşüyor?
5) "Toplumsal baskı" dünyanın her yerinde var. Fırsatını bulan ötekine baskı yapıyor, yola getirmeye ya da dışlamaya çalışıyor.
Anadolu'daki muhafazakâr/tutucu baskı ise yeni bir olgu değil. 1970 'lerin başında "yerli turist" olarak Kayseri'ye gittiğimizde "komilist" diye bağırarak bizi taşladıklarını daha önce anlatmıştım. Gidin bir de bugünkü Kayseri'ye bakın.
Önemli olan değişimi saptamak: Şimdi Avrupa Birliği'ni, serbest piyasayı, çok partili rejimi muhafazakârlar savunuyor; "Kemalistler, laikçiler, devletçiler" ise tek partili kapalı ekonomi hayalleri kuruyor.
6) Sanki çok açıklayıcı bir kavrammış gibi 'mahalle baskısı' lafına sarılanlara, mahallenin hızla dağıldığını, giderek yok olduğunu bir kez daha hatırlatırım. (Tabii gerçeği anlamak gibi bir amaçları varsa.)

Emre Aköz

Niçin 'özür dilemiyorum'? (Mümtaz'Er Türköne)

"Özür" bildirisini yanlış buldum. Usul ve esasa dair yanlışlıklardan önce, bildirinin kısa içeriği ile maksadı arasında da uçurum var. Yol açtığı akla zarar tartışmalar ve anlamsız kutuplaşmalar başka bir şeyin değil doğrudan bu hataların ürünü.

Önce iki cümleden mürekkep bildiriyi hatırlayalım: "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum..." İlk cümlenin altına imza koymak, bu hadiselerin dışında kalan üçüncü kişi olmak anlamına geliyor. "Duyarsız kalmak" insanî, özellikle vicdanî olmayan bir durum. "İnkâr etmek" ise hem taraflara hem de üçüncü kişilere yönelik anlamsız bir suçlama. Çünkü "Felaket"i inkâr eden kimse yok. Sadece felaketin boyutları, soykırım olup olmadığı ve suçluları konusunda bir tartışma var. Peşinden gelen ikinci cümlenin varacağı yer ise "bireysel özür" değil bir "acıya saygı" ifadesi olmalıydı. Bildirinin maksadı ile içeriği arasındaki uçurumu da bu "özür" oluşturuyor.

Tarihle hesaplaşmak, bugüne dair sorunları çözmek içindir. Devletlerin, devletleri yönetenlerin farklı zamanlarda, farklı hesapları ve planları olur. Tarih bu hesap ve planların gereği devletlerin giriştiği katliam örnekleriyle dolu. Hiç kimsenin bugüne kadar iddia etmediği ve aklından geçirmediği bir durum: 1915'te yaşanan "Ermeni tehcir ve taktili"nin bir "Türk-Ermeni mukatelesi" olduğu iddiası. Bildiri tek tek bireylerin "kendi payına" düşen sorumluluğun sonucu olan "özür"ü vurgulayarak, "Felaket"i devletin sorumluluğundan alıp halkın sırtına yüklüyor. Ermenilerin doğumla kazandıkları etnik kimliklerinden dolayı gadre uğramaları bir "felaket". Ama, bu topraklarda yaşayanların verili kimliklerinden dolayı "sorumlu" tutulmaları ve onlardan işlemedikleri kabahatleri için özür beklenmesi adaletsizlik ve haksızlık değil mi?

Bugüne dair kestirmeden bir sonuç çıkartalım. Türkiye'nin dev gibi bir "Kürt sorunu" var. Bu sorunun Türkler ve Kürtler arasında bir sorun olduğunu iddia edebilecek biri var mı?

"Özür bildirisi"nin esasa müteallik yanlışları şunlar: Birincisi, tarihçilerin ve devletlerin siyasî bir konu olarak tartıştıkları bir konu hakkında kesin bir hüküm inşa etmek mümkün mü? Bildiriyi imzalayanlardan kaçı, o döneme ait olayları, meselâ İttihat Terakki'nin tehcir kararnamesinin Rum nüfusu da kapsadığını biliyor? Bildiriyi savunanların ve karşı çıkanların hemen ilk elden o döneme dair karşıt tezler sıralamaları, üzerine "sorumluluk ve özür" inşa edilen hükmü tartışmalı hale getiriyor. Halbuki "acıya saygı"yı dillendiren bir metin, bu tartışmaları gereksiz kılabilirdi. İkincisi bu "Büyük Felaket", birçok başka felaketin yaşandığı bir dönemin parçası. Dünyanın hiçbir bölgesi, bizim yaşadığımız topraklara düşen acı ve gözyaşı yoğunluğunun yanına yaklaşamaz. Anayurtlarından sürülen her üç Çerkes'ten ikisinin yolda hayatını kaybettiği Çerkes muhacereti ile milyonlarca Müslüman'ın hayatına mal olan Balkan Felaketi, sadece yakın iki örnekten ibaret.Ulus devletler çağında, ulus devletler arasında tartışılan bir soruna taraf olmak ne ölçüde bir "vicdan" sorunu olarak kalabilir?

"Özür bildirisi" sonrasında zincirinden boşanan ırkçılık, maalesef getirmediğini gösteriyor. Bildiriyi kaleme alanların ve savunanların, bu bildiriyi gündeme getirmekteki amaçlarının tam tersi bir sonuç elde ettikleri ortada değil mi? Bu bildiri konusunda en yapıcı yaklaşımı sergileyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün sülalesinde Ermeni bulunmadığını açıklamaya zorlanması, hangi vicdanı tatmin etti? Hangi acıya saygı getirdi?

Acıya duyarsız kalmamak için biraz da emek harcamak lâzım. Hiç olmazsa Sivas Zaralı Kirkor Ceyhan'ı okuyup, bu topraklarda yaşayan Ermenilerin bu topraklara özgü kültürüne vakıf olmadan yine bu topraklara, yani bize ait acıları hissetmeden hüküm sahibi olmak kolay değil.

Doğrusu "özür" değil, "acıya saygı" olmalıydı.

Mümtaz'Er Türköne